Hutbe: Hepimiz Âdem’deniz, Âdem ise topraktandır! /Wir alle sind Kinder Adams

  1. YouTube Preview Image

 (17.Mart 2017

Muhterem Müminler!


Bugünkü hutbemizde, dinimizin ırka, dile, renge ve benzeri özelliklere dayalı ayrımcılığı şiddetle reddettiğini konu edineceğiz.

Hucurât suresinin 13. ayetinde de belirtildiği gibi, bütün insanlık bir erkek ve bir dişiden var edilmiş ve ama farklı farklı topluluklara ayrılmıştır. “Ey insanlar!” diye başlayan bu evrensel hitabın dikkat çektiği hususların başında gelen diğer önemli bir husus, farklı ırklara ve topluluklara ayrılmış olan insanlar arasında ancak takvanın diğer bir insana karşı bir üstünlük vasfı teşkil edeceğidir. Dolayısıyla bazı kişi veya grupların ırk, dil, renk gibi kişinin kendi tercihi ile sahip olmadığı bazı özelliklere dayanarak gerçekleştirdikleri dışlayıcılık bu ayetin açık bir şekilde reddettiği bir tutumdur.

Aziz Kardeşlerim!
Dünyadaki asıl rütbesi kulluk olan insan, bu uğurda kat ettiği başarı ile derece kazanır, üstünlük elde eder. Kendisine sunulmuş iyi ve kötü yollardan ilkine talip olarak yüksek mertebelere ulaşmayı ümit eder. Allah Teâlâ’nın emirlerine tabi olarak, yasakladıklarından ise kaçınarak takvayı hedefler ve kullukta terfi almayı arzu eder. Yoksa belli bir dil havzasına veya muayyen bir topluluğa ait olmak gibi bazı hususiyetlere istinaden kendisini yüksek, aynı özellikleri paylaşmayanları ise daha aşağı görerek üstünlük iddiasında bulunamaz.

Hutbemizin başında aktardığımız âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler, bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler.”[1]

Değerli Kardeşlerim! 
Mümin ve müttaki olan Müslüman kişinin gönlü yaradılmışların her birine yaradanın hürmetine merhametle, sevgiyle açılır. Onları görünüşleri veya ait oldukları topluma göre yargılamaz, yadırgamaz. Çünkü Müslüman, Rabbimiz’in suretlere değil, siretlere nazar ettiğini bilir. Bu yüzden Müslüman’ın çabası başta ahlakını ve takvasını yüceltmeye ve başkalarının gönlünü tamir etmeye yöneliktir.

Burada 1400 seneyi aşkın bir zaman önce Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi’nde konumuzla ilgili irat buyurduğu şu sözleri hatırlayalım: “Ey İnsanlar, sözümü iyi dinleyin. Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız; Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.”[2]

Aziz Müminler! 
Yaşadığımız çağda dile, dine, renge ve ırka dayalı ayrımcılık hâlâ küresel dünyanın en büyük insani sorunlarından biri durumundadır. İslam coğrafyasında din ve mezheplerin çatışması, Batı’da ise yine ırkçılığa dayanan ayrımcılıklar maalesef can, mal ve güven kaybına sebep olmaya devam ediyor. Böyle bir durumda biz Müslümanlara büyük vazifeler düşmektedir. Temel düsturumuz şu olmalıdır: Her türlü ırkçı söylemden uzak durmak, ırkçı söyleme karşı çıkmak ve kendi nefsimizi buna alıştırmak.

Zira, maddi ve manevi tahribatın en üst seviyesinin yaşandığı şu dünyada ümmet olarak başta kendi nefsimiz olmak üzere harabeye dönmüş gönülleri tamir etmeliyiz ve yeryüzündeki çıkarcılığının ve ayrımcılığın neden olduğu savaşların yerine paylaşma, birliktelik ve hayırda yarışma ilkelerini yaşantımıza yerleştirmeliyiz.

[1] Hucurât suresi, 49: 11
[2] Şuabu’l-İman, 7/162, H. No: 4774

DE

Wir alle sind Kinder Adams

Verehrte Muslime!
Der Islam lehnt Diskriminierung ab. Dabei macht es keinen Unterschied, welche Herkunft oder Hautfarbe ein Mensch hat und welche Sprache er spricht. Laut Vers 13 der Sure Hudschurât wurde die gesamte Menschheit aus einem Mann und einer Frau erschaffen. Aus ihnen gingen viele Völker hervor. Es gibt nur einen Maßstab, nämlich Takwâ. Alle anderen Kriterien der Überlegenheit wie die Rasse, Hautfarbe oder Sprache sind diskriminierend und deutlich abzulehnen.

Liebe Geschwister!
Wir Menschen sind alle Geschöpfe Allahs. Der Sinn unseres Daseins ist es, Allahs Weg zu finden und daran festzuhalten. Unser Ziel ist es, ihm ein guter Diener (Abd) zu sein. Je mehr wir uns bemühen, umso höher wird unser Rang bei Allah sein. Wenn wir seinen Geboten folgen und seine Verbote meiden, also ein Leben im Einklang mit seinem Willen führen, werden wir reichlich belohnt werden. Wir dürfen uns nicht überlegen fühlen, nur weil wir zu einer bestimmten Gruppe gehören. Erst recht dürfen wir deshalb niemanden als minderwertig betrachten. In einem Koranvers heißt es: „O ihr, die ihr glaubt, eine Menschengruppe verspotte nicht die andere. Womöglich sind die Verspotteten besser als die Spottenden.“[1]

Verehrte Muslime! 
Gläubige Menschen achten alle Geschöpfe, denn hinter all ihnen steht Allah als der Schöpfer aller Dinge. Ein guter Muslim darf niemanden nach seinem Äußeren oder seiner Gruppenzugehörigkeit beurteilen. Denn als Muslim weiß er, dass Allah nicht auf das Aussehen achtet, sondern auf die Taten. Daher bemüht der Muslim sich um mehr Takwâ und Ahlâk. Erinnern wir uns an die Worte unseres Prophet vor mehr als 1400 Jahren bei seiner Abschiedspredigt: „O ihr Menschen, achtet gut auf meine Worte. Euer Herr ist einer. Euer Vater ist auch einer. Ihr seid alle Kinder Adams, und Adam ist aus Lehm. Weder steht der Araber über dem Nichtaraber oder der Nichtaraber über dem Araber, noch steht der Hellhäutige über dem Dunkelhäutigen oder der Dunkelhäutige über dem Hellhäutigen. Überlegenheit besteht allein in der Gottesfurcht.“[2]

Liebe Geschwister! 
Leider ist Diskriminierung weltweit immer noch ein großes Problem. Die Konflikte zwischen Religionen und Glaubensrichtungen in der islamischen Welt einerseits sowie der Rassismus und seine Folgen im Westen andererseits kosten die Menschen ihre Freiheit, Sicherheit, ihren Besitz und manchmal auch ihr Leben. Diese Situation stellt uns Muslime vor große Herausforderungen. Wir Muslime sind gegen jede Art von Rassismus. Uns gegen Rassismus zu stellen, ist eine Pflicht.

In einer Welt der blinden Zerstörung ist es unsere Aufgabe als Gemeinschaft, die Herzen der Menschen zu erreichen. Anstelle von Krieg und Konflikt, deren Hauptursachen Ungleichheit und Diskriminierung sind, treten wir ein Gerechtigkeit und Solidarität, komme was wolle.

[1] Sure Hudschurât, 49:11
[2] Schuab al-Îmân, 7/162, Hadith Nr. 4774

…………………..

Evlilik ve Düğün Adabı

Muhterem Müminler!
Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar yayan Rabbiniz’den korkun.”[1]

Değerli Kardeşlerim!
Evlilik, insan neslinin muhafazası için en önemli müessesedir. İffetin, namusun korunması için de mükemmel bir kalkandır. Dolayısı ile haramların iyice yayıldığı bu zamanda iffetli kalmanın tek yolu evliliktir. Bu yüzden, evlilik aynı zamanda bir ibadettir. İnsanın kendi nefsi ile mücadelesinin bir örneği bakımından cihat olarak nitelendirilebilir. Çünkü bunun neticesinde Allah’ın rızasına ulaşmak vardır.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Kişi evlendiği zaman dininin yarısını korumuş olur. Geriye kalan yarısı için de Allah’a karşı gelmekten sakınsın.”[2]

Muhterem Müslümanlar! 
Evlilik konusunda son derece hassas olmamız gerekmektedir. Evlilik bir oyuncak olmadığı gibi, evlilikten kaçınmak da doğru değildir.
Bunun için, evliliğin önemini kavramak, çocuklarımıza nikâhın, aile olmanın ne demek olduğunu anlatmak zorundayız. Evlilikte, moda tabirle “Anlaşamazsak ayrılırız.” anlayışı yerine, “Ayrılmayacağız, birbirimizi seveceğiz, sayacağız, evliliğimizi bir ömür boyu sürdürmek için fedâkârlıkta bulunacağız.” anlayışı yaygınlaştırılmalıdır.

Kıymetli Kardeşlerim! 
İslam’ın temel ilkelerinden olan, namusun ve neslin korunması ilkesi, ancak Allah adına kıyılan nikâh ile sağlanabilmektedir. Bunun dışında kalan yollar, kişiyi en ağır haramlardan biri olan zina gibi ahlaksızlıklara götürmektedir. Zina ile beraber ahlaksızlıklar iyice artmakta ve nesil bozulmakta, nikâha giden yollar kolaylaştırıldığında ise ahlak korunmakta ve nesil emniyet altına alınmaktadır. Onun için, evlenecek olan kızımızın ve oğlumuzun nikâha giden yollarını kolaylaştırmamız gerekmektedir.

Değerli Müslümanlar! 
Evliliğin ve nikâhın ilan edilmesini geleneklerimiz gereği düğün şeklinde yapıyoruz. Düğünlerimizde eğleniyor, nikâhlarımızı akrabalarımıza, dostlarımıza ve topluma ilan ediyoruz. Zaten nikâhın ilanı da böyle olmalıdır. Bununla birlikte, maalesef, İslam’ın asaletine, ahlakına uymayan düğünlere de rastlıyoruz. Bu konuda bilinçli ve uyanık olalım. Hiçbir anlamı olmayan “Bir kere evleniyorlar, ne olur ki?” gibi mazeretlerle Allah için kurduğumuz yuvamızın temelini daha ilk günden yıkmayalım.

Düğünlerimizde israfa gitmeyelim. Oğlunu ya da kızını evlendirecek ana babalar, “Kim ne der?” gibi anlamsız sorularla veya “Şanıma yaraşır bir düğün yapmalıyım.” gibi uygunsuz yaklaşımlarla karşı tarafı gereksiz yere ağır yük altına sokacak organizasyonlara girişmemelidir. Sade ve ciddi olunmalıdır. Yük olunmamalı, bilakis karşı tarafın yükü hafifletilmelidir. Yakınlarımızın ve dostlarımızın bizleri tebrik için geldiği bu günde onlara ikramlarımızı yapmalı ve dualarını almalıyız! Ancak asla aşırıya ve israfa kaçmamalıyız! Hele ki Allah’ın haram kıldığı, bütün kötülüklerin anası olan içkiyi kesinlikle düğünlerimize sokmamalıyız.

Davetliler ve düğün sahipleri olarak bir diğer dikkat etmemiz gereken husus da tesettüre riayet etmektir. Bir yandan Allah’ın emrini ve peygamberin sünnetini yerine getirirken diğer yandan harama düşmemeliyiz.

[1] Nisâ suresi, 4:1
[2] Taberânî, Mu’cemu’l Evsât, 1/162/1

DE

Heirat und Hochzeitsbräuche

Verehrte Muslime!
In einem Koranvers heißt es: „O ihr Menschen! Fürchtet euren Herrn, der euch aus einem (einzigen) Wesen erschuf und aus ihm seine Gattin und aus ihnen viele Männer und Frauen entstehen ließ.“[1]

Liebe Geschwister!
Die Ehe ist die wichtigste gesellschaftliche Institution. In einer Zeit, in der Sünden immer mehr um sich greifen, ist sie der beste Weg, um seine Tugend zu bewahren. Deshalb ist die Ehe auch eine Ibâda, durch die man das Wohlgefallen Allahs erlangen kann. Unser Prophet sagte hierzu: „Wenn jemand heiratet, hat er die Hälfte des Glaubens erfüllt. Für die andere Hälfte möge er gottesfürchtig sein.“[2]

Verehrte Muslime! 
Wir sollten uns über die Bedeutung der Ehe im Klaren sein. Einerseits ist sie nicht immer einfach, andererseits ist es auch nicht richtig, sie zu meiden. Umso wichtiger ist es, dass wir unseren Kindern zeigen, was es heißt, eine gute Ehe zu führen. Dazu gehört auch, dass man nicht bei jedem Streit direkt mit der Scheidung droht, sondern sich mit aller Kraft für den Erhalt der Ehe einsetzt.

Liebe Geschwister! 
Zu den Zielen des Islams gehört es, die Ehre und Nachkommenschaft zu schützen. Die Ehe ist ein Mittel dazu, denn sie bewahrt den Menschen vor Zinâ (Unzucht). Aus diesem Grund sollten wir unseren Söhnen und Töchtern, die heiraten wollen, die Eheschließung erleichtern.

Verehrte Muslime! 
Die Eheschließung wird traditionell mit einer Hochzeitsfeier in der Gemeinschaft öffentlich gemacht. Das ist eine schöne Tradition. Leider gibt es auch Hochzeitsfeiern, die nicht mit islamischen Grundsätzen vereinbar sind. Man hört oft Sätze wie: „Man heiratet nur einmal, was ist schon dabei?“. Doch egal, ob einmal oder nicht, wichtig ist das Wohlgefallen Allahs.

In diesem Sinne dürfen unsere Hochzeiten nicht übertrieben prunkvoll und verschwenderisch sein. Die Eltern der Braut oder des Bräutigams dürfen die Gegenseite nicht in finanzielle Schwierigkeiten bringen, sondern müssen versuchen, ihr so viel Last wie möglich abzunehmen. Wenn unsere Verwandten und Freunde uns besuchen, um uns zu beglückwünschen und uns Segen zu wünschen, müssen wir sie natürlich auch bewirten. Auch hier müssen wir maßvoll sein. Vor allem müssen wir darauf achten, dass auf unseren Hochzeitsfeiern kein Alkohol ausgeschenkt wird.

Ein anderer wichtiger Punkt ist es, sich auch auf Hochzeiten den islamischen Normen entsprechend zu kleiden. Es wäre absurd, zu sündigen, wo man doch Allahs Gebot und die Tradition unseres Propheten befolgen möchte.

[1] Sure Nisâ, 4:1
[2] Tabarânî, Mudscham al-Awsât, 1/162/1

……………………………

Bu Teşkilatta Görev Yapmak

Değerli Müminler!

İnsan doğduğu andan itibaren mutlaka bir yerlere mensup ve üye olur. Bir aileye, bir mahalleye üye olduğu gibi kendi iradesi ile bir spor kulübüne, bir köy derneğine veya İslami bir teşkilata da üye olabilir. Kendisinden bir parça olarak gördüğü bu kurumun başarısı için ter döker, canla başla çalışır. Bugün burada bulunmamız bizim de bir yere, yani bu teşkilata uzaktan veya yakından bir bağımızın olduğunu gösterir.

Aziz Kardeşlerim!
Peki, sadece haftada bir defa cuma namazına gelmekle veya üye aidatı vermekle bu teşkilatın, bu caminin bizden beklediği görevi yerine getirmiş oluyor muyuz?

İnsanların doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, faydalı ile zararlıyı, hayır ile şerri, hak ile batılı birbirinden ayırt etmekte zorlandığı, hak ve hukuktan uzaklaştığı, genelde adaletin değil, güçlünün yanında yer aldığı, insanlığın kurtuluşu için yapılan çalışımların azaldığı böyle bir dönemde şükürler olsun ki, “İslam Toplumu Millî Görüş” teşkilatımız var.

Yine şükürler olsun ki, temelinde Kur’an ve sünnet olan, ümmet bilinciyle hareket eden, gönlünden mazlum ve mağdurları hiç düşürmeyen, her zaman ve her yerde korkmadan hakkı haykıran, 40 yıldır bulunduğu ülkelerde barış ve huzura katkı veren ve bu yolda projeler geliştiren bir teşkilata sahibiz.

Muhterem Müslümanlar! 
İşte bu teşkilat, Âl-i İmrân suresinin 104. ayetindeki, “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun.”[1] emrine ittiba ve sonunda da ayetin devamı olan: “İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” sırrına erme mücadelesindedir.

Değerli Kardeşlerim! 
Bir mücadele olan bu hayatta kurumsal mücadele çok önemlidir. Allah’ın resulü Hz. Muhammed (s.a.v.) henüz peygamberlik gelmeden önce, genç yaşında, Hilfu’l Fudûl diye bilinen erdemliler ittifakına katılmış, adalet mücadelesini o şekilde yürütmüştü: “Ben Abdullah ibnu Ced’an’ın evinde yapılan bir antlaşmada hazır bulundum. Böyle bir toplantıda hazır bulunmam benim için kırmızı develere sahip olmamdan daha sevimlidir. İslam’da da böyle bir antlaşmaya davet edilsem yine icabet ederim.”[2]

Değerli Kardeşlerim! 
Bu ülkelerde İslam’ın ve Müslümanların varlığının sürmesi, İslami bilincin gelecek nesillere aktarılması, İslami kimlik ve bilincin yetişmesi için teşkilat içinde yer almamız zaruridir. Herkes başkan olamaz ama çoluk çocuğumuzla, eşimizle herkes bir yerde bir görev yapabilir. En azından yarının teşkilatçılarını yetiştirecek infak kampanyamızı destekleyebilirsiniz. Böylelikle, Rabbimizin bize yüklemiş olduğu iyiliği emredip kötülükten menetme sorumluluğunu yerine getirme yolunda hareket etmiş oluruz.

Allah Teâlâ bizleri bilinçli Müslümanlar kılsın, bizleri İslam’a ve Müslümanlara hizmette daim eylesin.

[1] Âl-i İmrân suresi, 3:104
[2] Ahmed b. Hanbel, I,190, 193

DE

Unser Beitrag für die Gemeinde

Verehrte Muslime!
Menschen sind soziale Wesen. Von Geburt an leben wir in einer Gemeinschaft, ob nun Familie, Verwandtschaft oder Stadtteil. Später folgen Mitgliedschaften wie z. B. in Sportvereinen, Berufsverbänden oder religiösen Einrichtungen. Wir setzen uns ein, damit unsere Gemeinschaft besser wird. Dass wir heute hier sind, zeigt, dass wir uns, direkt oder indirekt, mit dieser Gemeinde verbunden fühlen.

Liebe Geschwister!
Auch wenn wir uns dieser Gemeinde verbunden fühlen, ist es bestimmt nicht ausreichend, wenn wir einmal in der Woche zum Freitagsgebet kommen und unseren Monatsbeitrag zahlen. Umso dankbarer sind wir, dass es Gemeinschaften wir die IGMG gibt, die gute Dienste für uns leisten. Das ist besonders wichtig in einer Zeit, in der es vielen Menschen schwerfällt, Recht und Unrecht zu unterscheiden und gemeinschaftlich zu handeln.

Seit mehr als 40 Jahren handeln wir gemäß Koran und die Sunna. Wir agieren im Interesse der Umma und setzen uns weltweit für die Armen und Bedürftigen ein. Durch unsere Projekte tragen wir zum sozialen Frieden bei. Alhamdulillah!

Verehrte Muslime! 
Das Ziel unserer Gemeinschaft wird in der Sure Âli Imrân, Vers 104 vorgegeben: „Aus euch soll eine Gemeinde von Leuten hervorgehen, die zum Guten einladen, die das Rechte anordnen und das Schlechte untersagen“[1];denn, so heißt es im gleichen Vers weiter, „dies sind diejenigen, die es geschafft haben, die errettet werden.“

Liebe Geschwister! 
Gemeinschaftliche Strukturen sind sehr wichtig. Noch vor seiner Prophetenschaft trat unser Prophet einer Gruppe bei, die sich „Hilf al-Fudûl“ (Pakt der Tugendhaften) nannte. Er setzte sich damit für Gerechtigkeit ein. Unser Prophet berichtete später: „Ich war im Haus Abdallah ibn Dschad’âns bei einem Pakt zugegen, der so vorzüglich war, dass es mir lieber war, ihr Mitglied zu sein als eine Herde roter (wertvoller) Kamele zu besitzen. Wenn ich jetzt, im Islam, zu einem solchen Pakt wieder eingeladen würde, würde ich mich ihm wieder anschließen.“[2]

Verehrte Muslime! 
Wenn wir wollen, dass der Islam und die kommenden Generationen der Muslime hier in diesen Ländern eine Zukunft haben, ist es äußerst wichtig, dass wir uns für unsere Gemeinden einsetzen.

Nicht jeder kann Vorsitzender werden, aber jeder, ob Mann oder Frau, kann eine Aufgabe übernehmen. Das Mindeste, was wir tun können, ist, Mitglied dieser Gemeinde zu werden und so ihre Arbeit unterstützen. Damit kommen wir der Erfüllung des göttlichen Gebotes, das Gute zu gebieten und das Schlechte zu verbieten, inschallah einen Schritt näher.

O Allah, bitte ermögliche uns, gute Dienste für den Islam und die Muslime zu leisten!

[1] Sure Âli Imrân, 3:104
[2] Ahmad ibn Hanbal, I,190, 193

 

………………….

Bidat ve Hurafeler

Değerli Müminler!

Dinimiz İslam, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in vefatı ile tamamlanmış, artık Efendimiz’den sonra bu dine herhangi bir ilave de bu dinden herhangi bir çıkarma da yapılamaz. Bu din tamamlanmıştır. Âyet-i kerîmede bu durum kesin bir dille bildirilmiştir. “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’dan razı oldum.”[1] buyuran Rabbimiz’in dini Kur’an ve sünnet ile elimizdedir.

Aynı şekilde Peygamber Efendimiz de bu dinin neden ibaret olduğunu şu şekilde açıklamıştır: “Bundan sonra (bilin ki) sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Doğru yola götürenlerin en hayırlısı da Muhammed’in gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, (dinde) sonradan icat edilenlerdir. Her bid’at sapıklıktır.”[2]

Aziz Müslümanlar!
Bu ayet ve bu hadise göre, dinimiz kemale ermiştir. Din olarak Kur’an ve Allah resulünün yolu haricindeki her şey batıldır. Yok hükmündedir. Bize din olarak, inanç olarak, ibadet olarak Kur’an ve sünnette olmayıp da din diye emredilen her şey reddedilmelidir.

Muhterem Cemaat! 
İnanç hususunda olduğu gibi, ibadet olarak da dine sonradan bir şey ilave edilemez. Dinimiz Peygamberimiz’den sonra nebi de resul de gelmeyecek diyorsa, asla nebi de resul de gelmeyecektir. Geldi diyenler, yalan söylemektedirler. Kendisini resul ilan edenler de apaçık yalancılardır.

Kur’an, din tamamlandı diyorsa, Kur’an’da fazlalık ya da azlık olduğunu söyleyenler yalan söylemektedir.

Peygamber Efendimiz uğursuzluk diye bir şey yoktur diyorsa, safer ayı başta olmak üzere çeşitli yer ve zamanlarda ya da olaylarda uğursuzluk olduğunu iddia edenler yalan söylemektedir.

