Analiz/İsrail, Kürtler ve PYD: Ortak tehditler ve ayna ittifaklar

 

İsrail, kendisini demokratik bir devlet olarak addetmesine rağmen, bölgedeki anti-demokratik totaliter/otoriter rejimlerle veya mutlak monarşilerle ilişkilerini kurumsallaştırma yoluna gitmektedir.

Ceyhun Çiçekçi   |22.10.2019
İsrail, Kürtler ve PYD: Ortak tehditler ve ayna ittifaklar

İstanbul

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği askeri harekatla birlikte oldukça sıcak günler geçiren bölge, yeni denklemlere ve işbirliklerine göz kırpan bir sürecin parçası gibi görünüyor.

Türkiye’nin uzun yıllardır uğraşmak durumunda kaldığı PKK terörünün Suriye uzantısı olan PYD/YPG ile mücadelesi, gelinen aşama göz önünde bulundurulduğunda, daha da uzun yıllar sürecek gibi görünüyor. Özellikle ABD’nin ve Batılı devletlerin PYD’ye sürdürdükleri çok boyutlu destekleri, bir NATO müttefiki olarak Türkiye’nin çıkarları hilafına birtakım tekliflerin gündeme getirilmesine varacak kadar derinlik arz ediyor. Bu süreçte İsrail’in tepkileri de oldukça berrak ve yüksek perdeden geldi. Bu bağlamda, İsrail’in bölge siyasetini gözden geçirmek, Kuzey Suriye’de oluşturulması planlandığı artık aşikâr olan “vekil devletin” üretebileceği politik çıktıların haritalandırılmasına da yardımcı olacak.

Terör örgütü PYD’nin, Suriye’nin kuzeydoğusunda kurmaya çalıştığı yönetsel yapı ile İsrail’in demokrasi standartları pek çok bağlamda eşleşiyor. Her ikisi de etnik referanslarla ayrımcı bir siyaset takip ediyor.

Tarihçe

İsrail’in Kürtlere yönelik ilgisinin temelinde, kurulduğu yıllarda yaşadığı bölgesel yalnızlık yatıyor. İsrail bu dönemde çatışmacı bir ilişki kurduğu Arap dünyasıyla kendini çevrelenmiş hissettiğinden, bölgedeki Arap olmayan unsurlarla ilişkilerini geliştirmeyi bir dış ve ulusal güvenlik politikası olarak benimsedi. Akademik literatürde “çevre/çevresel pakt” olarak bilinen girişim, işte bu dış politika ve ulusal güvenlik yaklaşımının bir sonucu. Böylece Türkiye, İran, Etiyopya gibi Arap olmayan ülkelerle ilişkilerini geliştirdi ve Kürt, Dürzi gibi etnik topluluklara da yoğun mesai harcadı. Bu minval üzere Arap dünyasının dengelenmesine çaba harcadığı anlaşılan İsrail, Kürtlerle ilk temasını da bu kapsamda gerçekleştiriyordu.

İsrail açısından olası bir Kürt devletinin nasıl yönetileceğinden ziyade, İsrail’in ulusal çıkarlarına ne ölçüde hizmet edeceği hesaplanıyor.

İsrail’in Kürtlere yönelik siyasetinin akademik literatürdeki mevcudiyeti daha ziyade Kuzey Irak’taki Kürt yapılanmasıyla alakalı. Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani ile başlayan ilişkiler, 1960’lı yıllara kadar geri götürülebiliyor. Bu dönemde Kuzey Iraklı Kürtlerin desteklenmesi, Irak’ta 1958 yılında gerçekleşen askeri darbeyle devrilen Haşimi hanedanının yerini alan askeri rejimin SSCB ile yakınlaşması neticesinde, İsrail’in Irak’a yönelik stratejik amaçlarının bir enstrümanı haline geldi. Bağdat Paktı’ndan ayrılarak Amerikan hegemonik dairesinin dışına çıkan Irak, ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi suretiyle zayıflatılmalıydı. İsrail’in Kuzey Irak Kürtlerine bu bağlamda verdiği yoğun destek, 1975 yılında Irak ile bu dönemde sıkı bir ABD-İsrail müttefiki olan İran arasında imza edilen Cezayir Anlaşması’yla görünmezleşti.

