Endülüs Rüzgarı(5)H.İbrahim Recber

 Gezi notları

Müslüman Milletin Hristiyan Torunları

OTELİN etrafında cami bulma girişimleri sonuçsuz kalınca, katledilen ve sürgün edilen Endülüs Müslümanlarını, isyan eden ve etmeyen Moriskleri, Almanya’daki Nazi cinayetlerini ve bunlarla ilgili hergün çıkan yeni skandalları ve 150 yıl sonra Avrupa ve bilhassa Almanya’daki Müslümanların halini düşüne düşüne otele geri geldim.

Otele inen sokaklar

Geldim ama içimde de bir telaş ve endişe taşıyarak. Zaman daralıyor, Cuma’nın vakti yaklaşıyordu. Resepsiyondaki görevliye Cuma namazı kılmak için cami sorduğumda bizim elimizde de mevcut olan turistik haritada şehrin tam ortasında çok büyük bir parkın içerisinde tarihi ve turistik bir yapi olarak işaretlenmiş bir cami yerini haritada gösterdi ve tarif etti.

Şehrin ortasında minareli Camii

Resepsiyondaki görevli Almanca konuşmuyordu, ben de İspanyolca bilmedigim için mecburen İngilizce anlaşıyorduk. İngilizcem pek iyi olmadığından acaba yanlış mı anladım, harita tarihi yerleri gösteriyor, acaba orada ki bir tarihi camiye mi bizi yönlendirmek istedi. Şehrin ortasında ve büyük bir park alanında böyle bir şeye zaten müsade etmezler diye düşünüyordum.

Öte yandan başka yapacak bir seçeneğimde olmadığı için, bu tarihi caminin bir kenarında olabilir ki müsade ediliyordur ve Cuma kılınıyordur, diye kendime izahlar yapıp teselli oluyordum.

Ama öte yandan ararken karşılaştığım insan türler ve bendeki bu insanların atalarının Müslüman olması şüphesi, Almanya’da Bahnhof’ların kullanılmayan binaların da ve şehrin hep kenarlarındaki camilere alıştığımız için, orada bir

Cuma namazı kılınacak olması bana pek sıcak gelmiyordu. Çünkü o, 650 camiden eser kalması, bulunan kalıntılarının üzerine tekrar cami inşa edilmiş olması, bu şartlarda mümkün olamazdı.

Kurtuba sokakları

Yirmi dakika sonra toplanma vakti geldi ve herkes yavaş yavaş aşağıya indi. Yağmur yağmaya başladığıdan şemsiyelerin alınmasını söyledim. Elimdeki haritadan bakarak ve içimdeki şüpheleri de mümkün olduğunca hisettirmeden yol arkadaşlarımın önünden yürümeye başladım. Bir kaç dakika sonra çok büyük ve çok güzel agaçların ve çiçeklerin olduğu, işlek ve kalabalık bir parka girdik.

Cuma’yı beklerken

Ana kapıdan içeri girdikten sonra da az ilerde çok güzel bir yerde küçük ama zarif bir camiye rastladık.

Kapılar açılmış içerde Cuma için hazırlıklar yapılmaya başlanmış, birer ikişer insanlar içeriye giriyordu.

Taksim Meydanı

Şehrin bu büyük ve kalabalıik parkındaki bu tarihi cami o ince minaresi ve zerafatli kubbesiyle gelen geçen herkese şöyle haykırıyordu; – ey yanımdan geçen insan sunu bilki bu bastığın topraklar Müslümanların iman, ilim, azim ve zerafetle yoğrulmuş olan toprağıydı. – Unutma ve bana bak ve bunu hatırla- diyordu. Bu manzarayı görünce dedimki, yüzde 99′u Müslüman olan Türkiye’de hala Taksim meydanına cami olsun mu olmasın mi diye tartışma yapılıyor.

Çocuklar Cuma’da

İçeri girdiğimizde 6- 7 kişi vardı. Henüz tam vakit olmamıştı. Yan tarafta bayanlar için de namaz kılma yeri vardı. Cuma namazında hazır bulunuyorlardı. O gün müezzinlik yapan Cezayirli Abdulfettah kardeşimizle tanıştık.

İki gün önce Umre ziyeretinden gelmişti ve bize zemzem ikram etti. 30 yıldır burada yaşıyordu. Küçük anne-babaları yeni Müslüman olmuş ilk nesil çocuklar da Cuma’ya gelmişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ispanyolca Hutbe

Biz Cuma’da iken çok şiddetli bir sağanak yağmur başladı ve hutbenin başlaması ile yağmur durdu. İlk önce imam efendi Arapca hutbe okudu, arkasından Abdulfettah ön tarafa gelerek mikrofondan durduğu yerde İspanyolca hutbeyi okudu. Böylece ilk defa ispanyolca bir hutbe dinlemiş olduk. Kelimelerin manasını anlamamış olsam da kulağa hoş geliyor, tatlı bir tuhaflık duygusuyla duygulanıyor insan. Ama ayet ve hadislerden ve önce Arapca dilinde dinlediğimizden de olabilir ki konunun durumuna göre, latin dillerindeki bazı kelime benzerliklerinden ve bazı ispanyolca kelimelerin Arapca asıllı olmasından gerek ki. Cümlelerdeki kelimeleri iliştirip zihinde bir mana oluşturmaya çalışmak gerçekten de farklı bir duygulanım. Diğer arkadaşlara da sorduğumda benzer bir duyguyu hissettiklerini söylediler.

 

Namazdan sonra imam efendiyle ve ispanyol ve farklı milletlerden olan cemaatle tanıştık. İmam aslen Magribli orada işçi olarak çalısan ve fahri görev yapan bir kardeşimizdi. Asıl imam yine memleketinde Magrib’de izinde idi.

 

Onlarla cami üzerine bilgi aldığımızda Endülüsten kalan bir cami ya da onun kalıntıları üzerine bilerek inşa edilmiş bir yapı olmadığı yönünde idi. Ama şu an ibadete açık olan Kurtuba’nın üç camisinden en eski olanıydı. Bu cami İspanya’da federal demokrasiye geçince 1936′dan sonra inşa edilen ilk camisi özelliğini de taşıyordu.

 

 

 

 

Yemek yemek için güvenebileceğimiz bir lokanta sorduğumuzda bizim otelin yakınındaki bir Tunus Lokantasını ve Merkezde, Camiul Kebir (Ulu Camii) ’e yakın Petra lokantasını önerdiler ki, sahibi aynı zamanda oradaki caminin de imamıydı. Üçüncü cami ise şehrin merkezinde olmayıp kenar mahallerinde birinde ve en kalabalik bir cemaate sahip olan bir camiydi ve cemaatinin çok büyük bir çoğunluğu İspanyol asıllı Müslümandı. (veya İspanyolca konuşan, zorla Hristiyan edilmiş insanların torunu olup, şimdi atalarının dinine dönüş yapan insanlardı.)

 

 

 

 

 

 

 

Comments are closed.