Bir başka şekilde, kabirlerde yatanlara sadece dua edilebilecek ve onlar için rahmet dilenebilecekken, türbeleri yardım dilenilen mekânlar hâline getirenler dinde tahrifat yapıyor demektir. Çünkü ayette şöyle buyurulmaktadır: “Allah’ı bırakıp, kendisine ne faydası ne de zararı dokunacak olan şeylere yalvarırlar. Bu, haktan büsbütün uzak olan sapıklığın ta kendisidir.”[3]

Büyü ve sihir yapmak, gelecekten haber vermek, olayları olmadan önce bildiğini iddia etmek, vefat edenlerin ahiret hâlleri ile ilgili haber aldığını söylemek, bütün bunların hepsi hem büyük günah hem de dinimizin reddettiği çirkinliklerden, hurafe ve bid’atlerdendir.

İçki haram olduğu hâlde, bir kereden bir şey olmaz diyerek dinin kesin emirlerini hafife almak bid’attir, cahilliktir, hurafedir.

Değerli Müslümanlar! 
Aynı şekilde, dinin emir ve yasaklarını günün anlayışına göre yok saymak veya yumuşatmak da bid’attir, hurafedir. Dinimize sokulmaya çalışılan bu saçmalıklara, bu safsatalara karşı uyanık olmak, insanları uyandırmak ve hep birden Allah’ın ve O’nun resulünün ipine sarılarak hak yoluna çağırmak suretiyle görevimizi yerine getirmemiz gerekmektedir.

Rabbim bize, hurafelerden ve hurafecilerden uzak durma güç ve gayreti ihsan etsin.

[1] Mâide suresi, 5:3
[2] Muslim, Cumâ, 55; H. No: 867
[3] Hac suresi, 22:12

DE:

Neuerungen und Aberglaube

Mimbar Deckenleuchten

Verehrte Muslime!
Mit dem Ableben unseres Propheten hat der Islam seine endgültige Gestalt gefunden. Ihm kann nichts mehr hinzugefügt werden, genauso wie auch nichts entfernt werden kann. Im Koran heißt es: „Am heutigen Tage habe ich für euch euren Glauben vervollständigt, meine Huld an euch vollendet und den Islam als Religion für euch erwählt.“[1]

Unser Prophet erklärte, was diese Religion ausmacht: „(Wisset, dass) von nun an das beste Wort das Buch Allahs (ist). Und der beste Weg zur Rechtleitung der von Muhammad gezeigte Weg. Das Schlechteste sind spätere Hinzufügungen (zur Religion). Jede (religiöse) Neuerung ist eine Irreleitung.“[2]

Liebe Geschwister!
Wir halten fest: Alles, was außerhalb von Koran und Prophetentradition steht, ist nichtig und ungültig. Alles, was nicht Koran und Sunna entspricht, gehört nicht zum Islam.

Verehrte Muslime! 
Weder den Glaubensinhalten noch den Gottesdiensten kann etwas hinzugefügt werden. Wen unser Prophet gesagt hat, dass nach ihm kein weiterer Prophet (Nabî) oder Gesandter (Rasûl) kommen wird, dann ist das so. Wer etwas anderes behauptet, der irrt. Dem Koran zufolge ist die Religion vollendet. Wer sagt, dass im Koran etwas fehlt oder etwas überflüssig ist, der irrt.

Unser Prophet sagte, dass bestimmten Ereignissen, Zeiten, Orten, Dingen oder Wesen kein Unglück zuzuschreiben ist. Wer etwas anderes behauptet, liegt falsch. Für die Toten kann nur um Gnade gebetet werden. Wer die Grabstätten in Gebetsstätten umwandelt, in denen die Verstorbenen um etwas gebeten werden, zerstört den Glauben. Der Koran ist in dieser Hinsicht unzweideutig: „Sie wenden sich ab von Allah und beten zu Dingen, die ihnen weder zu nutzen noch zu schaden vermögen. Dies ist ein gründlicher Irrtum.“[3]

Wahrsagerei zu betreiben, zu behaupten, Ereignisse zu kennen, bevor sie eintreten, oder über den Zustand von Verstorbenen im Jenseits Kenntnisse zu erhalten – all das sind große Sünden. Es sind abergläubische Lehren und Neuerungen (Bida), die keinen Platz in unserer Religion haben.

Das Alkoholverbot im Islam mit Aussagen wie „einmal ist keinmal“ auf die leichte Schulter zu nehmen, ist Unwissenheit.

Liebe Geschwister! 
Die Gebote und Verbote der Religion entsprechend dem Zeitgeist für ungültig zu erklären oder zu verwässern, ist eine Neuerung und ein Irrglaube. Wir sollten wachsam sein und unsere Geschwister aufklären, damit wir alle im Glauben Allahs und seines Propheten standhaft bleiben.

Möge Allah uns die Kraft und den Willen geben, uns von Aberglauben fernzuhalten.

 

………………………………

 

Umre ve maneviyatımız

Muhterem Cemaat!
Aslında alışılageldiği üzere, hayatımızı maddi ve manevi diye ikiye ayırmamız mümkün değildir. Zira her ikisi birbirini tamamlamaktadır. Dolayısı ile bugünkü hutbemizde ele alacağımız umre ibadetinin, hayatlarımızı nasıl etkilemesi gerektiğinden bahsetmek daha doğru olacaktır.

Umre, vakfesi ve şeytan taşlaması olmayan hac gibi bir ibadettir. Aynen hacda olduğu gibi ihrama girilerek Kâbe’nin tavaf edilmesi ve sa’y yapılması ile tamamlanmaktadır. Umreyi her zaman yapmak mümkündür. Hac İslam dininin bir ömre bedel temel ibadetidir, sadece bir kez yapılsa dahi yeterlidir. Bununla birlikte umre, hac gibi farz olmasa da Rabbimiz ve Peygamber Efendimiz tarafından övülmüştür. Efendimiz, “Umre ibadeti, daha sonraki bir umreye kadar işlenecek günahlara kefarettir. Mebrur haccın karşılığı ise ancak cennettir.”[1]buyurmuştur.

Kıymetli Kardeşlerim!
Böylesine müjdelerle dolu bir ibadeti tekraren yerine getirmek bir Müslüman için en kazançlı amellerden birisidir. “Biz, Beyt’i (Kâbe’yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrâhim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrâhim ve İsmâil’e: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun, diye emretmiştik.”[2] buyuran Rabbimiz’in, “Toplanma mahalline gelin!”, “Orada tavaf edin, namaz kılın!” emrine uyabilmek ne kadar da büyük bir kazançtır.

Değerli Kardeşlerim! 
Diğer ibadetlerde olduğu gibi umre de yalnız Allah rızası için yapılır. Turistik bir geziye gidiyormuş gibi veya “Herkes gidiyor ben de gideyim bari.” düşüncesi ile yapılan umre, Allah katında makbul bir umre değildir. Çünkü Yüce Rabbimiz,“Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın.”[3] buyurmaktadır. İşte Rabbimiz’in bu emrine uyarak yapacağımız umre bizim maneviyatımızı diriltecek, maddiyatımızdaki problemlere direnme gücü verecektir. Niyeti ibadet; gitmesi ibadet; gelmesi ibadet; binlerce Müslümanla selamlaşıp kardeş olması ibadet olan bir yolculuk bizim maneviyatımızı elbette ki olumlu manada etkileyecektir.

Değerli Müslümanlar! 
Her gün ailemizin rızkını temin etme çabası içinde yoruluyoruz. Dünya meşgalelerinin yol açtığı sıkıntı, bunalım ve stresten daralan gönüllerimizi Kâbe’den başka bir yerde, Kâbe’den daha güzel bir mekânda rahatlatabilir miyiz? Hayır! Elbette ki, kıblenin merkezi, peygamberlerin ve Peygamberimiz’in ibadet mekânı, Allah’a yalvarılan yerlerin en mübareği olan Kâbe’yi ziyaretten daha güzel bir sefer olamaz.

Bütün bunlara binaen umre, maddi fedakârlığı, manevi hazırlığı, kızmamayı, sabrı, tanımadık insanlarla kardeşliği öğretir, bir araya gelmiş milyonlarca gönül arasında manevi bir bağ kurar. Böylece dünya hayatına yönelik bakışımıza yeni ufuklar açar. Farklı ırk ve renkteki insanların bu farklılıkları terk ederek, kardeşlik ve kulluk noktasında buluşmasına vesile olur.

Bu nedenle, özellikle şu genç neslimizin, öğrenci grupları ile umre yapmalarını teşvik edelim. Gençlere bu yaşta umre yapma imkânı tanıyalım.

[1] Buhârî, Umre, 1
[2] Bakara suresi, 2:125
[3] Bakara suresi, 2:196

DE

Umra und Spiritualität

Verehrte Muslime!
Oft wird von einem weltlichen und einen religiösen Leben gesprochen. Doch eigentlich kann man das nicht voneinander trennen: beide Bereiche ergänzen einander und gehen ineinander über. Heute wollen wir darüber sprechen, welchen Einfluss die Umra auf unser alltägliches Leben haben sollte.

Die Umra ist eine freiwillige Pilgerreise. Sie wird – bis auf einige Ausnahmen – genauso durchgeführt wie der Hadsch: Es wird der Ihrâm angelegt, die Kaaba umrundet und der Say zwischen den Hügeln Safâ und Marwa vollzogen. Die Umra kann jederzeit durchgeführt werden. Sie ist zwar keine Pflicht, wird aber stark empfohlen. Unser Prophet sagte: „Die Umra ist eine Sühne für alle Sünden, die bis zur nächsten Umra begangen werden. Die Belohnung für einen gültigen Hadsch ist nichts anderes als das Paradies.“[1]

Liebe Geschwister!
Die Umra ist sehr verdienstvoll. In einem Koranvers heißt es: „Wir haben das Haus zu einem Versammlungort und einem Hort der Sicherheit für die Menschen gemacht. Macht euch die Stätte Abrahams zur Gebetsstätte. Und wir geboten Abraham und Ismael: Haltet mein Haus rein für diejenigen, die darin die Umkreisung vollziehen, sich in Andacht vertiefen, sich verneigen und niederwerfen.“[2]

Verehrte Muslime! 
Wie alle anderen Ibâdas wird auch die Umra nur für Allah verrichtet. Eine Umra, die aus Gewohnheit oder wie eine Urlaubsreise durchgeführt wird, hat keinen Wert bei Allah. Denn im Koran heißt es: „Vollzieht den Hadsch und die Umra für Allah.“[3]

Eine Umra nur um Allahs Willen stärkt uns spirituell und gibt uns Kraft. Eine solche segenvolle Reise, zusammen mit tausenden anderen Muslimen, wird unser spirituelles Leben ganz sicher positiv beeinflussen.

Liebe Geschwister! 
Wir arbeiten Tag für Tag, um usere Familien gut zu versorgen. Gibt es einen besseren Ort als die gesegnete Stätte des Islams, um uns von den weltlichen Sorgen, vom Stress des Alltags und privaten Krisen zu erholen? Mit Sicherheit nicht! Eine bessere Reise als zur Kaaba, unserer Kibla, dem Gebetsort unseres Propheten und vieler Propheten vor ihm, der heiligsten aller Gebetsstätten, kann es nicht geben.

Die Umra lehrt uns Bescheidenheit, Opferbereitschaft und Geduld. Tausende Menschen, die an diesem Ort zusamengefunden haben, sind wie Geschwister. Die Umra eröffnet uns neue Perspektiven auf das Leben. Sie führt dazu, dass Menschen verschiedener Herkunft und Hautfarbe ihre Unterschiede überwinden und sich als Geschwister und Diener Allahs begegnen.

Aus all diesen Gründen sollten wir vor allem auch unsere Jugendlichen ermutigen, die Umra anzutreten. Keine Mühe sollte dafür zu groß sein.

[1] Buhârî, Umra, 1
[2] Sure Bakara, 2:125
[3] Sure Bakara, 2:196

…………………………

Batı Dünyasında Müslüman Olmak

Değerli Müslümanlar!
İnsan, dünyaya gelmeden önce nerede doğacağına, nerede hayatına devam edeceğine ve hangi milletten olacağına karar veremez. Bundan dolayıdır ki, Müslüman her nerede dünyaya gelirse gelsin, her nerede yaşarsa yaşasın, şartları ne olursa olsun Allah’a kul olmakla, dolayısıyla kul olma yükümlülüğünü yerine getirmekle mükelleftir. Bugün, yaşadığımız ülkeler, belki İslami değerlerle uyuşmayan ülkeler olabilir. Ancak bizler, Müslüman olarak, noktasıyla ve virgülüyle bizlere örnek olan Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yolundan giderek Müslümanca yaşayabiliriz. Zaten Müslümanca yaşamak zorundayız.

Muhterem Cemaat!
Müslüman, yaşadığı toplumda Kur’an ve sünnetin buyruklarına uyarak yani kısaca, örnek İslam ahlakıyla herkese örnek bir şekilde yaşamak durumundadır.
Etrafımıza bakıyoruz, günden güne İslam algısının negatif yönde geliştiğine, Müslümanların küçük görüldüğüne şahit oluyoruz. O hâlde Müslümanlar olarak neyi doğru neyi yanlış yaptığımızı sorgulamak durumundayız.

Kıymetli Kardeşlerim! 
Resûlullah (s.a.v.)’in peygamber olmadan önceki hayatına bir bakalım. Onun herkes tarafından “Muhammed’ul Emin” yani güvenilen insan Muhammed olarak hemen herkesin aklına gelmesi, bizim için de aynen geçerlidir. O şöyle buyurmuştur: “Müslüman, elinden ve dilinden tüm insanların kurtuluşta olduğu kimsedir. Mümin de, tüm insanların hayat ve mallarını kendisinden güvencede hissettiği kimsedir.”[1]

Kıymetli Müslümanlar! 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yaşadığı onca sıkıntı ve çileye rağmen güvenilirliğinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine, zamanının en güvenilir ve adil kişisi olarak kalmıştır. Bizler, oturduğumuz binada, ikamet ettiğimiz sokak veya mahallede, çalıştığımız iş yerinde, okuduğumuz okulda, alışveriş mekânlarında Müslüman olarak İslam ahlakının örnekliğini sergilemek durumundayız. İslam düşmanlığına karşı vereceğimiz en güzel cevabımız bu, Müslümanca yaşantımız, Müslümanca davranışımız olmalıdır.

Komşumuzun, iş veya okul arkadaşımızın güvenilecek, danışılacak, aranılacak kişi olarak aklına ilk olarak bizim gelmemiz gerekir. Bizler İslam ahlakıyla, İslam kimliği ile yaşamıyorsak, başka hangi tavrımızla, hangi kimliğimizle bu toplumlarda yer edineceğiz? Müslüman güvenilecek, yaslanılacak ilk kişi olarak farkını ortaya koymak durumundadır.

Değerli Kardeşlerim!
“O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.”[2]
ayetinde zikredildiği gibi, yaşadığımız toplumda ince bir ipin üzerindeyiz. Zor şartlar altında bile iyilikten ayrılmaz ve hayatımızı Müslümanca idame ettirirsek umulur ki, ayette zikredilen tatlı su ile karşılık buluruz.
Hâsıl-ı kelâm: Yürüyüşümüzden oturuşumuza, hâl ve hareketlerimize, konuşmamızdan dinlememize kadar dikkat etmeli ve İslam’ın birer temsilcisi olduğumuzu, toplumda İslam algısını değiştirecek kişilerin bizler olduğunu unutmamalıyız.

[1] Nesâî, Sünen, Sıfatu’l Mu’min, 11. H. No.: 4995
[2] Furkân suresi, 25:53

(DE)

Muslimisches Leben im Westen

Verehrte Muslime!

Keiner von uns kann entscheiden, wo wir auf die Welt kommen, wo wir leben und welcher Nation wir angehören möchten. So oder so ist es unsere Aufgabe, ein Leben im Sinne eines guten Muslims zu führen. Das gilt auch, wenn das Land, in dem wir leben, nicht immer zu unseren Werten passt. Als Muslime folgen wir dem Weg unseres Propheten Muhammad (s), der uns in allem ein gutes Vorbild ist.

Liebe Geschwister!
Ein Muslim folgt den Geboten des Korans und der Sunna, egal wo er lebt. Er bemüht sich, ein Vorbild für andere zu sein. Wenn wir uns heute aber umschauen, sehen wir, dass die Wahrnehmung des Islams von Tag zu Tag negativer wird und Muslime ausgegrenzt werden. Deshalb müssen wir uns als Muslime fragen, was wir falsch gemacht haben.

Verehrte Muslime! 
Betrachten wir das Leben des Gesandten Allahs vor seiner Berufung zum Propheten: Von jedem in seiner Umgebung wurde er als „Muhammad al-Amin“, also der „vertrauenswürdige Muhammad“ wahrgenommen. Das sollte auch für uns gelten. Unser Prophet sagte: „Der Muslim ist derjenige, vor dessen Hand und Zunge alle Menschen sicher sind. Und der Gläubige ist derjenige, vor dem Leben und Besitz aller Menschen in Sicherheit sind.“[1]

Liebe Geschwister! 
Trotz aller Sorgen und Not blieb unser Prophet der vertrauenswürdigste und gerechteste Mensch seiner Zeit. Wir als Muslime sind dazu verpflichtet, in dem Wohnhaus, in dem wir leben, an unserem Arbeitsplatz, in der Schule und überall, wo wir mit anderen in Kontakt treten, ein moralisches Vorbild zu sein. Ein solches Verhalten ist übrigens die beste Antwort auf Islamfeindlichkeit.

Wir sollten die erste Person sein, die unserem Nachbarn, Arbeitskollegen oder Schulfreund einfällt, wenn er sich jemandem anvertrauen möchte. Wie, wenn nicht als Muslime wollen wir denn in dieser Gesellschaft einen Platz finden? Als Muslime sollten wir Menschen sein, auf vertraut werden kann.

Verehrte Muslime! 
Im Koram heißt es: „Und er ist es, der die beiden Gewässer frei fließen lässt, das eine süß und frisch, das andere salzig und bitter. Doch zwischen beide hat er eine Scheidewand und eine trennende Schranke gesetzt.“[2] Wenn wir selbst unter den widrigen Bedingungen, in denen wir in dieser Gesellschaft leben, ein muslimisches Leben führen, besteht die Hoffnung, dass wir das im Vers erwähnte süße Wasser im Jenseits als Lohn erhalten.

Wir dürfen nicht vergessen, dass wir mit unserem Handeln und unseren Worten den Islam vertreten. Wir haben es in der Hand, die Wahrnehmung bezüglich des Islams in unserer Gesellschaft zu verändern.

[1] Nasâî, Sunan, Sifat al-Mu’min, 11. Hadith Nr. 4995
[2] Sure Furkân, 25:53

……………………………………………………………..

Sosyal medya, internet ve eğlence sarmalı

Muhterem Müslümanlar!

İçimizde sosyal medyayı, interneti kullanmayan, spor-futbol muhabbetine kapılıp da yapılması gereken pek çok şeyi ertelemeyen kimse var mıdır acaba? Belki birkaç kişi “ben” diye cevap verse bile, bunlar artık hayatımızın gerçekleri olmuş, hatta bazen tiryakilik derecesinde bir alışkanlık, bir bağımlılık hâline de gelmiştir. Bağımlılık ise bir nevi hastalıktır.

Bağımlılıktan da öte, sosyal medyanın, internetin nasıl kullanıldığı daha da önemlidir. Görüp duyuyoruz, istemesek de bir gün bizim mobil telefonumuza, sosyal medya hesabımıza düşen mesajlardan da anlıyoruz ki, durum gerçekten de vahim.

Hitap ve ifadedeki hakaretlerden tutun, küfürler savurmaya, küçük görmelere, alay etmelere, dedikodu ve gıybete kadar, ne kadar İslam’ın reddettiği iş varsa hepsi bu mesajlarda dolaşıyor.

Bu yetmiyormuş gibi insanlar, hem kendi mahremlerini hem de başkalarının mahremlerini ortaya dökmeyi marifet sayıyorlar. Kimisi kendi mahremini bile resimleyerek dünyanın gözü önünde sergiliyor.

Değerli Kardeşlerim!
İşte bunun için bazı uyarıları yapmak zorundayız. Sosyal medya caiz mi, haram mı sorusuna cevap bulmak değil maksadımız. Sosyal medya caiz olsa bile, bu şekilde davranmak nasıl caiz olabilir? Sahip olduğumuz bu internet nimetini hayır için, hayırlı bir şekilde kullanmadıkça ne fayda var ki?

Şöyle düşünelim: Bugün normal şartlar altında yüz yüzeyken yapmayacağımız, edep kurallarına aykırı olarak kabul edeceğimiz fiilleri sosyal medya üzerinden hiç çekinmeden yapabiliyoruz. Bunun neresi caiz olabilir ki? Bu durumda suçlu sosyal medya da değildir. Suçlu, sosyal medya arkasına saklanıp kendimizde bu fiilleri işleme hakkını gören bizleriz.

Öte yandan, özellikle futbol gibi kimi spor alanları bizleri zamanımızı verimsiz değerlendirmeye itiyorsa, herhangi bir futbol takımına yakınlığımız başka bir kardeşimize cephe almamıza vesile oluyorsa bundan en kısa sürede vazgeçmeli ve kendimize çekidüzen vermeliyiz. Bilelim ki, hayatı zevk ve hevâya göre tanzim etmek, vakti hayır olmayan işlerde israf etmek Müslüman’ın benimseyeceği bir hayat tarzı değildir.

Muhterem Cemaat! 
Tüm bunların çözümü olarak, şu ayet ve hadîs-i şerifi okuyarak hutbeme son vermek istiyorum:
Rabbimiz buyuruyor: “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince hemen diğerine koyul. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.”[1] 

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.) anlatıyor: “Ben Allah resulünü pek çok kez şöyle derken duydum: Bir kul sâlih bir amel işlerken, hastalanır, ya da bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıp o sâlih ameli yapamasa bile, Allah o kişiye mukim ve sıhhatli iken yapabildiği amellerin sevabını sanki yapmışçasına yazar.”[2]

[1] İnşirâh suresi, 95:5-8
[2] Ebû Dâvud, Sünen, Cenâiz, 3, H. No.: 3091

(DE)

Soziale Medien und das Internet

Verehrte Muslime!
Es gibt kaum jemanden, der die sozialen Medien oder das Internet nicht nutzt. Ähnliches gilt für Sportarten wie Fußball. Viele unter uns lassen sich manchmal so sehr in Diskussionen um Fußballspiele verwickelt, dass viele wichtige Aufgaben unerledigt bleiben. Sicherlich betrifft das nicht alle, aber so oder so sind diese Dinge heute Teil unseres Lebens. Für manche sind sie sogar eine an Abhängigkeit grenzende Angewohnheit.

Beim Thema soziale Medien und Internet gilt: wichtig ist, wie sie genutzt werden. Tagtäglich sehen wir, wie es um die sozialen Medien und das Internet bestellt ist. Hass, Beschimpfungen und Verleumdungen sind leider keine Seltenheit. Das alles sind Verhaltensweisen, die unsere Religion ablehnt. Ein anderes problematisches Phänomen ist, dass viele ihr gesamtes Privatleben online zur Schau stellen.

Liebe Geschwister!
Vor diesem Hintergrund möchten wir an einige Dinge erinnern. Die Frage, ob und wann soziale Medien halal oder haram sind, ist nicht so wichtig. Soziale Medien mögen erlaubt sein; ein moralisch schlechtes Verhalten ist es aber sicher nicht. Das Internet ist nicht sinnvoll, wenn wir es nicht sinnvoll nutzen.

