width=750

Araştırı-Yorum / Bünyamin ZİLE : Ankara Keçisi

ANKARA’ya yaklaştıkça dağlar bembeyaz görünür. Sanırsın Ağustos ayında kar yağmış. Yaklaştıkça bunun bir mermer dağ olduğu zannına kapılırsın. Biraz sonra dağın hareket ettiğini görür şaşırırsın. Arabanı durdurup seyretmek istersin bu manzarayı. Biraz daha yaklaşmak istersin.

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile
@gmail.com)

Dağ gerçektende kıpır kıpır hareket ediyor! Biraz daha yaklaştığında güftesiz notasız hemen oracıkta anında bestelenen hoş bir müzik sesi gelir kulağına. Sanki Beethoven, Mozart bestesi dinliyormuşçasına sessizce eşsiz güzelliği seyreder, büyük bir vecd içerisinde müziği dinlersin. Ruhunun dinlendiğini, içini bir sevinç dalgasının kapladığını hissedersin. Arada bir yanık kaval sesi de duyduğun olur.

İşte o zaman anlarsın dağın bir keçi sürüsüyle kaplı olduğunu. Ve bilirsin ki ince, kalın, büyük, küçük çanları bu keçi sürüsünden başka hiçbir canlı ya da hiçbir ortestra bu kadar uyumlu ve bu kadar güzel çalamaz. Dünyanın en büyük bestekarları bile bu güzel müziği anında besteleyemez. Saatlerce oradan ayrılmak istemezsin.

Baharın yeni başladığı zamanlarda “Akdavar” çiğindirik (söğüt ve kavak ağacının taze sürgünleri) yiyormuş dendiğinde civarda bulunan zengin, fakir, aydın, cahil hemen herkes Akdavarı (Ankara Keçisi) seyretmeye gider. Çevreyi güzel bir çiğindirik kokusu kaplar.

Sanırsın ki misk ü amber sarmış dört bir yanı. Ve yine değişik güzel bir musiki ziyafeti… Sadece bu mu? Ya o elastik ve kıvrımlı tiftiklerinin her biri ayrı figürler çizerek bir uyum içerisinde dans edişleri, görülmeye değer başka bir seyirlik olur…

Bembeyaz tiftikleri kıvrım kıvrım neredeyse toprağa değerken ve alnındaki kakülü gözlerini örterken, dahası vücudundaki orantılı güzelliği dünyanın en ünlü heykeltıraş ve ressamlarını her zaman kıskandıracak derecede canlı bir sanatsal figür olarak duruşu var ki hangi heykel tıraş, hangi ressam ve fotoğraf sanatçısı etkilenmez bir düşünün.

Bu öyle bir güzellik ki Evliya Çelebiye Ankara Keçisini “Süt gibi beyazdır, bu dünya üzerine böyle mahluk yaratılmamıştır.” diye tanımlatır, kendini. Bu güzelliğin yanında “Afrodit”in güzelliği sönük kalır diyemem. O başka bir güzelliktir…

Zarif bir hayvan olan Ankara Keçisinin özgürlüğe düşkünlüğü günümüz insanını kıskandıracak derecedir. Hiç yerinde duramaz. Kapalı bir alanda saatlerce asla tutamazsınız. Dağ tepe yani dalgalı araziden hoşlanır. Oğlakları da tıpkı büyükleri gibi düşkündür özgürlüğüne.

Hiç yerinde duramaz. Zıp zıp bir orada bir burada; tutup sevmek istersiniz ama tutmak ne mümkün! O derecede de meraklıdır. Yanınıza yanaşır, sizi iyice bir inceler ama tutulup sevdirmez kendini hemen kaçar.

Otların taze sürgünlerini severek yer. Ardıç ağacının taze sürgünlerini; en sevdiği pırnar (Meşe ağacının yaprakları)dır, bayılır onu yemeye. Meşe yaprağı olsunda ister kayalıklarda, ister dik yamaçlarda, üşenmez çıkar oralara.

Sadece bunları mı yer? Elbette değil, Ankara coğrafyasında bolca yetişen yavşan, kekik, çöğen, geven, yavruağzı, gibi kokulu otların taze sürgünlerini de yemeyi severler.

Ankara keçisi dünyanın en temiz yaratıklarından biridir. Tiftik tüylerinin arasında asla bit, pire ve kene bulamazsınız. Ankaralının tiftiklerinden dokuduğu ve dünyanın dört bir yanına ihraç ettiği “Ankara Sofu”  bünyesinde bit, pire, güve, toz barındırmaz. Çayırlarda besleyemezsiniz. Bağırsakları parazitlenir, çayır otunu sevmediği için yemez, hastalanır ve dünya değiştirir. O derece nazlı bir yaratıktır.

İçtikleri suya büyük önem verirler. İçtiği suyun temiz ve taze olmasına dikkat ederler. Durgun sulardan asla içmezler. Akarsuları tercih ettiğini, pınarların suyunu sevdiğini ve dahası pınarların kurnasından su içmek istediğini görürsünüz.

Tiftikleri kırkılan Ankara keçilerine, ince zarif ve küçük görünümünden dolayı Ankaralının “Cıba” adını verdiği görülür. Cıbalık dönemi yaklaşık 45 gün sürer. Bu süre içerisinde keçiler yağmurdan ve doludan korumak gerekir.

Merada çok yağmura tutulursa keçiler telef olur. O nedenle Ankaralı “Cıba güden bulut güder.” özdeyişini söylemiştir.
Eskiden tiftiğinden “Ankara Sofu” dokunduğu için Ankaralının refah içerisinde yaşadığı görülür.

Onun içindir ki Ankaralı bu keçiye “Ak Davar” ismini vermiştir. Dahası çobanların düşlerini süslemiş ve;

Ak davarım yüz olsa
Güttüğüm yer düz olsa…

Gibi güzel türküler yakılmıştır.

Bu zarif hayvanın nemli, çok sıcak ve çok soğuk havalardan, fazla yağıştan hoşlanmadığını, bu tür havalarda çabuk hastalanıp yok olduğunu görürsünüz. Ankara Keçisi karasal iklimin hüküm sürdüğü, fazla sıcak ve soğuk olmayan, nemin fazla bulunmadığı çeşitli bitki topluluğun yetiştiği yerlerin hayvanıdır.

Bu iklim özelliğine en uygun yerin Ankara çevresi olduğu görürsünüz. Ankara iklimi onun için biçilmiş kaftandır. Onun için Ankara Keçisi ismini alır.

Meşe yaprağı, Ardıç yaprağı ve kokulu otların taze filizleri ile beslendiği için eti de kaliteli ve lezzetlidir. Gevrek bir eti vardır. Keçi etinin kendine özgü kokusu bunda yoktur. Onun için sevilerek yenilir. Ünlü gezgin Evliya Çelebi Seyahatnamesinde “Tiftik keçisinin eti misk kokuludur.” diye bahseder.

Ne acıdır ki tiftikten dokunan sof kumaş, İngiliz kumaşının ucuz olmasından dolayı bu kumaşla rekabete giremedi. Zaman içerisinde tiftiğin fiyatı yok pahasına indi. Birde üstüne ormanlara zarar veriyor yaftası asıldı. Bu zarif, güzel ve nazlı keçinin köküne kibrit suyu döküldü.

Oysa ormandaki yaşlı ağaçları budayarak gençleştiriyor, ağaç tohumlarını tırnaklarıyla toprağa gömüyor ve dahası ormanlardaki kuru otları çiğneyerek orman yangınlarını engelliyordu. Birileri hata yaptıklarını anladı ama zarif, güzel ve nazlı keçi sürüler halinde Ankara’yı terk etti.

Tabi sadece Ankara’yı değil dünyayı da terk etti. Kalanları neslinin tükenmemesi için büyük bir mücadele veriyor. Tabi bu keçinin sevdalısı Ankaralılarda bu mücadelenin içerisinde ayrı bir önem taşıyor.

Kımıldayan, yürüyen, bembeyaz karlı yada mermer dağlar yok artık. Her biri bir şaheser olan ve her biri sadece bir defa çalınıp, dinlenen o eşsiz musikide duyurmaz oldu. Bizlere de hiçbir zaman unutulmayacak anısı kaldı

Yazık! Çok yazık! Ankara en büyük değerini kaybetti…

……………….

HEP SORARIZ  YA “YAZ NE ZAMAN GELECEK? KIŞ NE ZAMAN BİTECEK?” DİYE

İŞTE YAZ VE KIŞ HESABI:

Belirli Günler ve Sayılı Fırtınalar:

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile
@gmail.com)

Amansız Elli: Karakışın 20. gününden (miladi 4 ocak) başlayıp, gücüğün 9. gününe (miladi 22 şubat) kadar sürer. Tam 50 gün çeker. Soğukların aralıksız devam etmesi yüzünden, bu günlere “Amansız elli” denilir. Amansız elli: ’10 gün karakışın sonunda, 31 gün zemheride, 9 gün gücüğün başında’ toplam olarak 50 gündür.
Hıdrellez Fırtınası: Baba hesabına göre zemheri ayının 18’i ile 28’i (31 ocak-10 şubat) arasında devam eden rüzgarlardır. Mayıs ayındaki Hıdrellez’le bu fırtınalı günlerin bir ilgisi yoktur.
Vakit Yeli: Gücüğün yedisinde (20 şubat) vakit yeli eser ve cemre havaya düşer.

Cemreler:
1.Cemre: Gücük ayının 7.gününde (20 şubat) cemre havaya düşer. Havalar ısınmaya başlar.
2.Cemre: Gücük ayının 14. gününde (27 şubat) cemre suya düşer. Sular ısınmaya başlar.
3.Cemre: Gücük ayının 21. gününde (miladi 6 mart) cemre toprağa düşer. Toprak ısınmaya başlar.

Gâvurun Küfrü-Gâvurun Günü: Gâvurun günü, gücüğün çıkması ile martın girmesi arasında (tahminen 10-14 mart arasında) olur. Gâvurun küfründe bacaya çıkılarak, horanta (aile fertleri) sayısı kadar taş ayrılır. Herkesin taşı büyükten küçüğe, puharenin (büyük baca) kenarına dizilir. Bir gün sonra taşlar kaldırılarak altına bakılır. Kimin taşının altından fazla böcek çıkarsa onun bu yıl nasibi bol olur. Bu yüzden uğur gerektiren tüm işlerde ailenin bu ferdi öne sürülür. Bu günde kadınlar salıncak kurup sallanırlar. Salıncakta sallanılırsa gâvurun küfrü ve kişinin günahları dökülürmüş.

Beldir Aciz- Kocakarı Soğukları: Baba hesabına göre gücük ayının 26. günü ile mart ayının 4. günleri (11-17 mart) arasında devam eden sayılı fırtınadır. Beldir Aciz fırtınası, “Beldir aciz, yer gök taciz” “Üçü şubatta, dördü martta” gibi sözlerle tarif edilir.bu fırtınalı günlere “Kocakarı Soğukları” adı verilir.

Haftı Hambal- Mart Dokuzu: Baba hesabına göre, mart ayının 9. günü (22 mart) Haftı Hambaldır. Güneş Hamel burcuna girer ve gece gündüz eşit olur. “Mart Dokuzu “ olarak bilinen bu günde, bahar başlar.

Abrıl Beşi Fırtınası: Abrıl ayının 5. gününde (18 nisan) görülen sayılı fırtınadır. Çok şiddetli soğuk olur. Halk: Sakın abrıl beşinden camızı ayırır eşinden!” diyerek bilmeyenleri bu fırtınaya karşı uyarır.

Sitte Sevir: Abril ayının 7. günü ile 12. günü ( 20-25 nisan) arasında 6 gün süren sayılı fırtınadır. Bu fırtına “Sitte Sevir, her saati bir devir” deyimiyle, bir anı bir anını tutmayan zaman dilimi şeklinde tanımlanır.

Hıdrellez: Abrılın 23. günü (miladi 6 Mayıs) seneyi ikiye bölen gündür. “Ver Hıdrellez’i vereyim yazı” sözüyle yazın gelmiş olduğu doğrulanır.

Ülger Doğumu Fırtınası: Ülger yıldızı, baba hesabına göre mayısın 18. günü (31 mayıs) doğar. Gün doğusundan şiddetli bir yel eser. Bu yel insanlar, hayvanlara ve bostanlara zarar verir. Bu yüzden ülger doğacağı gün hayvanlar dışarı çıkarılmaz, ahır ve ağılların pencereleri, kapıları kapalı tutulur.

Gündönümü: Baba hesabına göre, haziranın 12. günü (25 Haziran) gün döner.

Kuyruk Doğumu: Baba hesabına göre haziranın 18. günü (1 Temmuz) kuyruk doğar. Kuyruk Yıldızı da Ülger Yıldızı gibi doğduğunda mala davara zarar verir.

Terazi Doğumu: Terazi Yıldızı baba hesabına göre temmuzun 18. günü (31 Temmuz) doğar.
Mihrican-Bostan Bozan: İlkgüz ile ortagüz arasında (14 Eylül-14 Ekim) görülen fırtınadır. Ülker yeli gibi, çok soğuk eser ve bütün mahsulleri mahveder. Mihrican değen patates pürü, salatalık, kabak gibi bostan mahsulleri yanar, kapkara olur.

Gündönümü: Baba hesabına göre gün, karakışın 12’sinde (25 Aralık) döner. Halk gündönümünü, “Günün dönümü, karın enimi (inmesi)” şeklinde tanımlar.

Kış ve Yaz Tahmini

Kış Tahmini:
Kış 99 gün sürer. Buna 99 Hesap adı verilir. Karakışın 1’inden başlamak üzere 99 gün sayılır ve 99 hesap bitince, ‘Dağ başı tandır başı’ olur. Yani, dağ başı tandır başı gibi sıcak olur. Yazıda (dışarıda) kalan ölmez. Karakışın başlangıcı olan 14 Aralık gününe 99 gün ilave edilirse bu süre 21 marta yani Nevruz gününe isabet eder ki zaten Nevruzdan sonraki günlerde kışın tesiri geçmiş demektir. Kış, mart 9’u ile tesirini yitirir. Abrıl beşinden sonra tehlikeli olmaktan çıkar. Mayıs ayının başlangıcı ile bitişi arasındaki bir tarihte sona erer. “Urumun kışı, ya mayısın sonu, ya mayısın başı” denilerek, gerçek anlamda kışın mayıs ayı içinde sona ereceği belirtilir. “Ver Hıdrellez’i veriyim yazı” şeklindeki deyim bu fikri destekler mahiyettedir. Kışın süresini tahmin etmeye yarayan inanış, uygulama ve tahmin metotlarından bazıları şunlardır:

“Koç katımında, koç ilk olarak kara koyuna sağerdirse (ilişirse) o yıl kış az olur. (Kara koyun ortalığın kara olmasına, yani karın az olmasına işarettir) Koç eğer beyaz koyuna sağerdirse o yıl kış uzun geçer”. (Beyaz koyun aşırı derecede kar yağışına işarettir)

“Güz mevsimi erken gelir, rüzgâr çok eserse o yıl kış uzun sürer.”
“Güzün yağmur çok yağarsa kış uzun geçer”
“Ağaçlar yapraklarını erken dökerse kış çok olur”
“Kavakların yapraklarını tepeden dökmeye başlaması o yıl kışın uzun ve sert geçeceğine işarettir. Kavaklar yapraklarını etekten dökmeye başlarsa o yıl kış kısa geçecek demektir.”
“Irmak ve dere kenarları çok yosun bağlarsa kış erken gelir”
“Koç ayında soğuk çok olursa o yıl kış uzun ve sert geçecek demektir”
“Koç ayında davar sık yatarsa, kış uzun ve sert geçecek, seyrek yatarsa, hafif geçecek demektir”
“3. cemrenin düştüğü gün hava soğuk olursa, kış uzun sürer”

Yaz Tahmini

99 Hesaba Göre: Yukarda belirtildiği gibi 99 hesaba göre, kış mart dokuzunda (22 mart) biter. Bundan sonraki günler soğuk geçse de yaz günü sayılır.

90 Hesaba Göre: Doksan hesaba göre, kış 90 gün sürer, ondan sonraki günler hükmen yaz günleridir. Bu hesaba göre miladi 14 Mart günü yaz gelir. “Doksancıl Kuşu” adı verilen bir kuş, yanına 90 taş alarak karakışın 1. günü deliğine girer, her gün dışarı bir taş atar, 90. taşı dışarı attığı gün “Yaz geldi!” diyerek yuvasından çıkarmış.

Abrıl Beşine Göre: Abrıl beşi (miladi 18 nisan) çıkmadan yaz gelmez. Bundan sonraki günler yaz günü sayılır.
Yaz mevsimi: “Bir kuşum var ötmeyişin (ötmeyince), bir otum var bitmeyişin (bitmeyince) gelmem” dermiş. Buradaki kuş Körbağ kuşu (Baykuş) veya ibibik, ot ise, üzerliktir. Çünkü üzerlik otu geç güverir (yeşerir).

Urumun kışı, ya mayısın sonu, ya mayısın başı: Bu düşünceye göre, kış mayıs ayının başı ile sonu arasındaki bir tarihte sona ermektedir. Buradaki mayıs ayı baba hesabına göre olan mayıstır. Yani, miladi 14 mayıs ile 13 haziran arasındaki süredir. Kışın bu tarihler arasına kadar sürüp geldiğini belirten bu düşünce belki de geçmişteki acı tecrübelere dayanmaktadır.

Ver Hıdrellez’i veriyim yazı: Bu düşünceye göre, yaz mevsimi Hıdrellez’le birlikte gelir.
Gün döndü yaz, gün döndü kış: Baba hesabına göre gündönümü haziranın 12’sinde (25 Haziran) olmaktadır. “Günün dönümü, otun biçimi” denilerek biçim zamanının geldiği yani yazın geldiği vurgulanır.

…..

