width=750

Analiz/Afrin harekatı ve jeostratejik şartlar

Ankara’nın Suriye’nin geleceğinin belirlenmesinde devre dışı kalmasının önümüzdeki on yıllarda çok ciddi sonuçları olabilir.

Afrin harekatı ve jeostratejik şartlar

2011 yılından itibaren yaşanan savaşın gösterdiği keskin bir jeopolitik gerçek var: Sahada askeri güç somut sonuçlar alacak şekilde kullanılmadığı sürece, uluslararası süreçler aracılığıyla Suriye’nin geleceğinde belirleyici olmak söz konusu bile değil. Bu jeopolitik varsayımı destekleyen en önemli örnek, kuşkusuz, Rusya Federasyonu’nun Suriye’ye askeri müdahalesi. 2015 yılında sınırlı sayıda hava kuvvetleri platformu ile başlayan bu müdahale, bugün Moskova’yı Suriye’deki en belirleyici aktör konumuna getirdi. Öyle ki Tartus Donanma Üssü, Hmeymim Hava Üssü ve çok katmanlı hava savunma mimarisi sayesinde, Rusya artık Doğu Akdeniz’de inkar edilemez bir kapasiteye ulaştı. İlk kez Suriye’de denediği 160’ın üzerinde silah sistemi ve edindiği muharip tecrübenin de hem Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri yetenekleri hem de Rus savunma sanayinin silah satışları üzerindeki katkısı çok büyük. Benzer şekilde İran, İsrail karşısında vekâleten harp kapasitesini tahkim etmek için yeni üsler inşa etmeye çalışıyor. Afganistan-Pakistan bölgesinden Ortadoğu’ya kadar geniş bir eksende mobilize ettiği Şii milisleri Suriye’ye yığıyor ve Lübnan Hizbullahı’nın ülkedeki varlığını kalıcı hale getirmek için elinden geleni yapıyor. Tıpkı Rusya ve İran gibi ABD de Suriye’deki özel kuvvetler personeli, hava sahasını kontrol etmeye yönelik faaliyetler, askeri danışmanlar ve SDG ile işbirliği üzerinden Suriye’deki varlığını Rusya’yı dengeleyecek şekilde kurguluyor.

Yukarıda tasvir edilen zorlu denklemde, Ankara’nın devre dışı kalmasının önümüzdeki on yıllarda çok ciddi sonuçları olabilir. Söz konusu ihtimallerin en vahimi, PKK terör örgütü ile organik bağları olan grupların Türkiye’nin hemen yanı başında fiili bir durum oluşturması ve bu fiili durumu kalıcılaştırmaları. Böyle bir senaryo, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik meydan okumanın, kritik taktik yetenekler de kazanarak, 2. Ordu sorumluluk sahası boyunca uzanması anlamına gelecek. Ayrıca, ABD’nin son olarak, nüvesini YPG militanlarının oluşturacağı 30 bin kişilik sınır güvenliği “ordusu” teşkil edeceğini belirtmesi de, Washington ile YPG arasındaki ilişkinin DEAŞ ile mücadele zemininin dışına taşabileceğine ilişkin güçlü emareler ortaya koyuyor.

Bu noktada iki hususun altını çizmekte yarar var: Bunlardan ilki, YPG ile ilişkiler konusunda ABD’nin yalnız olmaması. Rusya da benzer şekilde PYD/YPG ile ilişkiler geliştirdi ve hatta Türkiye’nin Afrin’e olası müdahalesine karşın, ön alıcı biçimde, bölgeye askeri polis birlikleri konuşlandırdı. Rusya Federasyonu’na ilişkin savunma konularını takip edenlerin iyi bileceği gibi, söz konusu askeri polis birlikleri büyük önem taşıyor. Zira Suriye’ye ilk konuşlandırılan birlikler Çeçenistan’dan, daha sonra da İnguşetya’dan geldi ve muharip yeteneklerinin yüksek olduğu tahmin ediliyor. İkinci olarak, İdlib ve mücavir bölgelerde hava sahası Rusların kontrolü altında. Ayrıca Suriye hava savunma unsurları da bulunuyor. Bu iki faktör, Türk kamuoyunun konuyu doğru analiz etmesi açısından önem taşıyor. Özetle, Ankara’nın Suriye’ye ilişkin tehdit algılamasının çok ciddi bir bölümü, ABD’nin YPG ile kurduğu işbirliğinin sınırlarının bir hayli muğlak olmasından kaynaklanıyor. Öte yandan, Afrin’e yönelik olası bir harekat, Türk-Amerikan ilişkilerinden çok, Türk-Rus ilişkilerine dair diplomatik dengelerle ilgili.

