Analiz/BM Güvenlik Konseyi misyonlu Osaka G-20 zirvesi

G-20’nin bu yıl Japonya’nın Osaka kentinde düzenlenen hükümet ve devlet başkanları zirvesi, ele alınan konular ve ikili görüşmelerin içeriği ile bir nevi genişletilmiş BM Güvenlik Konseyi izlenimi verdi.

BM Güvenlik Konseyi misyonlu Osaka G-20 zirvesi

Kuruluş sebebi 1990’lardaki Asya ve Rusya krizlerinin ardından ekonomik refahın korunmasını sağlamak için dünyanın büyük ekonomileri arasında yakın iş birliğini temin etmek olan G-20’nin bu yıl Japonya’nın Osaka kentinde düzenlenen hükümet ve devlet başkanları zirvesi, ele alınan konular ve ikili görüşmelerin içeriği ile bir nevi genişletilmiş Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi izlenimi verdi.

Küresel meselelerin, BM Güvenlik Konseyi’ndeki 5 daimi üyenin inisiyatiflerini kat kat aştığı günümüzde, Osaka’da temin edilen diyalog ortamı ve sorunların dile getirilme biçimi umut vericiydi.

Küresel meselelerin, BM Güvenlik Konseyi’ndeki 5 daimi üyenin inisiyatiflerini kat kat aştığı günümüzde, Osaka’da temin edilen diyalog ortamı ve sorunların dile getirilme biçimi umut vericiydi. Türkiye ikili meseleler düzeyinde ABD, Fransa ve Rusya ile daha yakın bir ilişki kurma imkanı bulurken, Rusya ile İngiltere arasındaki Skripal krizi, gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti ve Çin Devlet Başkanı Şi’nin G-20 öncesindeki Kuzey Kore ziyaretinden Osaka’ya taşıdığı özel mesajlar da zirveye damgasını vurdu. Bu zirvenin ağırlıklı olarak Türkiye odaklı değerlendirmesini yaparken yine zirve ile eş zamanlı olarak ülkemizi yakından ilgilendiren üç gelişmeye de işaret etmek gerekiyor.

Türkiye’nin dış politikasında önemli gelişmelere kapı açan G-20 Osaka Zirvesi, Türkiye’nin ABD ve Rusya ile ilişkilerinde yeni bir denge sürecinin başlangıcı olmaya aday.

Bu gelişmelerden ilki Suriye’nin İdlib vilayetindeki 10 numaralı gözlem noktasına Esed rejimi güçlerinin 27 Haziran’da yoğunlaşan ısrarlı saldırıları oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1 şehit verdiği bu saldırılara etkili bir karşılık verildi. Ancak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya devlet başkanı ile yapacağı görüşmeden hemen önce vuku bulan bu durum, Astana sürecinde nerede olunduğunun bir kez daha sorgulanmasına yol açtı. Türkiye ile Rusya arasında Suriye konusunda yapılacak her görüşmenin arifesinde benzer saldırıların rutin haline geldiğini bir kenara not etmeli.

İkinci gelişme ise Amerika Birleşik Devletleri’nin iki yıl sonra Ankara’ya atayacağı büyükelçinin isminin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasındaki görüşmenin hemen öncesinde netleşmiş olması. David Satterfield’ın önümüzdeki dönemde Ankara-Washington ilişkilerine tamamen kendine özgü bir damga vuracağına şüphe yok.

Üçüncü gelişme ise Libya’da, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Türkiye’nin de desteklediği Trablus’taki Ulusal Birlik Hükümetine saldıran General Halife Hafter güçlerinden gelen açıklamalar. Türk bayrağı taşıyan gemi ve uçakları hedef alacakları tehdidinde bulunarak, Türkiye’nin Libya’daki çıkarlarını hedef alacaklarını açıklayan Hafter yanlılarının zamanlaması da yine G-20’ye paralel olarak not edilmesi gereken konulardan biri.