ANKARA SEYMENİ

Seymenlik; Ankaralının yaşamını belirli erdemlere ve düzene sokmasını sağlayan bir yaşam biçimidir. Birkaç zeybek oyunu öğrenip seymen elbisesi giymekle seymen olunmaz. Seymen bir kişiye verilen ad değildir. Paye değildir. İçerisinde yaşamın ta kendisi vardır. İçerisinde adap, erkan vardır. Oğuzlar’dan günümüze kadar sürdürülen Türk’ün yaşam felsefesi vardır.

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile
@gmail.com)

Seymen bir gurubun adıdır. Bu gurup en az dokuz kişiden oluşur. Dokuz kişi ve daha çok insanlardan oluşan guruba “Seymen Alayı” adı verilir. Bu alayın içerisindeki her bir kişiyi tek tek anmak gerekirse işte onun adı “Ankara Efesi”dir. Yağcıoğlu Fehmi Efe, Genç Osman Efe, Güvençli İbrahim Efe gibi…

Ankara Seymenleri” ya da “Ankara Efesi” tabiri boşuna verilmemiştir. Yaşam biçimlerini cömertlik, mertlik ve bilgelik oluşturur. Bu meziyetlere sahip olmak kolay değildir. Doğuştan Allah vergisi yeteneklerin yanında uzun ve zor bir eğitimi de gerektir. Bu eğitim yaşayarak, görerek ve hissederek, öğrenilir. Bir Ankara Efesi yaşama veda ettiği ana kadar onunla yaşar belki ama Ankara Efesi yaşamanın anlamını bu ilkelerde bulur ve ona göre yaşar demek daha doğru bir tabir olacaktır.

Eskiden Ankaralılar yetişme çağındaki erkek çocuklarını bir efeye emanet ederlermiş. Bu çocuk oturmayı, kalkmayı, susmayı, konuşmayı, düşünmeyi, eğer yetenekli ise saz çalıp, türkü söylemeyi bu efeden öğrenirmiş ve dahası küçük delikanlıların kötü yerlere alışmalarını önler; terbiyelerine, tutum ve davranışlarına dikkat ederler, onların büyüğünü sayan, küçüğünü koruyan, vatanına ve milletine yararlı insanlar olmaları için özen gösterirlermiş.

Ankara Efeleri kendilerine emanet edilen bu küçük delikanlılara fedakarlığı, yardımseverliği ve dayanışmayı; dürüst ve güvenilir olmayı; aydın, engin, ağırbaşlı ve tevazu sahibi olmayı öğretirlermiş. Kısaca ifade etmek gerekirse ruh ve beden terbiyesi en iyi şekilde bu efeler tarafından küçük delikanlılara verilirmiş. Bu minvalde yetişen delikanlı en son bir törenle seymen kıyafeti giyermiş…

Bu durum seymenlik geleneğinin günümüze nasıl yansıdığının güzel bir göstergesidir.

Buhranlı günlere yani devletin yıkılması nedeniyle yeni bir devlet kurulması ve yeni devlete bir başkan seçilmesi gerektiği günlere “Kızılca Günler” denilirmiş. Böyle günlerde bir yere sancak dikilir, bütün seymenler bu sancağın altında toplanır, devleti kurar ve başkanı seçerlermiş.

Selçuk Beyi Cend’de seymen alayları önünde bir çocuğa ok çektirilmesi ve kendi okunu çekmesi suretiyle Selçuklu Devleti kurulmuş ve Selçuk Bey hükümdar olmuştur. Yine Osman Bey ak keçeye oturtularak 9 defa havaya kaldırılıp karargahta gezdirildikten sonra and içerek Osmanlının Beyi seçilmiştir. Bunlar seymenlik töresine benzer bir şekilde yapılmıştır.

Dahası kardeşliğin, dayanışmanın doruğa çıktığı, dini, siyasi ve iktisadi bir teşkilat olan ve Türklerde demokrasinin ilk örneğini uygulayan Ahiliğin özünde de seymenliği görüyoruz. O kadarki Ankara’da kurulan Ahi Devleti’nin (1344-1354) ordusu olan “Ahi Alayları” seymenlerden oluşmaktadır. Bu alaylar “Seymen Alaylar”dır. Seymenliğin bugünkü oluşumunda ve bu günkü haline dönüşmesinde bu alayların büyük etkisi olmuştur.

Son büyük “Seymen Alayı” 27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşanın Ankara’ya gelişinde kurulmuştur. Ankaralı bütün devlet erkanı, 3000 atlı, 700 yaya seymenle Dikmen sırtlarında Atayı karşılamıştır. Karşılayanlar sadece bunlar değildir elbet. Hacı Bayram Veli müritleri yani Bayramiler, Nakşibendiler, Kadiriler, Mevleviler, Kızılbaşlar ve Rufaileriyle bütün tarikatlar oradadır.

Bezzazlar, urgancılar, semerciler, kaba tuzcular, nalbantlar, testiciler, pıtırcılar, nalburlar, keçeciler, Bostancı esnafı, tiftikçiler, mutlaplar, palacılar, çuhacılar, kilciler, semerciler, mumcular, sofçularıyla Ankara esnafı oradadır. Her bir esnaf gurubu Ahilik Teşkilatının mensubudurlar. Orada bulunan Ankaralıların hepsi içerisinde seymenlik ruhu taşımaktadır.

O gün mahşeri bir kalabalık vardır. Ankara civar ilçeleri ve başka illerden gelenlerle birlikte kimi kaynaklara göre 100 bin, kimine göre ise 50 bin kişiden oluşan büyük bir kalabalıkla “Sarı Paşa”yı karşılamaya gelmiştir. Ortalık bir bayram yerini andırmaktadır. Tepelerden salalar verilmekte, belli yerlerde Ankara’nın zeybek oyunları oynanmaktadır.

Canlı, yaşayan ve oraya niçin geldiğinin bilincinde bir kalabalık vardır. Bu gün yeni bir devletin temelleri atılacaktır. .Atatürk daha sonra Ankaralı seymenlere “Bu devleti kuran ve manifestosunu yazan Ankaralı koçlarsınız” demiştir. İşte o gün Dikmen sırtlarındaki karşılamayı, samimi desteği, kararlı duruşu, vatan uğruna ölmek için bir adım öne geçme yarışını gören Mustafa Kemal Paşa’nın muvaffak olacağına inancı artmıştır.

Aslında o gün orada Türkiye Cumhuriyeti’ni Ankara’da kuracağına ve Ankara’yı başkent yapacağına karar vermiştir. Bu kararın verilmesinde Ankaralının kendisini karşılayıp lider olarak benimsemesinin etkisi büyük olacaktır.

Atatürk daha sonra bir söyleşisinde Enver Behnan Şapolyo’ya “Ankaralı beni tarihte misli görülmedik bir şekilde karşıladı.” diyerek memnuniyetini belirtecektir.

Nitekim Ankaralı Dikmen sırtlarında Mustafa Kemal Paşa’nın “Buraya niçin geldiniz?” sorusuna verdikleri “Vatan için ölmeye geldik.” sözünün sadece lafta kalmadığını “Sakarya Meydan Muharebesi”nde 4.665 şehit (Toplam şehit 9.800 dür.) vererek ispat etmiştir. Ankaralı şehitlerin hepsi birer Ankara Efesi’dir…

Seymenlik bir yaşam biçimidir. Dolayısıyla “Her Ankaralı bir seymendir.” sözü boşuna söylenmemiştir. Onun yaşamında şan şöhretin yeri ve önemi yoktur. Bunun en güzel örneklerinden birini Güvençli İbrahim Efe vermiştir.

Mustafa Kemal Paşa Yunanı İzmir’de denize döküp Ankara’ya döndüğü gün Güvençli İbrahim Efe 80 yaşlı efeden oluşan bir Seymen Alayı kurar ve meclisin önünde halka olup Ata’nın huzurunda karşılıklı oynarlar, sonra kasap Yaşar Efe ile karşılıklı zeybek oynarlar. Mustafa Kemal Paşa bundan çok etkilenir ve hepsinin yanaklarından öper.

Bu arada Ata’nın yanında bulunan bir ecnebi kadın bir kere daha oynamalarını rica eder ve fotoğraflarını çekeceğini söyler. Güvençli İbrahim Efe çok kızar ve “Biz kumandanımıza oynamaya geldik. Elin yaban avratlarına oynamayız.” sözünü söyler. İşte bu seymenlik ruhudur.

Seymenlerin para pul ile de işleri olmaz. Gazinolarda, büyük lokantalarda ışıklı neonlar altında saz çalıp söylemeyi de reddederler. Para karşılığı düğün ve dermeklerde de saz çalıp oynadıkları görülmemiştir. Ankara’nın söz ve saz üstadı olan Genç Osman Efe’ye belirli yerlerde çalıp söylemesi için çok büyük meblağlar teklif edilmiş ama o hiç birini kabul etmemiştir.

Sazını asla para karşılığı satmamıştır. Genç Osman Efe saz çalarken herkes kendinden geçer, vecd içerisinde dinlermiş. Bülbül Deresi’nde eşi dostuyla bir muhabbet ortamında saz çalarken bir bülbül gelir ve sazına konar.

Bülbülü bile etkileyen saz ve söz üstadı sadece kendisi, dostları ve arkadaşları için bağlama çalıp, türkü söylemiştir. Para karşılığı sazını asla satmamıştır. Üstelik fakru zaruret içerisindeyken. İşte bütün bunlar seymenliğin töresinde vardır. Seymenler sadece bu töreyle değil, aynı zamanda bu töreyi benliğinde yaşarlar.

Seymenler eğlenmesini de bilmişlerdir. “Ferfene”, “Ankara Cümbüşü” ve “Ankara Divan Gecesi” onların eğlenceleridir. Birde “Sıra Gezmeleri” vardır. Bu geceler incelendiğinde Ankaralıların çok hoşgörülü ve aynı zamanda ince ruhlu insanlar oldukları açıkça görülmektedir.

Kart sakal tabir edilen belirli bir olgunluğa erişmiş seymenlerce her hafta Perşembeyi Cumaya bağlayan gece yapılan Divan Geceleri sazlı sözlü, zeybek oyunlarının oynandığı, Ankaralıların katıldığı ve Mevlid-i Şerif okunarak biten gecelerdir.

Ferfene katılanların yemeklerini getirdiği ya da yapılan masrafları beraber karşıladığı, mahallelinin sorunlarının tartışıldığı, sosyal içeriği de olan sazlı sözlü gecelerdir.

Ankara Cümbüşü ise İçkili, kadınlı, müzikli, sıkı kuralları olan eğlence geceleridir. Bu geceye herkes katılamaz. Katılanların belirli bir adap ve erkana sahip olmaları gerekir. Ağzı sıkı olanların katıldığı bu gecelere müderrislerden, din adamlarından bile katılanlar olurmuş.

İsteyen içer isteyen içmezmiş. Bu geceler gizli yapılırmış. Ankara Cümbüşlerinde sanat ve estetik en yüksek seviyelere çıkarmış. Herkes kendinden geçer, vecd içerisinde çalan sazı, döğülen zili dinlermiş. Ankara Cümbüşlerinde saz ve zil adeta dile gelir karşılıklı konuşurlarmış…

Sıra Gezmeleri her hafta bir mahallerde yapılırmış. Mahallenin ağası seymenleri ve mahallenin ileri gelenlerini çağırırmış. İçkili sazlı sözlü eğlenceymiş. Burada mahalleye yeni gelen varsa onun durumu, mahallenin genel ahvali konuşulurmuş.

Mahallede düğün varsa, düğün sahibinin arkadaşları, yakınları çağırılırmış. Herkes düğün sahibine ne yardım edebilir, o konuşulurmuş. Kimi faytonunu tutar, kimi bakır kaplarını alır, kimi halısını alır, kimi de davulunu tutarmış. Böylece sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın en güzel örneği sergilenirmiş.

Bu geceleri düzenleyenler Ankara seymenleridir. Onların idaresinde yapılır. Onlar Saz çalar, türkü söylerler, oyunlar oynarlar. Bu gecelerde adaba mugayir (aykırı) hiçbir hareket olmaz. Adaba aykırı davrananların ayakkabıları ters çevrilerek bir daha bu gecelere alınmazlar; dahası Ankara’yı terk etmek zorunda kalan bile olurmuş.

Ankaralı eğlenmesini de bilmiş derken “ Ankara Saz Çalma Töresi”nden, türkülerinden, zeybek oyunlarından bahsetmeden seymenleri yazmak bir şeylerin eksik kalması anlamına gelir elbet.

Ankara Saz Çalma Töresi’ne göre yukarıda bahsedilen gecelerde en iyi saz çalan Ankara Efesi yüksek bir yere oturur. Önce divanlardan başlar. Hani Osmanlı felsefeye “Hikmet” adını vermiş ya Ankara Divan Ayakları da hikmetli sözlerden oluşur.

Dinleyenlerin tüylerini diken diken eder. Onları kendine getirir, uyarır. Öğütler verir. İçerisinde tasavvuf vardır, maneviyat vardır, zikir vardır. Ankaralının yaşam felsefesi vardır. Divan ayaklarını yazanların her biri birer filozoftur. Bilge kişilerdir. Ve tabi seymenlerdir.

Anasır Gömleği”, “Güzel Senin İle”, “Asalet”, “Kul Başına Gelen” Ankara divan ayaklarından sadece bir kaçıdır. Ankara divan ayağının bir örneği aşağıda verilmiştir.

EFENDİM YA HU

Efendim yahu kul başına gelen

Alemde hüküm kaderdir (yahu)

O hükmü kader bizlere miras pederdir (yahu)

(Efendim yahu)

Ben hayırsızı hayırsız beni görmek nice mümkün (yahu)

Ben vefasızı vefasız beni görmek nice mümkün (yahu)

Görmez göze duymaz kulağa sor ne haberdir (yahu)

(Efendim yahu)

Ben kapımı kitler yatarım il neme lazım

(Ben kapımı kitler yatarım il neme lazım)

Çok il şuli zevkime gayetle kederdir (yahu)

Yiğit, mert olurda hiç Kır At’sız olur mu? Kır at Türk’ün kahramanlık hikayelerine girmiş, seymenlere arkadaş olmuş, Candaş olmuş, gerektiğinde onunla vuruşmuş, onunla ölmüştür. Ankara kıratının çeşitli hikayeleri vardır. Onun için kır at türküleri yakılmıştır.

Bu törede üçüncü sırada kırık havalar çalınıp söylenir. Bunların başlıcaları “Karpuz Kestim”, “Sarı Kız”, Şu Gelen Kimin Kızı”, “Ketenim Var Bezim Var”, Al Kağıt Mavi Kağıt”tır.

Dördüncü sırada ağıtlar söylenir. Her ağıtın bir hikayesi vardır. Ya genç yaşta öldürülen bir efeye yakılmıştır ya da kız kaçırma ile ilgilidir. Gurbetteki sevgiliye yakılan ağıtlar da vardır. Hüznü, kederi, bir acıyı ve vakitsiz bir ölümü ifade eder. Şimdilerde oyun havası olarak çalınıp söylenen “Hüdayda”, “Misget” birer ağıttır aslında. Yağcı Oğlu Ağıtı”, Çubuk Çayı Ağıtı”, “Eminem Ağıtı” bunların bir kaçıdır.

Beşinci sırada zeybekler söylenir. Ankara seymenlerinin zeybek oyunları yiğitliğin, mertliğin birer ifadesidir. Bu oyunlardaki her hareketin, her figürün bir anlamı vardır. Kimi ok atmayı anlatır. Kimi toprağa bağlılığın ifadesidir. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere atıfta bulunanları vardır.

Ankara seymenlerinin zeybek oyunları sadece folklor değildir. Sadece halk oyunu hiç değildir. İçerisinde zikir vardır. Ankaralının yaşam felsefesi vardır. Daha önce söylediğim gibi yiğitliğin, mertliğin, bilgeliğin kısaca seymenliğin yaşam felsefesinin birer ifadesidirler. Ankara’nın 11 adet zeybek oyunu vardır. “Ankara Zeybeği”, “Seymen Zeybeği”, “Karaşar Zeybeği”, “Yağcıoğlu Zeybeği” ve “Mendil Zeybeği” Bunlardan bir kaçıdır.

Son sırada düz oyunlar gelir. Düz oyunlarda bir tatlılık bir akıcılık vardır. Pınardan akan su gibidir. Yanan dudaklara serinlik, tutuşan kalplere ferahlık verir. Ankara’nın 33 adet düz oyunu vardır. Başlıcaları: “Mor Koyun”, “Name Gelin”, Yandım Şeker Oğlan”, “Yıldız”, ve “Cezayir”dir.

Görüldüğü gibi kolay seymen olunmuyor. Seymenlik cömertliği, mertliği, bilgeliği, türküleri, oyunları, yaşam biçimi ile Ankara kültürünün özünü oluşturur. Yaşayan Ankara Kültürü seymenlikte kendini bulur. Onun için “Her Ankaralı bir seymendir.”

Orta Asya’da Oğuz Türk’lerinin göç ederken kendi güvenliklerini, kervanlarının güvenliğini ve obalarının güvenliğini sağlamak için kurulan Seymenlik; Ankaralının sahip çıkması, yaşatması sonucu günümüze kadar gelebilmiştir. Ülkemizde bu töre başka hiçbir ilde yaşatılmamıştır.

Onun için “Ankara Seymeni” İfadesi kullanılmıştır. Başka yerlerde de “Efelik”, “Zeybeklik”, “Sekman”, “Sekban” gibi kayramlara rastlanır ama hiç biri “Ankara Seymeni” ifadesinde kendini bulan seymenlik kadar kapsayıcı ve kapsamlı değildir.

Ankaralı seymenlik töresi”ne sahip çıktığı, onu benimseyip yaşattığı sürece var olacak ve dimdik ayakta duracaktır. Yoksa…

Bünyamin ZİLE

ANKARA-KAHRAMANKAZAN-

……..