Oft beobachten wir, das Nutzer von sozialen Medien Dinge sagen und schreiben, die sie normalerweise nicht sagen und schreiben würden. Ich spreche von Dingen, die gegen die Regeln des Respekts und des Anstandes verstoßen. Daran sind aber nicht die sozialen Medien schuld. Die Schuldigen sind wir, die wir uns hinter den sozialen Medien verstecken und uns erlauben so zu handeln.

Ähnliches gilt für Diskussionen um Sportarten wie Fußball. Oft übertreiben wir und verschwenden unsere Zeit damit. Oder noch schlimmer: Unsere Liebe für eine Mannschaft verleitet uns zu Konkurrenz und manchmal sogar Hass gegen Anhänger einer anderen Mannschaft. Als Muslime sollten wir unser Leben nicht nach Lust und Laune führen und unsere Zeit für unnötige Dinge.

Verehrte Muslime! 
Folgender Koranvers und Hadith weisen und den Weg: Im Koran heißt es: „Doch wahrlich, mit (jeder) Schwierigkeit kommt (auch) Erleichterung! Und wenn du (mit etwas) fertig bist, dann bemühe dich weiter. Und widme dich ganz deinem Herrn.“[1] Von Abû Mûsâ al-Asch’arî ist überliefert: Ich hörte den Gesandten Gottes oftmals folgendes sagen: „Sogar wenn ein Diener beim Umsetzen einer guten Tat krank wird oder auf Reisen geht und diese Wohltat nicht umsetzen kann, schreibt Allah dieser Person den Gotteslohn zu, als wäre er da und gesund und hätte diese Tat umgesetzt.“[2]

[1] Sure Scharh, 95:5-8
[2] Abû Dâwûd, Sunan, Dschanâiz, 3, Hadith Nr. 3091

 

…………………………………………………………………….

 

İnfak ediyoruz! – Spende Infâk!

Muhterem Müslümanlar!
Bu dünyada yaptığımız hiçbir şey karşılıksız kalmayacaktır. İyilik de yapsak kötülük de yapsak, bu yaptıklarımızın hepsi kıyamette önümüze konulacaktır. Ayette şöyle buyurulmaktadır: “O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır. Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.”[1]

Kıymetli Müslümanlar!
Müslüman, muhsin bir insandır. Muhsin demek, hayır hasenât sahibi, özü de sözü de davranışı da iyiliklerle dolu, kısacası dosdoğru Müslüman demektir. Bizler şu diyarlarda yaşarken, kuracağımız müesseselerle, gelecek nesillerimizi İslam yolunda tutmak için çalışmak zorundayız. Nesillerimizi İslam inancı üzere yetiştirmek için de, imkân sahibi olduğumuza göre, aynı zamanda ihsan sahibi olmakla, sırf Allah rızası için infakta bulunmakla da mükellefiz.

Aziz Kardeşlerim! 
İnfak; malımızın, kazancımızın, emeğimizin bereketidir. Umuyor ve dua ediyoruz ki, Rabbim bizim yaptığımız her infak karşılığında emeğimizi, infakımızı bizim niyetimize göre bereketlendirecek, artıracaktır. Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle bir müjdesi bulunmaktadır: “Her Allah’ın günü iki melek iner. Bunlardan biri; ‘Allah’ım! Malını verene yenisini ver!’ diye dua eder. Diğeri de: Allah’ım! Cimrilik edenin malını yok et! diye beddua eder.”[2]

Kıymetli Kardeşlerim! 
Allah resulünün bu müjdesi yanında, hatırımızda tutmamız gereken bir konu da bizim bu sahip olduklarımızın asıl sahibinin Rabbimiz olduğu şuurunda olmamızdır. Zira, ayette şöyle buyurulmaktadır: “De ki: ‘Eğer biliyorsanız söyleyin: Yer ve yerde bulunanlar kime aittir?’ ‘Allah’ındır’ diyecekler. ‘Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?’ de.”[3]

Evet, ayetin de işaret ettiği gibi, Rabbimizin bize nasip ettiğini yine onun yolunda harcayarak, Rabbimizin bereketine ve rızasına ermeyi umuyoruz. Bunun için de teşkilatımızın bütün Müslümanlar için tesis ettiği kurumlara infakımız ile destek oluyoruz.

Değerli Müslümanlar! 
Bu sene bizlere yeni projeleri hayata geçirmeyi nasip eden Rabbimize binlerce şükürler olsun. Bu projelerimiz arasında, Strasburg Eyüp Sultan Camii ve Viyana Mescid-i Aksa Külliyeleri ile ilkokulları, Paris Sevran İlkokulu başı çekmektedir. Strasburg külliyesi, caminin yanı sıra, anaokulu, ilkokul, imam hatip lisesi, hafızlık kursu ve eğitim merkezi ile Avrupa’nın en büyük külliyesi olacaktır. Bu külliyelere ilaveten, Linz Bölge Merkezi ve İmam Hatip Lisesi, Berlin, İsveç, Schwaben Bölge ve Eğitim Merkezlerinin de inşasına başlanmış ve bunlar da projelerimize dâhil edilmiştir.

Son 5 yılda sizlerin yardımları ile Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa ve Danimarka’da resmî statüde ilk ve ortaokul ile liseler, imam hatip liseleri ve ilahiyat meslek okulu açılmıştır. Rabbim sizlerin destekleri ile kolejler, enstitüler, öğrenci yurt ve evleri, çocuk barınma yurtları, eğitim merkezleri, gençlik evleri ile yaşlılar yurdu, hastane ve rehabilitasyon merkezleri açmayı da nasip etsin.

Her sene, bu projeler daha da artacak ve biz teşkilat olarak her sene yine sizlere bu projelerimizi arz ederek yardımlarınızı bekleyeceğiz. Rabbim, kendi yolunda yapılan bu infakları ve niyetlerinizi kabul buyursun!

[1] Zilzâl suresi: 99: 6-8
[2] Buharî, Zekât, 45, H. No: 1442
[3] Mu’minûn suresi, 23-84-85

…………………………………………….

DE:

Spende Infâk!

 

Verehrte Muslime!
Egal, ob wir Gutes tun oder Schlechtes, im Jenseits müssen wir dafür gerade stehen. Im Koran heißt es: „An jenem Tage werden die Menschen gruppenweise ihren Gräbern entsteigen, auf dass sie ihre Taten zu sehen bekommen. Wer nun Gutes verrichtet eines Staubkorns Gewicht, wird es (dort) sehen; und wer nun Schlechtes tut eines Staubkorns Gewicht, wird es (dort) sehen.“[1]

Liebe Geschwister!
Ein Muslim ist ein wohltätiger Mensch. Er tut Gutes und ist in seinem Wesen, in seinen Worten und Handlungen voller Güte. Kurz: Er ist durch und durch ein aufrichtiger Muslim. Zu unseren Aufgaben gehört die islamische Erziehung unserer Nachkommen. Hierzu benötigen wir die entsprechenden Einrichtungen. Deshalb müssen wir alle unsere Möglichkeiten ausschöpfen, um diese Institutionen am Leben zu erhalten.

Verehrte Muslime!
Infâk, also das freiwillige Spenden ist ein Segen. Wir hoffen und beten, dass unser Herr unsere Infâk-Spenden annimmt. Unser Prophet sagte: „Es vergeht kein Tag Allahs, ohne dass zwei Engel herabsteigen, von denen der eine betet: ‚O Allah! Erneuere dem Spendenden seinen Besitz‘, und der andere betet: ‚O Allah! Vernichte den Besitz des Geizigen!‘“[2]

Liebe Geschwister! 
Wenn wir spenden, dürfen wir nicht vergessen: Der wahre Eigentümer unseres Besitzes ist Allah: „Sprich: ‚Sagt, wenn ihr es wisst: Wessen ist die Erde und alles auf ihr? ‘ Sie werden antworten: ‚Allahs‘. Sage dann: ‚Werdet ihr (, wenn dem so ist,) denn gar nicht nachdenken (und dem guten Rat folgen)?‘”[3]

Wer die Gaben Allahs auf seinem Wege ausgibt, wird seinen Segen und sein Wohlgefallen gewinnen. Daher unterstützen wir die Einrichtungen, die unsere Gemeinschaft zum Dienste aller Muslime gegründet hat.

Verehrte Muslime! 
Wir sind unserem Schöpfer unendlich dankbar, dass er uns auch dieses Jahr ermöglicht hat, neue Projekte auf die Beine zu stellen. Die wichtigsten Projekte sind der Eyyüp Sultan-Komplex (Straßburg), der Mescid-i Aksa-Komplex samt Grundschule (Wien) und die Sevran-Grundschule (Paris). Der Komplex in Straßburg wird außer der Moschee auch einen Kindergarten, eine Grundschule, eine Imam-Schule, einen Hafiz-Kurs und ein Bildungszentrum haben. Damit wird er der größte seiner Art in Europa sein. Außerdem wurden folgende Projekte begonnen: die Imam-Schule und Sitz des Regionalverbands in Linz sowie und die Regional- und Bildungszentren in Berlin, Schwaben und Schweden.

Mit eurer Hilfe wurden in den letzten Jahren in Deutschland, Österreich, Belgien, Frankreich und Dänemark staatlich anerkannte Grund- und Mittelschulen, Imam-Schule und theologische Berufsfachschulen eröffnet. Möge Allah uns ermöglichen, mit eurer Hilfe, künftig auch Gymnasien, Hochschulen, Studenten-wohnheime, Kinderheime, Bildungszentren, Jugendheime, Altersheime, Krankenhäuser und Rehabilitationszentren zu errichten.

Diese Projekte werden mit jedem Jahr zunehmen. Wir freuen uns, unserer Gemeinde jedes Jahr aufs neue diese Projekte vorzustellen und euch um eure Unterstützung zu bitten. Möge unser Herr unsere Infâk-Spenden annehmen und uns reichlich belohnen.

[1] Sure Zalzala, 99:6-8
[2] Buhârî, Zakat, 45, Hadith Nr. 1442
[3] Sure Mu’minûn, 23:84-85

…………………………………………….

Mazlumlar Kan Ağlarken

Muhterem Kardeşlerim!

Yüce Rabbimiz, Tevbe suresinin 128. ayet-i kerimesinde, Peygamber efendimizi tarif ederken; “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.“ diye buyurmaktadır. Yine Kuran-ı Azimüşşanda, Rasulullah (s.a.v.)’e hitaben, “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[1] denilmiştir. Efendimizin alemleri kuşatacak derecede sahip olmuş olduğu bu rahmet kaynaklı merhamet ahlakı, esasında tüm insanlara örnek teşkil etmektedir. Çünkü Rasulullah, inananlar ve hatta tüm insanlar için ‘en güzel örnektir’.[2] İnsanlık tarihinin gelmiş geçmiş tüm önem arz eden simaları arasında, Hz. Muhammed (s.a.v) yaratılmışlara yönelik merhamet ve şefkatiyle öne çıkmakta ve abidevi bir şahsiyet olarak kabul görmektedir. Bu vesileyle, hafta sonu icra edeceğimiz mevlid kandilimizin, Peygamberimizin ahlakını hatırlamamıza vesile olmasını niyaz ediyoruz.

Değerli Müslümanlar!
İnsan denen varlık, esasında diğer yaratılmışlar içerisinde en şerefli varlıktır. Diğer beşeri unsurlardan ayrılan en önemli vasfı, kendisine Hak Teala tarafından bahşedilmiş olan iradesidir. İradesini Allah’ın rızasına uygun olarak tecelli ettirenler meleklerden dahi üstün olurken, Rabbimizin razı olmayacağı söylem ve eylemlerde bulunanlar ise hem kendilerine hem de çevrelerine zarar vermektedir. Peygamberler vasıtasıyla bizlere gösterilmiş olan dosdoğru yoldan sapıp, kendi nefislerine zulmedenler hem dünyalarını hem de ahiretlerini berbat etmektedirler.

Aziz Kardeşlerim! 
Günümüzde, basın ve yayın vasıtasıyla başta Halep ve Arakan olmak üzere tüm mazlum coğrafyalarda, insanların birbirlerine reva gördükleri adaletsizlik ve zulme tanık olmaktayız. Öldürülen ve işkence gören insanlar, tecavüze uğrayan kadınlar, bebek ve çocukların cansız bedenleri sürekli ekranlarda. Vicdan sahiplerinin yüreği kan ağlamakta, izan sahipleri ise insanlığın tepkisizliğine yönelik olarak şaşkınlık yaşamakta. Modern çağda, dünyanın orta yerinde bunlar yaşanabilmekte! Diğer taraftan bizlere, eski çağlara göre insanlığın gelişmiş ve kalkınmış olduğu propagandası yapılmaktadır. Hayır kardeşlerim. İnsanlık, geçmişte yaşanılan acı tecrübelerden ders çıkarmamış. Zulme sessiz kalmanın, zulmün kendisi kadar yanlış olduğunu anlayamamıştır! Tepkisizlik ile, her türlü adaletsizlik ve zulme ortak olunduğunu öğrenememiştir.

Muhterem Müslümanlar! 
Bizler bu adaletsizlik ve haksızlıklara razı olamayız. Bunları yapanları insan olarak kabul etmemiz mümkün olamaz. İnsan onuruna yakışmayan bu muameleleri yapanları kınar ve lanetleriz. Fiziki olarak mazlum kardeşlerimize ulaşamasak bile, mazlumların yanında olduğumuzu ifade ederiz. Bundan dolayı da, teşkilat olarak özelde Halep ve Arakanda, genelde tüm İslam coğrafyasında şehit edilen Müslüman kardeşlerimiz için Cuma namazının farzını eda ettikten sonra gıyabi cenaze namazı kılacağız. Pazar günüde, sabah namazı sonrasında toplu dua yapılacaktır. Ancak şunu önemle belirtmeliyiz ki, biz Müslümanlar sadece öldürülen din kardeşlerimiz için üzülmüyoruz. Merhamet ve şefkati tüm alemleri kuşatan Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti olarak, hüznümüz tüm insanlığa şamildir. Allah zalimleri ıslah eylesin! Ahiret inancı olan herkes bilmektedir ki, insanlar yarın mahşerde sadece yapmış oldukları zalimliklerden değil, zulme karşı tepkisizliğinden de hesaba çekilecektir. Rabbimizden niyazımız, bize iki cihanda da adaletinden ziyade merhametiyle muamele buyursun!

[1] Enbiya, 21/107
[2] Ahzab, 33/21

DE:

Die Tränen der Hilflosen

 

Verehrte Muslime!

In Vers 128 der Sure Tawba wird unser Prophet wie folgt beschrieben: „Wahrlich, aus euren Reihen ist zu euch ein Prophet gekommen, den es sehr bedrückt, wenn euch etwas belastet. Er ist sehr um euch besorgt und voller Milde und Güte gegenüber den Gläubigen“. In einem anderen Vers heißt es: „Zu nichts anderem haben wir dich gesandt als zur Barmherzigkeit für alle Welten“.[1] Unter den bedeutenden Persönlichkeiten der Menschheitsgeschichte sticht Muhammad (s) in Bezug auf seine Barmherzigkeit besonders heraus. Die Barmherzigkeit unseres Propheten kann als ein Vorbild für alle Menschen[2] dienen. Daher hoffen und wünschen wir, dass der Mawlîd unseres Propheten an diesem Wochenende für uns ein Anlass ist, uns dieser Eigenschaften unseres Propheten bewusst zu werden.

Liebe Geschwister!
Allah hat jedem Mensch einen freien Willen gegeben. Wer diese Eigenschaft dafür einsetzt, um Allahs Wohlgefallen zu erlangen, kann selbst die Engel überflügeln. Wer aber die Worte unseres Herrn missachtet, schadet nicht nur sich selbst, sondern auch seinen Mitmenschen. Wer den geraden Weg des Propheten verlässt und Unrecht begeht, der verliert im Diesseits wie auch im Jenseits.

Verehrte Muslime! 
Über die Medien werden wir Zeugen von Unrecht und Unterdrückung weltweit. Aktuell ist das Leid in Aleppo und Arakan besonders groß. Jeden Tag erreichen neue Bilder von getöteten und gefolterten Menschen, vergewaltigten Frauen und leblosen Körpern von Kindern und Säuglingen.

Angesichts der Lage können wir unsere Tränen kaum noch zurückhalten. Wir wundern uns über die Untätigkeit und Passivität der Menschheit, denn das Unrecht geschieht vor aller Augen. Dabei wird doch immer betont, wie fortgeschritten die Menschheit ist. Nein, liebe Geschwister. Die Menschen haben aus den Fehlern und bitteren Erfahrungen der Vergangenheit nichts gelernt. Sie haben immer noch nicht begriffen, dass das Stillschweigen angesichts von Unrecht genauso falsch ist wie das Unrecht selbst!

Liebe Geschwister! 
Wir können diese Ungerechtigkeit nicht akzeptieren und zweifeln an der Menschlichkeit der Täter. Wir verurteilen jene, die die Würde des Menschen mit Füßen treten aufs Schärfste. Unser Platz ist an der Seite unserer unterdrückten Geschwister. Daher werden wir als Gemeinschaft im Anschluss an das Freitagsgebets für alle ermordeten Muslime auf der Welt, vor allem in Aleppo und in Arakan, ein Totengebet verrichten. Außerdem werden wir am Sonntag nach dem Morgengebet ein gemeinsames Duâ sprechen.

Unsere Trauer gilt allen getöteten Menschen, nicht nur unseren Glaubensgeschwister. Als Gemeinschaft des Propheten Muhammad (s), dessen Barmherzigkeit alle Welten umfasste, haben wir Anteil am Leid aller Menschen.

Möge Allah die Menschen zur Vernunft bringen! Wer an das Jenseits glaubt, weiß, dass er am Tag der Auferstehung nicht nur für alles begangene Unrecht Rechenschaft ablegen wird, sondern auch für sein Stillschweigen. Möge uns Allah an diesem Tag gnädig sein.

[1] Sure Anbiyâ, 21:107
[2] Sure Ahzâb, 33:21

 

……………………..

Nefsimizin aldatmasına karşı Allah’a sığınalım

Muhterem Müslümanlar !

Kur’ân-ı Kerîm’de: “(Ey Resulüm!) Nefsânî arzularını kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü? Artık ona sen mi vekil olacaksın?”[1] buyurularak, nefsinin peşinden giden kimselerin kurtuluşa eremeyeceği dikkatimize sunulmuştur. Yine bu manada olmak üzere Efendimiz (s.a.v.) de, “İnsanın helakine sebep olan şunlardır: Kendisine itaat edilen cimrilik, hep peşinde koşulan hevâ ve kişinin kendini beğenmesidir.”[2] buyurmuşlardır.

Muhterem Cemaat!

Manevi terbiye ile kötülüklerinden arındırılmamış ham bir nefis insanın içindeki bütün süflî arzulardır; kulu Rabbinden uzaklaştıran bütün menfi temayül ve duygulardır.

Bu duygulardan kurtulmak, yani nefsin tehlikelerinden korunmak için, hiç şüphesiz, evvela Allah’a sığınılmalı ve daha sonra nefsin tezkiyesi için hayat boyunca mücadele edilmelidir. Çünkü nefis, insanı hiçbir zaman boş bırakmayacaktır.

Allah’a sığınmak demek, “Ya Rabbi! Ben biliyorum ki, nefsim beni Senin hoşlanmayacağı şeylere götürmek istiyor. Sen bana bu mücadelemde yardım et, güç ver, takat ver.” diye yalvarmaktır.

Bizzat Allah’a yalvarmak, insanı nefsine uymaktan uzaklaştıracaktır. Çünkü o an nefisten uzaklaşma, Allah’a yaklaşma kasıt ve niyeti vardır.

Nefis tezkiyesi, her mümin için son derece hayati ehemmiyet taşır. Bu mesuliyeti Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade eder: “Muhakkak ki nefsini tezkiye eden (kötülüklerden arındıran) kurtuluşa ermiş, onu fenalıklara gömen de ziyan etmiştir.”[3] Yani nefsini terbiye edip uslandıran yolunu selametle alır; bunun aksine nefsini azgınlık ve vahşiliğiyle baş başa bırakan da ebedî bir hüsran ve ziyana düçâr olur.

Görüldüğü üzere nefis, kendisine ölçüsüzce tabi olunduğu zaman ebedî bir felâket sebebiyken, terbiye edilip itaat altına alındığında ise insanı meleklerden üstün bir mevkiye yükselten bir kazanç vesilesidir.

O hâlde hiçbir mümin, Kur’ân-ı Kerîm’deki ilahî emir ve nehiylerden gafil olmamalı, ebedî saadet ve selametini tehlikeye almamalıdır.

Muhterem Kardeşlerim! 

Nefsi tezkiye edebilmek için onu hakikatlerle meşgul etmek gerekir. Âlimlerimizden aktarılan şu söz, nefis tezkiye ve terbiyesinde mühim bir esastır: “Sen hakla meşgul ol. Yoksa batıl seni istila edecektir!” Bundan dolayı da insan ya hak ve hakikatle meşgul olur ya da lüzumsuz şeyler onun hayatını doldurur.

Zira tabiat, boşluk kabul etmez. Verimli bir araziye sahip olan kişi ya o araziyi sürer, güzel tohumlar serper, sulamasını yapar ve neticede iyi bir mahsul elde eder. Ya da, o araziyi kendi hâline bırakır; arazi faydasız ot ve dikenlerle dolar.

Öte yandan, nefsi hak ve hakikatle meşgul etmek, özel ve ciddi bir gayret ister. Bunun için nefis, ibadetlerle, zikirle, şükürle ve tefekkürle meşgul edilmelidir. Eğer bu gayretler yapılmazsa, nefsimizin aldatmasına karşı Rabbimize yalvarmanın, O’na sığınmanın bir manası olmayacaktır.

Cenâb-ı Hak’tan nefislerimizin şerlerinden bizleri muhafaza etmesini, nefsini tezkiye ve terbiye edenlerden kılmasını niyaz ederiz.

[1] Furkân suresi, 25:43
[2] Bezâr, Müsned, H. No. 2777
[3] Şems suresi, 91:9-10

DE………………………………………………………………………….

Zuflucht bei Allah vor dem Nafs

Verehrte Muslime!
Im Koran heißt es: „Hast du nicht den gesehen, der seinen Nafs zum Gott nimmt? Könntest du etwa dafür verantwortlich sein?“[1] Dieser Vers sagt uns: Wer seinem Nafs, also seinen Trieben und Gelüsten folgt, findet keine Erlösung. Auch unser Prophet sagte: „Folgende Dinge führen zum Verderben des Menschen: Geiz, die Befolgung der Triebe und Selbstgefälligkeit.“[2]

Liebe Geschwister!
Wenn der Nafs nicht von Schlechtem gereinigt wird, drängt er den Menschen zu schlechten Gedanken und Taten. Er entfernt den Diener von seinem Herrn. Um sich vor den Gefahren des Nafs zu schützen, müssen wir Zuflucht bei Allah suchen. Dies ist ein lebenslanger Kampf, denn der Nafs wird den Menschen niemals in Ruhe lassen.

Zuflucht bei Allah zu suchen heißt, ihn um Kraft in diesem Kampf zu bitten. Sich Allah hinzugeben, hält den Menschen davon ab, seinem Nafs zu folgen. Denn wer sich Allah zuwendet, zeigt seinen Wunsch und seine Absicht, sich vom Nafs zu lösen und Allah näherzukommen.

