Hüseyin K. ECE / Bir vicdan arıyorum!..

Merhameti olmayan, zalim ve gaddarlara “vicdansız” derler. Gerçekten böylelerinin vicdanı yok mu, yoksa vicdanları körelmiş mi?

Hüseyin K. ECE / HOLLANDA-ZAANDAM

Suç işleyip de sonradan acı acı pişman olma hakkında da “vicdan azabı duymak” deyimi kullanılır.

Türkçe sözlükler vicdanı şöyle tarif ediyorlar:

İyiyi kötüden, hayrı şerden ayırmayı sağlayan iç duygu, ahlâk şuuru. His, duygu. Din, inanç.

Vicdan azabı: Fena bir hareketten ötürü duyulan rahatsızlık, üzüntü. Vicdan borcu: Vicdan sahibi kimsenin yapması gereken iş.” (M. Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, s: 1720)

Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç” (TDK, Türkçe Sözlük, 2/1561)

Vicdan, kalbin bir fonksiyonudur. Buna siz “derin yürek” de diyebilirsiniz. İnsanın içindeki insaf ve merhametin ortaya çıkmasını sağlayan duygudur. O insanın içindeki âdil hakemdir. Vicdan genellikle insafla hareket eder, adâletle karar verir.

İnsanı yaratan herkesin içine, yani kalbinin derinliklerine vicdan duygusunu yerleştirir. Vicdansız insan olmaz. Birisine ‘vicdansız’ demek, vicdanı yok demek değil, vicdanını çalıştırmıyor, vicdanının sesini dinlemiyor demektir.

Herkesin vicdanı var da bu kadar kötülük neden oluyor, bu kadar zalim niye var?

Herkesin vicdanı var da, bazıları neden haksızlık yapıyorlar, neden gaddarca hareket ediyorlar?

Neden bazıları bazılarına işkence ediyor?

Neden bazıları diğerlerinin hakkına göz kırpmadan tecavüz ediyor?

Niçin bazılarının vicdanı başkalarını aldatırken, başkasına zarar verirken, başkasını ezerken zerre kadar sızlamıyor?

Neden birileri birilerini acımazsızca katledebiliyor vicdanı var olmasına rağmen?

Nasıl oluyor da birileri kendi çıkarı için başkalarına zarar verebiliyor?

Neden bazıları kendi mutluluğunu başkalarının felâketi üzerine bina etmeye kalkışıyor? Onun vicdanı yok mu?

Var, onun da vicdanı var. Ama ne yazık ki vicdanı devre dışı. Ne yazık ki bütün bu kötülükleri yapanların vicdanlarının üzeri kapalı, kalbin derinliklerine gömülmüş. Vicdan işlevini yerine getiremiyor. Harekete geçmek istiyor, yanlışa yanlış demeye yelteniyor, yapılanın zulüm olduğunu demek için ağzını açmaya çalışıyor. Ama sahibi onun ağzını tıkıyor, konuşmasına, işlevini yapmasına izin vermiyor.

Allah (cc) insanı yaratırken ona bir yürek verdiği gibi, yüreğin bir işlevi olarak da bir vicdan veriyor. Vicdan zaten kelime anlamıyla, insanın içinde var olan (mevcut olan) hakem, adâlet ve insaf duygusu demektir.

Ancak vicdanın görevini yapabilmesi için aklın Hakikatten ders alması, ona teslim olması lazım. Kalbi Hakikatin nurunun aydınlatması lazım. Hevâsına, yani nefsin aşırı isteklerinin peşine takılmış bir akıl, yalana (bâtıla) teslim olmuş bir yürek vicdanı köreltir.

Çıkarından, zevkinden, kârından, nefsinin arzularından başka kutsal tanımayan kişilerin vicdanlıları bastırılmış, boğulmuş demektir. Yüreklerde, ‘yaptığımın cezasını çekerim, işlediğim hatalar bedbahtlık ve kötü sonuç olarak geriye döner’ diye korkmayan bir yürekte vicdanî duygu azalır. Hırs ve tamah (açgözlülük), haksız taraftarlık (asabiyye/fanatizm), ideolojik saplantılar, ırkçılık (şovenizm), üstün olma yarışları ve maddeye sahip olmaktan başka bir amaç gözetmemek vicdanın önünde ciddi engellerdir.

Tüyler ürperten bir cinayet, işkence, acımasız saldırılar ve katliamlar hakkında; “bunu yapanların vicdanı hiç mi sızlamadı? deriz. “Vicdansızlar bakın, bunu da yaptılar” deriz. Kötülükleri kolaylıkla yapanlar için “bunlarda hiç mi vicdan azabı yok” deriz.

Vicdanları var, ama nerede?

Böyleleri vicdanlarını çalıştırmıyorlar. Onu faal hâle getirecek sorumluluk duygusundan ve Hakikat ışığından mahrumlar. Yaptıklarının hesabını vereceklerini ya unutuyorlar, ya da inanmıyorlar.

Peygamber (sav) iyiliği ve kötülüğü tarif ederken şöyle nefis bir benzetme yapıyor: “Üstün iyilik (birr), ahlâk güzelliğidir. Kötülük (ism) ise, nefsinde yani vicdanında) sıkıntı doğuran ve insanların duymasını istemediğin şeydir.” (Müslim, Birr/14)

Vicdanın insan bünyesinde ne denli önemli olduğu açıklama konusunda da şöyle buyuruyor: “Fetva verenler (veya karar verenler) sana bir konuda fetva verseler de (ya da senin için bir karar verseler de), sen yine de vicdanına danış.” (Darimî, Büyu’/2)

Yapılan kötülüğün arkasından üzülmek, pişmanlık duymak, ya da kötülüğe kötülük, zalime zalim, haksızlığa haksızlık diyebilmek ile mü’min olmak arasında bağlantı kuruluyor. İman eden bir kalp, âdil karar vermeli, insaf ve merhametli olmalı. Yani vicdanı aktif tutmalıdır.