Baas rejimi kuvvetlerinin İdlib harekatı

Üzerinde durulması gereken bir diğer husus da Suriye Baas rejimine bağlı kuvvetlerin İdlib’de sürdürdükleri yoğun operasyonlar. Bu noktada, İdlib, Hama kırsalı ve Halep-Hanasır bölgesinde konuşlandırılan Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri birliklerinin niteliklerine dikkat çekmek gerekiyor. 2017 yılının sonundan itibaren Baas rejiminin İdlib çevresine muharip kapasitesi en yüksek birliklerini konuşlandırdığı izlenmekteydi. Bu kapsamda, General Süheyl Hasan komutasındaki Kaplan Kuvvetleri, rejimin mezhep esasına göre teşkil edilmiş elit 4. Zırhlı Tümeni, Hafız Esed döneminden beri kritik pozisyonunu koruyan Suriye Arap Hava Kuvvetleri İstihbaratı’nın özel harekat unsurları ve Cumhuriyet Muhafızları bünyesindeki bazı birlikler, yaklaşık iki aydır İdlib’e yönelik bir genel taarruza hazırlanacak şekilde faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Açık kaynaklı istihbarat verileri, yukarıda aktarılan tabloya İran Devrim Muhafızları’nın kontrolündeki Şii milislerle Lübnan Hizbullahı’nın da katıldığını ve özellikle harekatın doğu-kuzeydoğu cephesinde yer aldıklarını gösteriyor.

Açıkçası, yukarıda aktarılan Suriye kuvvetlerinin İdlib’in Hatay ile sınır komşusu olan yerleşimlerini de kısa sürede ele geçirmesi, daha sonra da YPG/PYD ile pazarlık yoluyla, ya da güç kullanarak, Afrin’de kontrolü sağlaması Türkiye için tercih edilebilecek bir seçenek değil. Zira Baas rejiminin Türkiye’ye karşı düşmanca tutumu, özellikle kritik sınır bölgelerinde ciddi sorunlara neden olabilir. Bahse konu birliklerin komutanlarından ve üst düzey figürlerinden bazılarının kimyasal harp faaliyetleri nedeniyle ABD ve AB yaptırım listelerinde olduğunun hatırlatılması, herhalde belirtilen güvenlik endişelerinin anlaşılması için yeterli olacaktır.

Afrin harekatı neye benzeyecek?

Öncelikle şunun altını dikkatle çizmekte yarar var: Gelişmeler gösteriyor ki, Afrin’e yönelik bir harekat, temel askeri parametreleri itibariyle, iç güvenlik harekatı örneğinde görüldüğü üzere bir düşük yoğunluklu çatışmadan çok, Fırat Kalkanı harekatıyla müşahede edilen “hibrit (melez) harp” vakası olacaktır. Daha açık bir anlatımla, tıpkı El-Bab çatışmaları sırasında DEAŞ’ın yaptığı gibi, bölgedeki terörist unsurların konvansiyonel ve gayrinizami konseptleri sistematik biçimde ve bir arada kullanması muhtemel. Suriye’de yedinci yılına giren savaşta YPG’nin kazandığı güdümlü tanksavar füzeleri, personel tarafından kullanılan hava savunma sistemleri (MANPADS) gibi taktik yeteneklerin yanı sıra, zırhlı platformların ve hatta Sovyet yapımı tankların da bulunması, hibrit harp tehlikesini bir kez daha teyit etmiş oluyor.

Fırat Kalkanı harekatı sırasında en ciddi zorluklardan biri de yeraltı/tünel harbi (subterranean warfare) ve el yapımı patlayıcıların (EYP) bir arada kullanılmasıydı. Nitekim, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kayıplarının önemli bir bölümü de bahse konu tehditlerden kaynaklanmıştı. Sayılan tüm bu faktörler, olası Afrin harekatı için de geçerli. Ayrıca, harekatın stratejik seviyede baskın niteliği olmayacak. Bu durum da esasen diplomatik bir zaruretin ürünü oldu. Zira Ankara’nın İdlib konusunda uluslararası kamuoyunu etkin biçimde uyarması ve dikkatleri çekebilmesi için, Cumhurbaşkanı düzeyinde sert bir söylem benimsemesi gerekmekteydi. Anımsanacağı üzere, bundan yaklaşık yirmi yıl önce, Hafız Esed rejiminin PKK terör örgütüne verdiği desteği kesmesi için başlatılan zorlayıcı diplomasi çabaları sırasında da Türkiye, Cumhurbaşkanı düzeyinde ve sert bir diplomatik söylem kullanmayı tercih etmişti.