PAPARA

BİR gün önce yağan kar; gençlerin özlemle beklediği günü getirmişti. Köyün çocukları ve delikanlıları Dövme Sırtı’nda toplanmış, karda kızak kayıyorlardı. Şakalaşmalar, gülüşmeler, gençlerin kayarak birbirini geçme yarışları seyredilmeye değerdi. O kadar eğleniyorlardı ki zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile değillerdi. Bu mevsimde nadir görülen berrak bir gökyüzü vardı. Güneş bulutların arkasına saklanma ihtiyacını hissetmemiş, büyük bir zevkle karda kayanlara bakıyordu.

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile
@gmail.com)

Köyün muhtarı bastonunun yardımıyla karda bata çıka yürüyerek yanlarına gelmişti de kimse farkına bile varmamıştı. Muhtar kayanları biraz seyretti hoşuna gitmişti.

Ahh gençliğim ah!” diye içini geçirdi.

Gürgen ağacından kızak yaptığı, hızlı kaysın diye altını da yağla şimşirlediği ve kayma yarışlarında birinci olduğu günler gözlerinin önünden hızla geçti.

Muhtarı ilk gören Güdüğün Güdük oldu. Babası gibi kısa boylu olduğu için köylü ona bu isimle seslenirdi. Asıl adı Hazım’dı ama bu ad neredeyse unutulmuştu. Hemen koşup öpmek için ellerine sarıldı.

Hoş geldin muhtar emmi.” dedi. Diğer gençlerde gelmişlerdi.

Muhtar hepsine tek tek şöyle bir baktı.

Ee Yılbaşına iki gün var. Ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye kinayeli bir sesle sordu.

Gençler başlarını önlerine eğdiler, bir şey söylemediler. “Yarın sabah hepinizi eksiksiz bizim eve bekliyorum, birlikte kahvaltı yapalım. Size Paparayı Yedireceğim ” dedi.

Muhtar uzaklaşınca gençleri bir telaş sardı. “Kesin azarlayacak, çok fena fırçalayacak” diye içlerinden geçirdiler. Gitmeseler olmazdı. O zaman muhtar daha büyük cezalar verebilirdi. Hele birde babalarını toplar da yaptıklarını anlatırsa…

İlk konuşan Güdüğün Güdük oldu. “Daha kış yeni başladı, kırdığımız yumurta kırkı geçti” dedi.

Bay Bilal “Bir hafta önce Bekçi Ali’nin at arabasını bahçelerin kenarındaki köy pınarına kadar itekleyerek okunu defalarca pınarın gövdesine vurup, çıkardığı tak diye sese kahkahalarla gülmedik mi?” diye söyledikten sonra “Ertesi günü köylüler senin araba aya çıkıyor diye Bekçi Ali’yle dalga geçmediler mi?” diye söze karıştı.

Hocagillerin Hilmi “Nuri dayının evinin önündeki kütükleri havaya dikip, zavallı ihtiyar gecenin karanlığında bunları adam sanıp, korkudan avaz avaz bağırıp yardım istediğinde, saklandığımız yerden kikir kikir gülmedik mi?” deyince hepsi birden kahkahayı bastılar.

Sarı Selami “Ya gecenin bir yarısında parmaklarımıza zilleri takıp köyün içerisinde sabaha kadar, Misket’e, Hüdayda’ya, Atım Arap’a halka gibi bükülerek oynadığımız günler…” deyince, oldukları yerde ıslık çalarak tekrar oynamaya başladılar.

Yaptıkları yaramazlıklar sadece bunlar değildi. Yazın hıyar istemişlerdi de komşuları vermeyince annelerinin naylon ayakkabılarını giyerek geceleyin tarladaki bütün hıyarları çay kenarındaki yılgınların içerisine doldurmuşlardı. İhtiyar heyeti tarlayı incelediğinde ceza Çingene kadınlarına kesilmişti. Sadece bunlar mıydı? Kadın ablanın süslü horozunu buğdayla yemleyerek ahıra kadar getirip, orada kestikten sonra bağlarda yemeleri…

Köylüler gençlerin bu yaptıklarını muhtara şikayet ediyorlardı. Muhtar güngörmüş, gençliğini iyi yaşamış bir ihtiyardı, şikayete gelenleri;

Sen hiç genç olmadın mı? Diğer sürülerden çalıp, dağda davar yediğimiz, sızgıç yaptığımız günler unutuldu mu? Bırakın gençliklerini yaşasınlar. Kimsenin arına, namusuna dokunmuyorlar. Bizim gençliğimizdeki gibi içki içip geceleri naralar da atmıyorlar” diye konuşunca köylüler susar, başlarını önüne eğip giderlerdi.

Hep bir ağızdan “Papara’yı hak ettiklerini, Muhtar ne dese haklı olduğunu” söylediler. Moralleri bozulmuştu. Kızak kaymak istemediler. Köyün yolunu tuttular. Herkes evine dağıldı.

Ertesi sabah odanın önünde toplandılar. Muhtarın evine giderken Güdüğün Güdük;

Arkadaşlar muhtar bize kızacak, nasihatlerde bulunacak, kimse ağzını açıp itiraz etmesin, konuşmasın, tamam emmi bir daha yapmayacağız diyelim, kurtulalım” dedi.

Muhtarın evine gelmişlerdi. Kanatlı kapının kalın tokmağına üç kere vurdular. Az sonra kapı açıldı. Eve girip sekiye oturdular. Muhtar hepsinin bir bir hatırını sordu, babalarına selam götürmelerini söyledi.

Sofra kurulmuştu, bağdaş kurup oturdular. Sofrada tere yağ, peynir, bal, pekmez vardı. Sininin orta yerinde içine ekmek doğranmış büyük bir pilav sahanı vardı. Doğranmış ekmeklerin üzerine et suyu döküldü. Üstüne de bolca soğan doğranmış, içerisine kıyma, peynir, yumurta katılarak yağda kavrulmuş sos döküldü. Muhtar besmele çekerek “Hadi buyurun başlayın.” dedi.

Kahvaltı gençlere değişik gelmişti, yağ, peynir, bal tamamdı da pekmezle, tiride benzer şeyde neyin nesiydi, Sabah sabah. Üstelik çay da yoktu.

Kahvaltı yapıldıktan sonra kahve ikram edildi. Sohbette koyulaşmıştı. Ama gençler rahat değillerdi. Paparayı ne zaman yiyeceğiz diye huzursuzdular. Muhtar Bu huzursuzluklarını anladı. İçinden gülmeye başladı.

Hele deyin bakalım, hindi almışsınız, birde Çorum üçlüsü oynayıp, bu akşam yılbaşı mı kutlayacaksınız? diye sordu. Sonra devam etti “Bizim geleneklerimizde, töremizde böyle bir gece yok. Bizim yılbaşımız Muharrem ayının birinci günü gecesidir” dedi. “ Bırakın başkaları ne yarsa yapsın.

Gavurlara benzemek, onların kutladığı geceleri kutlamak bize yakışır mı?” diye sordu. Sonra da gençlerin diyeceklerini beklemeden “Tabi siz de halkısınız. Geleneklerimizi, törelerimizi tamamıyla bilemezsiniz. Kabahatin büyüğü bizde aslında, geçim derdine daldık size yeteri kadar öğretmedik. Biraz önce yediğimiz yemeğin adını bile bilmezsiniz. Papara’yı yediğinizin farkında bile değilsiniz.” diyerek sözlerini bitirdi.

O gece erkenden yatan gençler yılbaşı sabahı yine Dövme Sırtı’nda kızak kayıyorlardı. Papara’nın tadı damaklarındayken, zihinlerinde kültürlerini tam anlamıyla bilmemenin hüznü ve ezikliği vardı.

…….

ETLİK 

Çocukluğumdan beri Ankara’nın“Etlik.” semtinin ismini duyarım. Akrabalarımın çoğu Etlik civarında oturduğu için yaz tatillerinde o semte sık sık gider, misafir olurdum. O zamanlar benim için bir semt ismi olmaktan öte bir anlam taşımazdı. Ayvalı, Piyangotepe, Esertepe gibi tepesi bol, Kasalar civarı hariç bir gecekondu semtiydi.

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile
@gmail.com)

Herkes bir birine selam verir, komşular bir birlerine gece oturmalarına gider, bayram gezmeleri olur, düğünler birlikte yapılır, bir sıkıntısı olana yardım edilir, askerleri bütün mahalleli birlikte uğurlardı. Toplumsal kaynaşma ve yardımlaşmanın doruğa ulaştığı, sevgi ve saygının bütün yönleriyle yaşandığı bir semtti Etlilik.

O zamanlardan hatırladığım erkeklerin çoğu kaportacı, mobilyacı gibi işlerde çalışırdı. Bazılarının kendi işyerleri vardı. Kadınların neredeyse tamamı ev hanımıydı. Kamu çalışanlarının, bürokratların neredeyse hiç yaşamadığı ve nadiren uğradıkları, öyle ahım şahım zengini olmayan kendi halinde bir semtti.

Etlik’te yaşayan insanların çoğunluğu taşradan gelmiş, bu semti kendilerine mekan etmişlerdi. Ankaralısı, Çorumlusu, Çankırılısı, Yozgatlısı birbirleriye kaynaşmış, ayrılık gayrılık gütmeyen bir birliktelik oluşturmuşlardı.

Hatırladığım kadarıyla insanların dış çevreyle bağlantılarını koparan, şehri içselleştirmelerine engel olan, diğer memleketlerden gelenleri kendilerine göre yabancı sayan, kentlileşme bilincinin önündeki en büyük engel olan “Hemşeri dernekleri” de daha kurulmamıştı.

Eskiler anlatırlardı. Ankara’nın üç tarafının bağ ve bahçelerle çevrili olduğu zamanlarda bağları, bahçeleri ve içlerindeki bağ evleriyle meşhurmuş Etlik. 20. Asrın başlarında Ankara’da yaklaşık on bin bağ ve bahçe varmış. Neredeyse bütün Ankara Nisan ve Mayıs aylarında bağ evlerine çıkar.

Bağlar bozulup, pekmezler kaynatılıncaya kadar dönmezlermiş şehre. Kaynatılan pekmezler sırlanmış küpeciklere doldurulup Elma, Armut, Ayva gibi meyveler ayrı ayrı küfelere istif edilip, diğer kışlık ihtiyaçlar da büyük ölçüde tedarik edilince bir tosun ya da erkeç alıp kışlık protein ihtiyacını karşılamaya yönelik uğraşlara gelirmiş sıra…

Ekim ayı içerisinde zengin fakir neredeyse bütün Ankaralı pazara gider, bütçesine uygun sığır ya da erkeç (Ankara keçisinin enenmiş erkeği.) alırmış, ikisini bir alanlarda olurmuş.

Bu hayvanlar Etlikte kesilirmiş. Sığırın kaburgalarından sucuk, döş ve kollarından sızgıç (Bir çeşit kavurma.), sırt etinden pastırma yapılırmış. Erkeç etlerinin uygun yerlerinin tamamı pastırma yapılırmış.

Şimdilerde hatırlayanların çok az kaldığı meşhur “Ankara Pastırması.” bu erkeçlerden yapılırmış. Üzülerek ifade etmeliyim ki bu pastırmayı yapmayı bilen birkaç yaşlı insandan ve onların bir iki çocuğundan başka kimse kalmadı…

Şimdilerde iki elin parmaklarını aşmayan sayıda aile tarafından bu gelenek hala yaşatılmaktadır. Günümüzde bu geleneğin yerini Türkiye’nin birçok yerinde olduğu gibi Ankara’da da “Kurban.” etlerinden yapılan ve buzdolaplarını tıka basa dolduran sucuklar aldı…

Aslen Ankaralı bir ailenin çocuğu olduğum için 19. Asrın sonlarında doğmuş ve neredeyse dalya diyecek kadar yaşamış ihtiyar bir ninemiz vardı. Eski Ankara ve adetleri hakkında sık sık konuşurduk.

Bana anlattıkları arasında Etlik semtinin isminin nereden geldiği de vardı. Ninemden dinlediğime göre;
Eskiden bağ bozumundan sonra bir inek ya da dana alınırmış; sucuk, bastırma, sızgıç yapılırmış. Sızgıçlar sırlanmış küpeciğe basılırmış. Bu işlemlerin yapıldığı zamana “Etlik Bayramı.” denirmiş. “Gış hazırlığı, bi kile ekmeğe fayda.” derlermiş. “Et giren yire dert girmez.” derlermiş.

Et; yirmi dört saatlik yere hem götürürüm, hem getiririm dermiş.
Pilav; Götürürüm emme getirmeye güvenemem dermiş.
Çorba; bana güvenip kapıdan dışarı kimse çıkmasın dermiş.

Ninemin anlattığına göre yemekler arası bir hiyerarşi varmış.
Çorba yemeklerin başı
Et padişahı
Datlı paşası
Dolma mütevellisi imiş.

“Et sulu, kanlı gerek, yiğit canlı gerek.” demiş atalarımız.

Ayrıca bu sözlerle eti diğer yemeklerle karşılaştırıp, insan hayatı için ne kadar önemli olduğunu vurgulamış atalarımız.
Birde meşhur tekerleme varmış. Çocukluğumuzda biz de söylerdik;

Tarhana tar tar
Boğazımı yırtar
Baklava gardaş
Gel beni gurtar

Bu tekerlemeden de anlaşıldığı üzere yemeklerle insanlar arasındaki asayişi baklava sağlarmış. Kolay mı paşa olmak?
Etlikten başladık yazmaya, Konu Etlik olunca hafiften yemeklere de girmeyince olmazdı. Ninemin anlattıkları kültürümüz için önemli şeylerdi.

Sahi bu semt Etlik ismini nereden almıştı. İşte ninemin anlattıkları;
“Etlik; sığır, koyun, keçi gibi hayvanların kesildiği, pastırma ve sucukların yapılıp kurutulduğu bir alandı. Sızgıçlık etler burada ayrılır, mutfaklarımızda “Masandıra.” denilen altı taş döşeli bir odada yapılır, sırlanmış küpeciklere doldurulurdu. Semtinin havası bu işleri yapmak için Ankara’da en uygun yerdi.

Ankara’nın et ihtiyacını karşılamak için bütün hayvanlar burada belli alanlarda kesilirdi. Onun için bu mevkiye Etlik denilirdi. Zamanla insanların oturduğu bir semt haline dönüştü ve adı Etlik olarak anılmaya başladı. Bağlar ve bahçeler, bağ evleri habbecik misali buharlaşıp yok oldu…”

Nineme Bu kadar meşhur olan sucuk ve pastırmalar çarşı pazardan alınmazdı. Çarşı Pazardan sucuk pastırma gibi kışlık yiyecek alan ailelere iyi gözle bakılmazdı. Onlara tembel anlamına gelen “Uluk” denirdi. Bu aileler makbul aile sayılmazdı…”

Yaklaşık yüz yıl öncesinin Ankara’sından tabiri caizse bir mahalle baskısı o zamanki aileleri kış hazırlığı için çalışmaya itiyor. Aynı zamanda Ankara sucuğu ve pastırmasının markalaştırılarak çarşı pazarda satılmamasının nedenlerinden biri olarak da karşımıza çıkıyor. Sonunda “Uluk” olarak yaftalanmak da var…

……………..

‘ÖLLÜĞÜN KÖRÜ’

Çok eski zamanlarda Ankaralı bir kadın kocasıyla ağız dalaşı etmiş. Kadın canı sıkkın bir şekilde aşeneye (Mutfak.) akşam yemeği yapmaya girmiş. Biraz hamur yoğurmuş, hamuru açmış, bükmüş, erişte gibi uzun uzun kesmiş.

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile
@gmail.com)

Onu pişirmiş, kevgirde süzmüş; tereyağında kavrulan kıymayı bir tepsinin altına saçmış, üstüne de pişirdiği hamuru boşaltmış, üzerine de erittiği tereyağını dökmüş; tam bu sırada komşu kadının sesini duymuş;

Huu gonşu ağşama ne bişiriyon?”

Kadın duymazdan gelmiş.

Huu gonşu ağşama ne bişiriyon?”

Canı burnunda olan kadın hışımla dış kapıya çıkmış ve öfkeyle;

Öllüğün körü.” demiş ve kapıyı hızla çarparak içeri girmiş.

Aradan zaman geçmiş neşeli bir gününde yine aynı yemeği yapıyormuş, başka bir komşusu;

Hu ahretlik ne bişiriyon?” diye sorunca şakayla karışık;

Öllüğün körü.” demiş; buna gücenen komşusu ile tam bir yıl konuşmamışlar.

Mahallenin kadınların iki ahretliğin küs olduklarını duymuşlar; ama bu küslüğe bir anlam verememişler. Kadınlar kendi aralarında toplanmışlar bu küslüğün nedenlerini araştırmışlar.

Kadının biri; “Bunlar daha bir yıl önce ahretlik olmadılar mı? Bütün mahallenin kadınlarını çağırıp yemek virdiler. Hediyeler götürdük. Hepimizin içerisinde sarılıp öpüştüler. Ahirete kadar birbirlerine yardımcı olacaklarına söz virdiler. barmaklarına inne dürtüp, kanlarını yaladılar. Ahretliklerine şahitlik ittik. Ne oldu acep, neden küstüler birbirlerine?” diye sormuş.

Bir başka kadın; “Ahretlik öyle kolay mı? Birbirlerini çekiştirmeyecek, ahretliğinin arkasından laf iden olursa ittirmeyecek, biri aç kalırsa diğeri onu doyuracak; açık kalırsa giydirecek, dara düştüklerinde ahirete kadar birbirlerine yardım idecekler…” demiş.

Kadınlar kendi aralarında pek çok şey konuşmuşlar. Dedikodu etmişler. Ahretliklerden birinin kızı ile diğerinin oğlu arasından bir gönül ilişkisinin olduğuna, dünürcü gönderdiklerine; ama kız tarafının verimkar olmadığına kadar…

Sonunda kadınlar bunları barıştırmakta karar kılmışlar. İkisini de çağırıp, küslüklerinin sebebini sormuşlar.