Kur’an selîm kalplerden bahsediyor. Yani kötülüklerden arınmış, nefsanî meyillerden uzak, iyi düşünen, Hakikate teslim olmuş, Hakikat üzere hareket eden bir kalp. Buna kalpteki vicdan demek mümkün.

Kur’an şöyle diyor: “O gün malın/mülkün ve evlâdın bir faydası olmaz. Ancak selîm bir kalple Allah’ın huzuruna çıkanlar müstesna.” (Şuarâ 26/88-89)

Bu gerçeği bir şair şiir diliyle şöyle ifade ediyor:

Sanma ey hâce kim senden zer ü sîm isterler.

Yevme lâ yenfeu’da kalb-i selîm isterler.”

(Ey hacı o hiç bir şeyin fayda vermediği günde senden altın ve gümüş değil, selîm kalp isterler)

Peygamber (sav) ise bir duasında Allah’tan bunu istiyor: “Allah’ım, Sen’den dinde sebat, doğru söyleyen bir dil ve selîm kalp istiyorum.” (Tirmizî, Deavat/23 no: 3407)

Bu dünyada vicdanlı hareket edenlerin kalpleri de Âhiret hayatına selîm olarak gelir. Ancak bu dünyada Hakikatten uzak, kin, nefret, kötülük duygularıyla dolu, başkalarıyla ilişkilerinde sürekli haksızlık yapan, başkaları hakkında karar verirler taraf tutan, bu körelmiş vicdanıyla Âhirete selîm bir kalp ile gelemez.

İnsan öncelikle bu dünyada selîm bir kalbe sahip olmalı ki, o kalbin derinliklerinde vicdan olsun. Vicdan aktif hale gelsin. Adâletle hükmetsin, âdil hakem olsun. İnsaf ve merhametle muamele etsin. Başkalarıyla ilişkilerinde davranışlarında hep empati yapsın, onların yerine kendisini koysun.

Kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmasın.”

Kendisi için istediği şeyi başkaları için de istesin”.

İşte bunları da ancak selîm bir kalp, temiz vicdan sahipleri düşünür.

Keşke herkes böyle bir vicdana sahip olsa.

Keşke herkesin vicdanı bu şekilde aktif olsa.

O zaman suçlar, cinayetler, haksızlıklar, zulümler, saldırılar, sömürüler, baskılar, adam kayırmalar, rüşvet ve torpille iş görmeler, işgaller, hırsızlıklar, soygunlar, hakaretler, gıybetler, iftiralar, dışlamalar ve istismarlar en aza iner.

Bazen, neredesin ey vicdan diye haykırmak gerekir.

Mürüvvet-Mend ne ola ki

-Mürüvvet/mürüvvet-mend ne demektir?

Muzaffer vakt-i fursatta adûdan intikam almaz

Mürüvvet-mend olan nâ-kâmi-i düşmanla kâm almaz… 

Hüseyin K. ECE / HOLLANDA-ZAANDAM

Koca Ragıp Paşa “mürüvvet-mend”i şiirinde böyle kullanıyor. Yani bugünün diliyle diyor ki: “Müzaffer, hasmına karşı zafer kazanan eline fırsat geçince düşmandan intikam almaz. Ya da zafere ulaşan, fırsatını bulunca düşmandan intikam almaz. İnsaniyetli olan dileğine kavuşmamış düşmanla mutlu olmaz”.

Burada geçen “mürüvvet-mend” kelimesi artık kullanılmıyor. Aynı zamanda bir ahlâk terimi olan bu kelimeye daha yakından bakalım.

Mürüvvetin aslı Arapça’da ‘el-mer’u’dur. Bu da adam, erkek; bunun dişil formu ‘el-mer’etü’ kadın demektir.

Bu kökten gelen ‘el-mür’etü veya el-mürü’et: Tam erkeklik. İnsanlık. Cesaret. Vakar anlamlarına gelir. (Sarı, M. el-Mevârid, s: 1422)

Osmanlı Türkçesinde mürüvvet şeklinde telaffuz edilen bu kelime Arapça’da: el-murû’etü şeklinde söylenir. Bunun karşılığı da insanlık demektir. Ahnef isimli dil bilginine sormuşlar: mürû’et nedir. Demiş ki iffetli ve becerili olmaktır. Bir başkası da murû’et; Açıktan yapmaktan utandığın bir şeyi gizlide de yapmamaktır.” (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 14/44)

Kelimenin sonundaki ‘mend-li eki’ kelimelerin sonuna getirilerek “sahip” mânasına edattır. Bununla yapılmış bir kaç örnek var. Mesela; Derd-mend: Dertli. Hirede-mend: akıllı. Sud-mend: faydalı gibi. (Devellioğlu, F. Osmanlıca-Türkçe Lûgat, s: 614)) Hisse-mend: Hissesi olan.

Bakalım sözlükler mürüvveti nasıl açıklıyorlar.

Mürüvvet: Mertlik, cömertlik. (Farsça Sözlük, s: 322)

Mürüvvet; 1.Erlik, kahramanlık, yiğitlik, insaniyet, adamlık, cömertlik. 2. Erkek veya kız evlat yüzünden tadılan sevinç.

Mürüvvetkârâne: Mürüvvetliye yakışır şekilde, mertçe, yiğitçe. (Doğan, D. M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1202)

Mürüvvet ile yapılan bir kaç deyim:

Mürüvvet etmek (eylemek):Cömertlik etmek, iyilik etmek, adamlık göstermek.

Mürüvvete endâze olmaz: İhsanın, cömertliğin sınırı olmaz.

Mürüvvetini görmek: Yetişmiş evladının sevinçli günlerini görmek.

Mürüvvetli: Mürüvvet sahibi, insaniyetli, iyiliksever.

Mürüvvetmend: Mürüvvetli.

Mürüvvetsiz: Mürüvveti olmayan, insaniyetsiz. (Doğan, D. M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1203)

Mürüvvet: İnsaniyet, mertlik, yiğitlik. 2. Cömertli, iyiliksever. 3.Kadın adı.