Die Reinigung des Nafs ist für alle Gläubigen sehr wichtig. Allah sagt im Koran: „Wohl ergeht es dem, der sie läutert. Und verloren geht der, der sie verdirbt.“[3] 
Der Nafs kann der Grund für großes Leid und Schaden sein, wenn man ihm folgt. Wenn er aber unter Kontrolle gehalten wird, kann der Mensch eine höhere Stellung als die Engel erreichen. Deshalb darf kein Gläubiger unachtsam gegenüber den göttlichen Geboten und Verboten des Korans sein und das ewige Wohl und seine Erlösung riskieren.

Verehrte Muslime! 
Folgender Satz ist eine wichtige Grundlage für die Zügelung des Nafs: „Beschäftige dich mit der Wahrheit, sonst wird dich der Irrtum erobern!“ Der Mensch beschäftigt sich entweder mit Wahrheit und Wirklichkeit oder aber er füllt sein Leben mit unnützen Dingen. Denn die Natur lässt keine Leere zu. Jemand, der fruchtbares Land besitzt, pflügt entweder das Land, sät gute Saat, bewässert es und erntet schließlich den Ertrag. Oder aber er überlässt das Feld sich selbst und Unkraut und Dornen überwuchern es.

Den Nafs zu zügeln, erfordert eine besondere und ernste Anstrengung. Diese kann durch Gebete, Zikr, Schukr und Tawakkul unterstützt werden. Wenn man sich nicht anstrengt, nützt es auch nichts, Allah um Hilfe zu bitten. Der erste Schritt muss von unserer Seite kommen.

Möge Allah der Erhabene uns vor der Heimtücke unseres Nafs bewahren.

[1] Sure Furkân, 25:43
[2] Bazzâr, Musnad, Hadith Nr. 2777
[3] Sure Schams, 91:9-10

 

………………………………………………..

Yardımı Rabbimizden Sabır ve Namaza Dileyelim

Muhterem Müslümanlar!

Şu bir gerçektir ki, beki de her gün canımızı sıkan, bazen de üstesinden gelmekten aciz kaldığımız problemlerle karşı karşıya kalmaktayız. Bu problemlere karşı bize direnç verecek olan ve onların üstesinden gelmek için ilk adımı attıracak olan tek şey Rabbimize yalvarmamızdır. Rabbim, bana yardım eyle, Rabbim bana sabırlar ver diye!

Peki, böyle bir durumla karşılaştığımızda o sabrı ve Allah’ın yardımını nasıl isteyeceğiz? Bu soru da önemli bir sorudur. İşte bu sorunun cevabını Rabbimiz bize şöyle vermektedir:
“Ey iman edenler! Allah’tan yardımı sabrederek ve namaz kılarak dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.”[1] 
Görüldüğü gibi Allah’tan yardım dilemek namaz ile ve başımıza gelenlere sabır ile mümkün olmaktadır. Eğer sabretmeyip, en azından iki rekat namaz kılmayıp Rabbimize yalvaramazsak, sabrımız taşar; bizzat kendi nefsimiz helakimiz olur. Rabbimiz en iyi yalvarabileceğimiz an ise O’nun huzuruna durup, ona itaatimizi en güzel bir şekilde gösterdiğimiz namazımızdır. Gerek farz namazlar gerekse nafileler, Allah’tan yardım dilememenin en güzel şeklidir.

Aziz Cemaatim! 
Tam bir mücadele olan hayatımızda, bu mücadeleyi kazanmanın, bu mücadeledeki sıkıntılara direnebilmenin yolu sabırdır. Sabır Allah’ın yardımını celbeder. Ve sabır, Allah Rasûlünün bildirdiği şekliyle yolumuzu aydınlatan bir ışıktır. Efendimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Sabır ışıktır. Kur’an senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes sabahtan (pazara çıkar) nefsini satar; kimi onu âzâd edip kurtarır kimi de helâk eder. ”[2] 
Efendimiz bir başka hadislerinde ise sabrı en büyük bir lütûf olarak tanımlar ve sabretmek isteyene Rabbimizin bu sabrı ihsan edeceği müjdesini verir ve şöyle buyurur:
“Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiç bir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lutufta bulunulmamıştır. ”[3]

Değerli Müslümanlar! 
Sabretmenin ne olduğunu hayatlarında en güzel bir şekilde gösteren insanlar Allah’ın elçileri değil midir? Adem, Nuh, İbrahim, Musa ve en son olarak da Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa nasıl sabır gösterileceğini bizlere göstermiştir. Her türlü zorluk karşısında ilk yaptıkları ellerini Rabbimize açıp, niyazda bulunmuşlar bu niyazlarını da namaz ile yapmışlardır. Böylece Onların sabırları yollarını aydınlatan ışık olmuştur.

Kıymetli Müslümanlar! 
Sabırla ilgili pek çok ayet ve pek çok hadis vardır ki, bunlar arasında en müjdeleyicilerinden birisi de Zumer suresinin 10. ayetidir. İşte bu ayette Rabbimizin sabırlı olanlara müjdesi şu şekildedir: “Sabredenlerin mükâfatları hesapsız olarak ödenecektir.”[4]

Hesapsız olarak ödenecek olan ödülleri, kaçırma bedbahtlığına düşmemek için, ailemizden, komşularımızdan, işyerlerimizden başlayarak, sabır direncimizi, sabır zırhımızı kuşanalım. Zir bu Rabbimizin vaadidir.

DE

Hilfe durch Geduld und Gebet

Verehrte Muslime!
Fast jeden Tag begegnen uns Probleme, die wir nicht immer überwinden können. Allah gibt uns Kraft, diese Probleme zu lösen. Wen sonst sollten wir um Hilfe bitten außer Allah? In folgendem Koranvers lehrt uns Allah wie wir ihn um Hilfe bitten sollen: „O ihr, die ihr glaubt! Sucht Hilfe in Geduld und Gebet; siehe, Allah ist mit den Standhaften.“[1]

Zwei Voraussetzungen, um Allahs Beistand zu erbitten, sind: das Gebet und die Geduld. Wenn wir nicht geduldig sind und nicht mal ein kurzes Gebet verrichten können, um Allah um Beistand zu bitten, verlieren wir die Geduld. Dann sind wir im wahrsten Sinne des Wortes ohne jede Hoffnung. Der beste Zeitpunkt, um Allah um Hilfe zu bitten, ist, wenn wir Allah unsere Ergebenheit zeigen. Das tun wir am besten mit Gebeten. Gebete sind der beste Weg, um Allahs Beistand zu erbitten.

Liebe Geschwister!
Das beste Mittel, um das Leben zu meistern ist Geduld. Wer geduldig und standhaft ist, dem steht Allah bei. Geduld erleuchtet unseren Weg. Unser Prophet sagte: „Geduld ist Licht. Der Koran ist ein Beweis für oder gegen dich. Jeder trägt morgens seinen Nafs (auf den Markt) zum Verkauf; manche schenken ihm die Freiheit und retten ihn, andere vernichten ihn.“[2] 
In einem anderen Hadith beschrieb unser Prophet die Geduld als größtes Geschenk. Unser Prophet sprach: „Wer sich bemüht geduldig zu sein, dem schenkt Allah Geduld. Es gibt kein segensreicheres und größeres Geschenk als die Geduld.“[3]

Verehrte Muslime! 
Die Propheten zeigen uns am besten, was es heißt, standhaft zu sein? Adam (a), Nûh (a), Ibrâhîm (a), Yakûb (a), Mûsâ (a) und zuletzt auch unser Prophet Muhammad (s) zeigten uns auf die schönste Weise, was es heißt, geduldig und standhaft zu sein. Wenn sie vor einer Schwierigkeit standen, wandten sie sich sofort Allah zu. Ihre Geduld wurde zum Licht, das ihnen den Weg erleuchtete.

Liebe Geschwister! 
In vielen Koranverse und Hadithen wird von Geduld gesprochen. Einer der bedeutendsten ist der 10. Vers der Sure Zumar. Dort heißt es: „Die Standhaften werden ihren Lohn erhalten, ohne dass darüber abgerechnet wird.“[4]

Geduld ist eine Tugend, die überall wichtig ist, sei es in unserer Familie, in der Nachbarschaft oder im Beruf, kurz: überall, wo wir mit anderen Menschen in Kontakt treten. Geduld ist notwendig, damit wir belohnt werden, ohne dass darüber abgerechnet wird.

[1] Sure Bakara, 2:153
[2] Muslim, Tahâra, 1, Hadith Nr. 223
[3] Tirmizî, Birr, 130, Hadith Nr. 2024
[4] Sure Zumar, 39:10

……………………………………

 

Müslümanca hayatın temeli: Helal ve harama riayet

Muhterem Müslümanlar!

Her insanın hayatı belirli çizgilere göre şekillenir. Müslümanın hayatı ve temel çizgisi ise helal ve haram sınırlarıdır. Müslüman helal dairesi içinde kalıp çizgiyi aşmayacaktır.
Hayat kısıtlı bir süreçtir. Bu süreç içinde helalinden kazanmak, helalinden harcamak, yemek-içmek, insanlarla ve diğer mahlukat ile ve en önemlisi de Allah ile olan ilişkilerimizde Müslümanlar olarak helal-haram çerçevesine riayet etmek durumundayız. Allah ile aramızda olan çizgi tevhit ve kulluk çizgisidir. İnsanlar ve diğer mahlukat ile olan çizgiler ise; adalet, hürmet, sevgi ve merhamet çizgileridir. Bu çizgiler aşılınca haramlar başlar.

Aziz Müslümanlar!
Demek oluyor ki, helal ve haram arasındaki çizgi sadece yemekte veya içmekte değil, hayatın her aşamasında riayet edilmesi gereken bir husustur. Nasıl ki kadın-erkek ilişkilerinde helal-haram çizgisini asla aşmamamız gerekiyorsa, aynı şekilde hayatımızı devam ettirmek için gerekli olan yiyecek ve içecek meselesinde de çok dikkatli davranmak zorundayız. Rabbimiz: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.”[1] buyurarak helal rızık aramayı ve helal yiyeceklerden yemeyi farz kılmıştır. Helalinden kazanmak durumunda olduğumuz gibi, bu kazandıklarımızı yine helal bir şekilde ve israf etmeden harcamakla da mükellefiz. Peygamber Efendimiz yemeklerde israf konusunda bizleri şöyle uyarmaktadır: “İnsan, kendi karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokma yeterlidir, mutlaka bundan fazla yemesi gerekirse, midesini üçe bölsün: Üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de nefesi için ayırsın.”[2]

Değerli Kardeşlerim! 
Unutmayalım ki, kullukla ilişkili olan her şey, yani Allah’ın emir ve yasaklarına uymak, insanı Allah’a yaklaştıracaktır ve bu sebeble de ibadet çerçevesi içerisine girmektedir.
Şöyle özetleyelim: Eğer sırf helal kazanma niyeti ile çalışıyorsak, bu çalışmamız bir ibadet olacaktır. Bu çalışma ile elde ettiğimiz nimetleri harcamamız, yemekleri yememiz, suları içmemiz, onları ailemize ve dostlarımıza ikram etmemiz de bir ibadet olacaktır.
Sırf Allah emretti diye bir şeyden, mesela içkiden uzak duruyorsak bu duruşumuz da bir ibadettir. Sırf Allah “Zulmetmeyiniz, bağışlayıcı olunuz.” dediği için zulmetmiyor, zulme karşı itiraz ediyor ve insanları bağışlıyorsak aynı şekilde bu da bir ibadettir. Hatta öyle ki, bir Müslüman kardeşimizin yüzüne Allah rızası için gülümsemek, ona selam vermek de ibadettir. Çünkü bunların hepsi helal sınırları içinde kalma mücadelesine girer.

Muhterem Müminler! 
Peki böyle yapmayıp da tersini yapıyorsak, işte o zaman helal çizgisini aşıp haram dairesine girmişiz demektir. Öyleyse bilelim ki; helale uymak, haramdan kaçınmak Müslümanca bir hayatın temelini oluşturmaktadır.

[1] Bakara suresi 2:172
[2] Tirmizî, Zühd, 77, H. No: 2380

DE

Halal und Haram – Grundlagen des muslimischen Lebens

Verehrte Muslime!


Das Leben jedes Menschen folgt bestimmten Regeln. Das muslimische Leben bleibt in den Grenzen des Erlaubten, also des Halal. Wir verdienen unser Geld halal und geben es halal aus. Auch das Verhältnis zu unseren Mitmenschen, zu anderen Geschöpfen und vor allem zu Allah ist halal. Dabei sind die Maßstäbe unseres Verhältnisses zu Allah der Tawhîd und die Dienerschaft. Die Maßstäbe unserer Beziehung zu anderen Menschen sind Gerechtigkeit, Respekt, Liebe und Barmherzigkeit. Bei Übertreten dieser Grenzen beginnt der Bereich des Haram.

Liebe Geschwister!
Die Grenze zwischen Halal und Haram beschränkt sich nicht nur auf Essen und Trinken, sondern alle Lebensbereiche. So wie wir die Halal-Haram-Grenze in der Beziehung zwischen Mann und Frau nicht übertreten dürfen, müssen wir auch bei den Lebensmitteln achtsam handeln. Im Koran heißt es: „O ihr, die ihr glaubt! Esst von den guten Dingen, mit denen wir euch versorgen, und dankt Allah, so ihr ihm dient“.[1] Damit verpflichtet uns Allah, halal zu verdienen und uns halal zu ernähren. Wir dürfen nicht verschwenderisch sein und achten darauf, unser Geld nur für erlaubte Dinge auszugeben. Unser Prophet ermahnte uns mit folgenden Worten: „Der Mensch hat kein schlechteres Gefäß gefüllt als seinen Magen. Es reichen einige Bissen, um sich aufzurichten, wenn aber unbedingt mehr als das gegessen werden muss, soll der Magen in drei geteilt werden: ein Drittel Essen, ein Drittel Wasser und ein Drittel soll für Luft freigehalten werden.“[2]

Verehrte Muslime! 
Wir sollten nicht vergessen, dass unser Handeln uns Allah näherbringen kann und deshalb eine Ibâda ist. Das heißt: Wenn wir nur mit der Absicht arbeiten, halal zu verdienen, ist diese Arbeit eine Ibâda. Wenn wir mit unserem Verdienst unsere Familien versorgen, ist das ebenfalls eine Ibâda. Ja, auch wenn wir uns von etwas Verbotenem wie z. B. Alkohol fernhalten, ist das eine Ibâda. Sich von jeder Art Ungerechtigkeit fernzuhalten und nach Gerechtigkeit zu streben ist auch eine Ibâda. Sogar das freundliche Grüßen kann eine Ibâda sein. Kurz: Alle Bemühungen, die das Ziel haben, im Rahmen des Erlaubten zu bleiben und Allahs Wohlgefallen zu erlangen, sind eine Ibâda

Liebe Geschwister! 
Wenn wir nicht so handeln, verlassen wir den Kreis des Halal und betreten den Bereich des Haram. Lasst uns deshalb nicht vergessen: Das Erlaubte zu suchen und das Verbotene zu meiden ist die Grundlage des muslimischen Lebens.

[1] Sure Bakara, 2:172
[2] Tirmizî, Zuhd, 77, Hadith Nr. 2380

…………….

Kur’an Tilavetinde Yarışalım!..

Muhterem Kardeşlerim!
– Hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayırandır bu.
– Kur’an’dır bu.
– İyiyi kötüden, güzeli çirkinden ve adâleti zulümden ayırandır bu…
– Çünkü Kur’an’dır ve O’nun ağzından konuşandır bu…
– Dünya ve âhiret saadetinin kurallarını koyandır bu.
– Kur’an’dır bu.
– Karanlıkları aydınlatarak zulmeti dağıtandır bu.
– Denizlerin derinliğindeki balığa, zifirî karanlıkta yol almakta olan karıncaya, bulutların arasında uçan kuşa, yeryüzünde dolaşan insana ve yerde sürüklenen kaplumbağaya hükmeden Rabbimizin kelamıdır bu.
– İşte Kur’an’dır bu. Rabbimizin bize mesajıdır bu.
Aziz Kardeşlerim!
– Rabb’lık taslayan Firavunlara, İlahlık iddiasında bulunan Nemrutlara, Resûlullah’a hakareti meslek edinen Ebû Cehil ve Ebû Leheplere haddini bildirendir bu…
– İlmin kurallarını, güzel ahlâkın prensiplerini, iktisadın temel ölçülerini ve idarenin esaslarını ortaya koyandır bu…
– Kuvveti değil, Hakk’ı üstün tutandır bu…
– Evet… Kur’an’dır bu.
– Eşi ve benzeri olmayan, doğurmayan ve doğrulmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, tek olan Allah’ın Kadim Kelamı Kur’an’dır bu…

Muhterem Kardeşlerim! 
– Irkçılığı reddeden, kardeşliği emreden, siyahı beyazdan, beyazı siyahtan üstün tutmayarak takvaya öncelik tanıyandır bu…
– Allah’a kul, O’nun Nebisi Muhammed Mustafa’ya Ümmet olmayı emredendir bu.
– Namazı dinin direği kılıp, orucu emredip, fitre ve zekât kurallarını ortaya koyarak fakirin kollanmasını emredendir bu.
– Kur’an’dır bu.
– “Rabbim Allah, Peygamberim Hazreti Muhammed, Kitabım Kur’an, Dinim İslâm ve adım Müslüman” demeyi öğretendir bu…
– “Oku… yaratan Rabbinin adıyla. İnsanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku… Senin Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Ki O, kalem ile (yazıyı) öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”[1] diyerek ilim ve bilime teşvik edendir bu.
– İpine sımsıkı sarılınca insanlığı saadete götüren; “Birlikte rahmet, ayrılıkta azab vardır.”[2] diyerek bizi birliğe davet eden Hz. Muhammed (s.a.v)’e verilen ilâhî mesajdır bu…
– Yaratan, yaşatan, yediren, içiren, hasta eden, şifa veren, ısıtan, üşüten, eceli gelenin ruhunu kabzeden Yüce İlâh’ın Kelamıdır bu…
– Kur’an’dır bu… Müslümanların canından, kanından, malından, mülkünden, anasından, babasından ve aile efradından daha aziz bildiği kitaptır bu…

Değerli Kardeşlerim! 
İşte bu aziz Kitabın camilerimizde yetişmiş genç Kur’an aşıkları tarafından en güzel bir şekilde okunacağı 28. Kur’an-ı Kerim yarışmasının gerçekleşeceği güne sadece saatler kalmış bulunmaktadır. Çünkü yarışmaların en şereflisi olan Kur’an Okuma yarışmamız 15 Ekim 2016 Cumartesi günü, yani yarın Ludwigshafen’de Friedrich-Eberthalle’de gerçekleşecektir. Siz bütün din kardeşlerimizi dinleyici olarak davet ediyoruz. Bugün, yarışma salonunu hınca hınç doldurarak böyle yüce bir kitabın sahibi olduğumuzu cihana ilan ve ispat etme günüdür. Kur’an aşıklarını bekliyor ve şimdiden teşekkür ediyoruz.

[1] Alak suresi, 96:1-5
[2] Beyhekî, Şuabu’l İman: 6/516

DE

Die schöne Koranrezitation

11. Oktober 2016

Verehrte Muslime!
Der Koran trennt das Falsche vom Richtigen, das Gute vom Schlechten, das Schöne vom Hässlichen und das Gerechte vom Ungerechten. Denn dies ist der Koran, die Worte des erhabenen Schöpfers, der Schlüssel zur Glückseligkeit im Diesseits und im Jenseits.

Der Koran bringt Licht in die Dunkelheit. Er beinhaltet die Worte unseres Herrn, die alle Lebewesen leiten und erretten werden. Denn der Koran ist die Botschaft Allahs an uns alle.

Liebe Geschwister!
Der Koran ist eine Warnung an Tyrannen wie den Pharao, Nimrod, Abû Dschahl und Abû Lahab. Er ist der Maßstab des Wissens, der Moral, des Handels und der zwischenmenschlichen Beziehungen.

Macht spielt keine Rolle für den Koran, sondern allein die Gerechtigkeit. Er ist das unverfälschte Wort Allahs, des absolut Unabhängigen, von dem alles andere abhängig ist.

Verehrte Muslime! 
Der Koran verabscheut Rassismus und empfiehlt Geschwisterlichkeit. Nicht die Herkunft, sondern nur Takwâ ist wichtig. Der Koran schreibt die Umma groß.

Der Koran erhebt das Gebet zur Säule des Islams, gebietet das Fasten, die Fitra-Abgabe und die Zakat, um den Armen zu helfen. Er ist es, der lehrt, dass es keinen Gott außer Allah gibt und Muhammad (s) sein Gesandter ist.

„Lies! Im Namen deines Herrn, der erschuf – Erschuf den Menschen aus einem sich Anklammernden. Lies! Denn dein Herr ist gütig, der durch die (Schreib-)Feder gelehrt hat – den Menschen gelehrt hat, was er nicht wusste.“[1]Dies sind die ersten Verse des Korans, mit denen zum Wissen aufgerufen wird.

Der Koran ist die göttliche Botschaft, die zur Einheit aufruft, so wie unser Prophet, wenn er sagte: „In der Einheit ist Barmherzigkeit, in der Zwietracht liegt Qual“.[2]

Der Koran ist das Wort Allahs, der Leben schenkt und es wieder nimmt, der Gesundheit, aber auch Krankheit gibt und der die Seele zu sich ruft, wenn die Zeit gekommen ist.

Der Koran ist das Buch, das für uns Muslime wertvoller ist als alles andere.

Liebe Geschwister! 
Dies ist der Koran, der in unseren Moscheen gelehrt und gelebt wird. Die Früchte unserer Bemühungen sind deutlich sichtbar. Daher ist es eine große Freude, dass dieses Jahr schon der 28. Europaweite Koranrezitationswettbewerb stattfindet. Alle sind eingeladen, am 15. Oktober 2016 in der Friedrich-Ebert-Halle in Ludwigshafen der schönen Rezitation des Korans zu lauschen.

[1] Sure Alak, 96:1-5
[2] Bayhakî, Schuab al-Îmân, 6/516

……

Ana-Baba’ya karşı sorumluyuz!

Muhterem Müminler!

Hiç bebek olmadan, anında büyüyen bir canlıya rastladınız mı? Peki ya anasını-babasını sevmeyene? Ne yazık ki, insanoğlu da bebeklikten itibaren anasının-babasının yanında büyüdüğü hâlde, o mübarek insanları daha sonraları itip kakabiliyor ve onları ihmal edebiliyor. Tabii bunun bir de tam tersi vardır.

Evladından hoşlanmayan, onları sevmeyen ana-babalar da bulunmaktadır. Fakat ana-babasından hoşlanmayan evlatlar daha çoktur. Hâlbuki insanlar ana-babasına saygı göstermekle yükümlü tutulmuştur. Hem de kesin bir emir olarak. Bu emir Kur’an’da şu şekilde bildirilmiştir: “Senin Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. Ve şöyle de: ‘Ey Rabbim! Onların beni, ben küçükken bakıp terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.’”[1]

Muhterem Cemaat!
Bu ayeti her okuduğumuzda dikkatlice düşünelim! Düşünelim ki, ana-babaya hürmetin ve onlara kol kanat germenin önemini anlayalım. Bakınız! Allah, sadece kendisine ibadet edilmesinin yanı sıra hemen anne-babaya iyilik etmeyi emrediyorsa, burada çok büyük bir mesuliyet var demektir. Bu mesuliyet sadece evlatların mesuliyeti değil, ana-babaların da çocuklarına karşı mesuliyetidir. Ama mesuliyet çocuklar büyüdükten sonra onlara geçer.