Küsen ahretlik durumu anlatmış ve “Bana öllüğün körü didi. yani sen hastasın senin için toprak bişiriyom dimek istedi.” demiş.

Diğeri “Ben şakasına söylemiştim. Öylesine bir yimek yapmıştım, ismini de bilmiyordum; emme ahretliğim bana küstü.” diye dert yanmış.

Bütün kadınları bir gülme nöbeti almış. Sonra iki kadını barıştırmışlar; yemeği merak ediyorlarmış, tarifini almışlar, akşama pişirmişler.

O akşam bu yemek; yenilen evlerdeki her kesin hoşuna gitmiş, her evde yemeğin ismi sorulmuş. Kadınlar ağız birliği etmişçesine, gülümseyerek “Öllüğün körü.” demişler.

Yemeğin adı böylece “Öllüğün körü.” olarak kalmış ve günümüze kadar gelmiş.

Öllüğün körü.” aslında eski zamanlar Ankara’sında hastaların altına ısıtılıp serilen kırmızı renkli bir toprağa verilen isimdir.

Yemeğinin ise ilginç bir yönü vardır. “Kıyma eriştenin altına gizlenir. Bu yönüyle altı zengin, üstü fukara yemeği.” diye anlatır eski Ankaralılar.

EYLÜL DÜŞTÜ AKLIMA!..

BİR yılı daha uğurlamaya hazırlandığımız şu ayazlı günlerde Eylül düştü aklıma. Eylülü, Eylülde konuşmak isterdim oysa. Seyrederek, yaşayarak, tadarak.

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile
@gmail.com)

Yaz ile kışın ortak yönleri vardır elbet. İkisi de yakar insanı, biri sıcağıyla kavurur, diğeri ayazıyla, sonunda kavrulur insan. Bu Mecnun’un, Kerem’in, Ferhat’ın ve daha nice aşıkların kavrulmasına benzemez. Aşk acısı başkadır, bilirim. Aşık kendisi ister kavrulmayı. Oradaki acıdan, hüzünden zevk alır, ilham alır, kendini bulur, pişer, haddini bilir. Oradan beslenir. Bakarsın yüzyıllar aşan türkü oluverir dillerde acı, Ama yaz ile kış öyle mi? istemesen de kavurur seni, kaçmak ister insan şımarık bahara ya da Eylülün yakmayan, ferahlatan, ilham veren sıcaklığına. Bu yönüyle aşk; aşığın Eylül’üdür aslında…

Hayalimde canlanıyor Eylül, yaşamaya başlıyorum. Önce renkler takılıyor gözlerime; sarı yeşil bir dünya, sonra aralara güz kızılı serpiştirilmiş. Dört bir yan sadece kısa bir süre görülebilecek eşsiz güzellikte tablolarla bezenmiş bir sanat galerisi. Sonra en güzelinden yeni tablolar, yeni dünya…

İnsanı sımsıcak saran sarı yeşil bir dünya Eylül…

Seyrediyorum, seyrediyorum. Ama doyamıyorum Eylüle. İnsan sevdiği güzele bakmaya doyabilir mi hiç? Doyamaz elbet. Onu yaradan eşsiz yaratmış. Bir bedene girmiş, ete kemiğe bürünmüş, sarı saçlı, yeşil gözlü güzeller güzeli bir sevgili oluvermiş hayalimdeki Eylül.

İnsanı sımsıcak saran sarı yeşil bir dünya Eylül…

Eylül akşamları hiç bahçede oturdunuz mu bilmiyorum. Kendine özel bir serinliği, kokusu, tadı, rengi vardır, Eylül akşamlarının. Çay bir başka yudumlanır bu akşamlarda. Sohbetler şeftali tadında. Ayva’nın mayhoş kokusu buram buram kokar burnumda. Ya incir kokulu bahçelerde geceler…

Uzaklardan gelen bir türkü sesi

Geceler boyu ninnim olsun benim

Tatlı bir esen getirirken gecenin nefesi

İncir kokulu bahçelerde uyumak isterim

Karanlığın koynunda rüyalarıma

Yıldızlar imrenerek baksın isterim

Ay gülerek üzerime doğarsa benim

Ayılmak istemem böyle bir geceden.

Hırsız güneş olmasın uykumu çalan

Aydınlık devşirilirken çakırkeyif geceden

Şafaklar olmasın ruhuma dalan

Ayva sarısı sabaha uyanmak isterim.

Üzümler asmasında pişer, elmalar kızarır, erikler ballanır. daha hangi birini saysam bilmem ki. Karpuzu, kavunu unuttum sanmayın. O kadar bol ve o kadar çok ki verdiği mahsul, hepsini saymaya kalksam, sayamam, şaşırırım bilirim. Bolluk ve bereket ayıdır Eylül. Onun için büyükler küçüklere “Ömrün uzun, düğünün güzün olsun.” diye dua eder, dilekte bulunurlar. Tanrı yarattığı nimetlerin hepsinden bol bol dağıtmış bu aya. O da aldığı hey şeyin tamamını dağıtır bütün canlılara…

İnsanı sımsıcak saran sarı yeşil bir dünya Eylül…

Düşüncenin en güzeli Eylül’de dile gelir. Şiirin en duygulusu Eylül’de yazılır. Türkünün en güzeli Eylül’de söylenir. Aşkların en güzeli Eylül’de yaşanır bilirim…

Alpay söylediği şarkıda;

“…

Yapraklar solarken

Adını anarken

Bekletme ne olur

Gelmek zamanı gel

Yok yok yok

Gitme gitme gel

Eylülde gel

…”

diye sevdiğini çağırması boşuna değildir. Şarkının söz yazarı “gelmek zamanın” Eylül olduğunu ne güzel bilir… İliklerime işler bu şarkı. Duygulanırım, titrediğimi hissederim. Okul yılları gelir aklıma, yeniden yaşarım! Gözlerimden iki damla yaşın dökülmesine engel olamam…

Ağustos böcekleri Eylülde sazlarını duvara asar, geveze serceler de ağaç yaprakları arasında Ağustos boyu sinir bozucu sesleri ile yaptıkları dedikodulara son verir, saka kuşları şarkılarının en güzelini söylemeye devam eder…

Ellili yaşlar insan yaşamının Eylül’üdür, benim için.. Bir ömür boyu gelişen, değişen, çeşitli boyutlar kazanan insan zihni Eylülde olgunlaşır. Düşünce, sanat, edebiyat, , felsefe bilim ve kültür meyvelerinin en güzeli bu ayda toplanır. İnsan zihninin en verimli sağıldığı aydır bilirim.

Diriliş tohumlarını atıldığı aydır, Eylül. Bilumum nebatat tohumu bu ayda düşmeye başlar toprak ananın karnına ve Ekimde devam eder. İyice yüklendikten sonra derin bir uykuya dalar. Karda gelinliğini giyer, baharda doğurup, süslenir, güzel ve şefkatli bir ana olur, Eylülde meyveleri olgunlaşır…

İnsanı sımsıcak saran sarı yeşil bir dünya Eylül…

Başta biz insanlar da bu meyveleri Eylül’de toplamaya başlarız. Şımarık bahar gibi arsızız. İzin bile alma ihtiyacını duymayız. Karnını yırtar, kolunu kırar, canı acıtırız. Ama o hiç şikayet etmez. Halinden memnun mudur bilinmez, ama sürekli gülümser…

Daha önce de dedim ya güzelliktir. Bolluktur. Berekettir. Diriliştir. En güzel tablolardır Eylül.

Eylülü yaşamak ve yazmak kolay mı benim için. Daha niceleri yaşanmadı, düşünülmedi, dile gelmedi, yazılmadı bilirim. Dilsiz konuşamıyorum, düşünemiyorum ben. Daha nice yaşanmışlıklar, düşünmeler dile gelemiyor, kelimelere dökülmüyor. Düşünceler kelime, kelime dökülmezse dilime nasıl yazarım?

Hüzünlenmez mi insan? Hüzünlenir elbet. Bende hüzünlenirim. Bu hüznüm güzelliklerin her birinin kelimelere dökülmemiş olmasındandır. Ama hüzünlerim yine de Eylül’ü yaşamama engel olamaz bilirim. Yaşayabildiğim kadarını yaşarım…

İnsanı sımsıcak saran sarı yeşil bir dünya Eylül…

Benim hüzünlerim ömrün son demlerinin yaklaştığı hissine kapılmamdan değildir. Ölümü düşünürüm elbet. Onun yeniden dirilişin başlangıcı olduğuna inanırım. Korkmam ölümden. Onu gülümseyerek karşılamak isterim. Bana Eylülü uğurlamak hüzün verir sadece. Ölümü çağrıştığı için hüzünlenenlere bir diyeceğim yok elbet. Yeni bir Eylül yaşamak için bütün hücrelerim umutla dolarken, sonsuzluğu, yok olmayı, ölümü çağrıştırdığı için hüzünlenenlere gülerim sadece…

Bir Eylülü daha uğurlarken, sevinç ve umutla yeni Eylüllere merhaba diyorum!

………………………..

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile
@gmail.com) 

SANCAR KÖYÜ

Döğme sırtı üç bin yıllık bir kale,

Köyümde açar mor yeşil bir lale,

Tomurcuk güllerde oluşur hale,

Gün başka güzeldir Sancar köyünde.

Danlık kızarmadan horozlar öter,

Alaca şafakta bacalar tüter,

Çoban serinlikte davarın güder,

Çiftçi uyanmıştır Sancar köyünde.

Sarı kıza takılmış da bir yular,

Çayır pınarında ineğin sular,

Geyik Tümeninde namazın kılar,

Garip derviş yaşar Sancar köyünde.

Güneş batar iken doyulmaz hazlar,

Geceyi ağlatır o dertli sazlar,

Çeşmenin başında çekilmez nazlar,

Bir başka yaşanır Sancar köyünde.

Bağlarında üzüm deren genç kızlar,

Hasretinden her dem yüreğim sızlar,

Semada geceyi süsler yıldızlar,

Gece toy kurulur Sancar köyünde.

Boyunduruktaki öküzler inler,

Bay Mehmet oturmuş kavalı dinler,

Demirci Süleyman ocak körükler,

Çalışma vaktidir Sancar köyünde.

Sabah çaydaki balıklar oynaşır,

Kuşluk vakti koyun kuzu kaynaşır,

Öğleyin emen bebeler ağlaşır,

Gün başka yaşanır Sancar köyünde.

Yazın serin olur kerpiç evleri,

Bebeler rüyada görür devleri,

Deli gönül gördü türlü sevleri,

Güller başka kokar Sancar köyünde.

İkindi üzeri bülbüller öter,

Giyinmiş al yeşil çeşmeye gider,

Çeşmeyi çevirmiş türlü çiçekler,

Bülbül başka öter Sancar köyünde.

Sıtma pınarından suyu içenler,

Cevizli derede bir dem geçenler,

Güzeli yürüyüşünden seçenler,

Mutlu yaşar her dem Sancar köyünde.

Bay Mehmet de arılara don biçer,

Kaymak durmuş imiğine süt içer,

Arılar sır saklar sepet içinde,

Balla kaymak yenir Sancar köyünde.

İmin iğdesinde öküzler böğler,

Ürüştü dayı da bir türkü söyler,

Gelin hanım gibi kızaran köyler,

Dağ lalesi açmış Sancar köyünde.

Tek çamın dibi de serindir serin,

Hasretle harlanan yareler derin,

Yari alamazsam çeker giderim,

Bir sevda yaşanır Sancar köyünde.

… 

Kalaycı Kadir de tava kalaylar,

Körüğü doldurmuş bakır alaylar,

Zengine açılan geniş saraylar,

Perdelerin çekmiş Sancar köyünde.

Bağlarında bekçi Adil övünür,

Kirliayşa Karagevrek sevinir,

Hevenk hevenk üzümleri dövünür,

Bağlar bozuluyor Sancar köyünde.

Bostanın içine kurarlar güme,

Para etmez ise giderler güme,

Baba hiç bakmaz garip Hüseyin’e,

Sırlar buhar olmaz Sancar köyünde.

Hüseyin ağa da bostan pazarlar,

Pazarın içine hemen sızarlar,

Alıcıyı caydırana kızarlar,

Oyunlar kurulmaz Sancar Köyünde.

Kösenin Hasan da eşeğin sular,

Eşeğin boynundan sıyrılmış yular,

Elinde taş ile örüğün çakar,

Eşek buhar olmuş Sancar köyünde.

Kağnı mahlukatı korkutur gider,

Zuhuri’nin atlar ürkütür gider,

Leylekler semadan sıçanı güder,

Bin bir türlü haller Sancar köyünde.

İminin Hasan da bir bakkal açar,

Lokum bisküviyi alıp da kaçar,

Gençleri yiyecek başka tat arar,

Bal başka tatlanır Sancar köyünde.

Ali Yaprak alır sazı eline,

Nağmelerde yakışıyor diline,

Atım Arap Hüdaydası Misgeti,

Türküler söylenir Sancar köyünde.

Bir garip mecnunun olmuş Zile’yim,

Kaldı mı muradım hemen dileyim,

Daha güzellik var mı bende bileyim,

Bir başka yaşarım Sancar köyünde.

27.02.2017

Bünyamin ZİLE

…………………..

Ankara Divan Geceleri / Ankara Night Court

ÖZET:

ANKARA, uzun tarihi geçmişi ve kendine özgü gelenekleri, sosyal düzeni ve zengin folkloru ile çeşitli açılardan araştırılmaya değer illerimizin başında gelmektedir.

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile
@gmail.com)

Ne yazık ki Ankara gelenek, görenek ve töresiyle tarihin karanlık sayfalarına gömülüp giden bir şehir niteliği arz etmektedir.

Geçmişi Hacı Bayram Veli zamanına kadar giden, daha öncesi bilinmeyen “Ankara Divan Geceleri” de unutulmaya yüz tutmuş kültürümüzün bir parçasıdır.

Bazı illerimizin geceleri vardır. Şanlıurfa’nın “Sıra Gecesi”, Çankırı’nın Yaren Gecesi” gibi Ankara’nın da “Divan Gecesi” vardır.

Bu çalışmada Ankara Divan Geceleri bütün yönleriyle incelenecektir. Divan gecesinde neler yapılır? Hangi Seymen oyunları oynanır? Seymen oyunları sadece halk oyunu mudur? Ankara Saz çalma geleneği nedir? Divan geceleri sadece eğlence midir? Manevi yönleri var mıdır? Ankara Kültürüne katkıları nelerdir? İnsanlara ve Gençlere neler kazandır? Divan gecelerinin felsefi ve tasavvufi boyutları nelerdir? Gibi sorulara yanıtlar aranacaktır. Ankara’da ve ilçelerinde yapılan bu gecelere benzer geceler vardır. Örneğin Kazan Kılıçlar köyünde yapılanına “Sıra Gecesi” denilmektedir. Bu Sıra Gecesi Şanlıurfa yöresine aittir. Kazan’da yapılan bu gece için doğru isim nedir?

Ankara’nın diğer geceleri “Ferfene” ve Cümbüş”le birleşen yönleri ve ayrılan yönleri ortaya konularak bu alanda oluşan kavram kargaşasına son vermeye çalışılacaktır.

Ankara kültürünün duayenleri ile söyleşiler yapılacak, Yazın alanında konuyla ilgili kaynak taramaları yapılarak konu detayları ile incelenecektir.

Anahtar Kelimeler:Divan, Gece, Kültür, Seymen, Felsefe, Tasavvuf, Türkü, Ferfene, Cümbüş,

ANKARA NIGHT COURT

ABSTRACT

Ankara withitslonghistory, distinctivetraditions, socialorderandrichness of itsownfolklore is among top of thecitiesthatworthtostudyfromvariousaspects.

Unfortunatelysomevaluabletraditions of Ankara has becomelost in themists of time. One of thesealmostforgettentraditions is Ankara Divan Nights. Thenightsgatheringpeopletogetherforperforming folk songsanddances is datingbackto Hacı Bayram Veli times. Similarto Ankara Divan Nights, someprovinces in Turkeyhavethatkind of traditionalmeetingslike Sıra Nights of Şanlıurfa and Yaren Nights of Çankırı.

Thisstudywillexamine Ankara Divan Nightsfromallaspects. Inthispaperwewillpresentthe main goal of thenightsandtheeffects of socialandculturaltransmissiontothenextgenerations. At thesame time, folk danceslike Seymen andmusicalinstrumentsperforming in thenightsareamongthestudysubjects.

Thestudywilltrytorevealthecontribution of thenightstotheculture of Ankara anddiscusstheinfluence of mysticaldimensions on Ankara people.

Beside, one of theaim of thisstudy is putting an endtoconfusionbetweenothernights in Ankara likeFerfeneandRevel (Cümbüş) throughinterviewswithveterans of Ankara cultureandreview of literature.

KeyWords: Sofa, Nights, Culture, Seymen, Philosophy, Sufism, Turkish Folk Music, Ferfene, Revel

  1. GİRİŞ

Neolotik dönemden Galatlara, Ahilik döneminden Osmanlılara ve Cumhuriyet dönemine kadar binlerce yıllık bir kültürel birikime sahip olan Ankara’da kültürel dokunun korunması ve gelecek nesillere aktarılması büyük önem arz etmektedir.

Ankara Divan Geceleri diğer geceler ve kültürel etkinliklerle birlikte, bu kültürel dokunun korunmasını ve bozulmadan gelecek nesillere aktarılmasını sağlamaktadır. Türk kültürünün bir nüvesi olan seymenlik kültürünün yaşatılmasında katkıları yadsınamaz bir gerçektir.

Bu çalışmada Ankara divan geceleri bütün aşamalarıyla anlatılmıştır. Ayrıca diğer gecelerimizden de kısaca bahsedilmiştir. Bu gecelerin içerisinde önemli bir yer tutan Ankara saz çalma geleneği de ayrıntılı bir biçimde işlenmiştir.