Mürüvvetmend: 1:İnsaniyetli, 2.Cömert, iyiliksever. (Devellioğlu, F. Osmanlıca-Türkçe Lûgat, s: 736)

-Şiirlerde mürüvvet veya mürüvvetmend kelimesi.

Mürüvvetsiz beyden yeğdir dört köşen

Arkam sensin, kalem sensin dağlar hey” (Köroğlu)

Seni sevenlerle sen ülfet eyle
Kadrin bilmeyenden kaç gayret eyle
Perişan halime mürüvvet eyle
Ağlatma sevdiğim Dertli kemteri”

Perişan halime mürüvvet eyle” (Dertli)

Sen şâh-ı merdânsın mürüvvet eyle 
Benim için şaha bir minnet eyle 
Perişan hâlime merhamet eyle 
Bize de bir dertli Celâli derler” (Celâlî Baba)

Sana kaldı mürüvvet senden özge hiç kimsem yok
Gözüm canım efendim sevdiğim devletli sultanım” (Fuzûlî)

Aman hey erenler mürüvvet sizden
Öksüzem garibem ihsana geldim
Bu yetim halime merhamet eyle
Ağlayı ağlayı meydana geldim” (Şah Hatâyî)

Görüldüğü gibi şairler bu şiirlerinde ‘mürüvveti’i genel olarak yardım, ilgi ve birilerinin yanlış olarak himmet dedikleri şey anlamında kullanıyorlar. Aşağıdaki satırların yazarı da mürüvveti meded ile birlikte kullandığına göre onu aynı manada kullanmış.

Şüphesiz bu mürüvvet için isabetli ve yeterli bir mana değildir.

Yine efkârlıyım yine dertliyim
Meded
mürüvvet senden pirim ya Ali
Kederler çökmüş ahû zârdayım
Meded
mürüvvet senden pirim ya Ali

….

Dört temelden inşa oldu binamız
Kırk makamdan yürür bizim erk
ânımız
Alnımız pak nûrdur secdegâhımız
Meded
mürüvvet senden pirim ya Ali

Kırkdabir’im ehl-i beyti bilmeyen
Kâmil olmaz Hakkı kulda görmeyen
Ateş içinde kulu Hak eyleyen
Meded
mürüvvet senden pirim ya Ali (Kırkdabir)”

Birisi de mürüvveti Peygamber’den meded umma anlamında

kullanıyor.

Kimim var hazretinden gayri arz eyleyim hâlim,
Yüce zâtına âiddir mürüvvet, yâ Rasûlâllah!”
(Adlî)

Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen ve en muhteşem

ahlâka sahip olmakla övülen (Kalem 68/4) hz. Muhammed (sav) aynı zamanda insanlığın, insanca davranmanın, diğerğâmlığın, yiğitliğin ve vakarın da timsâlidir.

Garip ile yetîme mürüvvetli Muhammed” (Ahmed Yesevî) (https://www.yuzaki.com/2008/05/adlari-gibi-hasletler-de-unutuluyor-mu-muruvvetsiz-kulluk-olmaz/)

Sehî Bey’e göre mazluma yardım etmek için insanlık duygusuna sahip olmak yeterlidir. Bunun için kişinin zengin, makam sahibi, eli dönen birisi olması gerekmez.

Şu demde kim olasın sâi avz-ı Kevser’de

Mürüvvet it baña da itme senden istikrâh” (Sehî Bey)

Diyor ki “(Ey susuzlara su sunan! Kevser havuzunda sâkî olduğunda benden iğrenme, bana da orada yiğitliğini göster.” (https://dergipark.org.tr/download/article-file/227558)

Koca Râgıb Paşa’ya göre mürüvvet-mend, yani yiğit/mert insan mağlup ettiği düşmandan intikam almaz, onu bağışlar, insana değer verir, düşkün kimselerin bu halinde mutluluk duymaz, birisinin bahtının iyi olması, ayağının kayması onu sevindirmez.

Muzaffer vakt-i fursatta adûdan intikâm almaz 

Mürüvvet-mend olan nâkami-i düşmenle kâm almaz” (Koca Râgıb Paşa)

Günümüzün Türkçesiyle şöyle: “Galip gelen, fırsat zamanında düşmandan öç almaz; mert olan, kalbinde insanlık duygusu taşıyan, düşmanının bahtsızlığıyla muradına ermiş olmaz.”http://www.gelisimveinsan.com/stk/-konuyla-ilgili-secilmis-beyitler/

-Mürüvvetmend olalım, âdil, nâzik ve insaflı olalım

Biliyoruz bu kelime Türkçe sözlüklerden göç etti, eski kelime yaftasını çoktan yedi. Geriye “çocuğunun mürüvvetini” görme deyimini bırakarak. Bu deyimden dolayı galiba bazıları mürüvveti evlilik zannediyorlar. Çünkü bu deyimle kasedilen şey; “evladın evlenip yuvası kurması, çoluk çocuk sahibi olması”dır.

Her ne kadar bu kelime artık günümüz Türkçesinde kulllanılmasa da ifade ettiği mana çok güzel. Hem ahlâki hem sosyal. Hem imanla hem vicdanla irtibatlı. Hem merhametle alakalı, hem mertlik ve yiğitlikle. Kişiye fıtratını, insanlık mayasını, âdemiyyet yönünü hatırlatıyor.

Mürüvvetin manasını bir daha düşünelim. Mürüvvetin tek bir anlamı yok. İsaniyet, adamlık, mertlik, erlik, cömertlik, iyilik… gibi güzel hasletleri ifade ediyor.

Bir insan hakkında haklı olarak “dini bütün, ibadetlerinde dikkatli bir adam ama dvranışları iyi değil, çevresi onun ahlâkından memnun değil” diye bir kanaatin olması güzel bir şey değildir. İman iddiasında bulunan, takvalı olmak çabasında olan bir kimsenin hakkındaki kamuyo kanaati, daha doğrusu ilişkide olduğu kimselerin –âdil ve insaflı iseler- şehâdeti önemlidir.

