width=750

Analiz/ABD’nin Ortadoğu politikalarında ‘meşruiyet’ sorunu

Trump döneminde izlenen Ortadoğu politikaları, ABD’nin imajına ve inandırıcılığına büyük darbe vurmasının yanı sıra meşruiyet tartışmalarına da yol açıyor.

ABD’nin Ortadoğu politikalarında 'meşruiyet' sorunu

2008 yılından itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nin süper güç konumunu nasıl ve ne kadar sürdürebileceği üzerine ABD’de sayısız akademik makale ve rapor yazıldı. Bu durum, ABD’lilerin uluslararası sistemde güçlerinin zayıfladığına dair farkındalıklarının açık bir ifadesi. Ancak Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte var olan tartışmalara, ABD’nin saygınlığı ve izlemekte olduğu politikalarının meşruiyeti üzerine yapılan tartışmalar eklendi.

Trump yönetiminin Ortadoğu politikaları, ABD’nin imajı ve inandırıcılığı konusunda en fazla kayba uğramasına yol açmış politikalardır. Yakın zamanda yaşanan üç örnek olay üzerinden açıklamak gerekirse durumun ne kadar vahim olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Birincisi Katar krizi, ikincisi, Kudüs’ü başkent olarak tanıyacağına dair Trump’ın yaptığı açıklama, üçüncüsü ise 13 Kasım 2017 tarihli “Raqqa’s Dirty Secret” başlıklı BBC’nin haberiyle ortaya çıkan Rakka’nın DEAŞ’lı teröristlerce hiçbir savaş yaşanmadan boşaltılarak terör örgütü PKK’nın Suriye kolu PYD/ YPG’lilere teslim edilmesinin ardında yatan gerçektir.

Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Suudi Kralı Selman bin Abdulaziz’in birlikte loş bir odada ellerini dünya küresi üzerine koyarak çektirdikleri fotoğraftan hemen sonra Katar krizi ortaya çıkmış ve söz konusu kriz, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Katar’ı abluka altına alma kararıyla, Körfez’de güçler dengesinin yeniden belirlendiği bir süreçle devam etmiştir. Konumuz açısından önemli olan nokta, Katar krizi esnasında Washington’ın izlemiş olduğu ikircikli tavrın, yukarıda anılan ABD’nin politikalarının inandırıcılığı ve kredibilitesi hakkında yapılan tartışmaların ne kadar haklı olduğunu göstermesidir. Trump, Riyad’ın yanında yer alarak Katar’ı terörizme destek vermekle suçlarken, Dışişleri Bakanı Tillerson, Katar’a uygulanan kuşatmanın hafifletilmesini, söz konusu ablukanın DEAŞ’a karşı savaşı engellediği demecini vermiştir. Sonuçta ABD’nin, Katar’a 12 milyar dolar tutarında F-15 jetleri satmasıyla, Ortadoğu’da ABD’nin en büyük üssü bulunan Katar ile ABD arasında buzlar erimiştir.

ABD’nin uluslararası platformlardaki hezimeti

Bu kadar çabuk yön değiştiren Washington, bu tavrıyla Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri nezdinde sadece soğuk duş etkisi yaratmamıştır. Krizi takip eden günlerde 20-25 Ağustos tarihleri arasında, Trump’ın damadı ve özel danışmanı Jared Kushner, üst düzey ulusal güvenlik asistanı Greenblatt, Katar, Suudi Arabistan, tekrar Katar sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Mısır ve İsrail’e önce gizli tutulan ve daha sonradan ifşa edilen ziyaretlerde bulunmuşlardır. Bu ziyaretler esnasında, İsrail ve Filistin arasındaki meseleyi çözme girişiminde bulunulması ve sonrasında Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etmesi Ortadoğu’da zaten var olan yangına körükle gitmek olarak değerlendirilmiştir. Çoğunlukla Batı dünyası ve İsrail ile uyumlu bir lider olan Mahmud Abbas dahi Trump’ın bu açıklamasına isyan etmiştir.

Mahmud Abbas’ın Riyad’a çağrılması ve sonrasında Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin can güvenliği olmadığı gerekçesiyle Riyad’a gitmesi, ardından kendisinin Riyad’da alıkonulduğu iddiaları ve Suudi Arabistan’da Jared Kushner’ın yakın arkadaşı olarak bilinen Muhammed Bin Selman’ın talimatıyla 11 Suudi prensin gözaltına alınması gibi baş döndürücü gelişmeler Trump’ın ilk yurt dışı gezisi olan Riyad’a ziyareti ve loş odada çektirdikleri şaşırtıcı fotoğraf sonrasına rastlayan altı ay içerisinde gerçekleşmiştir.

Trump’ın, Kudüs’ü tek taraflı olarak başkent ilan etmesine karşı İstanbul’da Aralık ayında toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 57 üyesinin aldığı karar, BM Meclisi’nin yine Aralık ayında Trump’ın kararına karşı verdiği oylar ve sonrasında ABD’nin BM büyükelçisi Niki Halley’in ABD’ye karşı oy kullananların unutulmayacağı tehdidi, belki de ABD’nin uluslararası platformlarda hezimete uğradığını gözler önüne seren en çarpıcı gelişmelerdir.