Bu çalışmada Ankara kültürünün önde gelen isimleriyle yüz yüze görüşmeler yapılarak, yüz yüze görüşme yöntemi kullanılmıştır. Ayrıca kaynak tarama yöntemi de kullanılmıştır.

  1. SEYMEN

Seymen, eski Türk boylarında göçebe kervanlarını koruyan silahlı birlik ve kolculara verilen isimdir. Seymenlik: Oğuzlardan günümüze gelen gelenek, görenek ve töredir. Ankara bu töreye sahip çıkarak günümüze kadar yaşatmıştır. Dolayısıyla her Ankaralı seymendir.

Seymenler cesur, kahraman, fenalıktan kaçınan, iyiliği ve yardımı seven, kahraman, gözü pek, ve fedakâr insanlardır. O nedenle “Maneviyatsız seymen olmaz, seymen eğlence için, eğlenmek için, para saz çalmaz, düğünlerde saz çalıp oynamaz.” diyor Necmettin PALACI. Çünkü Necmettin PALACIYA göre “Bizim zeybeklerimizin çoğu zikirdir”. Ankara zeybeklerinde Allahın adı anılmaktadır. Ankara manevi bir şehirdir.

Eskiden Türkler devletsiz kalınca Seymen Alayı Düzülürdü. “Seymen Alayı Düzülmesi”ni Enver Behnan ŞAPOLYOşöyle anlatmaktadır.

Ankara halkı, tarihin pek eski devirlerinden beri Seymen düzülme adı verilen bir Türk ananesini millî vicdanında gizli bir sihir olarak yaşatmakta idi. Seymen Alayı, daima kızılca günlerde kurulurdu. Yani millî felâket günlerinde, bir beyliğin ve devletin yıkılış sıralarında, halk yeni bir devlet kurmak ve başlarına yeni reis seçmek için Seymen Alayı kurulurdu. Bu alay yeni devleti kurar, yeni reisi seçerdi. Bu töre Türkün mucizevi bir mefkuresiydi. Bu sebepledir ki, Türkler tarihin hiçbir devrinde devletsiz kalmamışlardır.”(Şapolyo 2002: 22)

  1. ANKARA GECELERİ

  1. ANKARA DİVAN GECELERİ

Her yörenin kendine has geceleri vardır. Şanlıurfa’nın sıra Gecesi, Çankırının Yaren’i gibi Ankara’nın da Divan Gecesi vardır.

Seymenlerin ön büyüğü Hacı Bayram-ı Veli hazretleridir. Ankaralı kendisini seymenlerin seymeni olarak görür. Ankara Divan gecelerinin hangi tarihte başladığı kesin olarak bilinmemektedir. Necmettin PALACI’ya göre Ankara Divan Geceleri Hacı Bayram’ı Veliden sonra başlamış ve günüme kadar gelmiştir.

Divan Gecelerinde insanların Felsefi duyguları ön plana çıkarılır. Divan geceleri Ankaralının Manevi yönünü güçlendirir, tasavvufi yönü vardır. Ankaralının kendisine çeki düzen vermesini sağlar. Kendisini uyanık tutmasını sağlar. Kendi kendini terbiye etmeye çalışır.

Divan gecelerinin amacı: Ankaralıyı uyandırmak, bilinçlendirmek ve kültürümüzün tam özünü vermektir. Çalmak, çığırmak değil, oynamak değildir.” diyen Necmettin PALACI “Zaten bizim seymen oyunlarımızın çoğu zikirdir.”diye ekliyor.

Divan gecelerinde sosyal içerikli konulara girildiği olurdu. Ankara’nın sorunları tartışılır. Çözüm yolları aranırdı.. Gençlerin durumu vb. gibi konularda tartışılırdı. Geçliğe özel önem verilirdi. Günlük meseleler anlatılırdı.

Divan Gecesi Seymen Zeybeği ile başlar. Sonra bir konuşma yapılır. Bu konuşmada seymenlik geleneği, seymen oyunları ve Ankara kültürü konusunda bilgiler verilir. Sonra Türkülere geçilir. Türküler Ankara Saz Çalma Töresine göre çalınır, söylenir.

Şeref ERDOĞDU Ankara geleneğinde saz çalmanın bir töreye bağlı olduğunu şöyle ifade eder. “Ankara folklorunda saz çalmak bir töreye bağlıdır. Bu eski gelenek Ankara’da maalesef Genç Osman’da son bulmuştur.” (Erdoğdu,2001: 308). Necmettin PALACI ile yaptığımız yüz yüze görüşmede Ankara saz çalma töresini şu şekilde gruplandırmıştır.

  1. Divan

  2. Kırat

  3. Kırık havalar

  4. Ağıtlar

  5. Zeybek

  6. Düz oyunlar

Şeklinde devam eder. Ankara kültüründe bir töreye bağlı olan saz çalma geleneği maalesef Genç Osman sonra son bulmuştur. Bu gelenek şimdilerde Ankara Divan Geceleri ile yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Saz çalma geleneğine göre türkülerimizden örnekler verecek olursak:

1.Divanlar

Ankara saz çalma töresine uyarak; “Divan Gecesi”nde türküler önce divanlardan başlar.

Divanlar Türk’ün hayat felsefesidir. İçerisinde tasavvuf vardır. Zikir vardır. İnsanı uyandırıcı büyük sözlerle doludur. Bir öğüt, bir hayat dersi mahiyetindedir. Dinleyenler ruhlarını terbiye ederler, kendilerine çeki düzen verirler, derin düşüncelere dalarlar.

Necmettin PALACIYA’ya göre divan ayakları “manevi tarzdadır, manevi bir anlamı vardır. Eğer maneviyat taşıyorsanız dinlerken tüyleriniz diken diken olur.”

Ankara Divanlarının bazıları şunlardır: Anasır Gömleği, Güzel Senin İle, Asalet, Kul Başına Gelen’dir.

Genç Osman’a ait bir divan:

KUL BAŞINA GELEN

Efendim yahu kul başına gelen

Alemde hüküm kaderdir (yahu)

O hükmü kader bizlere mirası pederdir (yahu)

(Efendim yahu)

Ben hayırsızı hayırsız beni görmek nice mümkün (yahu)

Ben vefasızı vefasız beni görmek nice mümkün (yahu)

Görmez göze duymaz kulağa sor ne haberdir (yahu)

Efendim yahu

Ben kapımı kitler yatarım il neme lazım

Ben kapımı kitler yatarım il neme lazım

Çok il şuli zevkime gayetle kederdir (yahu)

Ankaralı Cevat BABAYİGİT’e ait bir başka divan:


ASALET   

Asalet bir altın idi pul oldu

Türlü türlü, bedenlere çul oldu

İmanın yolu keseden geçeli

Kimi çula, kimi pula, kul oldu

Kim arıyor ilim ile irfanı

Fazileti, hamiyeti, vicdanı

Endamın güzel, kesen dolu ise

Sensin herkesin beyi sultanı.

  1. Kır at

Yiğit olurda hiç kır atsız olur mu? “Kır at Türkün hamaset ve kahramanlık menkıbelerine girmiş, yiğitlere arkadaş olmuş, Candaş olmuş, onunla vuruşmuş, onunla ölmüştür.” (Erdoğdu,2001: 315).

Kır at ile ilgili çeşitli hikayeler ve bu hikayelerin türküleri vardır.

İşte Ankara kır atının hikayesi:

Taşımacılığın kervanlarla yapıldığı devirlerin birinde kervan sahibi ağanın bir atı varmış, dillere destan olan bu kır at çok güzelmiş. Kır at çayırlarda otlarken, bir gün Çingeneler kır atı kaçırmaya kalkmışlar ama kır atı zapt etmek ne mümkün. Bir türlü tutup kaçırmayı başaramamışlar. Çingenelerden biri kır ata büyük bir odunla vurarak kanlar içinde yere yıkmış ve bayıltarak kaçırmışlar. Bir daha da izine rastlanamamış kır atın. (Erdoğdu,2001: 316).

KIR AT TÜRKÜSÜ

İşte bu ünlü kır at için yakılan kır at türküsü:

Kır atın üstü de bir büyük yayla

Çok ekmekler yedik gel helal eyle

Varınca pedere doğruyu söyle

Alnı top kaküllü bir gelin vurdu beni!

Ördek utçuda viran kaldı gölümüz

Kır at gitti de nice olur halımız?

Nerde kaldı da garip ölümüz?

Alnı top kaküllü bir gelin vurdu beni!

Şu dereden çağıl gider de, kuş gelir

Bizim develerde dolu gider boş gelir

Enli kızın da gözlerinde kanlı yaş gelir

Alnı top kaküllü bir gelin vurdu beni!

Gezdir ağam da gezdir kır atı gezdir

Belki lazım olur nalını düzdür

Kargının ucuna arzuhaller yazdır

Alnı top kaküllü bir gelin vurdu beni!

Kır atın üstüne ben binemedim

Sağıma soluma çark gibi dönemedim

Dostumu düşmanımı ben bilemedim

Alnı top kaküllü bir gelin vurdu beni!

Kır atın üstü de bir büyük yayla

Ne diyeyim ağalar kaderim böyle

Kör olası cingan çayıra kondu

Çayırın ortasına körüğünü kurdu

Alnı top kaküllü bir gelin vurdu beni!

Akşam oluda kır at yimez yemini

Çakın sikkesin gevsin gemini

Ben düremedim de cingan sürsün demini

Alnı top kaküllü bir gelin vurdu beni!

  1. Kırık Havalar

Kırık Havalar Ankara saz töresinde üçüncü sırada yer alır. Divan gecesinde kırık havalar söylenirken diğerlerinde olduğu gibi sessizce dinlenir. Saz çalan seymene müdahale edilmez. Şunu ya da bunu çal diye istekte bulunulmaz. Saz çalan saz çalma töresine göre kendi inisiyatifine bırakılır.

Kırık havalarlar bazıları şunlardır:“Karpuz Kestim”, “Sarı Kız” “Şu gelen Kimin Kızı” Ketenim Var Bezim Var” “Al Kağıt Mavi Kağıt”

Kırık Havalardan Ankaranın en çok sevilen türkülerinden biri Genç Osman’dan alınan “Karpuz Kestim” türküsüdür.

KARPUZ KESTİM

Karpuz kestim kan gibi

Kızın gönlü var gibi

Açtım yorganı baktım

Taze yağmış kar gibi

Yar yar aman ayrılamam

O kız da seni beni ağlatır aman

Sevdalımın gözleri yollardadır aman

Karpuz kestim yiyen yok

Halin nedir diyen yok

Yenile bir yar sevdim

Gözün aydın diyen yok

Yar yar aman ayrılamam

O kız da seni beni ağlatır aman

Sevdalımın gözleri yollardadır aman

Karpuz kestim kırmızı

Şu gelen kimin kızı

Gerdanında beni var

Sandım seher yıldızı

Nakarat

Karpuz kestim tazeden

Yavrum al bir kere mezeden

Sefasına sürmemiş

Güzel aşkına nazeden

Nakarat

  1. Ağıtlar

Divan gecelerinde dördüncü sırada ağıtlar söylenir. Her ağıtın bir hikayesi vardır. Ya genç yaşta öldürülen bir efeye yakılmıştır, ağıtlar ya da kız kaçırma olayı ile ilgilidir. Yani bazı ağıtlar kaderi anlatır ve onu hicveder, bazılar kız kaçırma olayını, bazılarıysa bir aşkı anlatır. “Ağıtlar daima hüznü, kederi, bir acıyı ve vakitsiz bir ölümü ifade ederler.”(Erdoğdu2001: 315)

Bu ağıtlardan bazıları: Yağcı Oğlu Fehmi Efenin babasına yaktığı “Yağcı Oğlu Ağıtı”, bir genç kızın gurbetteki yavuklusuna bir an önce kavuşması için Çubuk çayına yaktığı “Çubuk Çayı Ağıtı”, yine bir gencin kavuşamadığı yavuklusu Emine’ye yaktığı “Eminem Ağıtı”dır.

YAĞCIOĞLU AĞITI

Ben bir yağcıoğluyum tükenmez derdim

Vilayetim Ankara mert oğlu merdim

Otuz üç yaşımda toprağa girdim

Vekilim Mustafa Fehmi evlat

Zeybeğim, zeybeğim, şanlı zeybeğim

Ankara’nın içinde ünlü zeybeğim

Çekin kır atımı nalbant nallasın

Örtüverin bürüncüğümü sinek konması

Beni öldürene bu dünya kalmasın

Zalim kurşun ilen giden Ahmedim

Zeybeğim, zeybeğim, şanlı zeybeğim

Ankara’nın içinde ünlü zeybeğim

Evimizin önü bir büyük bostan

Yağcıoğlu vurulmuş dillere destan

Her ana doğurmaz böyle bir aslan

Azgın yara ile giden Ahmedim

Konma bülbül konma mezar taşıma

Şu gençlikte ölüm geldi başıma

Kahveden çıktım başım selamat

Meyhaneye vardım koptu kıyamet

Üç körpe kuzum kime emanet

Vekilim Mustafa Fehmi evlat

Zeybeğim, zeybeğim, şanlı zeybeğim

Ankara’nın içinde ünlü zeybeğim

  1. Zeybekler

Ankara Seymenlerinin Zeybek Oyunları yiğitliğin mertliğin birer ifadesidir. Bu oyunlarda her bir hareketin, her bir figürün bir ifadesi vardır. Örneğin oyunlarda sağ kolun kısık sol kolun biraz daha açık olması ok atmayı anlatır. Yine oyunlarda yere diz vurulması toprağa bağlılığın ifadesidir. Daha önce maneviyatsız seymen olmaz demiştik ya işte bu bağlamda yere diz vurma hareketi (toprağa bağlılığı göstermesinin) ile “Ondan Geldik, Yine O na döneceğiz” Ayeti Kerimesine atıfta bulunulur.

Halk Bilimci Serdar ÇİMEN’e göre “Seymen Oyunlarında yere diz vurmakla bu yöre benimdir, ben bu yöreye hakimim demek isteniliyor.”

Ankara’nın 11 adet zeybek oyunu vardır. Bunların başlıcaları; Ankara Zeybeği, Seymen Zeybeği, Karaşar Zeybeği, Yağcıoğlu Zeybeği, Mendil Zeybeği’dir.

KARAŞAR ZEYBEĞİ’NİN TÜRKÜSÜ

Zeybek misin zeybek donu giyecek efem.

Katil misim tatlı cana kıyacak

Cahil misin el sözüne uyacak efem

Koç gibi meydanlarda dönenlerdeniz

Bir ahbap uğruna ölenlerdeniz

Döküldü mü maşrapamın kalayı efem

Bozuldu mu zeybeklerin alayı

Düşmanları öldürmenin kolayı efem

Yattım uykulardan uyanamadım

Yağlı kamalara dayanamadım

Alıverin martinimi atayım efem

Atayım da Karaşarı katayım

Fırsat virin düşmanları haklayım efem

Koç gibi meydanlarda dönenlerdeniz

Bir millet uğruna ölenlerdeniz

Zeybekleri yaylalarda bastılar efem

Cepkenini çam dalına astılar

Beş kardeşi bir tahtada kestiler efem

Öldürmen Üseyin’i kıymayın Ali’ye

Kelleleri bahşiş gitti Veliye

Üseyiminde biber gibi benleri efem

Al kan oldu cepkeninin yenleri

Şan verdi de bu diyarın efeleri efem

Öldürmen Üseyin’i kıymayın Ali’ye

Kelleleri bahşiş gitti Veliye

Üzengim kırıldı indim bağladım efem

Çektim martinimi kabzasından kavradım

Ben annemi nafile yere ağlattım efem.

  1. Düz Oyunlar

Ankara Divan Gecesi düz oyunlarla son bulur. Şeref ERDOĞDU düz oyunları Şöyle anlatır. “Düz oyunlarda bir tatlılık, bir akılcılık vardır. Pınardan akan su gibi, yanan dudaklara serinlik, tutuşan kalplere ferahlık verir. Sazın tatlı yanık sesi bazen durulur, sessiz akan su gibidir, bazen coşar deli deniz gibi, bazen işveleşir kız gibidir. (Erdoğdu 2001: 294)

Ankara’nın 33 adet düz oyunu vardır. Başlıcaları; Misket, Hüdayda, Mor koyun, Name Gelin, Yandım Şeker Oğlan, Yıldız, Cezayir’dir. Genelde geceler Cezayir türküsüyle son bulur.

MOR KOYUN

Morkoyun meler gelir

Dağlar deler gelir

Hakikatli yar olsa

Uykuyu böler gelir

Esine de yavrum esine

Gül koymuş dal fesine

Doyulmuyor o yarin cilvesine

Mor koyun meşelerde

Gül suyu şişelerde

Her kez yarini almış

Biz kaldık köşelerde

Nakarat

Mor koyun kuzusuna

Can kaynar bazısına

Ne diyimde ağlayım

Anlımın yazısı

Nakarat

Mor koyun dağlar gelir

Gül suyu bağdan gelir

Al topuk beyaz gerdan

Her gün pınardan gelir

Nakarat

Kar yağar kar dağına

Gül koymuş bardağına

O yar bizi davet etmez

Gül sine çardağına

Nakarat

Divan gecelerindeki oynanan Seymen Oyunları ve söylenen türkülerin şöyle bir faydasının da olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

Müzik ruhu ateşler, alevlendirir. Bunalmış gönüllere ferahlık veriri, şenlendirir. Hele bu müzik insanın kendi öz malı olursa insan o müzikte kendini bulur. Onu sindirir. Derdini, efkarını, umudunu aşkını onda bulur. Kendini onunla teselli eder. İçini ona döker. Onunla neşelenir. Müzik direk ruha hitap eder. İşte onun için müzik ruhun gıdasıdır sözü söylenmiştir.

İşte bu sayede divan geceleriyle Ankara insanı özünü dinler, günlük sıkıntılardan kurtulur, yüreği ferahlar, bedeni ve kafası dinlenir, Güne zinde başlar, geleceğe umutla bakar.