Ama birisi hakkında da “evet dini hayatı zayıf, ibadetlerini tam yapamıyor ama mürüvvetli, mürüvvet-mend bir adam” deniyorsa, bu alkışlanacak bir şeydir.

Şüphesiz en güzeli kişinin iman iddiasıyla birlikte hem imanın gereği ibadetlerini hakkıyla yerine getirmesi, hem güzel ahlâklı olması, hem de mürüvvet sahibi olması, yani insaniyetli, iyilik sever, yiğit ve vakur olmasıdır.

İman zaten kişinin dürüst, ahlâklı, iyiliksever, merhametli, şefkatli, sağlam karakterli, vakarlı olmasını gerektirir. İman mü’mine; “kendin için istediğini diğer insanlar için de iste” der.

Bütün bunlar insaniyettir, iyi insan olmanın, yiğit ve er, adam gibi adam olmanın gereğidir, yani mürüvvend-mend olmaktır.

Mürüvvetli olmak aynı zamanda İslâmda ibadettir. Zira sonuçta bunun gereğini yapan dinde emredilen; infaktan tutunuz ciddi olmaya, korkak olmamaktan tutunuz çıkar karşısında eğilmemeye, iyilik etmekten tutunuz vicdan sahibi olmaya kadar pek çok emri de yerine getirmiş olur.

Hatırlamak gerekir ki mürüvvet ahlâkı ibadet bilinciyle güçleşir. Her ne kadar gayr-i müslimler arasında mürüvvetli kimseler çıksa da, İslâm kendi bağlılarına mürüvvet sahibi olmayı emreder. Yani onların iyi insan, güzel ahlâk sahibi, cömert ve iyilik sever, cesur ve yiğit, intikamcı değil affedici, değersiz işlerin değil, kaliteli hedeflerin peşinde olgun insan olmalarını ister.

Mürüvvet-mend olmak, insaniyetli olmak, insana yakışan, ya da insanın bünyesine yerleştirilen insanî özellikleri hayatlaştırmak demektir.

Derler ki “iyiliğe iyilik her kişinin kârı, ama kötülüğe iyilik er kişinin kârı”dır.

İşte mürüvvet-mend olmak da böyledir. Mürüvvetli olmak er kişilerin, yiğitlerin, yüce hedeflere sevdalı civanmert kişilerin kârıdır. Hani “insanlık budur” derler ya: İşte o, âdemlik.

Kur’an’da adalet de var, kıst da. Adalet dengeli ve eşit davranmak, kıst ise daha fazlasını vermek, kendi hakkından vazgeçmektir. Kur’an böylelerine “muksıd” diyor. İşte bu anlayış mürüvvettir.

… Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın (gerekirse hakkınızdan feragat edin). Çünkü Allah, böyle adaletli davrananları sever.” (Hucurât 49/9. Ayrıca bkz: Nisâ 4/135. Mâide 5/8, 42. Mümtahine 60/8)

Kendisi ihtiyaç sahibi olduğu halde başkasının ihtiyacını gidermeye, başkasını kendine tercih etmeye “îsar” der ve bunu teşvik eder.

Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler…” (Haşr 59/9) 

Bir âyette deniyor ki: “Allah, adaleti ve ihsanı emreder…” (Nahl 16/90) Adalet elbette olması, yapılması gerekendir. Ancak “ihsan etmek” bunda öte daha güzel bir haslettir. İhsan bir taraftan inançtaki bilinci, bir taraftan her işi güzel yapmayı, bir taraftan da vermeyi, cömertliği, iyilik etmeyi, civanmertliği, insanî davranışları ifade eder. Bu da bir yönüyle mürüvvet-mend olmaktır.

-Ezcümle

Her ne kadar “mürüvvet veya mürüvvet-mend” kelimeleri bugün kullanılmasa bile ifade ettikleri anlam korunmalı, yaşatılmalı.

Hüseyin K. Ece

24.06.2019

Zaandam

……………

Hoşca bak zatına!..

-İnsan sorusu

Hüseyin K. ECE / HOLLANDA-ZAANDAM

Şair şöyle demiş :

*Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdûm-i dîde-i ekvan olan âdemsin sen

(Kendine hoşça ve dikkatlice bak, sen âlemin özüsün, sen kainatın gözbebeği olan insansın.)

İnsan, insanı çok meşgul etmiştir.

Bazı insanlar, diğer bazılarının yüzünden kendini tanıyamadığı için, hem kendi gerçeğinden uzaklaşmış, hem Yaratıcısından.

Bundan dolayı haddini bilememiş, görevlerini ihmal etmiş ve hayatını cennete çevirememiş.

İnsanı tanımayan insanların diğer insanlara ettiğini, en azılı düşmanı şeytan bile yapamamış.

İnsan insanı anlamaya çalışmış tarihten beri. Bilim ve felsefe ile, ya da başka araçlarla. İnsana meşhur filozoflardan; kimisi konuşan hayvan,

kimisi biyolojik varlık,

kimisi ötekinin kurdu,

kimisi öğrenen hayvan,

kimisi kazanan hayvan,

kimisi düşünen hayvan,

kimisi toplumsal hayvan,

kimisi eleştiren hayvan,

kimisi çıkarını düşünen hayvan,

kimisi tutarsız hayvan,

kimisi itiraz eden hayvan,

kimisi mücadele eden hayvan,

kimisi araç yapan hayvan,

kimisi seven hayvan ve daha bir sürü bir şeyler demişler.

Tarihten beri, müslüman veya gayr-i müslim bilginler ve filozoflar kendi ideolojileri açısından insanı anlamaya ve tarif etmeye çalıştılar. “İnsan nedir?” sorusuna kendilerine göre cevap verdiler. İnsan için meçhul olan insanı anlamaya, anlatmaya çalıştılar. Ancak kesin bir sonuca ulaşamadılar. Söyledikleri genellikle birbirini yalanlamaktan öteye gidememiş.