Diplomasi trafiği hızlanacak

Zirveyi ikili görüşmeler perspektifinden ele alırken, kronolojik olarak değil de içerik zenginliği bakımından bir sıralama yapacak olursak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın bir araya gelişi ilk sırada yer alacaktır. Erdoğan-Trump görüşmesinin Türkiye açısından en büyük kazanımı hiç şüphesiz, Türkiye’nin Rusya’dan yüksek irtifa füze savunma sistemi almaya Amerika Birleşik Devletleri tarafından mecbur bırakıldığı gerçeğinin yine bizzat bir Amerikan başkanı tarafından uluslararası basın önünde dile getirilmesidir. Türkiye’nin bu konuda ilk olarak kapısını çaldığı Trump’ın selefi Obama yönetiminin Türkiye’ye Patriot füze sistemi satmayı kabul etmediği gerçeği Amerikan başkanı tarafından da tasdik edilmiş oldu. Trump bununla da kalmadı, Türkiye’nin parasını ödemiş olduğu F-35 uçaklarına sahip olmaması ihtimalinin de adaletli bir davranış olmayacağının altını çizdi, savaş uçaklarının satışına dair projenin Türkiye’nin S-400 almasından çok önce başlamış olduğunu hatırlattı.

Peki, Trump S-400’leri alması durumunda Türkiye’yi hedef alacak yaptırımlar konusunda ne yapabilir?

Amerikan başkanının Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan askerlerinin çekilmesine yönelik verdiği sözün hâlâ yerine getirilmediğini göz önüne aldığımızda Osaka’daki açıklamaların karşılığının olabileceğine inanmalı mıyız? Trump’ın, Beyaz Saray’daki ağırlığı Türkiye’nin yaptırım tehdidini aşarak F-35 uçaklarına ulaşmasına yetecek mi? Bu noktada Amerikan Kongresi’ndeki her iki partinin Türkiye aleyhine hazırladığı yasa ve karar tasarılarını hatırlamakta yarar var. Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti, Türkiye aleyhindeki bu tasarıların tamamına destek verirken, ilgili ilgisiz her konuyla ilgili tasarılara Türkiye’ye S-400 alması durumunda yaptırımlar uygulanması ve F-35 uçaklarının verilmemesi şartlarının da eklenmesi bugüne kadar benzerine rastlanmayan bir örnek. İşte, Trump’ın Türkiye’ye yönelik iyimser mesajlarıyla aşması gereken ilk engel, Amerikan Kongresi, partisinin milletvekilleri ve senatörleriyle onları destekleyen başta ABD’deki FETÖ unsurları ile Türkiye aleyhtarı lobiler.

Diğer engellere gelecek olursak, Osaka’daki görüşmenin ardından Amerikan Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray’dan Trump’ı destekleyen bir açıklamanın gelmemesi de bir başka şüpheli nokta. Reagan dönemi Neo-con/Evanjelik şahsiyetlerin güdümündeki Beyaz Saray Ulusal Güvenlik ekibi ile West Point Askeri Akademisi kökenli Mike Pompeo ve Mark Esper gibi sertlik yanlısı isimlerin kontrolündeki bakanlıkların Türkiye’ye bakışını kısa vadede değiştirmek kolay olmayacaktır. Trump CAATSA (ABD’nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma ve Mücadele Etme Yasası ) yaptırımlarını 180’er günlük sürelerle öteleme yoluna gidebileceği gibi, soruna kalıcı bir çözüm bulmak için G-20 Zirvesi’nin hemen öncesinde Ankara’daki büyükelçilik görevi onaylanan David Satterfield’ı aktif şekilde kullanabilir. Keza Satterfield, görevinin onaylanma sürecinde Senato’daki mülakatlarında büyükelçi olarak görevlendirilmesi halinde Türkiye’nin S-400 füzelerini almasından kaynaklanan sorunu çözecek isim olduğunu açıkça ifade etmişti.