Divan gecelerine bazen yörenin ünlü sanatçılarının çağrıldığı da olur.

Serdar ÇİMEN’e göre divan geceleri eskiden Ankara ve İlçelerinde belli bir olgunluğa erişmiş, seymenlikte ehil olmuş, seymenler tarafından yapılırdı. Ferfene ve cümbüş geceleri aslında daha ehil olmamış seymenleri divana hazırlama geceleri gibi bir işlev de görürdü.

  1. FERFENE

Ankara Külübü Başkanı Metin ÖZASLAN’a göre Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri bir gelenek olan ferfene yemekli bir toplantıdır. Eskiden insanlar köylerde, kasabalarda ve kentlerde yaşadıkları yerle ilgili konularda bilgi almak, görüş alışverişlerinde bulunmak, yörelerinin sorunlarını tartışmak, birbirini anlamak ve aydınlatmak için toplandıkları bir gün ya da gece toplantısıdır. Araştırmacı Haluk BALABAN’a göre ferfenenin binlerce yıllık bir geçmişi vardır. Oğuz Türklerine Özgü bir gelenektir.

Ferfene eskiden açık alanlarda yapılırdı. Ferfene kalabalıkta olurdu. Sonraları kadınlar ve çocuklarda katılmaya başladı.

Günümüzde Ankara Kulübü’nde her Çarşamba günü Ankara’da ferfene yapılmaktadır. Divan gecelerinden ayrılan yönü burada herkes kendi kesesinden yemek yemektedir. Divan gecesinde yemek yoktur. Burada Ankara saz geleneğine pek uyulmamaktadır. Daha esnek bir yapı vardır. Türkü isteği yapılabilmekte, Şiirler okunabilmektedir. Ferfenelerinde sosyal içeriği vardır. Eskiden Burada da mahallenin sorunları tartışılırdı, fakir fukaranın durumu gözden geçirilir ve ihtiyaç sahiplerine yardımlar yapılırdı. Bunla birlikte ferfene daha çok eğlenceye yöneliktir.

Günümüzde Kazan Kılıçlar Mahallesinde “Sıra Geceleri” isminde her yıl (yılda bir defa) ferfene benzeri bir gece yapılmaktadır. Bu gecenin isminin “Ferfene” olarak değiştirilmesi Ankara kültürüyle bağdaşması açısından daha doğru olacaktır.

  1. CÜMBÜŞ

Araştırmacı Haluk BALABAN’a göre eskiden kapalı kapılar ardında kalın duvarlar arasında yapılan içkili gecelerdir. Cümbüş gecelerinde yine Ankara türküleri söylenir, Ankara Oyunları oynanırdı. Ancak kalın duvarlar, kapalı perdeler ardında sazlı sözlü yapılan bu gecelerde kadınlar sakilik yapardı. İçkiyi çok kaçıran sarhoş olanlara bardağın dibinde az bir içki verilirdi. Bu geceye katılan biri yanlış yaptıysa ayakkabısı ters çevrilirdi. Ayakkabısı ters çevrin biri bir daha bu gecelere gidemezdi.

Cümbüş gecesine benzer gecelerin 1970’li yılların sonlarına kadar, Kazan’ın Çimşit, Bitik, Saray, Kışla gibi köylerinde orta yaşlı ve askerliğini yapmış ve orta yaşa yaklaşmış gençlerin katılımıyla (kış aylarında) yapıldığı görülmektedir. Kazan’da yapılan bu geceler de kadınlı, içkili sazlı sözlü gecelerdi.

  1. DİVAN GECELERİN ANKARA KÜLTÜRÜNE ETKİLERİ

Divan gecelerinin öncelikle Ankaralıların birbirleriyle kaynaşmalarına, birbirlerini anlamalarına ve dayanışma duygularının gelişmesine katkı sağladığı bir gerçektir. Divan gecelerinden sonra mahallelerde sıra gezmeleri yapılırdı. Bu gezmelerde fakir fukaranın durumu görüşülür, yardıma ihtiyacı olanlara, Mahallede düğünü olan düğün sahiplerine yardımlar yapılırdı.

Divan gecelerinin eğitici bir özelliği vardı. Gerek divanlarda gerekse ağıtlar ve diğer türkülerde özlü, insanı kendine getiren, felsefi, tasavvufi içerikli sözler vardır. Aynı zamanda seymen oyunlarında her bir figürün bir anlamı vardır. Yani anlatılmak istenen tasavvufi duygular, kahramanlıklar her bir figürde sembolleşmiştir. Bu yönüyle insanları eğitir.

Divan gecelerinde gençlere büyük önem verilirdi. Onların kendi kültürlerini bu yoldan öğrenmeleri sağlanırdı. Kültürlerine ısınmaları, yabancı kalmamaları bu yolla öğretilirdi. Aynı zamanda gençlerin içki gibi zararlı alışkanlara meyil etmemeleri sağlanırdı. Edepli, saygılı, anlayışlı vatanını milletini seven bir gençliğin yetişmesinde divan geceleri büyük katkı sağlardı.

Divan geceleri Ankaralının kültürel bilinçlenmesine katkı sağlıyor. İnsan kendine çeki düzen veriyor. İnsana öğütler veriyor.

  1. SONUÇ

Kültürümüzün geçmişten gelip gelecek nesillere giden bu uzun yolculuğunda Ankara gecelerinin, koruyucu, taşıyıcı, öğretici bir rol oynadığı görülmektedir. Yok olmakla karşı karşıya olan gecelerimiz son zamanlarda Ankara Seymen Ocağı gibi çeşitli dernekler yoluyla yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Yapılan çalışmada görülmüştür ki gerek divan geceleri, gerekse diğer gecelerimiz Ankara kültürünün özünü anlatmaktadır. Seymenlik geleneğinin yaşatılmasında ve sürdürülmesinde büyük katkılar sağlamaktadır.

Bu çalışma sırasında yapılan kaynak taramalarında Ankara ile ilgili birçok kaynak bulunmasına rağmen Ankara geceleri ve özellikle de Ankara Divan Geceleri konusunda yazın alanında bir kaynağa rastlanamamıştır.

Bu sempozyumun Ankara Kültürü ve özelliklede geceleri konusunda farkındalık yaratması dileğiyle.

…………………………………………………………….

KAYNAKLAR

  1. ERDOĞDU, Şeref, (2001) Ankaram, Ankara Kültür Bakanlığı.

  2. ŞAPLOYO, E.Behnan, (2002) Atatürk ve Seymen Alayı, Ankara: Ankara Kulübü Derneği.

KAYNAK KİŞİLER

  1. BALABAN, Haluk, (2016), 1940 Ankara doğumlu, üniversite Araştırmacı Yazar. 27.04.2016 tarihinde yapılan yüz yüze görüşme.

  1. BALABAN Rıfat (2016) 1936 Ankara Doğumlu, meslek lisesi mezunu, saz sanatcısı, besteci, derlemeci, Türkücü. 27.04.2016 tarihinde yapılan yüz yüze görüşme.

  1. ÇİMEN, Serdar, (2016), 1973 Denizli doğumlu, üniversite mezunu, Halk Bilimci, 25.08.2016 tarihinde yapılan yüz yüze görüşme.

  1. ÖZASLAN, Metin (2016), 1967 Ankara doğumlu, üniversite mezunu, Kalkınma Bakanlığı Uzmanı, Ankara Kulübü Başkanı, 18.03.2016 tarihinde yapılan yüz yüze görüşme.

  1. PALACI, Necmettin, (2016), 1952 Ankara doğumlu, lise mezunu, Ankara Seymen Ocağı Derneği Başkanı, Seymen Başı. 20.04.2016 tarihli yüz yüze görüşme.

1İl Planlama Uzmanı, Araştırmacı Yazar. Kazan Belediyesi Başlanlığı, Kazan/Ankara


…………………………………………………………..

Zeytintaşı

Hiç mağara gezdiniz mi bilmiyorum. Ama yine de çoğunuzun en az bir mağara gezmiş olabileceğini tahmin ediyorum. Kiminiz güzel duygularla ayrılmışsınızdır. Kiminiz beğenmemiş olabilirsiniz. Kiminiz beklediğinizi bulamamış olabilir.

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile@gmail.com)

Kiminizse beklediğinizden fazlasını bulmuşsunuzdur. Kiminizin duyguları karışık olabilir. Kiminiz milyonlarca yılda oluşan estetiğe ve sanata hayran kalmışsınızdır. Kiminizse o güzel sanat şaheserlerini işleyen sanatçının ustalığına ve sabrına methiyeler düzmüşsünüzdür.

Bir tepe yamacında ya da bir kayanın dibinde ama genelde yer altında oluşan, çoğu zaman insanların ve özellikle bazı hayvanların barınma ve korunma amaçlı olarak kullandıkları mağara tabiri bende karışık duygular uyandırır.

Mağara: içerisinde her türlü tehlikeyi barındıran karanlık bir boşluktu benim için. İlk insanların saklandıkları, barındıkları, düşünmeye ilk adım attıkları yer oysa. Bugünkü medeniyete, bugünkü bilime ve tekniğe ilk adımın atıldığı yer belki de…

Ayılar kış mevsimini mağaralarda uyuyarak geçirir ya, belki oradan gelen bir çağrışımdır bendeki olumsuz duygu. Hani birde kaba saba; oturmayı, konuşmayı bilmez; topluma uyum sağlamazlar var ya onlar için kullanılan “mağara adamı” sözcüğü belki de bende olumsuzluk algısı yaratan. Tabi bir de kuş mu fare mi bir türlü sınıflandıramadığım ve ismini duyunca tüylerimi diken diken eden o çirkin yarasalar…

Oluşumları, derinlikleri, genişlikleri, büyüklükleri, renkleri, desenleri, estetiği ile farklı farklı mağaralar; güven vereni de var elbet, tehlike barındıranı da… Her ne olursa olsun bir de insanoğlunun merakı, bilinmeyeni bilme, bulunmayanı bulma merakı.

Yeryüzündeki keşiflerin, hatta hatta evrendeki keşiflerin itici gücü biz insanoğlunun bu merakı değil mi? İnsanlık için güzel düşünceleri, güzel sanatları, yararlı buluşları, felsefeyi, edebiyatı, bilimi, feni doğuran bu merakımızın, dünya için, bizler için tehlikeli durumlar yarattığını da unutamayız elbet.

Ama yine de her koşulda merak etmeye ve merakımızın peşinden koşmaya devam ederiz. Bu merakımız bazen bizlere sürprizler hazırlar. Bir dağı delme esnasında vurulan bir kazmanın kapısını açtığı bir boşluktan içeri girersiniz ve dünyada eşi, benzeri görülmemiş güzellikler içeren sanat eserleri gözlerinizin önüne seriliverir.

Antalya Serik’te bir haftalık tatildeyiz. Gittiğim her yerde o yörenin tarihini, kültürel özelliklerini, yöresel giysilerini, yöresel yemeklerini, yöresel inanışlarını, doğal güzelliklerini hep merak etmişimdir. Serik’le ilgili küçük bir araştırma yaptım. Gezilecek o kadar çok yer vardı ki: Aspendos Antik Kenti, Aspendos Tiyatrosu, Perge Antik Kenti, Selge Antik Kenti, Kurşunlu Şelalesi ve Zeytintaşı Mağarası…

İçerisinde “zeytin” sözcüğünün geçtiği her şeye özel ilgi duymuşumdur. Zeytintaşı Mağarası’nı gezmek isteği içimde dayanılmaz bir arzuya dönüştü. Mağaralar hakkındaki olumsuz duygularım kayboldu gitti. Az tuzlu yağlı bir zeytin tadı damağımda tortu bırakmaya başladı. Sonra bütün hücrelerime dağıldığını hissederken gözlerim Madrid’den Granada’ya giderken gördüğüm zeytinliklerde…

Sanki vücuduma bir gençlik iksiri, bir hayat iksiri doldurmuştu o kutsal meyve. Eski Yunanda bilgelik, akıl ve savaş tanrıçası Athena’nın ağacıydı zeytin. Sonra Romalılarda tanrıların kralı Jupiter’in ağacıydı. Sonra Hazreti İsa Zeytindağı’na çıkmadı mı?

Sonra İslamiyet’ten önce Araplar yeminlerini zeytin üzerine etmediler mi? Sonrası da var elbet; Kur’an’da Müminun Süresinde aşa yağ, ekmeğe katık olarak zeytinden bahsedilmedi mi? Binlerce yıllık birikimdi, kültürdü zeytin. Kutsal bir meyveydi elbette. İnsanoğlunun hayat iksirlerinden biriydi. Bir an önce gitmeliydim Zeytintaşı’na. İsmindeki zeytin kelimesi, benim gönlümde mağaraya özel anlam ve önem katıyordu.

Serik Belediyesinin bizlere özel sağladığı ulaşım aracıyla İl Planlama Uzmanı arkadaşlarımla Toros’lara doğru yol alıyorduk. Minibüsün penceresinden doğal güzellikleri seyrediyorum. Sadece isminin cazibesine kapıldığım, henüz görmediğim bilmediğim bir sevgili beni bekliyordu.

Kavuşmak için can atıyordum ama zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Duygularımı ancak Viktor Hugo anlatabilirdi. Kızının mezarına giderken söylediği şiiri mırıldanırken zaman bir ırmak olup akıyordu dağların, tepelerin, ağaçların arasından:

İşte böyle beni beklediğini biliyorum.

Dağlar ormanlar boyunca yol ala ala geliyorum

Senden uzakta kalamam artık.

Madrid’den Granada’ya aracımız yılan gibi kıvrıla kıvrıla giderken yol boyu uçsuz bucaksız İspanyol zeytinlikleri yine gözlerimin önünde, bir zeytin ağacının gövdesine yaslanmış Federico Garcia Lorca’yı dinliyorum. “Defneye Sığınış” şiirini söylüyor buğulu bir sesle. Zeytinli dizeler ne kadar sade ve anlamlı…

Bilirim, babazeytin, sonsuz büyünü,

Verirsin bize çektiğin kanı yerden,

Çekerim gönlümden tıpkı sencileyin

O kutsal yağını düşüncenin ben de.

Lorca “Çektiğin kanı yerden.” yerine; “Çektiğin iksiri yerden.” deseymiş, daha güzel olurmuş diye düşünüyorum biran. İçerisinde kan geçen her cümle beni rahatsız ediyor, nedendir bilmem…

Eşsiz doğal güzellikler arasında, zeytinsi şiirlerle ne de çabuk geçmiş zaman. İşte önümüzde Zeytintaşı Mağarası. Bir tepeyi kaplayan kocaman bir kaya toprakla sarmaş dolaş olmuş. O kadar sevmişler ki birbirlerini sıkı sıkı sarılmışlar bir kere, ayırmak ne mümkün.

Tepeyi kaplayan kayanın yamaçlarında toprak ananın hediye eylediği zeytin ağaçları bitivermiş. Adını Zeytinli Tepe koymuşlar. Mağara da buradan almış ismini. Tepenin üstündeki düzlük zeytin ağaçlarıyla bezenmiş.

Lorca bizden önce gelmiş, Zeytinli Tepe’ye oturuvermiş:

Ağaçcık kuru, yeşil ağaçcık

Durmuş güzel yüzlü kız

Ağaçtan zeytin toplar

Kavramış da belinden

Kule çapkını rüzgar

Yer yeşil, gök yeşil, Zeytinli Tepe’deki yeşil saçlı kızların belinden kavramış “kule çapkını rüzgar” yeşil, gözler yeşil, sözler yeşil, Lorca yeşil, yeşilde yeşeren düşünceler yeşil. Dalıyorum biran zeytin yeşili düşlere…

Tesadüf mü demek lazım yoksa tevafuk mu bilinmez ama taş ocağı açma çalışmaları sırasında bulunmuş mağara. Öyle hemen girip gezilebilecek bir yer değil, kapısı sıkı sıkı kapalı. Bir rehber ile sekiz kişilik guruplar halinde gezilebiliyor.

Sıra bize gelip, içeri girince başımıza kask giydik. Mağaradaki hiçbir sarkıt, dikit ve Damlataş’a el sürmememiz, sıkı sıkı tembihlendi. Yüksek sesle konuşmak, fotoğraf ve video çekmek, flaş patlatmak yasaktı. Sürülen her el ve patlatılan her flaş ışığı mağaranın beyazlığına zarar veriyormuş.

Biraz ileri gidince, Yahya Kemal’in Elhamra Sarayına ilk girdiğinde yaşadığı şaşkınlığı yaşamadım desem yalan söylemiş olurum. Mağaraya girerkeneşsiz güzellikleri içerisinde barındıran bir mekanın gezileceğinin farkına bile varılmıyor.

Girdikten sonra bir alemden başka bir aleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim. İki katlı küçük bir mağaraydı burası. Sadece 136 metre uzunluğunda ve yanlarında küçük odacıkları olan üst katı gezebildik.

Alt kat daha turizme açılmamış. Gezdikçe iyice anladım ki sekiz milyon yaşında olan, oluşumu hala devam eden bu canlı mağaranın bulunması tesadüf olamazdı…

“İlk var olan” sonra her şeyi var eden kudret, mağaranın içerisindeki şaheserleri, estetiği, sanatı, matematiği, geometriyi fiziği, kimyayı, sekiz milyonluk yıllık sabrı, kim bilir belki sekiz milyon yıl daha sürecek olan oluşumu biz insanların gözlerinin önüne sermek istemişti belki de…

İçerisi yüreğim gibi sıcaktı. Aynı zamanda bir oksijen deposu olan mağarada huzur refah ve mutluluğu derin nefeslerle içerimize doldururken, gözlerimizle eşsiz güzellikleri beynimize nakşediyorduk. Hepimizin yüzünde gülümseme; hayranlıkla izliyorduk muhteşem sanatı ve estetiği.