Bir akıllı gayr-i müslim de «İnsan, Bu Meçhul» deyip teslim bayrağını çekmiş.

Herkesin kabul edeceği, “insan hakkında bunca laf edildi ama falancanın tarifi yeterli oldu” diyebileceği bir sonuç yok. “Ben neyim, kimim, nereden geldim nereye gidiyorum, niçin varım, görevim nedir, hayat niçin var, madem ki elem var öyleyse hayat niye var” gibi soruları sormaya devam edecekler.

Dikkat edilirse bu tariflerin hepsi insanı öyle veya böyle «hayvan» olarak niteliyor. İnsana canlı anlamında hayvan dense sorun yok. Zira Arapça’da hayvan aynı zamanda canlı demektir. (bkz: Ankebût 29/64) Ama öyle değil, insanı biyolojisi gelişmiş, bazı yeteneklerinden dolayı diğer hayvanlardan farklı olarak düşünmüşler.

Ama vahiy, yani âlemlerin Rabbi Allah’tan gelen hakikat insanı da, konumu da en isabetli şekilde ortaya koyuyor.

Vahyin hakikatlerine sağır olanlar, o bilinmezlik vadisinde şaşkın şaşkın dolaşmaya, kendi konumlarına cevap aramaya devam edecekler. Vahye sırtını dönenler varlığa, var oluşun hikmetine, o varlık içerisinde kendi yerlerinin ne olduğunu tatmin edici bir cevap bulamayacaklar. Zira insan gerçeğine, insanın var oluş sebebine; insanı var edenin bak dediği yerden bakmayan, insan yani kendi gerçeğini idrak edemez.

Vahiy insanı da, varlığı da, ölümü ve hayatı da tarif ediyor. Hepsinin bir anlamı, bir yeri, bir işlevi var diyor. Yaratıcı olmadan, Yaratıcının bildirdiği hakikatin bilgisi olmadan varlığın bir anlamı olmadığı gibi, onu anlamanın da imkanı yoktur. Yaratıcıya rağmen, onun yarattığını anlamak, kendi gerçeğini anlamlandırmak… Mümkün değil.

- Hakikate göre insan

İnsan Arapça ‘ins’ kelimesinden türetilmiştir. Beşer veya insan topluluğu anlamına gelen ‘ins’; daha ziyade insan türünü ifade etmekte olup bu türün erkek veya dişi her ferdine insî/enesî yahut ‘insan’ denmektedir.

Kelimenin aslının ‘unutmak’ anlamındaki nesy’den ‘nisyân’ olduğu da ileri sürülmüştür. Böyle düşünenler sahabeden İbni Abbas’a nisbet edilen, “İnsan ahdini unutması sebebiyle bu ismi almıştır” şeklindeki rivâyete dayanırlar.

İnsan kelimesi ‘üns’ ile de irtibatlandırılmıştır. ‘Alışmak, uyum sağlamak’ anlamına gelen ‘üns’ Türkçe’de ‘ünsiyet’ olarak kullanılmaktadır. ‘Teennüs’; ‘insan olmak’ mânasına gelirken ‘isti’nâs’; ‘cana yakın olma, vahşi hayvanın evcilleşmesi’ anlamı taşımaktadır.

Aynı kökten gelen ‘enes” vahşetin karşıtıdır.

Bazılarına göre insana bu ismin verilmesi, hemcinsleriyle birlikte uyum halinde yaşayabilmesiyle ilgilidir. İnsanın ‘yaratılışı itibariyle sosyal varlık’ olarak tanımlanması da bundan ötürüdür.

Görüldüğü gibi o; hem ünsiyet edendir, hemcinsleriyle kaynaşandır, hem vahşi olmayandır, hem de unutabilen bir varlıktır. İnsanın daha başka özellikleri de sayılabilir. Kur’an bu varlık türüne “ins-insan” diyor. Her şeyi Allah yaratmasına rağmen mahlûkat içerisinde insana ayrı bir yer veriyor.

İnsanın bir diğer adı “beşer”dir. İlk örneği topraktan yaratılan özel bir varlık. Beşer, yani insan. Çok özel yeteneklerle donatılmış, akıl ve irade verilmiş; sonra da sorumlu kılınmış bir varlık.

Kur’an’da 65 yerde ‘insan’, 18 yerde ‘ins’, bir yerde de ‘insî’ geçmektedir. Ayrıca bir âyette ‘enâsî’, 230 yerde de ‘nâs-insanlar’ şeklinde çoğul olarak yer almaktadır.

Kur’an’da insan bütün yönleriyle ele alınmış, konuyla ilgili âyetler onun yaratılışı, mahiyeti ve yaratılış amacı, görevleri ve ulaşacağı akıbet bir bütünlük içinde sunulmuştur.

İnsan türünün ilk örneği kabul edilen hz. Âdem’le ilgili âyetlere göre Allah onu ‘iki eliyle’ yaratmış, yani ilk insanı özel bir yaratışla varlık alanına çıkarmıştır.

Aslı topraktan olan “yeryüzünün halifesi” olan bu varlığa (A’raf 7/12. Hıcr 15/26), Allah kendi ruhundan üflemiş (Hıcr 15/29), ona ‘isimlerin tamamını’ öğretmiş (Bekara 2/31), bu isimlerin gösterdiği varlık şemasını kavratmış, nihayet meleklerin insana secde etmesini istemiştir. İnsan Yaratıcının öğrettiği isimlerle hayatını sürdürüyor, eşyayı tanıyor, bilgiye ulaşıyor, bilgiyi üretiyor ve kullanıyor.

İnsanın yapısında iyiyi seçmek de, kötülüğü seçmek kabiliyeti var. Fıtratına (tabii yapısına) bu yetenek, en insanî özellik olarak yerleştirildi. Kişi akıllı ve ergen olduktan sonra isterse fıtratındaki güzelliği keşfeder ve geliştirir, isterse bu güzelliğin üzerini örter.