Yeni büyükelçinin misyonu

Satterfield, mayıs ayında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da büyükelçilik görevine başlayan emekli 4 yıldızlı General John Abizaid kadar önemli bir isim. Hem Satterfield hem de Abizaid, Washington yönetiminin iki stratejik ortağına verdiği önemin nişanesi olarak kabul edilebilir. Bu atama aynı zamanda Türkiye’nin Batı dünyası ve ABD tarafından dışlandığı yönündeki iddialara da bir yanıt oldu. Biyografisi dikkatle incelendiğinde Satterfield’ın Türkiye’yi Batı kampında tutup, Rusya-Şanghay ekseninden uzak tutmak için özellikle seçilmiş bir isim olduğunu söylemek mümkün. Satterfield’ı mesleki donanımı açısından mukayese etmek gerekirse kısa bir süre Ankara’da görev yapan (1969-1970) Büyükelçi Robert William Komer örnek verilebilir. Daha önce üstlendiği görevlerin ışığında bakacak olursak, Satterfield Ankara’da yalnızca Amerikan diplomasisinin değil Washington’daki müesses nizamın da temsilcisi olacaktır. Satterfield’ın liyakati, Ankara ile Washington arasındaki iletişimi akamete uğratan aracıların ortadan kaldırılarak taraflar arasında daha doğrudan ilişkilerin kurulmasına yardımcı olacak ve mesajların doğru şekilde iletilmesinin de yolunu açacaktır. Böylece Francis Riccardione, Marc Grossman, John Bass gibi büyükelçilerin yarattığı tahribatı tamir edecek beyaz bir sayfa açılması imkanı da doğacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Osaka temaslarının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada işaret ettiği gibi Büyükelçi Satterfield’ın gelmesinin ardından ABD Başkanı Trump’ın Ankara’ya yapacağı bir ziyaret Türk-Amerikan ilişkilerini uzun bir süredir patinaj yaptığı bozuk zeminden uzaklaştırabilir. ABD Kongresi, Dışişleri ve Savunma Bakanlığı ile Beyaz Saray’daki Ulusal Güvenlik ekibinin yaptırım söylemlerinin aşılması için Türkiye’nin önündeki kısa zamanı iyi değerlendireceği yeni bir diplomasi atağının da başlayacağı anlaşılıyor. Türkiye-ABD ilişkilerinin düzelmesinin yolu yaptırımlarla Ankara üzerindeki baskıyı artırmaktan değil güven artırıcı hamlelerden geçecektir.

Trump’ın, G-20 Zirvesini takiben Güney Kore’ye geçerek, buradan ülkesinin 1953’ten bu yana teknik olarak savaşta olduğu Kuzey Kore topraklarına ayak basması ve Kuzey Kore lideri Kim Yong-un ile bir araya gelmesine benzer bir diplomasi bombasına ihtiyaç duyuluyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in G-20 Zirvesine katılmadan önce Kuzey Kore’yi ziyaret ederek Kim Yong-un’dan getirdiği mesajlar bu ziyareti mümkün kıldı. Pekin yönetiminin de bu arabuluculuk karşılığında küresel telekomünikasyon devi Huawei üzerindeki yaptırım baskılarını hafifletecek bazı tavizler aldığı anlaşılıyor. ABD yönetiminin de bir noktada 15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye kamuoyunda yarattığı travma ile beraber ABD’ye duyulan güvensizliği takdir ederek iyi niyetli bir adım atması ilişkilerin gidişatını kökten değiştirecektir.