Olası Afrin harekatı sırasında –Fırat Kalkanı’ndan alınan dersler de göz önünde bulundurulduğunda– Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşılaşabileceği birkaç önemli konu var: Bunlardan ilki, zırhlı platformların hibrit harp ortamında, meskun ve yarı–meskun alanlarda, güdümlü tanksavar silahları karşısındaki yetenekleri. El–Bab çatışmalarını değerlendirirken birçok kez belirttiğimiz üzere, Türk tank ve zırhlı platform modernizasyonu açısından aktif koruma sistemleri büyük önem arz ediyor. 2020’li yıllarda zırhlı birliklerin omurgasını teşkil etmesi beklenen Altay ana muharebe tankı ve ASELSAN tarafından üretilecek olan AKKOR aktif koruma sistemi kuşkusuz çok şey değiştirecek. Ancak Afrin’deki sıkıntı, 2020’li yılları bekleyemeyecek durumda. Bu değerlendirmenin kaleme alındığı sıralarda, Türk basın kaynakları, Afrin’e yönelik harekat için Türk tanklarının AKKOR korumasında olacağına ilişkin dikkat çekici haberler yayımladılar. Aslına bakılırsa, gizlilik derecesine sahip olağanüstü bir gelişme yaşanmadı ise, AKKOR aktif koruma sisteminin envantere girişi için daha birkaç yıl var. Öte yandan, Türk savunma sanayinin Ukrayna ile Zaslon–L aktif koruma sistemi ve reaktif zırh teknolojileri kapsamında çalışmalar yürüttüğü biliniyor. Dolayısıyla, bahse konu aktif koruma sisteminin hemen 2018 başında öncelikli olarak tedarik edildiği akla gelebilir. Yine de böyle hassas bir bilginin resmi makamlarca teyit edilmesi gerekecek.

Askeri açıdan önem arz eden bir diğer konu da Türk Hava Kuvvetleri ve Kara Havacılık unsurları ile insansız hava araçlarının, Afrin harekatını mümkün kılacak şekilde, Suriye hava sahasında rahat hareket edebilmesi. Özellikle Fırat Kalkanı harekatından çıkarılan dersler, kara birliklerinin asimetrik tehditlere karşı korunmasında, yakın hava desteğinin ve operasyon sahasının 24 saat yakından izlenmesinin büyük önem taşıdığını ortaya koydu. Böyle bir imkanın elde edilmesi için de Türkiye’nin Rusya ile bir mutabakata varması önem taşıyor. Ayrıca, Baas rejiminin olası provokasyonlarının da önüne geçilmesi kritik. Yine de özellikle döner-kanatlı platformlar için 10 bin-15 bin feet seviyesinin altındaki irtifaların gerçekten tehlikeli olabileceğine dikkat çekmekte yarar var. Bunun nedeni ise YPG’nin geçtiğimiz yıllarda kazandığı alçak irtifa hava savunma yetenekleri.

Jeostratejik olarak, El-Bab cephesinin kilidi Akil dağıydı. Coğrafi nitelikleri farklı olsa da, Afrin cephesi için Şeyh Bereket dağı benzer bir önem arz ediyor. Astana süreci kapsamında Türk Özel Kuvvetler unsurlarının Şeyh Bereket dağında faaliyetlerde bulunduğu basında yer almıştı. Dolayısıyla, harekat başlar ise bu bölgenin yakından izlenmesi gerekiyor.

Türkiye’nin zor stratejik tercihi

Özetle, Türkiye’nin olası bir Afrin harekatı, “yarın” çok daha vahim boyutlarda ortaya çıkacak bir milli güvenlik sorunu için, “bugün” kabul edilebilir düzeyde risk almaya dayanacak. Askeri olarak temel handikaplar, harekatın stratejik seviyede bir baskın niteliği taşımayacak olması, YPG’nin bölgede gerekli tahkimatı oluşturmak için imkan bulması ve olası harekat alanının çok yakınında Baas rejiminin mezhep esasına dayalı elit birliklerinin yoğun varlığı. Ancak, yukarıda sayılan risklere kıyasla, Türkiye’nin Suriye denkleminden jeopolitik olarak dışlanmasının ve sınırlarında PKK ile organik ilişkileri olan terör gruplarının, hibrit harp yetenekleri bakımından bir “Lübnan Hizbullahı’na” dönüşmesinin beraberinde getireceği tehditler çok daha vahim. Bu nedenle olası Afrin harekatı, hiç yapılmaması yapılmasından daha vahim sonuçlar doğuracak bir “açık kalp ameliyatı”na benzetilebilir. Elbette, tıbbi müdahalelerde olduğu gibi, tüm komplikasyon ve enfeksiyon risklerinin minimize edilmesi ve ameliyat sonrası dönemin dikkatle planlanması, en az ameliyatı yapan cerrahi ekibin başarısı kadar önem taşıyacaktır.

[Dr. Can Kasapoğlu İstanbul merkezli bir düşünce kuruluşu olan Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi’nde (EDAM) savunma analistidir]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>