Bu tarihten 2003 yılındaki Irak işgaline kadar İsrail’in Kürtlerle ilişkileri bize epey sınırlı bir içerik sunuyor. İşgal sonrasında Kuzey Irak’ta bulunan Kürt yapılanmasına yönelik ilgisi artmış ve bu mütemadiyen medyaya da yansımıştır. 2004 yılından itibaren Türk medyasında da yer bulan birtakım haberlerde İsrail, Kürt entitesine askeri-istihbari destek vermenin yanı sıra PKK’ya da destek vermekle itham ediliyordu. Özellikle merkezî Irak hükümetinin üstündeki İran etkisi arttıkça İsrail’in Kuzey Irak’taki Kürt entitesine yönelik ilgisi de arttı. Irak coğrafyası açısından bir nevi merkezkaç güçlerin konsolidasyonu olarak düşünülebilecek olan bu süreçte İsrail, Bölgesel Kürt Yönetimi’ne örtülü bir biçimde destek vermeye devam etti. Fakat bu destek hiçbir dönem bağımsız bir devlet projesini açıktan dile getirecek bir dereceye ulaşmadı. Böylesi bir projenin gündeme getirilmesinden ciddi derecede etkilenebilecek olan Türkiye, İran ve Suriye’de yerleşik bulunan Kürt nüfusa dair herhangi bir söylem geliştirilmedi. Bu durum, daha ziyade ilgili ülkelerin hassasiyetlerine dikkat göstermek olarak kabul edildi.

Arap Baharı ile tedricen kaotik bir atmosfere bürünen bölgesel siyaset, İsrail’in Kürt politikasını da gözden geçirmesine ve öncekinden çok daha cevval davranabilmesine zemin hazırlamıştır. Özellikle bu süreçte Türkiye’yle ilişkileri kötüleşen İsrail’in böylece hassasiyetlerini kollaması gereken bir müttefiki de artık kalmamıştı. Bu bağlamda, 2014 gibi erken bir tarihten itibaren İsrail, Kürtlerin bölgede bağımsız bir devlet kurabilmelerini kamusal alanda tartışmaya açtı. Bölgede ortaya çıkan DEAŞ gibi terör yapılarının da meşrulaştırıcı potansiyelleri, PYD/PKK gibi terör oluşumlarının salt askeri-teritoryal değil, politik kazanımlarının da maksimize edilmesine sebep oldu. Böylece İsrailli liderlerin söyleminde alenileşen beklentiler de karşılığını bulmaya başladı. ABD’nin PYD ile DEAŞ’a karşı geliştirdiği ittifak, İsrail’in hesaplarıyla tam olarak uyum sağlayan bir gelişme olarak not edildi. Bu süreçte PYD, iyi çalışılmış bir halkla ilişkiler programı yürüterek kendini idealize etti ve Batılı kamuoyları da bu pazarlama faaliyetine hazır müşteriler olarak katıldı. Bu tarihlerden itibaren PYD, bir NATO müttefiki olan Türkiye’nin çağrılarına karşın Batılı devletler tarafından korundu, askeri eğitimler verildi ve milyarca dolar tutarında silah ve cephane ile donatıldı. Amerikan hava gücü sayesinde DEAŞ’tan elde ettiği topraklar üzerinde bir devlet kurulması ihtimali, herkesten önce İsrail’in menfaatineydi. Bir başka ifadeyle, İsrail’in neredeyse devlet hayatına yaşıt bir projesi hayata geçirilmiş olacaktı.

Neden PYD?

İran’ın nükleer faaliyetlerinin uluslararası toplumun gündeminde üst sıralara taşındığı ve sorunun diplomatik bir yöntemle çözüme kavuşturulmaya çalışıldığı bir dönemde Türkiye, Brezilya ve İran’la yapmış olduğu Tahran Anlaşması’nı küresel güçlere anlatabilme derdindeydi. Lakin bu anlaşmaya ilk cevap, Mavi Marmara saldırısıyla geldi. Akabinde MİT’in başına getirilen Hakan Fidan’a yönelik tacizler, Türkiye-İsrail ilişkilerinde esaslı kırılmanın işaretlerini taşıyordu. Türk dış politikası İran’ı olağan siyaset sahasına sokarak normalleştirdikçe İsrail’le ilişkiler de bir o kadar kötüleşti. 1990’lı yıllarda ortak bir tehdit olarak konumlandırılan İran, Türkiye-İsrail ittifakının temel gerekçelerinden birini oluşturuyordu. Bu ortak tehdit algısındaki çatlak, İsrail’in İran’a yönelik özellikle de istihbari faaliyetlerini koordine edebileceği ve hatta söz konusu örtük faaliyetler için coğrafi imkanlarından faydalanabileceği yeni ortaklar aramasına sebep oldu.