Bu mesuliyetin birinci tezahürü ana-babaya kızmamak, onları azarlamamak, onlarla gereği gibi ilgilenmektir. İkincisi ise tatlı ve güzel sözle onları karşılamaktır. Ve nihayet yaşlandıklarında, onlar bizleri küçükken nasıl koruyup büyüttü ise aynı o şefkat ve muhabbetle onlara merhamet kanatlarımızı germektir.

Değerli Müminler! 
İyi bir kul olmak, Allah’a hakkıyla kulluk edebilmenin yanı sıra, anne ve babaya iyi muamele etmek anlamına geldiğine göre, Allah’ın rızasını kazanmak için anne ve babamızın rızasını da kazanmalıyız. İyi kulluk ana-babaya iyiliği gerektirir.

Muhterem Kardeşlerim! 
İyilik ne demektir? Para vermek mi? Hayır, böyle anlamayalım. Bu bazen para da olur ama iyilik dediğimiz şeyi paraya indirgeyemeyiz. Bir gülümseme, onların hâlini hatrını sorma, ihtiyacını sorma, o ihtiyacı giderme ve bunlar gibi bütün ameller iyiliğin içinde yer alır. Ana-babamızın razı olacağı, onların hoşnutluğunu kazanacağımız her şey iyiliktir.

Elbette ki burada Allah’a kulluktan söz ediyorsak, bütün hareketlerimiz de İslam’ın öngördüğü şekilde olmalıdır. İşte o zaman, anamız-babamız da bizim iyi bir kul olduğumuza şahitlik edecektir.

Muhterem Cemaat! 
Sakın ha, başkalarının yanında onları rencide edici söz ve davranışlara yeltenmeyelim. Her yerde ve her şartta onların şeref, itibar ve haysiyetlerini zedeleyici hâl ve hareketlerden sakınalım. Ve şöyle dua edelim: “Ey Rabbim! Onların beni, ben küçükken bakıp, terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.”

[1] İsrâ suresi: 17:23-24

DE

Verantwortung gegenüber den Eltern

23. September 2016

Verehrte Muslime!
Leider gibt es Menschen, die ihre Eltern schlecht behandeln. Aber es gibt auch das genaue Gegenteil. Leider gibt es auch Eltern, die ihre Kinder vernachlässigen. Aber die Zahl der Kinder, die ihre Eltern nicht respektieren, ist sicherlich höher.

Dabei sind wir doch verpflichtet, unsere Eltern respektvoll zu behandeln. Denn im Koran heißt es: „Dein Herr hat bestimmt, dass ihr ihn alleine anbeten sollt und dass ihr gegen eure Eltern gütig seid, auch wenn der eine von ihnen oder beide bei dir ins hohe Alter kommen. Sag daher nicht ‚Pfui!’ zu ihnen und schelte sie nicht, sondern rede mit ihnen auf ehrerbietige Weise. Und bedecke sie demütig mit den Flügeln der Barmherzigkeit und bitte: ‚O mein Herr! Erbarme dich beider so (barmherzig), wie sie mich aufzogen, als ich klein war!’“[1]

Liebe Geschwister!
Der Koranvers sollte uns zum Nachdenken bringen. Denn der göttliche Befehl, die Eltern gut zu behandeln, steht im selben Vers wir das Verbot von Schirk. Hier liegt eine große Verantwortung für uns.

Zur Verantwortung der Kinder gegenüber den Eltern gehört vor allem, nicht mit ihnen zu streiten und gut für sie zu sorgen. Man soll sie freundlich und höflich behandeln. Wenn sie alt werden, müssen wir uns so fürsorglich und liebevoll um sie kümmern, wie sie auch uns beschützt haben, als wir klein waren.

Verehrte Muslime! 
Eine Voraussetzung dafür, das Wohlwollen Allahs zu erlangen, ist es, gut für unsere Eltern zu sorgen. Die Fürsorge für die Eltern darf aber nicht allein auf Geld reduziert werden. Alles, womit wir das Wohlwollen unserer Eltern, ihre Zufriedenheit erlangen, ist gut – sei es ein Lächeln, nach ihrem Befinden zu fragen oder sich um ihre Bedürfnisse zu kümmern.

Liebe Geschwister! 
Wir sollten unter allen Umständen vermeiden, unsere Eltern zu kränken oder ihre Ehre und ihr Ansehen zu schmälern. Unser ständiges Duâ sollte lauten:„O mein Herr! Erbarme dich beider so (barmherzig), wie sie mich aufzogen, als ich klein war.“

[1] Sure Isrâ, 17:23-24

 

…..

Hac ve haccın hikmetleri

Muhterem Müminler!

Allah (c.c.), Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz yeryüzünde insanlar için yapılan ilk mabet, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olan Kâbe’dir. Orada apaçık deliller ve İbrâhîm’in makamı vardır. Oraya giren güven içindedir. Bundan dolayı hacca gitmeye gücü yetenlere Beytullah’ı haccetmek Allah’ın bir emridir.”[1]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de “Ey İnsanlar! Allah size haccı farz kıldı; hac yapınız.”[2] diye buyurmuşlardır.

Aziz Müslümanlar! 
Şartlarını taşıyan Müslümanlara ömürde bir defa farz olan hac İslam’ın en önemli rükünlerindendir. Dünya ve ahiret hayatı açısından hac ibadetinin Müslümanlar üzerinde sayılamayacak kadar çok olumlu tesirleri; kendine has pek çok hikmetleri, ahlaki, sosyal, ekonomik ve psikolojik faydaları vardır. Haccın insanı ne kadar etkilediğini ancak bu ibadeti hakkıyla yapanlar bilebilir.

Hac, işin şuurunda olarak ve farz ediliş hikmetleri gözetilerek yapıldığında Müslümanlar için âdeta yıllık genel kongre niteliğindedir. Hatta, “Dünya Müslümanlarını bir araya getiren evrensel bir kongredir.” diyebiliriz. Çünkü hac vesilesiyle Müslümanlar birbirleriyle tanışır, birbirlerinin durumları hakkında bilgi sahibi olurlar. Onun içindir ki, dünyanın dört bir bucağından gelip Arafat’ta toplanan hacılar, ümmet şuurunun gelişmesi için ve bu hususta yapılması gerekenler hakkında birbirleriyle istişarelerde bulunmalıdırlar.

Değerli Müslümanlar! 
Hac Müslümanlar arasında kardeşlik bağlarını güçlendirir. Fiilî bir eşitlik ve kardeşlik eğitimi verir. Arap olanla olmayanın, beyazla siyahın takva dışında bir üstünlüğü olmadığı gerçeğini gönüllere yerleştirir.

İhram elbisesini giyen hacı, kıymet ölçüsü olarak bildiği servet, makam, rütbe vb. her şeyi çıkarıp atar. Böylece kendisini tüm dünyalıklardan soyup çıkardığını zihnen kabul eder. Bu anlayışla yapılan hacdan alacağı feyz ve bereket büyüktür.

Hac Müslümanların ırk, renk, dil, mezhep ve ülke farkı gözetmeden birbirleriyle tanışıp görüşmelerine, dertleşmelerine, her bakımdan kaynaşıp yardımlaşmalarına zemin hazırlar.

Hac insan hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Ön hazırlığını tamamlamış olanların ve usulünce hac yapanların yaşayış ve düşüncelerinde önemli değişiklikler meydana getirir. Hac en başta insanları birbirine düşman eden ırkçılık gibi olumsuz düşünceleri törpüler.

Hac insanda ömür boyu silinmeyecek derin hatıralar bırakır. Bu hatıralar kişinin hacdan sonraki hayatını istikamet üzere yaşamasında etkili olur.

Hac bir irade eğitimidir. Hatta irade eğitiminde zirvedir. Bu öyle bir irade eğitimidir ki, yeşil ota, dikili ağaca, insana, hayvana ve can taşıyan her şeye iyi davranmayı telkin eder.

Hac bir tevhit ve takva eğitimidir. Kâbe ve çevresinde, ümmet çapında gerçekleştirilen hac, iman birliğinin en üst seviyede bir göstergesidir.

Muhterem Kardeşlerim! 
Her yolculuğa çıkarken hazırlanması gereken bir yol azığı vardır. Elbette ki azığın mahiyeti gidilecek yere göre farklılık arz eder. Dünyevi bir yolculuğun azığı yiyecek, içecek ve giyecektir. Uhrevi bir yolculuğun azığı ise muhabbetullah ve Allah’ın dışındaki tüm varlıklardan yüz çevirmektir. Yani takvadır.

Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “…Ve azık edinin. Şüphesiz ki, azığın en hayırlısı takvadır.”[3] Takva kişinin kendisini Allah’ın azabından, gazabından, hoş olmayan, acı veren durumlardan koruyacak şeylere tutunmasıdır. Bu ise ancak Allah ve resulünün emirlerine titizlikle tutmak, yasaklarından kaçınmak, Kur’an ve sünnette yer aldığı şekliyle muttakilerin özellikleriyle hâllenmek suretiyle olur.
Hac yolculuğunda kişi ruhunu takva ile doyurmalı ve onunla haramlardan korunmalıdır. Kişi hac için bedenini ihramla örterken, ruhuna da elbiselerin en hayırlısı olan takva elbisesini giydirmelidir.[4]

[1] Âl-i İmrân suresi, 3:97
[2] Nesaî, Menâsik, 1, H. No: 2620
[3] Bakara suresi, 2:197
[4] A’râf suresi, 7:76

Weisheiten des Hadsch

Verehrte Muslime!
In einem Koranvers heißt es: „Siehe, das erste für die Menschheit errichtete Haus war das in Mekka – gesegnet und eine Leitung für alle Welt, wo es klare Zeichen gibt, wie die Stätte Abrahams. Wer es betritt, ist sicher. Und der Menschen Pflicht gegenüber Allah ist die Pilgerfahrt zum Hause, wer immer dazu in der Lage ist.“[1]

Unser Prophet sagte: „O, ihr Menschen! Allah machte euch den Hadsch zur Pflicht. Unternehmt den Hadsch.“[2]

Liebe Geschwister!
Der Hadsch gehört zu den wichtigsten Ibâdas des Islams. Er ist Pflicht für alle Muslime, die dazu in der Lage sind. Der Hadsch hat unzählige positive Auswirkungen auf das diesseitige und das jenseitige Leben. Er birgt unzählige Weisheiten und Lehren. Aber nur wer ihn aufrichtig durchführt, weiß, wie sehr der Hadsch auf den Menschen wirkt.

Der Hadsch ist die jährliche Vollversammlung der Muslime. Er bringt Muslime aus aller Welt zusammen, damit sie einander kennenlernen und etwas über die Lage des anderen erfahren können. Die Herkunft, Ethnie, Rechtsschule und Sprache spielt dabei keine Rolle. Kurz: Die Pilger nutzen den Hadsch, um das Umma-Bewusstsein zu stärken.

Verehrte Muslime! 
Der Hadsch lässt die Pilger erfahren, was Geschwisterlichkeit und Gleichheit ist. Er zeigt ihnen, dass sich ein Araber und ein Nicht-Araber, ein Weißer und ein Schwarzer durch nichts unterscheiden, außer durch Takwâ. Der Pilger, der den Ihrâm anlegt, streift alle weltlichen Wertmaßstäbe ab.

Der Hadsch ist ein wichtiger Wendepunkt im Leben eines Menschen. Die Gedanken und das Handeln des aufrichtigen Pilgers verändern sich. Der Hadsch ist wie eine Medizin gegen Rassismus, Hass und Feindschaft.

Die Erinnerungen an den Hadsch sind unvergesslich. Der Hadsch lehrt uns Willensstärke und Selbstdisziplin. Er bringt uns Respekt vor allen Lebewesen bei. Die Pilgerfahrt ist eines der größten Zeichen für Tawhîd und Takwâ.

Liebe Geschwister! 
Für eine Reise muss man sich gut vorbereiten. Der Proviant für eine weltliche Reise ist Nahrung und Kleidung. Der Proviant für eine spirituelle Reise ist die Liebe zu Allah und die Abkehr von allem außer Ihm, also Takwâ.

Im Koran heißt es: „Und sorgt für euch vor; doch die beste Vorsorge ist Takwâ.“[3] Takwâ schützt den Menschen vor allem Leid. Das ist aber nur möglich, wenn man die Gebote Allahs und des Gesandten befolgt, sich von Verbotenem fernhält und versucht, ein guter Muslim zu sein.

Kurz: Beim Hadsch kleidet sich der Pilger äußerlich mit dem Ihrâm und nährt seine Seele mit Takwâ.[4]

[1] Sure Âli Imrân, 3:97
[2] Nasâî, Manâsik, 1, Hadith Nr. 2620
[3] Sure Bakara, 2:197
[4] Sure Arâf, 7:76

……………………….

 

Mazlumu ve yetimi kardeş bilmek

Muhterem Müslümanlar!


Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Vedâ hutbesinde sadece Müslümanlara değil, aynı zamanda tüm insanlığa şu vasiyette bulunmuş ve insanlığın bir aile olduğuna vurgu yapmıştır: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.”[1]

Peygamber Efendimiz’in bu vasiyetini Hz. Ali (r.a.) efendimiz de, “Ya dinde kardeş ya da insanlıkta eştir.” şeklinde yorumlamıştır. Hem Efendimiz’in vasiyeti hem de Hz. Ali’nin yorumu hiç kimseyi ötekileştirmemekte; aksine ortak bir yön aramaktadır. O hâlde, tüm insanlara bu perspektiften yaklaşmak bizim görevimizdir. Hele bu insan bir de mazlum olursa, ihtiyaç sahibi olursa, yetim ve öksüz olursa sorumluluğumuz daha da ağırlaşmaktadır. Müslümanlar için mazlumun, ihtiyaç sahibinin dininin de, ırkının da, renginin de önemi yoktur!

Muhterem Cemaat! 
Öte yandan, yetimliği çok iyi bilen Efendimiz ümmetine yetimlere sahip çıkmayı tavsiye etmiştir ve şu müjdeyi vermiştir: “Kim Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç sayısınca iyilik yazılır. Kim yanında bulunan yetim erkek veya kız çocuğuna iyi davranırsa, Ben ve o kimse (şehadet ve orta parmağını birleştirerek) cennette şu ikisi gibi kardeşiz.”[2] 
İşte biz, Efendimiz (s.a.v.)’in bu müjdesine nail olabilmek, Allah’ın rahmetini kazanabilmek için yetimlere sahip çıkmalıyız.

Değerli Müminler! 
İnsanı yeryüzüne halife olarak tayin eden Yüce Allah, Mâide suresinin ikinci ayetinde, “İyilik (birr) ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.”[3]buyuruyor. Unutmayalım! Yardımlaşma ve paylaşma adına ortaya koyduğumuz bilinçli eylemlerimizle bir taraf oluyoruz. Diyoruz ki: Bizler mazlumun, mağdurun, yetimin yanında; zalimin ve gaddarın ise karşısındayız. Yani tarafımız ezilenlerin, yardıma ihtiyaç duyanların yanında, yetim ve öksüzlerin safında olacaktır.
Kur’ân-ı Ker’im’de namazın kılınmasının emredildiği ayetlerin arkasından zekâtla ilgili ayetlerin geldiğini görüyoruz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizleri yarım hurmayla da olsa sadaka vermeye teşvik etmiştir. Hatta yardımlaşmak, paylaşmak için elinde hiçbir şeyi olmayanlara “Müminin mümine gülümsemesi sadakadır.” diyerek gülümsemenin dahi vermek, paylaşmak, yardımlaşmak olduğunu öğretmiştir.

Kıymetli Kardeşlerim! 
Sizler Elhamdulillah her daim mazlum ve mağduru, yetimi kardeş bildiniz; onların acılarını paylaşıp, gözyaşlarını sildiniz. Allah sizlerden razı olsun ve bizleri mustazafların yardımına koşmakta daim kılsın!

[1] Şuabu’l-Îmân, 7/162, H. No: 4774
[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, H. No: 21575
[3] Mâide suresi, 5:2

DE…………………………………

Bedürftige und Waisen – unsere Geschwister

Verehrte Muslime!

In der berühmten Abschiedspredigt sprach unser Prophet nicht nur zu uns Muslimen, sondern zur gesamten Menschheit. Er betonte, dass die Menschheit eine große Familie ist: „O ihr Menschen! Ihr habt nur einen einzigen Herrn, nur einen einzigen Urvater. Adam wurde aus Lehm erschaffen. Ein Araber ist nicht mehr wert als ein Nichtaraber. Jemand mit roter Hautfarbe steht nicht über demjenigen mit schwarzer und jemand mit schwarzer nicht über jemand mit roter Hautfarbe. Das einzige Maß der Überlegenheit ist Takwâ, die Gottesfurcht. Die Wertvollsten unter euch sind diejenigen, die Ihn am meisten fürchten.“[1]

Dieses Vermächtnis unseres Propheten fasste Ali (r) kurz zusammen:„Entweder Geschwister im Glauben oder als Menschen.“ Weder die Worte unseres Propheten noch die Erklärung Alis (r) sind ausgrenzend. Im Gegenteil: Es werden Gemeinsamkeiten gesucht. Dieses Verständnis prägt unsere Beziehung zu unseren Mitmenschen. Dies ist unser Weg, dies ist unsere Verantwortung, die umso größer ist, wenn es um bedürftige und benachteiligte Menschen geht. Für uns Muslime sind Religion, Ethnie und Hautfarbe der Armen und Bedürftigen nicht wichtig!

Liebe Geschwister! 
Unser Prophet war selbst ein Waisenkind und wusste sehr gut, was das heißt. Er empfahl deshalb seiner Umma, sich um Waisen zu sorgen, und versprach:„Wer für das Wohlwollen Allahs den Kopf einer Waise streichelt, bekommt Gotteslohn für jedes Haar, das seine Hand berührt. Wenn jemand Waisen in seiner Obhut gut behandelt, so werden ich und derjenige im Paradies so sein, wie diese beiden (und führte Zeige- und Mittelfinger zusammen).“[2] Um zu jenen zu gehören, auf die diese Worte des Propheten zutreffen, müssen wir uns für Waisen einsetzen.

Verehrte Muslime! 
Wir tragen Verantwortung, denn Allah machte uns zu seinen Statthaltern. Im zweiten Vers der Sure Mâida heißt es: „Helft einander zur Rechtschaffenheit und Gottesfurcht und nicht zur Sünde und Feindschaft. Und fürchtet Allah; siehe, Allah ist streng im Strafen.“[3] Dabei sollten wir nicht vergessen: Hilfe ist eine bewusste Handlung. Indem wir uns für das Teilen entscheiden, treffen wir eine Wahl. Wir machen deutlich, dass wir auf Seiten der Armen, Bedürftigen und Waisen sind und uns gegen jede Art von Ungerechtigkeit stellen.

Es hat seinen Grund, dass im Koran das Gebet oft zusammen mit der Zakat genannt wird. Unser Prophet rief dazu auf, zu spenden, selbst wenn es nur eine halbe Dattel ist. Ja, wer nichts besitzt, das er spenden könnte, dessen bloßes Lächeln ist schon eine Sadaka.

Liebe Geschwister! 
Alhamdulillah habt ihr euch schon immer für Bedürftige und Waisen eingesetzt. Ihr habt sie als eure Geschwister betrachtet, ihr Leid geteilt und ihn Trost gespendet. Möge Allah zufrieden sein mit euch. Möge er uns zu jenen zählen, die den Armen und Unterdrückten zur Hilfe eilen.

[1] Şuab al-Îmân, 7/162, Hadith Nr. 4774
[2] Ahmad b. Hanbal, Musnad, Hadith Nr. 21575
[3] Sure Mâida, 5:2

 

……..

 

Çocuklarımız ve Camiler

Muhterem Müminler!
Yüce Rabbimiz yeryüzünü birbirinden farklı nimetler ile donatarak insanoğlunun hizmetine sunmuştur. Bu nimetlerin en önemlilerinden biri hiç şüphesiz çocuklarımızdır. Allah Teâlâ Kehf suresinin 46. ayetinde “Mallar ve evlatlar, dünya hayatının bir süsüdür.”[1] buyurmuştur. Bir emanet olduğu için de dinimiz İslam, çocuklara ve özellikle de çocuk eğitimine büyük önem vermektedir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) “Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermiş olamaz.”[2] buyurarak bu hususa dikkatlerimizi çekmiştir.

Aziz Müslümanlar!
Anne ve baba bu mühim görevi yerine getirirken cami gibi önemli bir kurumu da göz ardı etmemelidir. Nitekim İslam toplumu hep camiler etrafında şekillenmiş ve camiler tarih boyunca hep yaşamın merkezi olagelmişlerdir.
Mescid-i Nebevî bir ibadethane olmakla birlikte, aynı zamanda Suffe köşesinde eğitim hizmeti de verilmiş ve burası Efendimiz (s.a.v)’in ashabıyla yaptığı istişarelerin mekânı olmuştur. Bunun günümüzedeki yansıması olarak camilerimiz bugün de Müslümanların ihtiyaçlarını giderecek sayısız hizmet sunmaktadır.

Aziz Cemaat! 
Müslüman’ın olduğu yerde cami, caminin olduğu yerde de Müslüman vardır. Bunun devamının asıl teminatı ise yavrularımızın cami ve cemaatle buluşmasıdır. Kur’an’ın tabiriyle “İslam’ın simgesi” olan camilerimiz, çocuklarımızın sağlıklı bir İslami kimliğe kavuşmalarını ve “ben” diyen bir dünyada “biz” olmayı öğrenmelerini sağlar. Bu sebepledir ki, toplumun geleceği olan yavrularımızın camilerimiz ile erken yaşta buluşmaları büyük önem arz etmektedir. Çünkü Müslüman bir topluluğun devamı ancak kendisinden gelen imanlı ve ihlaslı nesillerle mümkündür.

Değerli Müminler! 
Bu konuda Müslümanlar olarak hepimize büyük görevler düşmektedir. Yavrularımıza camileri sevdirme hususunda anne-babanın teşviki ne kadar önemli ise, cami cemaati olarak bizlerin de bu konudaki desteği bir o kadar önemli ve gereklidir. Camiye gelen çocuklarımıza sevgi, hoşgörü ve sabırla muamele etmeliyiz. Asr-ı Saadet’e baktığımızda, ufak yaşta olmalarına rağmen sahabe çocuklarının da sıkça camide bulunduklarını görürüz. Özellikle Efendimiz (s.a.v)’in torunlarıyla olan münasebetinde bizler için önemli mesajlar vardır. Berâ b. Âzib (r.a.) şöyle anlatır: “Hasan’ı Peygamberimiz (s.a.v.)’in omuzlarında oynarken gördüm. Allah’ım, ben onu ve onu seveni seviyorum.”[2]

Enes (r.a.) ise şöyle der: “Peygamber’den başka, namazı hafif ama mükemmel kıldıran birisinin arkasında namaz kılmadım. Öyle ki, namaz kılarken ağlayan bir çocuk sesi duysa, hemen kısa keserdi. Böylece çocuğun anasını namazla çocuğu arasında kalma sıkıntısına sokmazdı.”[4] 
Efendimiz (s.a.v.) çocuklara karşı bu kadar hassas iken, bu kadar şefkatli ve merhametli davranırken, onun ümmeti olarak bizler bunun tersini yapabilir miyiz? Öyleyse bizler de güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmiş o kutlu Nebi’nin yolundan gidenler olarak bu uygulamalardan ilham almalı ve yavrularımıza camilerimizi sevdirmenin yollarını aramalıyız. Çocuklarımız bizlere bir emanet ve imtihan vesilesi olduklarına göre bu emaneti gözetmek de bir kulluk vazifesidir.
Allah bizleri ve yavrularımızı cami ve cemaat ehli eylesin.