O kendi tercihi ile iyi insan olabildiği gibi, kötü insan da olabilir. (Şems 91/9) Kendi yaptıklarına göre mutluluğu da kazanabilir, badbahtlığı (mutsuzluğu) da.

İnsan yine kendi tercihi ile –sonucuna katlanmak şartıyla- inanabilir de, inkârcı da olabilir. Şükreden birisi olabileceği gbi nankör birisi de olabilir. (İnsan 76/3)

İnsanın topraktan veya topraktan süzülmüş özlerden yaratılması onun süflî yönüne, bir nevi hayvanlık (biyolojik) tarafına; ona üflenen ilâhi nefha (ruh) ise onun ulvî (insanî) yönüne işarettir. Kişi hangi tarafına ağırlık verirse, hayatında o taraf karakter olarak öne çıkar. Ya –manen- yücelerin yücesine tırmanır, ya da aşağıların aşağısına yuvarlanır. (Tîn 95/4-5)

İlk insanın eşiyle birlikte cennetten çıkarılış öyküsü bir yandan insanın zaaflarına, öte yandan sonunda yeryüzünde halife kılınacak olan bu seçkin varlığın kaderine işaret etmektedir.

Sonuçta Kur’an’a göre insan en güzel bir biçimde yaratılmış seçkin bir varlıktır. Özel yetenekleri olduğu gibi özel görevleri de vardır. Şereflidir, değerlidir. Bu nedenle o sıradan bir varlık, eşya ya da bilinen hayvan değil, insandır, Âdemoğlu beşerdir.

Hüseyin K. Ece/Zaandam

Baharın gelişini bekleyen nergis!..

Şeyhulislâm Yahya bir gazelinde şöyle diyor:

Zaman gelür yine zerrin kadeh alur eline

Çemende nerkis-i şehlâ heman bahara bakar”

Hüseyin K. ECE / HOLLANDA-ZAANDAM

Bugünün Türkçesiyle; “Bahçede hep baharın geleceğine bakan, onu bekleyen şehlâ (baygın) bakışlı nergis, zaman gelir, eline yine altın kadeh alır (sarı sarı açılır).”

Divan edebiyatında nergis çiçeği biçiminden ve renginden dolayı kadehe benzetilir. Nergisin eline altınlı, altın renginde kadeh alması, bahar gelince açılarak bir kadeh şekline girmesi, ya da sarı sarı açılması demektir. (N. H. Onan, Divan Şiiri Antolojisi, s: 290)

Mitolojiye göre Narsisi güzel ama aşktan anlamayan bir delikanlı imiş. Onu sevenler onu tanrılarına şikayet etmişler. Aldığı ceza yüzünden bir günsuda kendi aksini görüp aşık olup. Ama ne yazık ki kendini sitayişle seyrederken suya atlayıp ve boğulmuş. Vücudu çürümüş ve yerinde göze benzer güzel çiçekler büyümüş. İşte nergiz çiçeği o çiek imiş.

Doğu efsanelerine göre Gül ile nergiz arasında bir aşk yaşanmış. Bu nlardan nergiz göz şeklşine bir çeçeğe benzetilmi, kıyamete jkadar hicran ve intizar çekmeye mahkumm edilmiş.

Bütün hu efsanelerde nergiz ile göz arasında yakın bir ilişki vardır. Sevgilinin gözü nergistir. Baygın (şehlâ) bakar, intizar çeker.

Gül hasretinle yollara tutsun kulağını

Nergis gibi kıyâmete dek çeksin intizar” Bâki.

Aceb mi tutsa el üstünde nergisi dildâr

Ezelden aralarında göz aşinâlığı var” Nâdirî” (Pala, İskender. Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, s: 388)

Nergis çiçeklerden bir çiçek. Baharın gelmesini bekliyor, kendisi hakkında uydurulan efsanelerden haberi olmaksızın. Sevgilinin gözüne benzetildiği bilmeksizin. Hem de uzun zamandan beri bekliyor.

Nergiz baharın geleceğinden de emin. Bahar eninde sonunda gelecek. Kış bitecek. –eğer varsa- karlar eriyecek. Havaya, suya ve toprağa cemre düşecek. Baharın gelmesini baygın bakışı ile bekleyen bu çiçek sevinecek. Zaten ona şehlâ (baygın) bakışlı denilmesini sebebi de baharın gelmesini beklemekten dolayı duyduğu telaş, heyecan ve şaşkınlıktır.

Baharın gelmesi ile bu çiçek de açılacak, göverecek, sarı sarı görüntüler salacak. Şair nergisin açılışını sarı bir kadehe benzetiyor. Bu hem onun rengine, hem onun açılırken aldığı şekle, hem de bir sevinç kaynağı oluşuna vurgudur. Öyle ya, ya bir bahçede, ya bir saksıda, ya tabiatta, baharla açılan çiçekler bakanlar için bir sevinç sebebi olurlar. Şair bunu baharı bekleyen nergis çiçeğinin sürûru olarak anlatıyor.

Aslında nergis burada bir semboldür. Şair baharı, onun gelişi ile toprağın, çiçeklerin, ağaçların canlanışını tek bir çiçeğin açışıyla anlatmaya çalışıyor. Yoksa tabiatta sayısız çiçek, sayısız bitki var. Şüphesiz baharda hepsi bir şekilde canlanıyor, tomurcuk ve yaprak açıyor, dal budak salıyor.

Bahar en güzel mevsim (mi) dir. Pek çoklarında göre öyle. Bahar en güzel mevsimdir. Yılı dört mevsime bölmüşler. Her bir bölümüne yaz, bir bölümüne sonbahar (güz), bir bölümüne kış ve bir bölümüne de bahar demişler. Sonra da baharı içlerinden en güzel mevsim olarak seçmişler. Bunların arasında baharın ayrı bir yeri var demişler.