Türkiye-İsrail ittifakının adım adım çökmesi ve bölgedeki Kürt oluşumlarıyla ikame edilmesi süreci, 2010 yılının ilk yarısında yaşanan birtakım gelişmelerle uygun zemini yakaladı. Hakan Fidan’ın Milli İstihbarat Teşkilatı’na müsteşar olarak atanması, İsrail tarafında ciddi tepkilerle karşılandı. Bu dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Fidan’ı İran yanlısı olmakla suçladı ve yine bu süreçte Fidan, “bir sabah aracına bomba konmayı hak ettiği” şeklinde tehdit edildiği makalelerle hedef alındı. Çözüm Süreci kapsamında Oslo Görüşmeleri’nde bulunan Fidan’ın ses kaydı bu süreçte sızdırıldı ve yaklaşık beş ay kadar sonra da 7 Şubat 2012 tarihinde FETÖ mensubu savcılar tarafından ifade vermeye çağrıldı. Kısacası Fidan’ın sembolik olarak temsil ettiği olgu, İsrail’in İran’a karşı istihbarat faaliyetlerine ket vurulmasıdır. Bu gelişme üzerine İsrail, FETÖ’nün yardımlarıyla Fidan’ı koltuğundan indirmeye çalıştı fakat başarılı olamadı. Fidan’ın müsteşarlığında MİT, İran’a karşı Türkiye’nin bir istihbarat üssü olarak kullanılmasının önüne geçmiş görünüyor. Bu yeni gelişme de İsrail’in alternatif arayışlarını hızlandırmış olmalı.

Bugün İsrail bölgede hayata geçirilecek bir Kürt devleti projesini İran’ın revizyonist profiline istinaden destekliyor. Türk dış politikasının da sınırlandırılması olarak görülebilecek bu talep, Türkiye’yi güney hattından çevrelemeyi ve Arap dünyasıyla temasını kesmeyi planlıyor. İsrailli liderlerin son yıllarda kullandıkları söylemlerin, PYD veya Bölgesel Kürt Yönetimi’nin bağımsızlık taleplerini hem Türkiye hem de İran’ın ulusal güvenlik hesaplarının aleyhine olacak biçimde alenen desteklemekten başkaca bir anlamı bulunmuyor.

İran’ın dengelenmesi, hiç kuşku yok ki bölgede gerçekleşebilecek bir Kürt bağımsızlığıyla kotarılabilecek bir sonuç değil. PYD’nin ve elinde tuttuğu toprakların bu bağlamdaki değeri, İran’ın bölgesel düzeyde operasyonel kabiliyetlerini sınırlandırmak. Bu bağlamda, PYD’nin hâkim olduğu bu bölgelerde istihbarat faaliyetlerine önem verildiği biliniyor. Ayrıca ağustos ayında ortaya çıktığı gibi bölgedeki PYD varlığı, bir üs imkânı sağlaması açısından İsrail için jeostratejik bir değer. Ağustos ayının son günlerinde Irak’taki Şii milislerini İHA’larla vuran İsrail, PYD’nin kontrolünde tuttuğu toprakları kullanarak gerçekleştirdiği bu saldırıyla, bölgedeki PYD varlığının kendisi için hangi anlamlara geldiğini de açıklamış oluyordu. Bugün PYD’ye atfedilen rol, yakın bir tarihe kadar Türkiye’nin stratejik değeriyle birtakım anlam kesişmelerine sahip.

Afrin’e yönelik düzenlenen Zeytin Dalı Harekatı, Türkiye’nin güney sınırlarından çevrelenmesini mümkün kılacak bir ihtimali berhava etmesi açısından kritik önemdeydi. PYD’nin Kuzey Suriye’de doğu-batı aksında bir hattı tutması ve Akdeniz’e çıkması ihtimali, Türkiye’nin hem güneyindeki Türkmen ve Araplarla irtibatını kesecek hem de İskenderun limanında birtakım istikrarsızlıklara sebebiyet verebilecekti. Kısacası hedeflenenin salt Orta Doğu politikasıyla alakalı olmadığı ileri sürülebilir. Günümüzde Doğu Akdeniz’deki paylaşım mücadelelerinde Türkiye’nin elini güçlendiren önemli gelişmelerden biri de söz konusu Zeytin Dalı Harekatı ve PYD’nin denize çıkışının engellenmesi olarak okunabilir.