[1] Kehf suresi, 18:46
[2] Tirmizî, Birr, 58, H. No: 1952.
[3] Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 88, H. No:2422.
[4] Buhârî, Ezân, 65.

DE

Reue und Vergebung

Verehrte Muslime
Alle unsere Fehler werden uns irgendwann einholen, egal wo und wann wir sie begangen haben. Aber Allah gibt uns Hoffnung. Er verspricht, dass er unsere Sünden vergibt, wenn wir uns reinen Herzens an ihn wenden und unsere Fehler bereuen. Unser geliebter Prophet sagt: „Wenn jemand seine Sünden einsieht und aufrichtig bereut, ist es als hätte er sie nie begangen.“[1]

Liebe Geschwister!
Unser Schöpfer rät unser zur Tawba. Eine bei Allah angenommene Tawba ist unermesslich. In dem Koranvers am Anfang der Hutba heißt es: „O ihr, die ihr glaubt! Kehrt euch Allah zu, in aufrichtiger Reue. Vielleicht deckt Allah eure Missetaten zu und führt euch in Gärten ein, durcheilt von Bächen – an jenem Tage, an dem Allah den Propheten und die Gläubigen mit ihm nicht beschämen wird. Ihr Licht wird ihnen vorauseilen und zu ihrer Rechten. Sie werden sprechen: »O unser Herr! Mache unser Licht vollkommen und verzeihe uns; siehe, Du hast Macht über alle Dinge.«“[2]

Verehrte Muslime! 
Eine Sünde zu begehen bedeutet, eine von Allah gesetzte Grenze zu überschreiten. Diese Überschreitung und ihre Folgen auf das Herz beschreibt unser Prophet wie folgt: „Sobald ein Diener eine Sünde begeht, entsteht in seinem Herzen ein schwarzer Fleck. Wenn er Buße tut und Abstand nimmt, wird sein Herz gereinigt. Wenn er aber nicht Buße tut und weiterhin sündigt, wächst der schwarze Fleck und bedeckt sein ganzes Herz.“[3]

Liebe Geschwister! 
Wie diesem Hadith zu entnehmen ist, sollen wir, wenn wir eine Sünde begangen haben, diese bereuen. Wir dürfen die Tawba nicht aufschieben. Wer die Tawba aufschiebt, verfällt der Versuchung des Teufels.

Die aufrichtige Tawba für Sünden kommt aus tiefstem Herzen. Wer gesündigt hat und bereut, verspricht seinem Herren, dieselbe Sünde nicht noch einmal zu begehen.

Wenn wir unsere Sünden nicht bereuen, sind wir uns der Gefahren dieser Sünde nicht bewusst. Wenn wir sogar weiterhin Sünden begehen, sollten wir uns fragen, ob unser Herz schon so hart geworden ist, dass wir keine Reue empfinden können.

Unser Prophet hat uns hierfür einen Maßstab gegeben. Er sagt: „Wer wegen der eigenen guten Tat Freude und wegen einer Verfehlung Trauer empfindet, besitzt wahrhaften Glauben.“[4]

Verehrte Muslime! 
Lasst uns die Hutba mit einem Hadith abschließen, der unsere Herzen erhellt:„Allah gewährt jemandem, der fortwährend bereut und Buße tut, für jede Sorge einen Ausweg und für jede Beschwernis Erleichterung und beschert ihm Auskommen von unerwarteter Stelle.“[5]

[1] Ibn Mâdscha, Zuhd, Hadith Nr. 4391
[2] Sure Tahrîm, 66:8
[3] Tirmizî, Tafsir, Hadith Nr. 3654
[4] Tirmizî, Fitan, 8, Hadith Nr. 2165
[5] Abû Dâwûd, Witr, 103, Hadith Nr. 1518

……..

 

Bir tebliğ metodu olarak komşuluk

Muhterem Kardeşlerim!

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışa, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Şüphesiz Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”[1]

Muhterem Müslümanlar! 
Ayette gayet açık bir şekilde yalnızca Allah’a kulluk emredilmekte ve O’na şirk koşmak yasaklanmaktadır. Hemen bu emir ve nehyin arkasından da, uzak olsun yakın olsun tüm komşulara iyi davranmak emredilmektedir. Öyle ise bu emri uygulamak bizim vazifemizdir. Komşularımızla ilişkilerimiz, onlara karşı davranışımız Müslümanlar olarak dinimizi temsil eder nitelikte olmalıdır.

Değerli Kardeşlerim! 
Müslüman bir komşu olarak, şu üç ihtimalden birisi içerisinde yaşıyoruzdur: Ya hiç kimse ile ilişki kurmayan, kimseye ne faydası ne de zararı dokunan bir komşu; ya hiç kimseyle geçinemeyen kötü bir komşu; ya da iyi ilişkiler kuran, herkesin kendisine güvenebildiği bir komşuyuzdur. Bizim komşuluğumuz herkesi imrendirmeli, hem mevcut mahalle veya apartman ahalisini hem de mahallemize yeni taşınacak kimseyi; “Burada bir Müslüman varmış, ne güzel!”dedirtebilecek şekilde örnek bir komşuluk olmalıdır.

Muhterem Müslümanlar! 
Komşuluk hakkında Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şu buyruklarını hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Efendimiz (s.a.v.), “Cebrâil bana komşuya iyi davranmayı, onunla iyi geçinmeyi o kadar tavsiye etti ki, neredeyse komşuların birbirlerine mirasçı olacaklarını sandım.” [2] buyururken, bir başka bir hadiste de “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse komşusuna eziyet edip kötü davranamaz.”[3] uyarısında bulunmaktadır.

İşte komşuluğun İslam’daki yeri budur. Peki biz komşularımızla nasıl geçiniyoruz? Bir Müslüman olarak komşularımız bizim hakkımızda ne düşünüyor? Onlara “İyi ki bir Müslüman komşum var.” dedirtebiliyor muyuz?

Değerli Kardeşlerim! 
Unutmayalım ki “Kişi bilmediğinin düşmanıdır.” İnsan bilmediği şeyden korkar ve tanımadığı kişilere karşı tedirgin olur. Bu gayet doğaldır. Bu nedenle tanışmak, kendimizi tanıtmak, çevremizde örnek bir insan, örnek bir Müslüman olarak bilinmek aynı zamanda dinimizi tebliğ etmenin de en iyi yoludur.

Madem ki iyi bir komşu olmak dinî bir vecibedir ve İslam’ın barış ve huzur mesajını tüm dünyaya ulaştırmak gibi bir misyonumuz bulunmaktadır; o hâlde inandığımız değerleri yaşamaktan daha güzel bir tebliğ yöntemi olabilir mi? Düşünün! Siz hem Allah rızası için hem de kendiniz için İslam’ı yaşıyor, bu dinin değerlerini içselleştiriyor ve hayatınızda uyguluyorsunuz. Komşunuz da bunu görüyor ve bundan etkileniyor. Bundan daha güzel bir tebliğ yöntemi olabilir mi? Hem toplumsal huzurun tesisi hem de manevi dünyamızın ıslahı iyi bir insan, iyi bir komşu olmaktan geçer.

Allah bizleri samimiyetle İslam’ı yaşayarak temsil eden ve bu vesileyle onu tebliğ edenlerden eylesin.

[1] Nisâ suresi, 4:36
[2] Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140-141
[3] Buhârî, Nikâh, 120, H. No: 5185

DE

Nachbarschaft als Einladung

Verehrte Muslime!
Im Koran heißt es: „Und dient Allah und stellt ihm nichts zur Seite. Und seid gut zu den Eltern, den Verwandten, den Waisen, den Armen, dem Nachbarn, sei er einheimisch oder aus der Fremde, zu den Gefährten, den Reisenden und zu denen, welche ihr von Rechts wegen besitzt. Siehe, Allah liebt nicht den Hochmütigen, den Prahler.“[1]

Liebe Geschwister! 
Das Gebot der guten Nachbarshaft ist so wichtig, dass es im selben Koranvers steht wie das Gebot, Allah allein zu dienen. Unsere Aufgabe ist es, unsere Nachbarschaft in guter muslimischer Tradition fortzuführen.

Verehrte Muslime! 
Die Beziehung zu Nachbarn kann im Allgemeinen drei Formen haben: 1. Wir sind Nachbarn, die zu niemandem Kontakt haben, niemandem nutzen, aber auch nicht schaden. 2. Wir sind schlechte Nachbarn, die mit niemandem auskommen. 3. Wir bauen gute Beziehungen zu unseren Nachbarn auf und genießen ihr Vertrauen. Gerade in unserer heutigen schwierigen Zeit ist es wichtig, dass wir sehr gute Nachbarn sind. Nur so können wir auch unsere Religion in bester Weise vermitteln.

Liebe Geschwister! 
Was die gute Nachbarschaft angeht, hat unser Prophet klare Worte gefunden. Er sagte: „Gabriel hörte nicht auf, mich zu ermahnen, dem Nachbarn Güte zu erweisen, bis ich dachte, er würde ihn für erbberechtigt erklären!“[2] Ein anderer Hadith ermahnt uns: „Wer an Allah und den Jüngsten Tag glaubt, darf seinen Nachbarn nicht schlecht behandeln.“[3]

Dies ist der Stellenwert der Nachbarschaft im Islam. Wie aber gehen wir mit unseren Nachbarn um? Was denken unsere Nachbarn über uns als Muslime? Geben wir ihnen Anlass, zu sagen: „Zum Glück habe ich einen Muslim als Nachbarn“?

Verehrte Muslime! 
Der Mensch fürchtet, was er nicht kennt. Das ist natürlich. Umso wichtiger ist es, uns vorzustellen, unsere Nachbarn kennenzulernen und in unserer Umgebung als vorbildliche Menschen und Muslim bekannt zu sein. Das ist auch der beste Weg, um unsere Religion zu repräsentieren.

Wenn es eine religiöse Pflicht ist, ein guter Nachbar zu sein, und wir die Aufgabe haben, die Friedensbotschaft des Islams bekannt zu machen, kann es dann einen besseren Weg geben, unseren Glauben zu repräsentieren, als die Werte vorzuleben, an die wir glauben? Überlegen wir mal! Sowohl für Allahs Wohlwollen als auch für uns selbst leben wir den Islam, verinnerlicht die Werte dieses Glaubens und setzen sie in unserem Leben um. Kann es einen besseren Weg der Einladung geben als diesen? Sozialer Frieden und spirituelle Ausgewogenheit beginnen damit, ein guter Mensch und ein guter Nachbar zu sein.

Möge Allah uns zu jenen zählen, die den Islam aufrichtig leben und vorleben.

[1] Sure Nisâ, 4:36
[2] Buhârî, Adab 28; Muslim, Birr, 140-141
[3] Buhârî, Nikâh, 120, Hadith Nr. 5185

…….

 

Kadrini bilenlere Kadir Gecesi: Bu gecenin faziletleri

TR:

Muhterem Kardeşlerim!

Kadir Gecesi, hutbemizin başında okuduğumuz Kadir suresinde görüldüğü gibi, öyle değerli, öyle bereketli bir gecedir ki, içinde Kadir Gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır. Kadir Gecesi’ne bu değer ve kıymeti veren şey ise bu gecede Kur’ân-ı Kerîm’in yeryüzüne inmeye başlamış olmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ tarafından Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına Kadir Gecesi’nde indirilmiştir. Daha sonra, Hz. Cibril (a.s.) Allah’ın izin ve emri ile 23 yılda peyderpey, ihtiyaca göre Kur’an’ı Resûlullah (s.a.v.)’e vahiy yoluyla getirmiştir.

Kıyamete kadar insanlığa dünya ve ahiret saadeti temin edecek bir kitabın yeryüzüne geliş günü ve bu günün yıldönümü elbette ki müstesna bir gün olmalıydı. O gün diğer günlerden daha kıymetli, daha şerefli olmalıydı. Gerçekten de öyle olmuş ve bu gece bin aydan daha hayırlı kılınmıştır: “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve ruh (Cebrâil veya ruh adındaki melek) o gece Rableri’nin izniyle her iş için inerler.”[1]

Değerli Kardeşlerim! 
Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğuna dair Efendimiz (s.a.v.)’den bize birçok rivayet ulaşmıştır. Ubey b. Ka’b (r.a.)’dan gelen şu rivayete göre Kadir Gecesi ramazan ayının 27. gecesidir. Ubey b. Ka’b der ki: “Kendisinden başka ilah olmayan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, Kadir Gecesi ramazan ayındadır. Ve o gece Resûlullah (s.a.v.)’in bize kalkmamızı emrettiği gecedir, o da yirmi yedinci gecedir. Bunun emaresi, o gecenin sabahında güneşin beyaz ve ışınsız olarak doğmasıdır.”[2]

Bir Müslüman olarak yıl boyunca Kadir Gecesi’ni araştırmak ve uyanık olmak durumundayız. Kadir Gecesi’ni kaçırmamak ve bu gecenin faziletlerinden mahrum olmamak için bilhassa ramazan ayında daha da dikkatli olmamız gerekmektedir. Ramazan ayının 27. gecesine daha bir dikkat etmeli ve geceyi gereği gibi ihyaya çalışmalıyız. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Kadir Gecesi’ni kim sevabına inanıp onu kazanmak ümidiyle ihya ederse, geçmiş günahları affedilir.”[3] buyurmaktadır. İçerisinde bulunduğumuz ramazan ayının 27. gecesi inşallah bu gece ihya edilecektir.

Aziz Kardeşlerim! 
Kadir Gecesi’nin kıymetli olması onun kadir ve kıymetini bilip takdir edenler içindir. Bu gecenin değer ve kıymetini fark edemeyenler bu geceden nasibini alamazlar. Kadir Gecesi’ni ihya sadedinde, namaz kılmak, Kur’an okumak, dua etmek, sadaka vermek gibi bütün ibadet çeşitleri ile Allah’a yönelmek gerekir. Ancak bu gece dualara icabet edilen vakitlerden biri olması sebebiyle dua etmek sünnettir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) o gece için, Hz. Âişe (r.a.)’ya“Allâhumme inneke afuvvun, tuhibbu’l-afve fa’fu annî (Allah’ım! Sen affedicisin, affı seversin, beni affet.)”[4] diye dua etmesini tavsiye buyurmuştur.

Şafak atıncaya kadar emniyetli ve selametli, yeryüzüyle en yüce makam olan yüceler âlemi arasında mutlak bağlantının kurulduğu, Kur’an’ın inmeye başladığı, yeryüzünün büyüklük, anlam ve etki bakımından tüm insanlık hayatı boyunca benzerine tanık olmadığı o muazzam olayın gerçekleştiği Kadir Gecesi’ni ihya edenler, Kadir Gecesi’nin kıymetini bilir. Bizler de bu geceyi uyanık ve şuurla değerlendirelim, başta Müslümanlar olarak bütün insanlığın kurtuluşu için dua edelim. Şimdiden gecemiz mübarek olsun.

[1] Kadr Suresi, 97:1-4
[2] Müslim, Müsafirin, 179, H. No: 762
[3] Buharî, Terâvih 1, Müslim, Müsafirin 174, H. No: 1821; Ebû Dâvud, Salât 318, H. No: 1371
[4] Tirmizî, Daavât, 89, H. No: 3508

……..

DE

Die Tugenden der Kadr-Nacht

Verehrte Muslime!
Die Kadr-Nacht ist segensreicher als tausend Monate. In dieser Nacht begann die Herabsendung des Korans durch den Engel Dschibrîl (a). In den danach folgenden 23 Jahren wurde der Koran unserem Propheten, Muhammad (s), Vers für Vers herabgesandt.

Diese Nacht ist für uns wertvoller alle anderen, denn in dieser Nacht begann die Offenbarung des Buches, das uns bis zum Tag der Auferstehung ein Wegweiser sein wird. In der Sure Kadr lesen wir: „Wir haben ihn wahrlich in der Nacht des Schicksals herabgesandt. Und was lässt dich wissen, was die Nacht des Schicksals ist? Die Nacht des Schicksals ist besser als tausend Monate. In ihr kommen die Engel und der Geist mit ihres Herrn Erlaubnis herab, mit jeglichem Auftrag.“[1]

Liebe Geschwister! 
Zu der Frage, welche der Ramadannächte die Kadr-Nacht ist, gibt es viele Überlieferungen. Nach Ubay ibn Kab (r) ist es die 27. Nacht des Ramadans:„Beim Allmächtigen, neben dem es keinen Gott gibt, schwöre ich, dass die Kadr-Nacht im Monat Ramadan ist. Und es ist die Nacht, in der uns der Gesandte Allahs befahl aufzustehen, und dies war die 27. Nacht. Das Zeichen hierfür ist, dass am Morgen der Nacht die Sonne weiß und ohne Strahlen aufgeht.“[2]

Als Muslime sollten wir uns das ganze Jahr über, vor allem aber im Ramadan, auf die Kadr-Nacht vorbereiten. Nur dann können wir von ihrem Segen profitieren und sie richtig nutzen. Denn unser Prophet sagte: „Wer an den Lohn der Kadr-Nacht glaubt und die Nacht auf diesen Lohn hoffend verbringt, dem werden die vergangenen Sünden vergeben.“[3] Genau heute Nacht ist die 27. Nacht des Ramadans.

Verehrte Muslime! 
Wer den Wert und die Bedeutung dieser Nacht zu schätzen weiß, sollte Gebete verrichten, den Koran lesen und Sadaka geben. Lasst uns viele Duâs sprechen, denn diese werden inschallah erhört werden. Unser Prophet empfahl Aischa (r), in dieser Nacht folgendes Duâ: „Allâhumma innaka afuwwun, tuhibbul afwa fa’fu annî.“ (O, Allah! Du bist der Vergebende, du liebst es zu vergeben, so vergebe auch mir.)[4]

Nur wer die Kadr-Nacht richtig nutzt, erkennt den Wert dieser großartigen Nacht, deren unermesslicher Segen bis zur Morgendämmerung andauert. Lasst uns diese Nacht in bester Weise nutzen. Lasst uns beten für die Errettung der gesamten Menschheit. Möge unsere Kadr-Nacht gesegnet sein!

[1] Sure Kadr, 97:1-4
[2] Muslim, Musafirin, 179, Hadith Nr. 762
[3] Buharî, Tarawih, 1, Müslim, Musafirin, 174, Hadith Nr. 1821; Abû Dâwûd, Salâh, 318, Hadith Nr. 1371
[4] Tirmizî, Daawât, 89, Hadith Nr. 3508

….

Oruç nasıl kalkan olur? Das Fasten ist ein Schutz

Değerli Müminler!

Şu ramazan ayında tuttuğumuz oruç bizleri koruyan bir kalkan olmalıdır. Orucun farz oluşunu bildiren ayette Rabbimiz, “Ey İman edenler! Sizden öncekilere olduğu gibi, size de oruç farz kılındı. Bu sayede kendinizi korumuş olursunuz.”[1] buyururken orucun koruyucu yönüne dikkat çekmiştir. O hâlde oruç bizi nasıl koruyacaktır?
Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
“Allah, ‘Oruç dışında her ameli insanın kendisi içindir. Fakat, oruç benim içindir. Mükâfatını da ben vereceğim.’ buyurmuştur.
Oruç bir kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa; ‘Ben oruçluyum.’ desin. Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.
Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucun sevabıyla Rabbi’ne kavuştuğu andır.”[2]
Muhterem Müslümanlar! 

Peygamberimiz bu müjdesi ile orucun diğer ibadetlerden farklı olan yönlerini belirtmektedir.
Bu farklı yönlerden birisi, orucun sevabının ölçüsünün olmayacağıdır. İkincisi: Oruç, oruç tutanı her türlü kötülüğe karşı kalkan gibi korur. Üçüncü ve dördüncüsü de, oruçlunun ağız kokusunun dahi Allah katında değerli olması ve nihayetinde, Allah’a kavuştuğunda sevineceği bir mükâfat ile mükâfatandırılmasıdır.
Ama dikkat! Sadece, aç ve susuz kalmak oruç değildir! Yapılması gereken sırf Allah rızası için nefse gem vurmaktır. Kimseye kötü söz söylememek ve çatmamak, kendisine çatan veya kötü söz söyleyen olursa, ona da nazikçe “Lütfen bana ilişmeyin, ben oruçluyum.” diyerek, kendisini oruç kalkanıyla korumasıdır.
Çünkü oruç, oruçlu için dünyada günahlara, ahirette de cehennem azabına karşı ancak bu şekilde koruyucu bir kalkan olabilecektir.

Değerli Kardeşlerim! 
Gerçekten de ramazan orucu müminler için koruyucu bir kalkandır. Ama oruçlunun bu kalkanı alıp kuşanması lazım. Kuşanmaz ise o kalkan hiçbir işe yaramaz.
Çünkü biz kendi nefsimizle savaş hâlindeyiz, vesveselerimizle savaş hâlindeyiz, şeytanlarla savaş halindeyiz.
Bin bir türlü cazibe boyutuyla günahlar, nefsimize hoş gelen gurur, kibir, başkasından üstte olma, başkasını hor görme, kıskançlık, bencillik, enaniyetini yüceltme, kendini kusursuz görme, kendinden güçsüz konumdakine merhameti unutma, riya, gösteriş ve daha nice olumsuz davranış örnekleri bizi bu kalkanı kuşanmaktan alıkoyabilir.
İşte orucun bize kalkan olabilmesi için, bu kötü hasletleri terk etmemiz gerekiyor.
Bir yoksulu, bir yetimi, bir garibanı koruyup kollamadan bizim ramazanda aç ve susuz kalarak oruç tutmamız söz konusu olamaz.
Çocuklarımıza, ailelerimize, komsu ve akrabalarımıza merhamet şemsiyesini açmazsak, oruçlu olarak sadece aç ve susuz kalmışız demektir.
Değerli Müslümanlar! 
Unutmayalım! Eğer Allah resulü söylediyse, gerçekten de oruç bizim için kalkan olacaktır. O kalkanı kuşanıp kullanmak da bizim elimizdedir.
Rabbim oruçlarımızı kalkan eylesin inşaallah!

[1] Bakara suresi, 2:183
[2] Buhârî, Savm, 14. H. No: 1904

DE

Das Fasten ist ein Schutz

Verehrte Muslime!
Unser Fasten ist ein Schutz, denn im Koran heißt es: „O ihr, die ihr glaubt! Euch ist das Fasten vorgeschrieben, wie es den Menschen vor euch vorgeschrieben war; vielleicht werdet ihr gottesfürchtig.“[1]

Doch wie kann uns das Fasten schützen? Das erklärt unser Prophet mit folgenden Worten:

„Allah sprach: ‚Alle Taten des Menschen, ausgenommen das Fasten, sind für ihn selbst. Aber das Fasten ist für mich. Und die Belohnung werde ich geben.’“

Das Fasten ist ein Schild. Wer von euch fastet, soll nichts Schlechtes sagen und nicht streiten. Wenn jemand ihn beleidigen oder angreifen sollte, soll er sagen: ‚Ich faste.’ Ich bezeuge bei Allah, der das Leben Muhammads in seiner mächtigen Hand halt: Der Mundgeruch des Fastenden ist bei Allah schöner als der Duft von Moschus.

Es gibt zwei Momente der Freude, an dem der Fastende Erleichterung finden wird: Der eine ist der Zeitpunkt des Fastenbrechens und der zweite ist, wenn er den Gotteslohn für das Fasten von seinem Herrn erhält.“[2]

Liebe Geschwister! 
Was macht also das Fasten aus? Erstens unterscheidet es sich von anderen Ibâdas, weil der Lohn des Fastens keinen Maßstab hat. Zweitens schützt es den Fastenden wie ein Schutzschild vor allem Schlechten.
Drittens ist selbst der Mundgeruch des Fastenden bei Allah wertvoll. Der wahrhaft Fastende darf sich auf die Belohnung freuen, die er erhält, wenn er zu Allah zurückkehrt.