Suriye ve Akdeniz’e ilişkin temaslar

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasındaki görüşmede ise savunma sanayi ve enerji sektöründe iki ülke arasında yürütülen iş birliği teyit edildi. Ana başlık ise Suriye ve İdlib özelinde yaşanan gelişmeler oldu. 25 Haziran’da Kudüs’te ABD, İsrail ve Rusya güvenlik danışmanlarının İsrail Başbakanı Netanyahu ile yaptıkları Suriye konulu toplantı ve ardından Türkiye’nin İdlib’deki 10 numaralı gözlem noktasına yapılan Esed rejimi saldırıları Erdoğan-Putin görüşmesinde Suriye meselesini daha da hassas bir duruma taşıdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, İdlib’de sükunetin hâkim olması ve Astana sürecinin yaşatılması için yeni bir üçlü zirve teklifinde bulundu. Putin tarafından da kabul edilen bu teklif doğrultusunda üç ülke temmuz ayının ilk yarısında yeniden masaya oturacak. Esed rejiminin askeri gücünün İdlib’i ele geçirmeye yeterli olmadığını kabul eden Rusya’nın da çareyi yeniden diplomasi ve diyalogda arayacağı anlaşılıyor. Bu noktada Moskova’nın, Esed rejimine daha fazla baskı yaparak yüzbinlerce sivilin Türkiye sınırına kaçmasına yol açan terörüne son vermesini sağlaması da dengelerin yeniden sağlanması için acil bir ihtiyaç. Erdoğan-Putin görüşmesinde Suriye konusunda alınan bir başka önemli mesafe ise ilki 27 Ekim 2018’de İstanbul’da gerçekleştirilen Türkiye-Rusya-Almanya-Fransa dörtlü zirvesinin tekrarlanması için mutabakatın sağlaması yönünde oldu.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in geçen hafta Paris ve Brüksel’de yürüttüğü temaslar ışığında da yeni bir İstanbul zirvesi Suriye’nin geleceğinde belirleyici olabilir. Jeffrey’in temaslarının ardından düzenlediği basın toplantısında Amerikan yönetiminin Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü YPG-PYD’nin kontrolündeki alanda oluşturulacak güvenli bölge için hâlâ bir kafa karışıklığı içerisinde olduğu anlaşılıyor. DEAŞ terör örgütü ile mücadele için kurulan koalisyonu da bu güvenli bölgeye müdahil olması için yönlendiren ABD’nin mevcut konjonktürde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Fransa gibi ülkelerin askeri varlıklarının yaratacağı sıkıntıyı idrak edemediği anlaşılıyor.

Tam bu noktada G-20 Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron arasındaki görüşmeye de değinmek gerekiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle “beklenenin aksine olumlu geçen” görüşmede Kıbrıs’ta yaşanan son gelişmeler ele alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macron’un Total enerji şirketinin avukatı olup olmadığını sormasının ardından Kıbrıs konusunda benzer bir mesaj bu kez Osaka’da yüz yüze iken tekrarlandı. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a Kıbrıs konusunda konuşma hakkının garantör devletler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye ait olduğu hatırlatılırken, bir diğer görüş belirtebilecek tarafın Fransa değil Avrupa Birliği olabileceği Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından vurgulandı.

Görüşmeye dair Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan açıklama, Macron’un kendisine yapılan uyarılara karşı çıkmadığına işaret ediyor. Atina’daki yorumcuların dahi Türkiye’ye karşı yeterli caydırıcılık gücüne sahip olmadığını ifade ettikleri Fransa’nın Güney Kıbrıs’ta bir deniz üssüne sahip olmak uğruna yürüttüğü girişimler, zorlu bir süreçten geçen Kıbrıs sorununu daha karmaşık bir hale getirmekten başka işe yaramıyor. Paris yönetiminin geçmişteki nüfuz bölgelerini yeniden domine etme çabası da Pasifik’ten Suriye’ye, Mali’den Doğu Akdeniz’e kadar geniş bir coğrafyada farklı gerilimleri besliyor.

Türkiye’nin dış politikasında önemli gelişmelere kapı açan G-20 Osaka Zirvesi, Türkiye’nin ABD ve Rusya ile ilişkilerinde yeni bir denge sürecinin başlangıcı olmaya aday. Liderler arasında varılan kararlar Türk, Rus ve Amerikalı diplomatları temmuz ayında yoğun bir mesainin beklediğine işaret ediyor.

[Ankara’da ikamet eden gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]

Comments are closed.