Ayna ittifaklar

İsrail’in PYD perspektifi, yönetsel uyumluluk açısından da oldukça sorunludur. Bu noktada şurası açık ki İsrail, teokratik bir rejimle yönetilen İran’ın karşısına seküler bir yapıyla çıkmak istiyor. Lakin bu tercih tamamıyla jeopolitik bir uyumsuzluğu ve ancak konjonktürel bir menfaat uzlaşmasını beraberinde getiriyor.

PYD’nin Suriye’nin kuzey ve doğusunda kurmaya yeltendiği yönetsel yapı, daha ziyade Marksist bir okumayla geliştirilen sosyalizan altyapıya dayanıyordu. Bu inşa süreci de nihai kertede totaliter bir sonuca kapı aralamaktaydı. Kısacası tek bir parti ve total bir ideolojinin hüküm süreceği bir sistem tesis edilmekteydi. İsrail gibi bölgenin “yegâne demokrasisi” sıfatıyla anılan bir devlet, böylesi bir yapıyla neden ilişki kurabilirdi ki? Bu sorunun cevabı, Arap Baharı’yla belirginleşen İsrail dış politikasına dair temel bir kavramla açıklanabilir: “Anti-Demokratik Barış”.

Kısaca ve basitçe ifade etmek gerekirse “demokratik barış”, demokrasiyle yönetilen devletlerin kamuoylarının denetimine tabi olmaları hasebiyle, bir diğeriyle savaşa girme olasılığının neredeyse imkansız olduğunu iddia eden bir teoridir. Demokratik devletler; periyodik, rekabetçi, adil, hür ve çoğulcu seçim süreçleriyle şekillendirilen yasama ve yürütme organları eliyle yönetilirler. Böylece demokratik devletler, seçimleri kazananların siyasi sınavlarının yeni başladığı ve belli bir süre devam edeceği bir yapıya sahiptir. Seçimlerle yönetme hakkını kazanan siyasi elitler, bir sonraki seçimin hesaplarını yaparlar ve kararlarını bu doğrultuda alırlar. İnsani ve ekonomik maliyetleri oldukça yüksek olabilen savaşlara girmek, demokratik ülkelerde kararı zor ve sancılı bir biçimde alınan süreçlerdir. Ayrıca demokratik ülkelerin diğer demokratik ülkelerle ilişkilerini liberal düzenin de teminatı olarak kurumsallaşan diplomatik teamüller belirler. Kısacası demokratik devletler, yanlış anlaşılmaların ve algıların önüne geçebilecek iletişim kanallarına sahiptirler. Bu açıdan bakıldığında, demokratik devletlerin kendi aralarında bir savaş olasılığının oldukça düşük olduğu vurgulanır. Sonuç olarak da demokrasinin yaygınlaşmasıyla mümkün olabilecek bir “demokratik barıştan” bahsedilebilir.

Yukarıda kısaca anlatılan teorik perspektif, barış sağlamak amacıyla yola çıkan başka bazı rejimlerce benimsenmeyebilir. “Anti-Demokratik Barış” olarak bahsedilen olgu, özellikle İsrail dış politikasının Arap Baharı ile şekillenen son döneminde oldukça belirgin bir vaziyet almıştır. Bu politik parametre ışığında denilebilir ki İsrail, kendisini demokratik bir devlet olarak addetmesine rağmen, bölgedeki anti-demokratik totaliter/otoriter rejimlerle veya mutlak monarşilerle ilişkilerini kurumsallaştırma yoluna gitmektedir. Bu tam anlamıyla bir oksimoron olarak gözükebilir. Lakin aşağıda da kısaca inceleneceği üzere, belki de İsrail tam anlamıyla bahsi geçen rejimlerle ilişki kurabilecek istisnai bir “demokrasidir”.

İlk olarak belirtmek gerekir ki İsrail “demokrasisi” etnik bir referansla güdümlendiğinden daha ziyade “ırksal/etnik demokrasi” sınıfına giriyor. Kısacası, ülkenin “ötekilerine” yönelik uygulamalar, İsrail’in demokrasi oyununu salt Yahudi kitlelerle sınırlandırıyor. Bu bağlamda bir dönemin Güney Afrika’sı gibi ırk ayrımcısı apartheid rejiminin farklı bir örneklemi olarak görülebilir. Bu kavramsallaştırmayı İsrail örneği üzerinden ele alan pek çok çalışmaya akademik literatürde rastlanılabilir.