Aber nur hungrig und durstig zu sein, ist kein Fasten! Fasten bedeutet, allein um Allahs Willen seinen Nafs zu zügeln und niemanden zu beleidigen. Wenn man selbst beleidigt wird, soll man sich schützen, indem man sagt: „Bitte streite nicht mit mir, denn ich faste.“ Nur dann wird das Fasten zu einem Schild, das den Fastenden im Diesseits vor seinen Sünden schützt und im Jenseits vor der Verdammnis bewahrt.

Verehrte Muslime! 
Man muss das Schutzschild des Fastens auch anlegen, denn sonst ist er nutzlos. Wir befinden uns im Kampf mit unserem eigenen Ego und dem Schaytan. Unsere Sünden und schlechten Taten halten uns davon ab, uns mit dem Schild des Fastens zu schützen. Diese sind: Stolz, Hochmut, Geringschätzung anderer, Unbarmherzigkeit gegenüber Schwächeren, Heuchelei, Prahlerei und viele andere.

Damit uns das Fasten schützen kann, müssen wir diese Charakterschwächen ablegen. Wenn wir Bedürftige, Waisen oder Mittellose nicht versorgen, fasten wir nicht. Wenn wir unseren Kindern, der Familie, unseren Nachbarn und Verwandten gegenüber nicht barmherzig sind, haben wir umsonst unter Hunger und Durst gelitten.

Liebe Geschwister! 
Das Fasten ist ein Schutzschild für uns. Aber es liegt an uns, dieses Schild zu nehmen und anzulegen. Möge Allah unser Fasten zu
unserem Schutzschild machen!

[1] Sure Bakara, 2:183
[2] Buhârî, Sawm, 14, Hadith Nr. 1904

 

…………

 

Sıla-ı Rahim İbadettir   –   Verwandtschaftsbesuch als Ibâda

Muhterem Mü’minler
Yaratılış olarak, insanoğlu, ihtiyaçlarını bireysel olarak karşılama imkânına sahip olmadığı için toplum halinde yaşamaya mecburdur. Bunun içindir ki, dinimiz İslam toplum hayatını da düzenlemiş ve toplumsal hayat içinde aile kurumuna önem vermiştir. Dinimiz, akrabalık kurallarını belirtmiş ve akrabaların hukukunun yerine getirilmesini istemiştir. Akraba hukukunda, maddî ve manevî destek, ilgi, şefkat, merhamet yer alır. On önemlisi de Sıla-i Rahim tabir edilen, akrabalık ilişkilerinin canlı tutulması vardır.

Rabbimiz Allah (c.c.), nasıl ki, namazı, orucu, zekatı, haccı nasıl emrediyorsa, aynı şekilde, önemine binaen akrabayı ziyaret anlamına gelen sıla-i rahimi de emretmektedir.

Hutbemizin başında okuduğumuz Ayet-i Kerime’de Rabbimi şöyle buyurur:“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.”[1]

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de akrabalık bağlarının canlı tutulmasını, defaatle emretmiş, dikkatimizi o yöne çekmiştir. “Rızkının geniş, ömrünün uzun olmasını arzu eden (akrabalarını ziyaret etsin) onlarla olan bağlantısını devam ettirsin.”[2] Şeeklindeki buyruğu bunlardan sadece bir tanesidir.

Değerli Kardeşlerim! 
Ayet ve hadislere göre: Sıla-i rahim, günde beş defa Allah’a secde etmek, Ramazan ayı geldiği zaman oruç tutmak, zenginler için malının kırkta birini zekat vermek ve Ka’be’yi ziyaret etmek gibi Allah’ın emrettiği bir farzdır. Yani ibadettir.

Ama dikkat edelim! Ekonomik sıkıntı içindeyim; dayıma gittim. Başım ağrıyordu; halama gittim. Geçerken bir uğrayayım dedim, gibi davranışlar sıla-i rahim değildir. Sıla-i rahim, akrabaların bir sorumluluk bilinci ile yapılan ziyaret edilmesi, bu bilinçle gösterilen sevgi, bu bilinçle korunmasıdır. Burada, hurmet, sevgi ve dayanışma üç anahtar kelimedir. Bir başka dikkat edilmesi gereken mesele de, gereksiz dargınlıklarla akrabalarla ilişkiyi kesmektir. Halbuki biz, ilişkileri onarmak ve kuvvetlendirmekle görevliyiz. Çünkü dargınlıklar sebebiyle akrabayı yok saymak bizi sorumluluktan kurtarmaz.

Peygamber (s.a.v.)’in: “Sıla-i Rahim, Arş’ta asılıdır. Der ki: “-Beni gözeteni Allah gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin.”[3] “Mükâfatı en hızlı verilen hayır, iyilik ve sıla-i rahimdir. Cezası en hızlı verilen kötülük de zulüm ve sıla-i rahmi terk etmektir.” [4] şeklindeki uyarılarını nasıl unutabiliriz? Bu uyarıların sahibi olan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, sütannesi Halime’yi ve Hz. Hatice’nin dostlarını dahi unutmamıştır. İşte ümmeti olduğumuz peygamber bize böyle örnek olmuştur.

Değerli Kardeşlerim! 
Yakınlarını unutan insan, bir gün kendisi de unutulur. Ve ayrıca, unutmayalım ki, her bir ziyaret bir sadaka, her bir gönül alma, sevgiyi ve acıyı paylaşma cennete girmeye vesiledir. Çünkü “Akrabalık bağını koparan (cezasını çekmeden) cennete giremez.”[5]

[1] Nisâ suresi, 4:36
[2] Buhârî, Edep 16. H. No: 5985
[3] Müslim, Birr ve Sıla, 19. H. No: 2555
[4] Ebû Dâvud, Edeb, 130. H. No: 4902
[5] Buhârî, Edeb, 15. H. No:5984

20160527 Hutba-Arabisch

20160527 Hutbe-Silai Rahim Ibadettir

DE

Verwandtschaftsbesuch als Ibâda

 

Verehrte Muslime! 
Allah hat den Menschen so erschaffen, dass dieser die Gemeinschaft braucht. Aus diesem Grund regelt der Islam auch das gesellschaftliche Leben. Die Familie spielt dabei eine wichtige Rolle. Genauso haben wir auch Rechte und Pflichten gegenüber unseren Verwandten. Dazu gehört die materielle Unterstützung genauso wie Anteilnahme, Barmherzigkeit und Mitgefühl. Am wichtigsten ist es jedoch, den Kontakt zu den Verwandten aufrecht zu erhalten. Denn Allah hat uns den Besuch unserer Verwandten genauso zur Pflicht gemacht wie das Gebet, das Fasten, die Zakat und den Hadsch.

In dem Vers zu Beginn unserer Hutba heißt es: „Und dient Allah und setzt ihm nichts an die Seite. Und seid gut zu den Eltern, den Verwandten, den Waisen, den Armen, dem Nachbarn, sei er einheimisch oder aus der Fremde, zu den Kollegen, den Reisenden und zu denen, welche ihr von Rechts wegen besitzt. Siehe, Allah liebt nicht den Hochmütigen, den Prahler”[1]

Auch unser Prophet hat oft von der guten Beziehung zu den Verwandten gesprochen. So sagte er: „Wer möchte, dass sein täglich Brot reich und sein Leben lang ist, soll (seine Verwandten besuchen und) seine Beziehungen zu diesen aufrecht erhalten.“[2]

Liebe Geschwister!
Der Verwandtschaftsbesuch ist eine Ibâda! Besuche aus finanziellen oder anderen eigennützigen Gründen sind keine Ibâda. Der Verwandtschaftsbesuch wird aus einem Verantwortungsbewusstsein heraus und aus Respekt gegenüber den Verwandten abgestattet. Respekt, Liebe und Solidarität sind die zentralen Schlüsselbegriffe.

Oft wird der Kontakt zu den Verwandten aufgrund unnötiger Kränkungen abgebrochen. Das entbindet uns jedoch nicht von unserer Verantwortung. Denn wie können wir nur die Ermahnungen unseres Propheten missachten? Er sagte: „Der Verwandtschaftsbesuch hängt am Thron und sagt: ‚Möge Allah auf jenen achten, der mich beachtet und jenen vergessen, der mich vergisst.’“[3] In einem anderen Hadith heißt es: „Die gute Tat, die am schnellsten belohnt wird, sind Güte und der Verwandtschaftsbesuch. Das Vergehen, das am schnellsten geahndet wird, sind Grausamkeit und das Vergessen des Verwandtschaftsbesuchs.“[4] Unser Prophet besuchte sogar seine Amme und die Freunde seiner Frau Hadîdscha.

Verehrte Muslime! 
Derjenige, der seine Verwandten vergisst, wird eines Tages auch vergessen werden. Jeder Verwandtenbesuch ist eine Sadaka. Menschen zu erfreuen, Freude und Leid zu teilen, sind Wege ins Paradies. Schließlich dürfen wir nicht vergessen: „Derjenige, der den Kontakt zu seinen Verwandten abbricht, kann nicht ins Paradies eintreten (ohne die Strafe hierfür verbüßt zu haben).“[5]

[1] Sure Nisâ, 4:36
[2] Buhârî, Adab, 16, Hadith Nr. 5985
[3] Muslim, Birr wa Sıla, 19, Hadith Nr. 2555
[4] Abû Dâwûd, Adab, 130, Hadith Nr. 4902
[5] Buhârî, Adab, 15. Hadith Nr. 5984

………………………………………

Allah bizi kardeşler kılmıştır / Geschwisterlichkeit

Muhterem Müslümanlar!

Rabbimiz bizlere iman ve İslam gibi değerini tespit edemeyeceğimiz nimetler ihsan etmiş, bu ihsanı ile de soyumuz-sopumuz ne olursa olsun bizleri hep birden kardeşler kılmıştır.

Hucurât suresinde “Muhakkak ki müminler kardeştir. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki size rahmet edilsin.”[1] buyuran Rabbimiz, bu kardeşliğin üzerinde özellikle durmuştur. Âyet-i kerîmeye göre, kardeşlikte en önemli husus iman bağıdır. Bu bağ, takvaya ve nihayetinde Allah’ın rahmetine ulaştırır. Müminlerin arasını düzeltmek ve kardeşlik takvadan sayılmıştır. Bununla birlikte, aramızda kardeşlik yoksa Allah’tan korktuğumuzu iddia etmemizin de bir anlamı olmayacaktır. İşte bu yüzden, imanda kardeşlik kanda kardeşliğin de önündedir.

Değerli Kardeşlerim! 
Bir Müslüman topluluk arasında aslolan muhabbetin, barışın, yardımlaşma ve dayanışmanın egemen olmasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Hiçbiriniz kendi nefsi için arzu ettiğini kardeşi için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz.”[2]buyurarak kardeşliğin ne derece önemli olduğunu en çarpıcı şekilde ifade etmiştir.

Kıymetli Kardeşlerim! 
Bu hakikatler ışığında tekrar düşünecek olursak, bizler kendi konumumuzu nereye yerleştiriyoruz? Kardeşlik dairesinde bir yerimiz var mıdır? Kardeşlerimizle bozuşmamak, hasbelkader bozuştuğumuzda ise barışmak için çabalıyor muyuz? Bu sorulara hemen evet diyemiyorsak Allah’a karşı olan takvamız da sağlam olmayacaktır.

Bilelim ki, yeryüzünün neresinde yaşıyor, hangi dili konuşuyor, hangi kavme mensup veya hangi renge sahip olurlarsa olsunlar bütün müminler kelimenin tam anlamıyla birbirlerinin kardeşidirler.

Aziz Kardeşlerim! 
Müminlerin kardeşlerine karşı görevlerinden birisi de kuşkusuz, “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”dir. Yani, İslam’ın güzel gördüğü şeylerin yapılmasını emrederek bu yolda müminleri teşvik etmek; İslam’ın çirkin gördüğü, yapılmasını yasak ettiği şeylerin yapılmaması için de mümin kardeşlerini uyarmak, o çirkin yollardan uzaklaşmaları için onlarla yardımlaşmaktır. Mümin, İslam’ın güzelliklerinin yayılmasını, başka insanlar tarafından paylaşılmasını ister. Mümin; kötülüklerin, çirkin yolların, fuhşiyatın ortadan kalkması için mücadele eder. Bunlar bizim kardeşliğimizin gereği olan vazifelerimizdir. Tüm bunlardan da anlaşılacağı üzere müminler topluluğu kardeşler topluluğudur ve o topluluk iyiliklerin önünü açar, kötülüklerin de önünü kapatır. İşte ümmet ancak herkes bunun farkında olursa sağlam bir yapıya kavuşabilir.

Kardeş olmak; arkadaş ve sadık dost olmak, sevinçte ve kederde beraber olmayı göze almak demektir. Kardeş olmak; karşılıklı sevmek, saymak, merhamet etmek, yardımlaşmak ve dayanışma içerisinde olmak demektir. Bunlar olmadan kardeşlik iddiasının bir anlamı olmaz. Kısacası İslam kardeşliği bir yaşam biçimidir. Bunu en veciz şekilde açıklayan şu âyet-i kerîme ile hutbemizi bitirelim: “Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmetiyle mağfiret edecektir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir.”[3] 

[1] Hucurât suresi, 49:10
[2] Buhârî, İman, 6. H. No: 13
[3] Tevbe suresi, 9:71

DE

Geschwisterlichkeit

Verehrte Muslime!

Allahs Gaben sind unschätzbar vielfältig. Vor allem gab er uns den Îmân und den Islam und machte uns zu Geschwistern.

In der Sure Hudschurât heißt es: „Die Gläubigen sind Geschwister. Darum stiftet unter euren Geschwistern Frieden. Und seid gottesfürchtig, damit ihr Barmherzigkeit findet.“[1] In diesem Vers wird die Geschwisterlichkeit besonders hervorgehoben. Ihr wichtigster Aspekt ist der Îmân. Dieser wiederum stärkt den Takwâ. Allah ist barmherzig mit denjenigen, die sich darum bemühen, das Verhältnis zwischen den Gläubigen zu verbessern. Das Band der Geschwisterlichkeit im Glauben stärker als die Verwandtschaft.

Liebe Geschwister! 
Für die muslimische Gemeinschaft sind Zuneigung, Harmonie und Solidarität besonders wichtig. Unser Prophet sagte: „Solange ihr für euren Bruder nicht das wünscht, was ihr auch für euch selbst wünscht, wird keiner von euch wahrlich glauben.“[2]

Verehrte Muslime!
Im Lichte dieser Tatsachen sollten wir uns fragen, wo wir momentan stehen? Sind wir Teil dieses Kreises der Geschwisterlichkeit? Achten wir darauf, nicht mit unseren Geschwistern zu streiten. Wenn wir auf diese Fragen nicht mit Ja antworten können, sind wir nicht aufrichtig in unserem Takwâ. Wir müssen immer deutlich vor Augen haben: Alle Gläubigen sind Geschwister, egal wo sie leben, welche Sprache sie sprechen, welche Hautfarbe sie haben und welcher Ethnie sie angehören.

Liebe Geschwister! 
Eine der Aufgaben unseren Geschwistern gegenüber ist: „amr bil ma’rûf wa nahy anil munkar“, d. h. zum Guten anzuspornen und vor dem Schlechten zu warnen. Denn wir Muslime wünschen uns, dass die Schönheit des Islams verbreitet und von anderen Menschen geteilt wird. Wir möchten, dass alles Schlechte ein Ende findet. Dies sind unsere geschwisterlichen Pflichten.

Die Gemeinschaft der Gläubigen ist eine Gemeinschaft von Geschwistern. Eine Gemeinschaft, die das Gute gebietet und das Schlechte verbietet. Nur wenn jeder dies erkennt, kann es eine Umma geben.

Geschwister zu sein heißt, Freud und Leid zu teilen, einander zu lieben, zu respektieren und mitfühlend zu sein. Es heißt sich gegenseitig zu helfen und solidarisch zu sein. Ohne das alles ergibt Geschwisterlichkeit keinen Sinn. Kurz: Die Geschwisterlichkeit im Islam ist ein Lebensstil.

Beenden wir unsere Hutba mit einem Vers, der dies prägnant zum Ausdruck bringt:„Und die Gläubigen, Männer und Frauen, sind einer des anderen Freund. Sie gebieten das Rechte und verbieten das Unrechte und verrichten das Gebet und zahlen den Zakat und gehorchen Allah und seinem Gesandten. Wahrlich, Allah erbarmt sich ihrer. Siehe, Allah ist mächtig und weise.“[3] 

[1] Sure Hudschurât, 49:10
[2] Buhârî, Îmân, 6, Hadith Nr. 13
[3] Sure Tawba, 9:71

…….

İsrâ ve miraç bize ne anlatır?

Muhterem Kardeşlerim!

Önümüzdeki 3 Mayıs gecesi Miraç Gecesi’dir, hepimiz için şimdiden Mübarek olsun.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in en büyük mucizelerinden birisi de isrâ ve miraç mucizeleridir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan bir gecede Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesine “isrâ”; Mescid-i Aksâ’dan semalara yükseltilmesi olayına da “miraç” denir.

İsrâ suresinin ilk ayetinde isrâ hadisesi şöyle ifade edilir: “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescid-i Harâm’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”[1] 

Miraç ise, “Kendisi en yüksek ufukta iken sonra (Cebrail ona) yaklaştı, (aşağıya doğru) sarktı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi.”[2] ayetinin işaretiyle ve hadîs-i şeriflerle sabit olmuştur. Ehl-i sünnet inancına göre isrâ ve miraç Hz. Peygamber uyanıkken, ruh ve bedenle gerçekleşmiştir. Bu büyük mucize hicretten bir buçuk yıl kadar önce recep ayının 27. gecesinde vuku bulmuştur. Bu dönem Mekke-i Mükerreme’de hem Peygamberimiz (s.a.v.)’in hem de etrafındaki Müslümanların çok zor günler geçirdiği bir zamandır. Müşrikler baskılarını zirveye çıkarmış, Efendimiz (s.a.v.) iki büyük destekçisi olan eşi Hz. Hatice’yi ve amcası Ebû Tâlib’i kaybetmişti.

Aziz Kardeşlerim! 
İşte bu son derece sıkıntılı dönemde Allah (c.c.), Peygamberi’ne ve ona inanan Müslümanlara bir destek, bir moral ve teselli olmak üzere elçisini huzuruna davet etti. Cenâb-ı Hak bu mucizeyle İslam’a inanmayan insanların ne kadar kendilerini güçlü görseler de başarılı olamayacakları mesajını vermeyi murat buyurdu. İsrâ ve miraç olaylarını detaylıca anlatan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de geçmiş bütün peygamberlere imam olduğunu, onlara namaz kıldırdığını, o peygamberlere nasip olmayan birçok nimetlere mazhar kılındığını dile getirmiştir. Direkt olarak Allah (c.c.)’dan vahiy aldığını, bu kutlu seyahatin hediyesi olarak beş vakit namazın hediye edildiğini, tövbe etmiş herkesin affedileceği gibi büyük müjdeleri haber vermiştir.

Değerli Kardeşlerim! 
İsrâ ve miraç mucizeleri bugün bize neler anlatıyor, üzerinde durmamız gerekir ki, verilen mesajlar anlaşılmış olsun. Evvela her Müslüman böyle büyük bir mucizeye inanma noktasında Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi olmalıdır. Çünkü o, müşriklerin Peygamberimiz’i yalanladıkları o günde tereddüt etmeden inandığını ilan etmiş ve “sıddîk” lakabıyla anılmayı hak etmiştir. Biz de tereddüt etmeden buna iman edeceğiz. İkinci olarak, bu gecede armağan edilen başta namaz olmak üzere diğer bütün ibadetleri eda etmede dikkatli davranacak; hata edersek tövbe edecek ve neticede kurtuluşa erenlerden olacağız. Ayrıca İslam dininin sahibinin Allah olduğuna gönülden inanacağız, hiçbir baskı ve yıldırmaya boyun eğmeyecek ve ümitsizliğe kapılmayacağız. Hak dinin temsilcileri olarak bütün gücümüzle dinimizin yanında olacağız. Böyle yaparsak isrâ ve miraç mucizesini anlamış olacağız. Cenâb-ı Hak bizleri anlayanlardan eylesin!

[1] İsrâ suresi, 17:1
[2] Necm suresi, 53:6-10

Miradsch und Isrâ – Welche Bedeutung haben sie für uns?

Verehrte Muslime

Die Nacht zum 3. Mai ist die Mirâdsch-Nacht. Möge sie für uns alle segensreich sein. Der Mirâdsch und der Isrâ sind zwei der größten Wunder unseres Propheten. Seine nächtliche Reise vom Masdschid al-Harâm in Mekka zur Aksâ-Moschee in Jerusalem in einer einzigen Nacht wird „Isrâ“ genannt. Den Aufstieg in den Himmel nennt man „Mirâdsch“

Im ersten Vers der Sure Isrâ wird die Nachtreise wie folgt beschrieben: „Gepriesen sei der, der seinen Diener des Nachts von der unverletzlichen Moschee zur fernsten Moschee führte, deren Umgebung wir gesegnet haben, um ihm einige von unseren Zeichen zu zeigen. Wahrlich, er ist der Hörende, der Schauende.“[1] Über die Himmelfahrt unseres Propheten steht im Koran: „Der überaus Weise, aufrecht stand er da am höchsten Horizont. Dann näherte er sich und kam nahe. Bis auf zwei Bogen(schüsse) entfernt oder noch näher. Und offenbarte seinem Diener, was er zu offenbaren hatte.“[2] 

Nach sunnitischem Glauben erfolgten Isrâ und Mirâdsch in wachem Zustand, mit Leib und Seele. Dieses große Wunder fand ungefähr anderthalb Jahre vor der Hidschra in der 27. Nacht des Monats Radschab statt. Es war eine schwierige Zeit für den Propheten und die kleine muslimische Gemeinschaft. Die Unterdrückung durch die Mekkaner hatte ihren Höhepunkt erreicht. Unser Prophet hatte zwei seiner wichtigsten Unterstützer verloren: seine Ehefrau Hadîdscha und seinen Onkel Abû Talib.

Liebe Geschwister! 
In einer Zeit der größten Beschwernis unterstützte und tröstete Allah unseren Propheten mit dem Isrâ und dem Mirâdsch. Zugleich sollten diese Wunder den Ungläubigen jede Hoffnung auf Erfolg nehmen. Unser Prophet berichtete detailliert von seinen Erlebnissen während der Nacht- und Himmelsreise. Er schilderte, wir er als Imam aller vorigen Propheten das Gebet verrichtet hat. Unser Prophet hat in dieser Nacht eine Vielzahl von Gaben erfahren, die den anderen Propheten nicht zuteil wurden. Er erhielt unmittelbar von Allah Offenbarungen. In dieser Nacht wurde ihm und den Muslimen das fünfmalige Gebet geschenkt. Außerdem überbrachte er den Muslimen die frohe Botschaft, dass allen, die Reue zeigen, vergeben wird.

Verehrte Muslime! 
Welche Bedeutung haben Isrâ und Mirâdsch heute für uns? Zuerst einmal sollten wir dem Beispiel Abû Bakrs (r) folgen. Als die Mekkaner von den Ereignissen hörten, verleugneten sie unseren Propheten. Doch der Glaube Abû Bakrs (r) war felsenfest. Deshalb trägt er den Beinamen „as-Siddîk“, der Treue. Seinem Beispiel folgend glauben wir an alles, was uns der Prophet berichtet hat.