Neler yoktu ki içerisinde. Bir kere Yahya Kemal’in Elhamra’yı anlatırken bahsettiği “Nazar değmemiş beyazlığı.” büyülüyordu bizleri. Sarkıt ve dikitlerin dantel, dantel bembeyaz dokuları vardı. Üstelik oluşumu devam eden sarkıt ve dikitlerin her biri özel bir şaheser…

Dünyadaki hangi ressam, hangi heykeltıraş, hangi mimar, hangi sanat erbabı yapabilir ki bunları? Doğrusunu söylemek gerekirse hiç biri diye haykırmak geliyor içimden.

Sonra çeşit çeşit figürlerle karşılaşıyoruz. Sarkıt ve dikitlerin birleşmesini iki aşığa benzetmişler… Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Ferhat ile Şirin isimlerini vermişler. Sarkıt ve dikitlerin birleşmesi ile oluşum tamamlanıyor elbet, hüzünde orada başlıyor aslında. Öyle sıradan aşk değil bunlar, belki de milyon yıl süren aşklar… Birleştikleri an orada ölüveriyor!

Mağaranın her tarafı dantel örgülerle örülmüş, değişik figürlerle dolu. Bir yerde kıvrımlı kıvrımlı incecik perdeler, üstelik bembeyaz. Bu şaheseri bir süre hayran hayran seyrediyorum. Sonra bir başka odacıkta bebeğini kucağına almış bir anne figürü, annenin evlat sevgisi bütün içtenliğiyle yüzüne yansımış.

Başka bir odacıktaki fil hortumunu hafifçe eğmiş, bizlere saygıyla selam veriyor sanki. Bir başka odacıkta Pamukkale travertenlerinin maketi; önce burada planlanmış, yapımı tamamlanmış, sonra Denizli’deki mekanına yerleştirilmiş izlenimi uyandırıyor bende.

Bir başka odacıktaki bukalemun milyonlarca yıl öncesinden günümüz insanına “Herkes aslını yaşasın, ben varken size de ne oluyor ki” mesajını taşıyor sanki. Sadece bunlar değil elbet. El ve battaniye figürleri, her an üzerimize uçacakmış gibi gözlerini bizden ayırmayan baykuş, kobra yılanı, cami minareleri…

Hele bir avizeli salon var ki görülmeye değer doğrusu. Uzunluğu yaklaşık 50 santimi bulan, sayılamayacak kadar çok makarna sarkıtlarla süslemiş yaradan. Üstelik incecik spagetti makarnaya benzeyen bu sarkıtların ortası delik ve içlerinden akan sularla emsalsiz bir görüntü oluşturuyor. Dünyada başka hiçbir mağarada eşi benzeri olmayan efsunlu bir güzellik…

Zeytintaşı Mağarasını ne kadar anlatırsam anlatayım, yine birçok taraf, birçok güzellik yazılmayacak, eksik kalacak biliyorum.

Mağaranın içi gibi dışı da bir doğa harikası görülmeye değer doğrusu.

Aracımıza binip Serik’e doğru yol alırken bende bir şeylerin eksikliğini hissediyorum. İçimde bir hüzün var. Bir şey unutmuş olmalıyım, kendimi yokluyorum. “Eyvahh…” diyorum. “Yüreğimi unutmuşum!” Sonra birden gülmeye başlıyorum. Mutluyum! Bir daha, bir daha, bir daha gideceğim Zeytintaşı’na…

Gördüğüm bir rüya değildi. Mutluluğun ta kendisiydi!

…………………………………………

Kazan Destanı!..

‘’BU MİLLETİN ASIL GÜCÜ TOPU, TÜFEĞİ, TANKI DEĞİL,

İNANÇLI VE İMANLI EVLATLARIDIR” 

15 Temmuz Cuma akşamıydı. Yıllık iznimi kullanıyordum. O akşam saat 23.00 sularında eve geldim. Televizyonu açıp haberleri izlemek alışkanlık olmuştu. Haber kanallarından birini açtım. Başbakanımızın açıklaması…

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile@gmail.com)

Neler oluyordu?

Sonra Cumhurbaşkanımızın görüntülü telefonla haber kanalına bağlanması… Bir darbe teşebbüsü vardı. Anladım ki durum vahimdi! Cumhurbaşkanımız halka meydanlarda toplanın çağrısı yapıyor ve; “Ben de meydanlarda olacağım.” diyordu.

Ulu Cami’de Sala verilmeye başlamıştı.

Hemen telefonla birilerine ulaşmaya çalıştım, ama nafile. Kimi telefonunu açmıyordu. Kimiyse toplantıdayım diye mesaj atıyordu. Büyük bir endişe içerisindeydim. Ya darbe olursa, ülkemin haline olurdu? Bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum.

Ulu Cami’de Sala verilmeye başlamıştı. Sonra belediye hoparlöründen Kazan halkını belediye binası önündeki meydanda toplanmaya çağıran anonslar yapılmaya başladı.

Artık evde duramazdım…

Belediye binasının önüne geldiğimde büyük bir kalabalık toplanmıştı. Halk bir taraftan haber almaya çalışırken bir taraftan da darbe girişiminde bulunanlara lanetler yağdırıyordu. Ne olacağının kestirilememesinin tedirginliği insanların gözlerinden okunuyordu. Ama aynı gözlerde bir kararlılık da görünüyordu. Vatan için her şeyi yapmaya hazır olan insanların kararlılığı.

Daha önce Esenboğa Hava Alanına yönlendirilen Kazan halkı oradaki trafiğin sıkışması ve darbe merkezinin 4. Ana Jet Üssü (Akıncı) olduğunun öğrenilmesinden sonra Akıncı’ya yönlendirilmeye başlandı.

Akıncı Kazan’a yaklaşık 15 Km. mesafedeydi. Belediye Başkan Vekili ve Meclis Üyesi Ahmet CEYLAN ile Belediye Meclis Üyesi Ümit ERTÜRK halkın Akıncıya sevkinin sağlanması için olanca güçleriyle çalışıyorlardı.

Onlar, pikniğe gitmediklerini çok iyi biliyorlardı…

Sonra özel aracına eşini ve çocuklarını bindiren, minibüs, otobüs ne bulduysa binen Kazan halkı son sürat Akıncıya yetişmeye çalışıyordu. Halkta bu istek, bu arzu ve darbecilere karşı duyulan bu öfke ve nefret görülmeye değerdi. Akıncıya doğru yol alan bu insanlar gecenin bir yarısı eğlenceye ya da pikniğe gitmediklerini çok iyi biliyorlardı…

Kazan halkı anası, karısı ve çocuklarıyla helalleşmiş, abdestini almış, iki rekat namazını kılmış, yüreğindeki vatan sevgisi ve imanının gücüyle zırhlanmış. Hepsi “Bedrin Arslanları” gibi Akıncıya (cepheye) koşuyordu. Bazıları yanlarına eşi ve çocuklarını da almıştı.

Son sürat Akıncıya yol alıyorduk

Akıncı Hava Üssü’ne gitmek için gelen otobüs ve minibüslere binmek için halk hücum ediyordu. Binmem mümkün olmuyordu. O arada bir arkadaş geldi yanıma çok üzgündü. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilmez haldeydi. “Arabam yok biraz bekleyelim ortalık sakinleşsin, sonra biz de bineriz” dedim. “Benim arabam var, oğlum arabada bekliyor.” dedi. “Hadi hemen gidelim.” dedim. Artık arabadaydık. Son sürat Akıncı’ya doğru yol alıyorduk.

Tekbir sesleri yeri göğü inletiyordu

Akıncıya vardığımızda mahşeri bir kalabalık vardı. Sonradan öğrendiğime göre sekiz bin kişi toplanmıştı. Herkesin elinde Türk Bayrakları vardı. Tekbir sesleri yeri göğü inletiyordu. 4. Ana Jet Üssü pistine doğru gitmek istiyorduk.

Amacımız pisti ele geçirerek Ankara’yı vuran uçakları kaldırmamaktı. Kalabalığın ön tarafına geçtiğimde pistin hemen yanı başında bulunan nizamiye girişinin askerler tarafından kesildiğini gördüm.

Kazan halkı piste girmek için hücum ediyordu. Askerler sık sık havaya ateş ediyorlar, kendileriyle aramızdaki mesafenin beş metreden az olmasını istemiyorlardı. Daha fazla yaklaşanları vururuz diyorlardı. Sık sık üzerimize silah doğrultuyorlardı. Yanlarında eğitimli köpekler de vardı.

Bizlere sık sık ”Biz darbeci değiliz, sizin yanındayız, Ankara’yı bombalayan helikopteri buradan kalkan uçaklar vurdu” diyorlardı. Ama inanmıyorduk. Halkın içerisinde hırsından askerin üzerine yürüyenler oluyordu. Onları zor sakinleştiriyorduk.

Bir taraftan da içimizde inşallah provakatör yoktur diye dua ediyordum. Ortalık fena halde karışacaktı, hissediyordum. Askerler sık sık “Yaklaşmayın, vur emri var, yaklaşanı vururuz.” diye bizleri tehdit ediyorlar ve havaya ateş açıyorlardı.

En önde Kazan Belediye Meclisi Üyesi ve Belediye Başkan vekilimiz Ahmet CEYLAN, Meclis Üyesi Derya OVACIKLI ve yine Belediye Meclisi Üyemiz Hüseyin BAYAR ile Belediye Başkan Yardımcısı Orhan YAZICI bir yandan halkı teskin etmeye çalışırken, bir yandan darbe teşebbüsü bastırılıp başarısızlığa uğrayana kadar mücadelemizin süreceğini, yerimizi terk etmememiz gerektiğini ve hainlerin başarısızlığa uğrayacağını sesleri kısılana kadar ellerindeki megafonlarla defalarca dile getiriyorlardı.

Sonra birden Akıncı’da bütün elektrikler söndü. “Elektrikleri bilerek söndürdüler, bizden kokuyorlar.” diye yorumlar yapılmaya başlandı. Daha sonra öğrendik ki elektrikler Belediye Başkanımızın talimatıyla Kazan’dan kesilmişti. Uçakların pistten havalanmasını engellemek için…

Birden bir helikoter belirdi üstümüzde. Alçaktan uçuyordu. Üzerimize ölüm kusmaya hazırlandığını seziyor, hissediyorduk. Doğudan batıya, batıdan doğuya; güneyden kuzeye; kuzeyden güneye durmak bilmeksizin üzerimizde uçuyordu…

Üzerimizde alçaktan helikopter uçurarak, bizlere silah doğrultarak, havaya ateş açarak bizleri korkutmaya çalışıyorlardı.

Kazan halkı “Milton Şeytanı”nın oyuncağı olmadı…

Kazan halkının üç beş gözü dönmüş hainden, hele hele Vatanına göz dikmiş hainlerden korkmayacağını, “Milton Şeytanı”nın ((Milton Şeytanı: Yurt dışındaki darbe girişimini tertipleyen güç ve onun uşağı FETÖ) aleti ve oyuncağı olmayacak kadar uyanık, cesur, yiğit, mert, korkusuz ve şerefli olduğunu bilmiyorlardı.

Çanakkale Destanı yazanın bu millet olduğunu çabuk unutmuşlardı. O’nun özünde “Seymen” ruhu taşıdığından habersizdiler…

Gökyüzündeki dolunay bile vatanımıza kastedenlerin hainliklerini görünce öfkesinden kıpkırmızı olmuş, aldığı ilahi bir emirle dağların arkasına doğru saklanmak için hızla yol alıyordu. Hainlerin uçakları kalkamasın diye dünyayı gecenin karanlığına bırakmaya çoktan başlamıştı.

Halkın içinde biraz gezmek istedim. Kalabalığın arkasına doğru yürüyordum. Arka taraflarda bekleyenlerin bazıları cep telefonlarından televizyon kanallarına bağlanmış darbe girişimi hakkındaki haberleri izliyorlardı.

Belediye Başkanı halkı ateş yakmaya çağırdı…

Kalabalığın her tarafı aynıydı. Halk yerinde duramıyordu. Bir an önce pisti basmak ve hainlerin elindeki uçakların uçmasını engellemek istiyordu. Birden Belediye Başkanımızın sesini duydum. Halkı sakin olmaya, taşkınlık yapmamaya, belirli yerlerde ateş yakmaya ve yerlerini terk etmemeye çağırıyordu…

İşte şimdi ateş yakma zamanıydı. O kadar çok ateş yakmalıydık ki, gökyüzünde oluşan yoğun dumandan uçaklarımızı ele geçiren hain pilotlar iniş, kalkış yapamasın, rotalarını şaşırsın ve vatanımızın, milletimizin, Ankara’mızın üzerine bomba atamasındı.

Bir Kazan’lı traktörünün tekerleğini söküyordu yakmak için…

Kazan Belediye Meclisi Üyelerinden Hasan ÖZTÜRK kalabalığın içerisinde her tarafı gezerek piste yakın ve uygun yerlerde ateşler yakılması gerektiğini ve neler yapacaklarını anlatıyordu.

Biraz ileride bir çiftçi yanındakilerin yardımıyla traktörünün tekerleğini söküyordu belli ki ateş yakacaktı. Akıncı yakınlarından alevler yükselmeye başlamıştı. Bir süre sonra alevlerin sebebi belli olmuştu.

Bir çiftçi gözü gşbi baktığı buğday tarlasını ateşe vermişti bile…

Vatansever bir çiftçi bir yıldır çocuğu gibi baktığı, verim çok olsun diye ellerini sema kaldırıp yağmur için dua ettiği, gözbebeği olan ekin tarlasını ateşe vermişti. Belki de bir yıllık kazancını yakıyordu.

Tarladaki buğdaylar yüreğinin yağı gibi ateşin içerisinde eriyip, yanıp gidiyordu. Büyük bir alkış tufanı “Allah-u Ekber” nidalarıyla birlikte semaya yükseliyordu.

Halk mesajı almıştı bir kere, hemen yakınlardaki yeni biçilmiş ekin anızlarına koşuldu, Traktör römorklarıyla buğday sapları ve balyalar getirildi. Öbekler oluşturuldu ve ateşe verildi. Sonra Kazan’dan kamyonlar dolusu iş makinelerinden ve kamyonlardan çıkma lastikler getirildi ve yakıldı.

Gökyüzü dumandan görülmüyordu…

Sanki sekiz bin kişi tek bir yürek, tekbir bilek, tekbir, beden, tek bir ruh ve tek bir çift göz olmuştuk. İçimizdeki korkuyu korkutmuştuk bir kere, “Ya ölümü?” diye soruyorsunuz! İçimizde onu çoktan öldürmüştük.

Hani Şeyh Şamil Ruslarla giriştiği amansız savaşta “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” diyordu ya, yiğit cengaverlerine; hepimiz birer Şeyh Şamildik, hepimiz birer Battal Gazi, hepimiz birer Danişment Gazi, Hepimiz birer Satuk Buğra Han olmuştuk…

Bu gücün karşısında kimse duramaz…

Bizler farkında değildik ama yeni bir destan yazılıyordu. “Kazan Destanı” Bu yazılan destanın baş aktörleri bizlerdik. Sekiz bin kişilik bir kitle hareketi oluşmuştu bir kere, bunun önünde hangi güç durabilirdi?

“Dünyanın bütün ordularından daha güçlü bir tek şey vardır. O da zamanı gelmiş fikirdir.” diye bir söz var ya kim söylemiş inanın bilmiyorum, aslında biliyordum ama unuttum. Kimin söylediği önemli mi? Söylenmiş işte! 

‘Bu milletin asıl gücü inançlı ve imanlı evlatlarıdır’

54. Hükümet başbakanımız Merhum Erbakan da milletimizin iman derinliğini anlatmak için; ”Bu milletin asıl gücü topu, tüfeği, tankı değil, inançlı ve imanlı evlatlarıdır” demişti.

Kazan halkı etten bir duvar olmuştu hainlerin önlerinde

15 Temmuz gecesi için söylenmiş sanki. O gece vatana ihanet edenlere, demokrasiyi yok etmek isteyen hain teröristlere karşı direniş gecesiydi. Ülkemizi kimin yöneteceğine seçimlerde halkımız kararını vermişti. Bu hainler de kim oluyordu ki?

Ülkeyi yönetmeye, meşru iktidarı devirmeye, ülkeyi kaos ortamına sürüklemeye kalkışıyorlardı. “Milton Şeytanı” ve onun uşaklarına ülkemizin yönetimini bırakamazdık. Kazan halkı bir duvar olmuştu önlerinde, bu duvarı aşamazlardı, aşamayacaklardı.

“Milton Şeytanı”nın kararıyla ülkemizde yönetime el konulamazdı. Büyük Türk Milleti izin vermezdi. Eğer ülkemizi yönetmek istiyorsan legal bir parti kurar çıkarsın er meydanına, bu millet uygun görürse seçimleri kazanır iktidar olursun. Bunun başka bir yolu yok…

Hani bir ata sözü vardır. ‘Dirgenden korkan porsuk, harmana çıkamaz’ diye. Bunlar, dirgenden korkan porsuklardı. Bir gece aniden kalleşçe devletin başına çörekleneceklerini sanmışlardı. Ama yağma yok, Türk milleti buna izin vermezdi.

Bu kadar kolay değildi…

Bu düşünceler içerisinde kalabalığın arka taraflarında gezinirken ön tarafta bir hareketlilik oluyordu, sesler yükselmişti, bağırmalar geliyordu. Kazan halkı kendiliğinden harekete geçmiş hain askerlerin üzerine yürümüştü.

Hedef uçakların kalktığı pistti. İşte o anda gözü dönmüş hain terörist başı ateş emrini vermişti askere! Bu emirle de kalmayıp halkın üzerine rast gele ateş etmeye başlamıştı…

Bizler korkuyu korkutmuş, ölümü öldürmüştük bir kere.

Bir anda ortalık mahşer yerine dönmüştü. Gözü dönmüş hainler dakikalarca üzerimize ateş etmişlerdi. Kurşunlara kafa atıyor, tekme sallıyorduk adeta. Daha önce dedim ya içimizdeki korkuyu korkutmuş, ölümü öldürmüştük bir kere.