Ayrıca İsrail siyasetinin militarizasyonu, bugüne indirgenemeyecek ölçülerde geniş bir tarihi arkaplana sahiptir. Kuruluş sürecinin de bir getirisi olarak, Arap kitleleri korkutup kaçırmayı hedefleyen terör eylemleriyle ünlenen çete liderlerinden politik profiller üretilen ve sonra bu profillerin kahramanlaştırıldığı toplumda devlet yönetimi, özellikle karar alım süreçlerinde askerin yoğun katılımıyla gerçekleşmektedir. Kaldı ki ülkedeki askerlik süreleri ve uygulamalarının kapsamı, toplumu militarize etmenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Sivil siyaset ile askeri işler girift bir biçimde ele alınır. Hatta denilebilir ki İsrail’de salt sivil bir perspektifle değerlendirilen herhangi bir başlık bulunmamaktadır. Siyaset, sorun başlıklarını oldukça militarist bir dille ele alır ve askeri profillerin görüşleri doğrultusunda karara bağlar. Nitekim İsrail siyaseti, emekli askerlerin “yatay geçiş” yaptığı bir alan görünümüne de sahiptir. Bu tip gerekçelerle İsrail, akademik literatürde “garnizon devlet” olarak bilinen kavramsallaştırmaya yakın bir pozisyona sahiptir.

PYD’nin, Suriye’nin kuzeydoğusunda kurmaya çalıştığı yönetsel yapı ile İsrail’in demokrasi standartları pek çok bağlamda eşleşmektedir. Her ikisi de etnik referanslarla ayrımcı bir siyaset takip ediyorlar. Her ikisi de “garnizon devlet” niteliklerine sahip olacak kadar militarist bir anlayışa sahiptir. Yukarıda anlatılanlar ışığında denilebilir ki İsrail, aslında idari nitelikleri itibarıyla kendisi gibi olanlarla ilişkilerini geliştirmektedir. Bir başka ifadeyle belirtmek gerekirse, kurulan ittifaklar ülkelerin siyasi sistemlerine dair çıkarımda bulunabilmemizi sağlar. Bu olguya, sosyolojiden ödünç alarak, “ayna ittifaklar” da diyebiliriz.

Gelecekten ne beklemeliyiz?

İsrail’in Kürt politikası açısından olası bir Kürt devletinin niteliğine bakılmaksızın salt etnik referanslarının önem arz ettiğini belirtmekte fayda var. İsrail açısından olası bir Kürt devletinin nasıl yönetileceğinden ziyade, İsrail’in ulusal çıkarlarına ne ölçüde hizmet edeceği hesaplanmaktadır. Neredeyse bağımsızlığını kazandığı tarihlerden bu yana çevre/çevresel pakt olarak isimlendirilen dış ve ulusal güvenlik politikasıyla da gayet uyumlu olan bu beklenti, elbette ki ilerleyen yıllarda da güçlenerek devam edecektir. Bu durum, devletler dünyasının realist varsayımları düşünüldüğünde, oldukça normal görülebilir. Lakin bir devletin ittifak ilişkisi geliştireceği oluşumlarla kimyasal uyumu da önem arz etmektedir.

2017 yılında Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi’nin gerçekleştirdiği bağımsızlık referandumuna da oldukça açıktan destek veren İsrail, bölgede oluşturulacak bir Kürt devletine sıcak bakmıştır ve bakacaktır. Söz gelimi Türkiye ile ittifak ilişkisinin sonlandığı bir atmosferde İsrail’in elini bağlayan herhangi bir engel de söz konusu değildir. Bu açıdan bakıldığında, post-Amerikan çağı olarak gözlemlenen uluslararası ve bölgesel politikada İsrail’in daha da cesur hamleler yapabilmesi olasıdır.

[Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi ve Akdeniz Politikaları Araştırma Merkezi’nde (APAM) Müdür Yardımcısı olan Çiçekçi, “Küresel ve Bölgesel Güçlerin Ortadoğu Politikaları: Arap Baharı ve Sonrası” isimli derleme eserin de ortak editörüdür]

Comments are closed.