Türkçe edebiyatta üzerine sayısız şiirler yazılmış, türküler söylenmiş, sevinçler, muştular, mutluluklar bahara benzetilmiş. Kültürümüzde bahar doğuşu, süslenmeyi, tazyin olmayı; sonbahar (güz), özellikle Eylûl ayı ise hüznü, üzüntüyü ve ölümü simgeler. Şairler ayrılığı, firakı ve ölümü daha çok eylûl şiirleri ile anlatmışlar. Hele de hüznü. Hüzün üzüntü, gam keder, yas veya kahrolma değil, başka bir duygudur. Biraz acı, biraz iç burukluğu, biraz da özlem. İçinde üzüntü de olan bir iç burukluğu.

Baharın üzerinde neden bu kadar duruluyor acaba?

Çünkü bahar dirilişin, canlanışın, yeniden doğuşun, uyanmanın, toparlanmanın zamanıdır.

Bahar, sanki geceden sonra fecrin doğuşu gibidir.

Bahar, kasvetli günlerin ardından sevinçli zamanları simgeler.

Bahar kamramsarlıktan sonra açılımı, umudu, ümitvar olmayı hatırlatır.

Bahar, sanki ölümdem sonra hayat. Hastalıktan sonra ifakat bulma. Baygınlıktan sonra yeniden ayılma. Hüzünden sonra sürûr. Ayrılıktan sonra kavuşma (vuslat).

Baharda tabiatın yeniden canlanışı beraberinde pek çok mesaj ve haber getirir. Demek ki kış geçici imiş. Demek ki hava soğuk olsa da, çevrede bembeyaz bir dünya olsa da hepsi geçici. İleride bahar, ileride canlanış var, ileride diriliş var. Bahar herkese; “umudunuzu yitirmeyin, gelecek daha canlı, daha güzel, daha aydınlık” der.

Baharın gelişi, aynı zamanda karamsarlığa, umutsuzluğa, iç daralmasına, iç burukluğuna bir direniştir. Zor şartlara teslim olmayıştır. Bahar güzellik, iç ferahlığı, muştudur. Onun için bahar,diğer mevsimlere göre daha çok sevilir.

Baharın gelmesini bekleyen, daha doğrusu mevsimlerin farkında olan için baharın gelişi bayram olur. Ona gönüllerde, evlerde, şiir ve yazılarda, bağ ve bahçelerde yer açılır.

Ama unutmamak gerekir ki bahar da her şey gibi ebedi değil, geçici. Onun belli bir mevsimi var. Saat, günler, haftalar geçecek bahar da geçip gidecek. Ta ki bir gün sıranın kendisine geleceği güne kadar. Yerini kardeşi yaza bırakarak.

Bu da baharın başka bir mesajı. “Ey insan aldanma benim güzelliğime, parıltılarıma, neşe ve huzur kynağı oluşuma, ben de her şey gibi faniyim, kalıcı değilim. Beni de bu ger.eği bilerek sev, gör ve değerlendir,

Tıpkı başka bir şairin dediği gibi:

Ârif isen bil ki bir gün lâlezâr elden gider

Erişir fasl-ı hâzân bağ u bahar elden gider. – Eğer bilgi ve anlayış sahibi isen bil ki; günün birinde güz mevsimi gelir, sahip olduğun gül bahçesi, bağ ve bahar elden çıkıp gider.”

Günlerinizin ve gönüllerinizin bahar mevsimi gibi olması dileğiyle…

Hüseyin K. Ece

25.02.2013

Zaandam

 

Ömür Denilen Nakit

16. Yüzyıl şairlerinden Zâtî bir beytinde şöyle diyor:

Sanmanuz kim kocalık bükdü belin Zâtînin

Nakd-i ömrün yitirmiş eğilmiş anı arar”

Hüseyin K. ECE www.huseyin-k-ece-omur

Şair Zâtî şöyle demek istiyor: “Zannetmeyin ki Zâtî’nin belini böyle ihtiyarlık bükmüştür. Hayır o ömür denilen nakiti kaybetmiş de eğilmiş onu arıyor.”

Ne kadar harika bir benzetme. Ne kadar doğru sözler.

İhtiyarlık zaten insanın belini bükmez mi?

İnsan yavaş yavaş yaşlanır, yavaş yavaş zayıflar, yavaş yavaş çöker. Giderek beli kamburlaşır, iki büklüm olur. Çalışmaktan, hızlı hareket etmekten, hatta yürümekten aciz kalır. Gücü azalır da bazen ayakta duracak mecali kalmaz.

Bu yüzden pek çok yaşlı yürüyebilmek için baston arar. Bastonuna dayanarak yürüyebilir. Bastonu olmasa düşecek hale gelir. İhtiyarlığın kimi halleri böyle.

Bunlar bilinen şeyler.

Herkesi ecel daha önce yakalamasa yaşlanınca bu durumlarla karşılaşması kaçınılmaz. Hayatın kanunu böyle, insan için belirlenen kader (ölçü) böyle.

İnsan hep çocuk kalmadığı gibi, hep genç de kalmıyor. Yaş ilerliyor, ihtiyarlık çağına ulaşıyor. Güç kuvvet gidiyor, yerine güçsüzlük ve zayıflık geliyor. Dik ve kaya gibi duran o gürbüz vücut mütevazileşiyor, yavaş yavaş eğiliyor. Nice ihtiyarların eğilip iki kat oldukları görülmüştür.

Onların belini ihtiyarlık bükmüştür. O sağlam cüsselerini yaşlılık bu hale koymuştur. Nice pehlivan yapılı gençleri ömrün sonraki yılları böylesine nahif, hafif ve güçsüz yapmıştır

Şair Zâtî bu duruma farklı açıdan yaklaşıyor.