Rakka’da ‘kirli’ anlaşma

Üçüncü örnek ise ABD’nin YPG konusunda takındığı tutumdur. Israrla PKK’nın uzantısı, PYD’nin askeri kanadı olan YPG’nin terör örgütü olmadığını savunan ABD’nin, DEAŞ ile mücadele etmek adına YPG ile işbirliği yaptığını açıklaması, Ankara tarafından hiçbir zaman inandırıcı bulunmamıştır. Hatta DEAŞ ile mücadele bahanesinin ABD tarafından bölgede askeri varlığını koruyabilmek için bizzat uydurulduğu fikri Türk kamuoyuna hakim olmuştur. Bu genel kanının pekişmesine neden olan BBC’nin yaptığı haberdir. Söz konusu habere göre Suriye Demokratik Güçleri adı altında YPG, ABD ve İngiltere liderliğindeki koalisyon ile birlikte DEAŞ’lı teröristlerle gizli bir anlaşma yaparak örgütün merkezi Rakka’yı tek bir kurşun atmadan DEAŞ’lı teröristlerden teslim almış, anlaşma sonrasında Rakka, DEAŞ’lı teröristler tarafından boşaltılarak YPG’ye teslim edilmiştir. DEAŞ konvoyunda DEAŞ’ın en önde gelen isimleri, aileleri ve tüm silah ve mühimmatları ile birlikte ellerini kollarını sallayarak, yapılan gizli ve haberde tarif edildiği gibi kirli bir anlaşma ile bölgeden rahatça uzaklaşabilmişlerdir.

Bu haber Washington’ın DEAŞ’a karşı mücadele verdiği ve bu mücadele uğruna bölgede bulunduğu tezinin tam bir yalanlanması mahiyetindedir ve ABD’nin meşruiyet zeminini kaybeden politikalarına örnek teşkil etmektedir. Türkiye’ye verdiği sözleri yerine getirmeyen ABD’nin YPG’ye binlerce (4 bin) kamyon silah, mühimmat ve ağır silahlar sevk etmesi ve en son 30 bin kişilik sınır koruma gücünün oluşturulacağının ABD tarafından açıklanması, Münbiç’in PKK’dan arındırılacağı sözü vermişken Washington’ın Münbiç’te YPG’nin güçlenmesine hız vermesi, Türkiye’nin sabrının taşmasına ve Afrin harekatının başlamasına neden olmuştur. Bugün ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde 10 üssü bulunmaktadır ve Türkiye’deki Adana, İncirlik ve Diyarbakır’daki 8. Ana jet üssüne şiddetle ihtiyacı vardır. Bu çerçevede Türkiye’ye gelen ABD Dışişleri Bakanı, Ankara ile anlaşma zemini aramış, Türkiye’yi, kısa vadeli çıkarları uğruna kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını anlamıştır. Türkiye’ye gelmeden önce Lübnan’a da uğrayan Tillerson’a Lübnan Başbakanı Mişel Avn tarafından en alt seviyede bir karşılama yapılmış, alçak bir koltuğa oturtulmuş, Amerikan bayrağı dahi toplantıda yer almamıştır.

ABD, bölgeye dair bir vizyon geliştiremiyor

ABD’nin, özellikle Ortadoğu’da Obama dönemiyle başlayıp, Trump dönemi ile devam eden ve gittikçe artan bir şekilde prestij kaybına uğramasının nedeni ya da nedenleri nedir? En önemli neden, süper güç konumunu devam ettirebilmek için dünyanın önemlice bir kısmında halihazırda var olan askeri varlığını muhafaza uğruna yaptığı askeri harcamalardır. Söz konusu harcamalardan dolayı, ekonomisindeki düşüşünü engelleyememektedir. Bu durum açılan bir yufkanın kapladığı yeri büyütürken, gittikçe incelmesi gibi de düşünülebilir. Çin karşısında kaybettiği mevzileri tekrar kazanabilmek uğruna ekonomiye ağırlık veren iş adamı kökenli Trump, diplomatik nezaketten payını almayıp, Amerikan kamuoyu nezdinde de kıyasıya eleştirilmesi karşısında, daha da hırçınlaşmaktadır.

Bugün ABD’nin geçmişte hiç yaşamadığı kadar büyük bir yönetim sorunu yaşadığı bir gerçektir. Trump’ın başta FBI olmak üzere devlet kurumlarıyla ve medya ile sorun yaşaması, Kongre ve Senato’daki ihtilaflar, Washington’ın dış politikada özellikle de Ortadoğu’ya yönelik politikalarında patinaj yapmasının en önemli sebepleri arasındadır. Kendi iç sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalan ABD, bölgeye dair bir vizyon geliştirememekte daha da kötüsü bölgede var olan sorunları alevlendirmekte ya da Katar krizinde görüldüğü gibi yeni sorunlar ortaya çıkartmaktadır.

“Türkiye, Trump yönetimi altında ABD ile ilişkilerinde nasıl bir tutum izlemelidir?” sorusuna verilebilecek en iyi cevap aslında şu anda olduğu gibi Türkiye’nin kendi gücüne güvenip, sorunlarına diplomasiye ağırlık vererek çözüm bulmasıdır. Uluslararası hukuk kurallarına uygun meşru zeminde formüle ettiği politikalarla askeri harekatı bir arada yürüten Türkiye, tabir caizse kendi göbeğini kendisi kesmektedir. Eğer bir orta yol bulunmaz ise ABD’nin de Türkiye’ye karşı elinde bazı kozlar bulunmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, ABD için hayati önem taşıyan Türkiye’nin konumu ve var olan üsler, Suriye üzerinde ABD-Rusya rekabetinin giderek kızıştığı şu günlerde son derece önemlidir ve ABD’nin elindeki tüm kozları geçersiz kılacak güçtedir.

[Prof. Dr. Özden Zeynep Oktav İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>