Hepimiz çok iyi biliyorduk ki burada hiçbir şekilde kaybetmeyecektik. Elbette bir bedel ödeyecektik, ama kaybetmeyecektik. İçimizde ölenler şehit olup “Ala-yı illiyyin”e (Cennetteki en yüksek mertebe) çıkacaklardı.

Ülkemizi hainlere teslim etmeyecektik. Etmedik de!

Alimlere, Allah’ın Salih kullarına komşu olacaklardı. Sonra Mehmet Akif’in Çanakkale Şiirinde söylediği gibi “Sana Ağuşunu Açmış Duruyor Peygamber.” Peygamber Efendimiz şehitlerimizi kucaklamak için bekliyordu.

Yaralılarımızda Gazi unvanını alacaklardı. Böyle bir şeyin kaybedeni olur muydu? Olmazdı elbette! Ve dahası vardı; Ülkemizi hainlere teslim etmeyecektik. Etmedik de!

Akıncı’dan darbeyi yöneten hainlerin komutanları 8 bin kişilik Kazan halkının oluşturduğu belki seksen bin kişilik, belki de sekiz yüz bin, belki de sekiz milyon kişilik sinerji karşısında korkmuşlar, şaşkına uğramışlar, ne yapacaklarını bilmez duruma gelmişlerdi.

Uçak kaldıramaz olmuşlardı.

Biz bilmiyorduk ama darbeye karşı gelen Genel Kurmay Başkanımız ve diğer komutanlarımızı Akıncı’da rehin tutuyorlardı.

Bunlar komutanları kurtarmaya geldi sanıp şaşkınlıkları binlerce kez artmıştı. Ya korkuları diye soracak olursanız? Onu da varın siz düşünün…

Çareyi halkın üzerine ateş açmakta bulmuşlardı. Böylece halkı dağıtacaklarını, korkutup, sindireceklerini sanmışlardı zavallılar…

Kiminin alnında kiminin göğsünde kırmızı güller açmıştı…

Ortalık kan gölüne dönmüş, acılar, feryatlar, inlemeler ambulans diye atılan çığlıklar yeri göğü inletiyordu. Yüreklerimiz dayanılmaz bir acıyla sızlıyordu.

Ön tarafa doğru koştuğumuzda, yerde yatan şehit ve yaralıları gördüm. Şehitlerimizi, Gazilerimizin yanına yaklaştırmıyorlardı. Yaklaşmak isteyenin üzerine ateş ediyorlardı. Kiminin alnında kiminin göğsünde kırmızı güller açmıştı…

Bu güller semaya yükseliyor ve gökyüzünü kırmızı bir renk kaplıyordu. Sonra bir hilal gelip bu kırmızılığın tam orta yerinde duruyordu. Bir yıldız hızla hilalin koynuna sokuluyordu. Sanki Bayrağımız yeniden oluşuyor ve bütün vatan sathını kaplıyordu.

Kutlu bir geceydi bu gece…

Rengini şehitlerimizin kutsal kanından alan bayrağımız semalarımızda dalgalanıyordu çok şükür!.. Şehitlerimizin ruhları ışık hızını aşan bir hızla Ala-yı illiyyin’e yükseliyordu. Bizler göremiyorduk ama onlar bizim göremediklerimizi görüyor, duyamadıklarımızı duyuyorlardı.

İçerisinde fedakarlıkları, kahramanlıkları, yiğitlikleri, acıları, sevinçleri, şehitleri, gazileri barındıran kutlu bir geceydi bu gece…

Bu gece 9 Şehidimiz, 94 Gazimiz vardı. Gördüklerimiz yüreklerimizi parçalıyordu.

Ali ANAR, Ali İhsan LEZGİ, EŞuAnda Kullanıcı: 1mrah SAPA, Hasan YILMAZ, Lokman BİÇİNCİ, Samet CANTÜRK, Yasin YILMAZ, Ömer TAKDEMİR, Ümit GÜDER Akıncı’daki direniş sırasında vatanı korumak için şehitlik makamına oturmuşlardı. Her bir şehidimizin gözlerimizi yaşartan, yüreklerimizi sızlatan hazin bir hikayesi vardı…

Gözü dönmüş hain, acımasız teröristlerle karşı karşıyaydık

Türk Askeri üniformasını giyinmiş hain teröristler halkı taradıktan sonra yaralanan bir vatandaşımızın yaralıyım yardım edin feryadı üzerine teröristlerin elebaşı olan hain bu vatandaşımızı 13 yaşındaki çocuğunun yanında kafasına bir kurşun daha sıkarak acımadan şehit ediyordu. İşte böylesine gözü dönmüş hain, acımasız teröristlerle karşı karşıyaydık.

Kızını korumak için kendini siper etti

Bir başka yerde bir baba, kız çocuğunun yanında şehit oluyordu. Daha da acısı kafasına isabet eden kurşunla kafatası parçalanmış ve şehidimizin dağılan kafasından fırlayan beyni çocuğunun üstüne sıçramış, hatta eline dolmuştu!..

16 yaşındaki kızını korumak isteyen bir şehidimiz de kızını arkasına saklamış, kızını korumak için vücudunu siper ederken şehitlik mertebesine ermişti!..

“Anne ben vatanımı kurtaracağım ve şehit olacağım” 

Henüz daha hayatının baharını yaşayan ve Kasım ayında askere gitmeye hazırlanan Ömer TAKDEMİR; annesine sık sık “Anne ben vatanımı kurtaracağım ve şehit olacağım” diye söylerdi. Allah O’nun bu duasını daha askere bile gitmeden kabul etmişti!..

Ahi Mahallesi Muhtarımız Ali ANAR’ı 14 yaşındaki oğlunun yanında şehit etmişlerdi. Ardında en büyüğü 14 yaşında olan 6 yetim bırakarak cennete uçup gitmişti! Daha sonra taziye ziyaretine gittiğimizde Muhtarımızın eşi Nuray ANAR “Çok üzüldüm, ama bir taraftan da sevindim, eşim şehit olmuştu… Ben kocasız yaşarım ama vatansız yaşayamam… Dün Kazan’a gittiğimde ayaklarım toprağa daha bi sağlam basıyordu…) diyordu. İşte bu milleti böyle yüreği iman ve vatan sevgiyle dolu, metanetli, elleri öpülesi analar yetiştiriyordu!

Vatan sağ olsun, Vatanım için öbür bacağımı da feda etmeye hazırım

Belediye Meclisi Üyelerimizden Derya Ovacıklı bir genci korumak için üzerine atlarken, Bacağına isabet eden mermilerle yaralanmıştı. Bacağının kesilme tehlikesi vardı. Ama o durumdayken “Vatan sağ olsun, Vatanım için sadece bir bacağımı değil, öbür bacağımı da feda etmeye hazırım” diyordu!..

Bu kutlu gecenin gizli bir kahramanı vardı. Verdiği büyük mücadeleyle darbenin önlenmesinin baş aktörlerinden biri olan Belediye Başkanımız Lokman ERTÜRK. Darbe girişimini haber alır almaz Belediye Meclis Üyelerini ve Başkan yardımcılarını acilen makama çağırdı.

Bir yandan da sürekli telefonla Ankara’daki Büyükşehir Belediye Başkanı, Millet Vekilleri ve Bakanlarla konuşuyordu. Darbe girişimi vardı. Durum vahimdi. Belediyenin önünde belediye personeli ve Kazan halkı da toplanmaya başlamıştı.

Başkan, Akıncı’da bir şeyler olduğunu sezmişti. Akıncı’daki komutanı arıyor ama cevap alamıyordu. Sonra darbe merkezinin Akıncı olduğunu öğrendi. İnisiyatif alıp, isabetli kararlar verebilmek vizyon sahibi, güçlü liderlere özgü bir durumdu.

“Gerekirse piste girip yatın”

Belediye Başkanımız o gece verilmesi gereken en isabetli kararı verdi. Kazan halkının üzerinde güçlü bir etkisi vardı. Halkın bütün engelleri aşarak sel gibi akıncıya akması başkanın bir işaretine bakardı. Öyle de oldu!.. “Gerekirse piste girip yatın” emrini vermişti.”…Bu emriyle darbenin yolunu tıkamıştı bir kere!..

Sonunu düşünen kahraman olamaz

Sabah güneşi doğmaya başlamıştı. 16 Temmuz Cumartesi sabahı başlıyordu. Güneş bizim kutsal mücadelemizi dağların ardından seyretmiş olmalıydı. Hüzünlüydü ama gülümsüyordu, göz kırpıyor, ‘Başardınız!..’ diyordu sanki…

Kazan’daki direnişimiz başarıya ulaşmıştı, başarmıştık! Özel tim Akıncı’ya geldi ve hainlerin elebaşlarını yakaladı. Darbeciler; Genel Kurmay Başkanımızı ve darbeye karşı gelen komutanlarımızı burada saklıyorlarmış. Hepimiz şaşkındık…

Kazanlı değildik artık, “KAHRAMAN KAZAN”lıyız…

Ülkemizde yapılmak istenen darbeye direnişin sembolü olmuştuk! Kazan halkı olarak bir destan yazmıştık. “Kahramanlık Destanı” Kazanlı değildik artık, “KAHRAMAN KAZAN”lıydık…

Ankara Keçisi!..

1947 yılında çıkarılmış ve 1961 yılına kadar tedavülde kalan 50 Türk Lirası Ankara Keçisi orta Anadoluda yetiştirilen küçükbaş hayvan cinsidir. Küçük cüsseli bir hayvan olduğu için eti ve çok az sütü azdır.

BÜNYAMİN ZİLE
Araştırmacı/Yazar
(bunyaminzile@gmail.com)

Et ve süt için beslemek rantabl değildir.

Bu keçi genelde tiftiği için yetiştirilir. Ankara ve çevresinde yoğun olarak yetiştirilen Ankara Keçisi; Konya, Afyon, Çankırı, Kastamonu, Yozgat, Çorum, Niğde, Kırşehir ayrıca Mardin ve Siirt illerinde yetiştirilmektedir. Ancak Ankara çevresinden uzaklaştıkça üretilen tiftiğin kalitesi düşmektedir. Ankara Keçilerinin ortalama yaşam süreleri 8 ila 15 yıl arasında değişmektedir. 6-7 yaşına kadar damızlık olarak kullanılır.

Bir keçinin ortalama 1.900 gram tiftik verimi vardır.

Yurt dışında bu verim 4 kilogram civarındadır. Ankara keçisinin yavruları 6 aylık olana kadar oğlak olarak adlandırılır. Bir yaşına kadar olan yavrularına cebiş (çepiş, çepiç) denilmektedir. Bir yaşından üç yaşına kadar olan dişi keçilere gezdan adı verilmektedir. Yine bir yaş ile üç yaş arası olan erkek keçilere seyis denilmektedir. Üç yaşından büyük keçilere ana keçi, yine üç yaşından büyük olan ve burulmuş erkek keçilere erkeç adı verilmektedir.

Damızlık için ayrılmış olan erkek keçilere ise teke adı verilmektedir. Tiftikleri kırkılan Ankara keçilerine (erkek dişi ayrımı yapılmadan) cıba adı verilmektedir. Cıbalık süresi yaklaşık 45 gündür. Bu süre içerisinde keçiler yağmurdan ve doludan korunur. Merada çok yağmura tutulursa keçiler telef olur. O nedenle Ankaralı “Cıba güden bulut güder.” demiştir.

En kaliteli tiftik bir yaşındaki çebişlerin tiftiğidir.

Bunlar yumuşak ve ince tüylüdür Gezdan ve seyislerin tiftiği orta kalitedir. Tüyleri de orta kalınlıktadır. Ana keçi, erkeç ve tekelerin tüyleri sert ve kalındır. Dolayısıyla kalitesi de diğerlerine nispeten daha düşüktür. Zarif bir hayvan olan Ankara keçisi özgürlüğüne çok düşkündür. Hiç yerinde duramaz. Çok hareketli bir karaktere sahiptir.

Fotoğraflar:Burhanettin BAYKURT

ANKARA KEÇİSİNİN YAŞAM ALANLARI

Ankara Keçisi Orta Anadolu’nun geniş bozkır sahasında ve bu bozkırın içerinde yer alan kurak orman alanlarında yetiştirilmektedir. Ankara Keçilerinin en yoğun oldukları alanlar orta Anadolu bozkırı ile bu bölgedeki kurak orman alanlarıdır.

Ankara Keçisi rakımın 500 metreden aşağı olduğu yerlerde yetiştirilmemektedir. Aynı şekilde rakımın 1500 metreyi geçtiği yerlerde de yetiştirilmemektedir. Bu verilen değerlerin üstünde ve altında çok az miktar da yetiştirilse bile keçilerin çok soğuk ve sıcaktan telef oldukları ya da tiftik kalitesinin çok düştüğü görülmektedir.

Ankara Keçisi yetiştirilen Sahalar nem, yağış ve hava sıcaklığı bitki örtüsü açısından incelenirse: Ankara Keçisinin kar örtüsünün fazla bulunduğu alanlarda beslenmesi güçleşmektedir. Ankara keçisi çok soğuk, çok yaş ve nemli yerlerde çabuk hastalanmakta ve ölümler nedeniyle telef olmaktadır.

Ankara civarında bile çok kar yağdığı yıllar hava sıcaklığının -15 ten aşağıya düştüğü günler tiftik keçilerinin sürüler halinde telef olduğu görülmektedir. Toprağı fazla kalkerli alanlarda, alçak, ıslak ve fazla sıcak olan yerlerde ırki özelliklerini kaybetmektedir.

Ayrıca alçak arazilerdeki sularda ve meralarda parazitler (Asalaklar) çok görüldüğünden paraziter hastalıklardan çok çabuk etkilenmekte ve fazla telafat vermektedir. Yüksek yerlerde ise parazitler yoktur. Bitkiler daha temizdir. Ankara keçileri içtikleri suya da çok önem verirler. Birikinti ve durgun sulardan asla içmezler. Genelde pınarların suyunu tercih ederler. Ayrıca mümkün olduğunca pınarların kurnalarından su içmeye çalışırlar.

Ankara Keçileri Orta Anadolu’nun dalgalı arazisinde bulunan meşelik ve ardıç ağaçlarının nispeten yoğun olduğu meralarda otlanmayı sever. Ayrıca fundalıklar ve çalılıklar bu keçiler için en uygun beslenme alanlarıdır. Ankara keçileri bu dalgalı arazide yetişen otların taze filizlerini ve dikenleri de yer. Ancak daha ziyade yaprak yemesini sever.

Bunun yanı sıra Orta Anadolu’da özellikle Ankara civarındaki dalgalı alanlarda çok yoğun miktarlarda bulunan yavşan, kekik, çöğen, sığırkuyruğu, geven, yavruağızı, gibi kokulu otları yemeyi severler. Kışın fazla kar kaydığı zamanlarda meraya çıkarılmayan Ankara Keçileri, üreticiler tarafından sonbaharda istif edilen, meşe yaprakları, çakırdikeni, yandak gibi dikenlerle beslenir.

Mart ve Nisan aylarında kesilen söğüt ve kavak gibi ağaçlarının dallarından oluşan veçiğindirik adı verilen kısımlarını da iştahla yerler. Sonuç olarak, Ankara Keçisi karasal iklimin hüküm sürdüğü, fazla sıcak ve soğuk olmayan, nemin fazla bulunmadığı çeşitli bitki topluluğun yetiştiği yerlerin hayvanıdır. Bu iklim özelliğine en uygun yerin Ankara çevresi olduğu görülmektedir.

 “Tiftik keçisinin eti misk kokuludur.

Ankara Keçisi çok temiz bir hayvandır. İçtiği suyun temiz ve taze olmasına dikkat eder. Meşe yaprağı, Ardıç yaprağı ve kokulu otların taze filizleri ile beslendiği için eti de kaliteli ve lezzetlidir. Keçi etinin kendine özgü kokusu bunda yoktur. Onun için sevilerek yenilir. Ankara Keçisinin gevrek bir eti vardır. Ünlü gezgin Evliya Çelebi Seyahatnamesinde “Tiftik keçisinin eti misk kokuludur.

Bu keçiler dağlarda pırnar (meşe) yaprağı yerler” diye bahseder Ankara Keçisinden bahisle “süt gibi beyazdır, bu dünya üzerine böyle mahluk yaratılmamıştır.” Diye devam eder ünlü seyyah.

ANKARA KEÇİSİNİN MENŞEİ

Ankara keçisinin kökeni konusunda değişik görüşler bulunmaktadır. Kimi araştırmacılara göre bu keçinin ana vatanı Orta Anadolu’dur. Orta Anadolu’da binlerce yıldır yaşamlarını sürdürmektedir. Yine bazı araştırmacılara göre bu bölgede antik çağlarda yaşayan yaban keçileri ile evcilleştirmiş keçilerin çiftleşmesi sonucu elde edilmiş yeni bir keçi türüdür.

Ancak Selahattin BATU tarafında yapılan çeşitli araştırmalar göre bu keçi türünü Sümerlerin ve Asurların bilmedikleri görülmüştür. Aynı zamanda antik çağlarda bu bölgede yerli keçilere eşlik edecek yaban keçisinin bulunmadığı da görülmüştür. Yine o dönemlere ait tiftik ve tiftik ürünlerine de rastlanmıştır.

Ankara Keçilerinin Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçerken yanlarında getirdikleri yolunda görüş en doğru görüş olarak genel kabul görmüştür. Çünkü Orta Asya’da bu keçi türüne benzer keçi türü olduğu yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.

Bu keçiler Ankara çevresine geldikten sonra uygun yaşam alanına kavuşmuş ve keçilerde gözle görülür bazı değişiklikler görülmüştür. Tiftik kalitesi artmış, daha beyaz, daha kıvrımlı, daha elastik, daha uzun tüylere sahip tiftikleri olduğu gözlemlenmiştir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>