Diyor ki: “Benim belimi büken, beni böyle iki kat eden, yere doğru eğilmeye mecbur eden ihtiyarlık, dede olmak değil. Uzaktan bana bakanlar yaşlandığım için iki kat olduğumu zannederler. Gerçek onların zannettiği gibi değil. Ben yerlerde kaybettiğim ömürü arıyorum.”

Zâtî sanki bu bir kıta şiirinde şunları da demek istiyor: “Ömür nakit para, yani servet gibidir. “Vakit nakittir” diyenlerin dediği gibi, bahası çok, değerli, kıymeti yüksek. Ama ben onu değerini bilemedim. Yerinde kullanamadım, gerekli yerlerde harcayamadım. Ömür sermayesini çarçur ettim. Har vurup harman savurdum. Altından girip üstünden çıktım. Yedim içtim, harcadım. Bu sermayenin günün birinde biteceğini düşünemedim. Gaflete düştüm, yanıldım, anlayamadım.

Gün geldi, bu değerli sermaye elimden kaydı gitti. Yavaş yavaş azalmaya başladı. Ben yine farkına varmadım, yine uyanmadım. Ama günün birinde baktım ki bu sermaye benden ayrılıp gitmiş.

Bakın dostlar, şimdi eğildim yerlerde onu arıyorum. Benim eğri, kambur, iki büklüm ama bu iki kat olmak ihtiyarlığımdan dolayı değil. Yerlerde o kaybettiğim değerleri arıyorum. Teptiğim fırsatları arıyorum. Kıymetini bilmediğim zamanlarımı arıyorum.

Bana bir ömür verilmişti. Bana bir zaman emanet edilmişti. Elime değerli bir fırsat sunulmuştu…

Ancak ben onun kıymetini anlayamadım. Öyle hızlı geçti ki… Göz açık kapayıncaya kadar… Bir saat gibi, bir gün doğuşu, bir gün batışı gibi…

Ömür sermayesi yavaş yavaş azaldı, tükenmeye yüz tuttu. Öyle bir gün geldi ki bir de baktım, onu kaybetmişim. Neden sonra anladım o kaybın değerini. Neden sonra anladım kaybettiğimin hazinenin ne demek olduğunu. Şimdi elimde baston her yürüdüğümde, iki büklüm eğilip onu yerlerde arıyorum. Siz bakmayın benim kamburuma. Bakmayın iki kat oluşuma…

Eğildim ki yerlerde ömür denilen nakit’i, hayat denen serveti, yaşantı denilen değeri, yaşam denilen fırsatı bulayım. Bütün bir ömür boyu hakkını veremediğim sermayeyi arıyorum. Derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibi, hayat içinde olup da hayatın anlamını bilmeyen gibi olamamak için, yitiğimi yeniden arıyorum.

Sanmayın ki benim belimi büken yaşlılıktır. Yerlerde bir şey arayanın beli elbette eğik olur. Ben kaybettiğim ömür denilen nakiti arıyorum, a dostlar, haberiniz ola!”

Bir başkası ömürden boşu buşuna geçen otuz yılı için şöyle diyor:

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum

Gökyüzünde habersiz, uçurtma uçurmuşum” N. F. Kısakürek

Ömrün büyük bir bölümünü boşu boşuna, yaratılış amacından uzak, gaflet içinde geçirmek bundan daha güzel nasıl anlatılabilir. Zaman gelip geçerken, günler ardı ardına giderken, ömür yavaş yavaş tükenirken gökyüzünde uçurtma uçurmakla meşgul olmak. Yani boş işlerle meşgul olup asıl yapılması gerekenleri yapmamak.

Bir başka şair ilâhi olarak da söylenilen şiirinde gafletini şöyle anlatıyor:

Ömrün bitirmiş,

Virâne miyem,

Aklın yitirmiş,

Divâne miyem”
Ya işte böyle, şaire göre ömrünü gafletle bitirmek insanı viran eder. Böyle yapanlar aklını kullanmayan divâneden başka nedir ki?

Aklınını kullanan ömür sermayesini değerini bilir. Ömrün hakkını verir, insan olarak yapması gerekenleri yapar, kendisinden sonra kötü bir şöhret değil, iyi bir isim bırakmaya çalışır, oyun-oyalanma ile geçirmez, ömrün kendisine neden verildiği anlar ve gereğini yapar.

Ne mi yapar? Ömür sermayesinin gereği ne mi?

Cevabını N. F. Kısakürek’in kıtası versin:

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir

Mezarda geçer akçe neyse, onu biriktir”

Akıllı kişi zamanında aklını kullanır da, mezarda işine yarayacak işlerle/faaliyetlerle meşgul olur. Yaşlandıktan sonra bir daha asla bulamayacağı ömür sermayesini eğilip de yerlerde aramaya kalkmaz.

Yerlerde yana yakıla ömür naktini arayanlara bir akıllı rastgelse de şöyle dese haklıdır: “Heyhat, geçti. Anlıyor musun, geçti, geç kaldın.”

Bugün bastonla olsa zoraki ayakta durabilen, iki büklüm de olsa azıcık yürüyebilen, gün gelir yere çöker kalır. Yerinden kalkamaz hale gelir. Artık yerlere ağilip ömür naktini aramayı bile beceremez. Böylesi etrafına bakar ve sonra yerinden yekinir, kalmaya çalışır, kalkamaz ve der ki, “Hele durun, şuradan bir kalkayım, neler yapacağımı size göstereceğim. Siz görürsünüz, hele şuradan bir kalkayım, neler olacak neler” der.

Der de, dediğine kendisi bile inanmaz. Der de dediğine kendisi bile güler. Boş konuştuğunu neden sonra anlar. Ona akıllı bir kimse denk gelse ve şöyle dese haklıdır: “Heyhat, geçti. Anlıyor musun, geçti, geç kaldın.”

Bu da gerçeğin itirafından başka bir şey değildir.

Bu inci gibi sözler söyleyen şair Zâtî’ye ve onun gibi ömür sermayesinin değerini ahir ömründe de olsa bilenlere selâm olsun.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>