Weiterhin achten wir in dieser Mirâdsch-Nacht darauf, unsere Gebete zu verrichten, angefangen bei den täglichen Gebeten, die uns in dieser Nacht geschenkt wurden. Wir kehren in uns und machen uns unsere Fehler bewusst. Nur dann wird uns auch vergeben werden. Außerdem glauben wir aufrichtig daran, dass allein Allah unser Herr ist. Wir beugen uns niemandem außer ihm und verlieren niemals die Hoffnung. Als wahre Gläubige stehen wir zu unserem Glauben. Wenn wir das tun, haben wir die Wunder der Nachtreise und Himmelfahrt verstanden. Möge Allah, der Allmächtige, uns zu den Verständigen zählen!

[1] Sure Isrâ, 17:1
[2] Sure Nadschm, 53:6-10

…..

İmanımız amel etmeyi gerektirir

Muhterem Müminler

İman Allah’ın varlığına, birliğine ve sıfatlarına, peygamberlerine, meleklerine, ilahî vahye ve vahyin yazılı hâle bürünmüş şekli olan kitaplara, ahiret hayatına, kader ve kazaya; kısacası Allah’tan ve peygamberinden iman edilmek üzere bizlere bildirilen her şeye inanmaktır

İmandan maksat kalbimizin bu iman esaslarını tasdik etmesi, doğrulamasıdır. Bir şeyi tasdik etmek ise tasdik edilen şeyi anlamak, onu kabul etmek ve ona teslim olmak demektir. Anlamak için de bilgimizin olması gerekir. Bu yüzdendir ki makbul olan iman, delilleriyle birlikte bilerek edilen imandır. Tek başına bilmek yetmez, bildiğimizi kalbimize de kabul ettirmek durumundayız. Dolayısıyla kalbe inmemiş bir bilgi, bizlere bu manada fayda sağlamaz.

Aklımızla bildiğimiz ve kalbimizin de mutmain olarak kavradığı şeye nefsimizle de teslim olmak zorundayız. Nefsimizle teslimiyetimiz ise, iman ettiğimiz şeylerin amel olarak gereklerini yerine getirmektir. İşte ancak o zaman hakiki mümin olmuşuz demektir.

Aziz Müminler! 
Kehf suresinin 110. âyet-i kerîmesinde şöyle buyrulmaktadır: “De ki: Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilahınızın ancak bir ilah olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbi’ne kavuşmayı arzu ederse sâlih, iyi amel işlesin ve Rabbi’ne kullukta hiç ortak koşmasın.”[1] Ayette de görüldüğü gibi, Rabb’e kavuşabilmek, imandan sonra sâlih bir amel ile mümkün olacaktır. Zira, iman esaslarını bilen ve bunları kalbiyle doğrulayan kişi artık inandıklarına karşı kalbî bir yakınlık hisseder.

Değerli Kardeşlerim! 
Her ne kadar kalp ile tasdik gerçekleştikten sonra amel işlemeyen kişi iman dairesinden çıkmış sayılmasa da, aslolan imanın gerektirdiği şekilde hayırlı amellerde bulunmaktır. Diğer bir ifadeyle, iman etmiş kalbimizle davranışlarımız uyum içerisinde olmalıdır. Zira bu imanın kemalindendir. Aksi takdirde, kalbin tasdik ettiği, yani “kabul ettim” dediği noktada bizler bunu amellerimizle ispatlamaz isek, imanımızla aramızda bir çelişki meydana gelmiş olmaz mı?

Kıymetli Kardeşlerim! 
Amel yemyeşil yaprakları olan, olgun meyvelere sahip sağlıklı bir ağaca benzer. Kendisi güzel ve sağlıklıdır ve başkalarına da faydalı olur. Fakat iman edip, imanını sâlih ameller işleyerek, günahların büyük ve küçüğünden kaçınarak, güzel ahlaki davranışlar sergileyerek desteklemeyen bir kimse için aynı şeyi söylemek mümkün müdür?

Amellerimiz imanımızın kanıtı, teslimiyetimizin ispatı, zihin karmaşıklığının ve her türlü abesle iştigalin revaçta olduğu bir zamanda istikamet üzere devamlılığımızı sağlayan, bize yol gösteren ve bize yön veren güvencelerimizdir. Ve tabii ki, en önemlisi bizleri Rabbimiz’le buluşturan aracılardır.

Bu vesile ile, Yüce Rabbimiz’in bizleri sâlih ve muhlis kullarından kılıp kendisine tertemiz olarak kavuşanlardan eylemesini niyaz ederiz!

[1] Kehf suresi,18:110

………

Verehrte Muslime!

Îmân bedeutet, dass man an die Existenz Allahs, seine Einheit und Eigenschaften, seine Gesandten, Engel, die göttliche Offenbarung und die Bücher, als schriftliche Form der Offenbarung, das Jenseits und das Schicksal glaubt. Kurz: Man glaubt an alles, was uns von Allah und dem Propheten mitgeteilt wurde.

Ziel des Glaubens ist, dass unsere Herzen die Glaubensgrundlagen verinnerlichen. Bevor man aber etwas verinnerlichen kann, muss man es als richtig erkannt haben. Um etwas zu verstehen benötigen wir Wissen. Wahrer Glaube wird deshalb bewusst gelebt.

Aber auch Wissen allein genügt nicht, wir müssen das Wissen auch annehmen und unsere Herzen dafür öffnen. Haben wir eine Sache, an die wir glauben, im Herzen verinnerlicht, müssen wir sie durch gute Taten leben. Auf diese Weise stellen wir unsere Ergebenheit unter Beweis. Nur dann werden wir wahre Gläubige sein.

Liebe Geschwister! 
Im 110. Vers der Sure Kahf heißt es: „Sprich: »Ich bin nur ein Mensch wie ihr. Mir ist geoffenbart worden, dass euer Gott ein einziger Gott ist. Und wer hofft, seinem Herrn zu begegnen, soll gute Werke tun und niemanden neben seinem Herrn anbeten.«“[1] 

Wie dem Vers zu entnehmen ist, können wir uns Allah nur nähern, wenn dem Glauben auch gute Werke folgen. Denn jemand, der die Glaubensgrundlagen kennt und sie von Herzen bestätigt, liebt, woran er glaubt.

Verehrte Muslime! 
Jemand, der den Glauben zwar mit seinem Herzen bestätigt, aber nicht praktiziert, wird zwar als Muslim betrachtet. Für den Glauben ist es jedoch maßgebend, dass gute Werke verrichtet werden, wie sie vom Glauben vorausgesetzt sind. Mit anderen Worten: Unsere inneren Überzeugungen müssen mit unseren Handlungen in Einklang sein. Dies ist die Vollendung des Glaubens. Wenn wir jedoch mit unseren Taten nicht das beweisen, was wir von Herzen glauben, wäre dann nicht zwischen unserem Glauben und uns ein Widerspruch entstanden?

Liebe Geschwister! 
Gute Taten sind wie ein gesunder Baum, der tiefgrüne Blätter und reife Früchte trägt. Er selbst ist schön und gesund und auch für andere von Nutzen. Kann dies aber über eine Person gesagt werden, die zwar glaubt, aber nicht Gutes tut?

Unsere Taten sind der Beleg für unseren Glauben und unsere Ergebenheit. Sie sind in einer Zeit, in der jede Art von sinnloser Beschäftigungen hoch im Kurs stehen, unser Kompass, der uns die Richtung vorgibt. Unsere guten Taten sind Wege, die uns Allah näherbringen.

Möge unser Herr uns zu seinen gerechten und aufrichtigen Dienern zählen. Mögen wir zu jenen gehören, die ihrem Herrn reinen Herzens gegenübertreten können.

[1] Sure Kahf, 18:110

…….

 

Camiler cemaatsiz, cemaat camisiz kalmamalı

Muhterem Müslümanlar!

İslam’ın temel kurumlarından biri olan cami, İslam düşüncesinin gelişmesinde, dinin yayılmasında ve hayata geçirilmesinde son derece önemli rol oynamıştır. Cami kelime anlamı olarak toplayıcı demektir. Beş vakit namazda, cuma ve bayram namazlarında müminleri bir araya topladığı için bu ismi almıştır

Mekke’de ilk Müslüman cemaatin özel bir ibadet yeri yoktu. Hz. Peygamber genellikle namazlarını Kâbe civarında veya kendi evinde kılardı. Resûlullah Medîne’ye hicretinde Kubâ mevkiinde birkaç hafta geçirdi. Burada bir mescit inşasına başladı. Bu hususta şu ayet nazil oldu: “İlk günden beri Allah’a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescitte bulunman daha uygundur.”[1] İşte bu mescit, yani Kubâ Mescidi İslam âleminde yapılan ilk mescittir. İkinci mescit ise, Hz. Peygamber’in Medine şehir merkezinde yaptığı Mescid-i Nebevî’dir.

Camiler başlangıçta ibadet, mahkeme, karargâh, elçilerin kabul yeri olmuştur. Son zamanlara kadar ibadet yeri olmakla birlikte, eğitim-öğretim faaliyetlerinin de icra edildiği yerler olagelmiştir.

Aziz Müminler! 
Kur’ân-ı Kerîm’de mescitleri yapacak olanlarda dört ana özelliğin arandığı görülmektedir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı gereği üzere kılan, zekât veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar imar eder. İşte bunların doğru yolda olup başarıya ulaşacakları umulur.”[2] 

İnsanların Allah’ın huzurunda boyun bükerek, Allah’ın rahmetini umarak O’nun divanına durmalarını sağlayan, insanları birbirine bağlayan, cemaat olma şuurunu geliştiren camileri yapmak ve onları ayakta tutmak kadar önemli ne olabilir ki?

Camilere ancak Müslüman olanlar sahip çıkarlar. Buna karşılık camilerin yıkımı için gayret sarf edenlerin nasıl bir sonla karşılaşacaklarını Yüce Allah şu şekilde izah ediyor: “Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışanlardan daha zalim kim vardır!”[3]

Değerli Kardeşlerim!
Dinin direği olarak tanımlanan ve İslam’ın beş şartından birisi olan beş vakit namazın, İslam’ın cemaate verdiği önemden dolayı toplu olarak eda edilmesi çok daha faziletlidir. Onun içindir ki, camiler cemaatsiz, cemaat ise camisiz kalmamalı ve böylece camiler yalnız bırakılmamalıdır. Cemaatle namaz kılmak hususunda İslam Peygamberi’nin uyarılarına kulak verelim: “Cemaatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan 27 derece daha faziletlidir.”[4] , “Bir kimse güzelce abdest alır, sırf namaz için camiye giderse, camiye varıncaya kadar atmış olduğu her adıma karşılık bir derece yükselir ve bir günahı silinir.”[5] , “Eğer halk yatsı ve sabah namazlarındaki fazileti bilselerdi, emekleyerek dahi olsa cemaate gelirlerdi.”[6] 

Müslümanların birbirinden haberdar olmaları, toplumsal bilincin gelişmesi, büyük-küçük, işveren-işçi, zengin-fakir gibi farklı kesimlerin birbirine yakınlaşması açısından cemaatin önemi çok büyüktür. Sözün özü; camlerimiz ezansız, cemaatsiz ve yalnız başına kalmamalıdır.

[1] Tevbe suresi: 9:108
[2] Tevbe suresi, 9:18
[3] Bakara suresi, 2:114
[4] Nesâî, İmamet, 61. H. No: 837
[5] Ebû Dâvûd, Salât, 169. H. No: 559
[6] İbn Mâce, Mesâcid, 62. H. No: 796

EU

Die Moschee und die Gemeinschaft

Verehrte Muslime!

Die Moschee ist im Islam von zentraler Bedeutung. Sie hat eine große Rolle in den ersten Jahren des Islams gespielt und ist seither das Zentrum des muslimischen Gemeindelebens. Die Moschee ist in erster Linie ein Versammlungsort. Dort treffen sich die Gläubigen zum fünfmaligen Gebet und zu den Freitags- und Feiertagsgebeten.

Die erste muslimische Gemeinde in Mekka hatte zuerst keinen besonderen Ort für das Gebet. Der Prophet verrichtete seine Gebete in der Umgebung der Kaaba oder Zuhause. Während der Hidschra nach Medina verbrachte der Gesandte Gottes einige Wochen in Kubâ nahe Medina. Dort begann er mit dem Bau einer Moschee. Über sie heißt es im Koran: „Wahrlich, es gibt eine Moschee, vom ersten Tag an auf Frömmigkeit gegründet; geziemender ist es, dass du in ihr stehst.“[1] Die Moschee in Kubâ ist die erste Moschee im Islam. Die zweite Moschee ist der Masdschid an-Nabawî, die der Prophet im Stadtzentrum von Medina erbaute.

Moscheen dienten anfänglich als Orte des Gebets und als Treffpunkt zu verschiedenen Anlässen. Wichtig ist auch, dass es in der Moschee vielfältige Bildungsangebote gibt.

Liebe Geschwister! 
Im Koran heißt es: „Betreuen und besuchen sollte die Moscheen Allahs nur, wer an Allah und den Jüngsten Tag glaubt und das Gebet verrichtet und die Steuer zahlt und Allah allein fürchtet. Diese mögen zu den Rechtgeleiteten gehören“[2] Was kann es schöneres geben, als eine Moscheen, in denen die Menschen in der Hoffnung auf Allahs Barmherzigkeit zum Gebet zusammenkommen? Moscheen, die Menschen miteinander verbinden und die Gemeinschaft fördern? Wir Muslime sind dazu verpflichtet, uns nach Kräften für unsere Moscheen einzusetzen. Zugleich beschreibt Allah, der Erhabene aber auch den Zustand derjenigen, die Moscheen zu zerstören versuchen: „Und wer ist sündiger, als wer verhindert, dass in Allahs Gebetsstätten Sein Name genannt wird, und sich anstrengt, sie zu zerstören?“[3]

Verehrte Muslime!
Der Islam misst der Gemeinschaft einen hohen Wert bei. Deshalb ist es segensreicher, das fünfmalige Pflichtgebet, eine der fünf Säulen des Glaubens, gemeinsam zu verrichten. Die Gemeinschaft bedarf der Moschee und umgekehrt. Unsere Moscheen dürfen nicht vernachlässigt werden. Unser Prophet sagte: „Das Gebet, das in der Gemeinschaft verrichtet wird, ist 27 Mal segensreicher als das Gebet, das alleine verrichtet wird.“[4] „Wer die Waschung vornimmt und nur zum Gebet in die Moschee geht, steigt für jeden Schritt, den er macht, bis er die Moschee erreicht, eine Stufe und eine Sünde wird getilgt.“[4] „Wenn das Volk den Segen der Morgen- und Nachtgebete kennen würde, würde ein jeder zu Gemeinde kommen, selbst wenn er dafür auf allen Vieren gehen müsste.“[6] 

Vor allem in unseren Tagen ist auch die Funktion der Moschee als Begegnungsstätte sehr wichtig. Alle Muslime können hier einander näher kommen. Kurzum: Keine Moschee darf ohne Gemeinschaft sein.

[1] Sure Tawba, 9:108
[2] Sure Tawba, 9:18
[3] Sure Bakara, 2:114
[4] Nesâî, Imamat, 61, Hadith Nr. 837
[5] Abû Dâwûd, Salât, 169, Hadith Nr. 559
[6] Ibn Mâdsche, Masâdschid, 62, Hadith Nr. 796

………

Peygamberimiz ve gençlik

Muhterem Müslümanlar!

Gençlik hayatın en önemli zaman dilimidir ve ömrün baharıdır. Gençlik dönemi, hayatın en canlı ve aktif yaşandığı, zaman mefhumunun da en hızlı geçtiği sürecidir.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Mekke’de İslam’ı ilk tebliğ ettiği andan itibaren etrafında kümeleşen ilk Müslümanların gençlerden oluştuğunu görmekteyiz. Gençler duygularının saflığı, haksızlığa karşı oluşlarından dolayı ilk Müslümanlar olmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Sen bendensin ben de sendenim.” dediği Hz. Ali on yaşında, “Her peygamberin bir yardımcısı vardır, benim yardımcım da Zübeyr’dir.” buyurduğu Zübeyr b. Avvâm on iki yaşında, Kur’an okumasıyla meşhur sahâbî Abdullah b. Mes’ûd on altı yaşında, Peygamber’in sahabeye eğitim vermesi için evini açan Erkam b. Ebî Erkam on altı yaşında bir gençti. Kısacası, Peygamberimiz’in yanında buluşan ilk Müslümanların hemen hemen hepsi bu yaşlarda idi.

Aziz Kardeşlerim! 
Fikir değişikliklerinin oluştuğu en uygun zaman gençlik zamanıdır. Fikirler ve inançlar, gençliği yanına aldığı müddetçe kalıcı ve başarılı olur. Gençler de kendisine değer verilen, fikirlerinin dinlendiği, ideallerin olduğu oluşumlarda yer alırlar. Gençlerin ruhi zenginlikleri için ise, onların bilinç ve ruhuna uygun eğitimlerin sağlanması ve uygun çevrenin oluşturulması gerekir. Bu bağlamda, cami etrafında ve gençlik çalışmalarında olacak olan bir genç, kendini hem dinî kültür ve ibadet yönünden canlı tutacak hem de çevresini cami etrafından oluşturacaktır. Böylece genç doğru bilgilerle donatılmış ve doğru kişilerle birlikte olacağından, zararlı oluşumlardan uzak duracak, iyi bir birey olarak yetişecektir. Onun içindir ki, İslam Toplumu Millî Görüş Gençlik Teşkilatları orta öğretim gençliğinden üniversiteli gençliğine kadar, meslek yapan ve mesleğini icra eden her gence, onların ilgi ve alakalarına yönelik çalışmalar ortaya koymaktadır. Gençlerimiz bu çalışmaların içerisinde bulunarak, hem kendilerini yetiştirecek hem de caminin manevi ikliminde yetişen gençlerden bir çevre kuracaktır.

Muhterem Müslümanlar!
“Allah Teâlâ, gençliğini Allah’a itaat yolunda geçiren genci sever.”[1] “Yedi kimseyi Allah Teâlâ kendi gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde, gölgesinde barındıracaktır. Bunlardan biri de, Rabbi’ne ibadet ederek yetişen gençtir.”[2] 
buyuran Peygamber Efendimiz, insan hayatının en dinamik evresi olan gençlik döneminin kıymetinin bilinmesi durumunda ne büyük ikramların olacağını vurgulamıştır.

Muhterem Cemaat! 
Peygamberimiz gençlerin haramlardan uzak durması için onlara tavsiyelerde bulunmuştur. Bu tavsiyelerin en önemlilerinden biri de onların evlenmeleri ile alakalıdır.“Ey Gençler! Sizden evlenmeye gücü yetenler evlensin. Çünkü bu; gözü (harama bakmaktan), iffeti (zina gibi şeylerden) daha iyi korur.”[3] buyurarak gençlerin haramdan uzak, fıtratlarına uygun bir hayat sürmeleri için, uygun olan zamanda ve geç kalmadan evlenmelerine vesile olmak gerektiğini vurgulamıştır.

Hutbemizi Lokman (a.s.)’ın oğluna nasihatiyle son veriyoruz: “Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti: Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”[4] 

[1] Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 65/1867
[2] Buhârî, Ezân, 27. H. No: 1423
[3] Nesâî, Savm, 150 H. No: 2239
[4] Lokman suresi, 31:16

DE

Unser Prophet und die Jugend

 Verehrte Muslime!

Die Jugend ist der wichtigste Abschnitt in unserem Leben. Diese Zeit wird besonders aktiv durchlebt und vergeht wie im Flug.

Als unser Prophet Muhammad (s) in Mekka den Islam zu verkünden begann, versammelten sich vor allem Jugendliche um ihn, denn ihre Herzen waren rein und ihr Gerechtigkeitssinn war ausgeprägt. Diese jungen Menschen waren die ersten Muslime. Eines Tages sagte unser Prophet zu Ali (r): „Du gehörst zu mir, und ich gehöre zu dir.“ Damals war Ali (r) zehn Jahre alt. Zubayr bin Awwâm (r) war erst zwölf, als der Gesandte Allahs über ihn sagte: „Jeder Prophet hat einen Helfer, und mein Helfer ist Zubayr.“ Der Sahabi Abdullah bin Mas’ûd (r) war bereits mit 16 Jahren für seine Koranrezitation berühmt. Arkam bin Abi Arkam (r), der dem Propheten sein Haus zur Verfügung stellte, damit dieser dort den Islam lehren konnte, war ein Jugendlicher von 16 Jahren. Nahezu alle Muslime der ersten Stunde waren Jugendliche.

Liebe Geschwister! 
Im Jugendalter bilden, prägen und verändern sich Meinungen besonders schnell. Junge Menschen fühlen sich dort heimisch, wo man sie und ihre Meinung wertschätzt. Um Jugendliche in ihrer geistigen Reife zu fördern ist es notwendig, ihnen eine gute Bildung zu ermöglichen. Ein junger Mensch, der sich im sozialen Umfeld einer Moschee bewegt und aktiv an deren Jugendarbeit teilnimmt, wird sich in diesem Umfeld heimisch fühlen. Er wird die religiöse Kultur, der er angehört, erlernen, lebendig erhalten und weiterentwickeln können. In einem solchen Freundeskreis kann ein junger Mensch zu nützlichem Wissen gelangen bzw. schlechten Einflüssen fernbleiben. Deswegen bietet die Jugendorganisation der Islamischen Gemeinschaft Millî Görüş (IGMG) eine Reihe von Angeboten an, die sich an ganz unterschiedliche Altersgruppen richten – egal ob Schüler, Auszubildende, Studierende oder Berufstätige. Durch die aktive Teilnahme können sich Jugendliche und junge Erwachsene weiterentwickeln und sich ein gutes soziales Umfeld aufbauen.

Verehrte Muslime! 
Unser Prophet sagte: „Allah liebt den jungen Menschen, der seine Jugend im Gehorsam gegenüber Allah verbringt.“[1] „Am Jüngsten Tag, an dem es keinen anderen Schatten gibt, außer dem Allahs des Erhabenen selbst, wird Allah sieben Gruppen von Menschen Obhut unter seinem Schatten gewähren. Eine davon sind junge Menschen, die mit Ibâdas aufwachsen.“[2] Die Worte des Gesandte machen auf den großen Lohn aufmerksam, den Allah für diejenigen bereithält, die den hohen Wert der Jugend als den dynamischsten Lebensabschnitt eines Menschen erkennen und richtig nutzen.

Liebe Geschwister! 
Unser Prophet hat den Jugendlichen gezeigt, wie sie sich von Verbotenem fernhalten können. Einer dieser Wege ist die Ehe. Der Gesandte Allahs sagte: „O ihr jungen Menschen! Wer von euch in der Lage dazu ist, soll heiraten. Denn dies schützt das Auge (vor dem Blick auf Verbotenes) und den bewahrt den Anstand (vor Dingen wie Zina).“[3] Mit diesen Worten betont der Prophet die Notwendigkeit, jungen Menschen bei der Heirat behilflich zu sein. So können sie ein Leben fern von verbotenen Dingen führen.

Wir beenden unsere Hutba mit dem Ratschlag des Propheten Lukmân (a) an seinen Sohn: „(Lukmân sagte:) »O mein Sohn! Siehe, hätte es (Gutes und Schlechtes, das du getan hast) auch nur das Gewicht eines Senfkorns und wäre es in einem Felsen oder in den Himmeln oder in der Erde verborgen, Allah brächte es ans Licht (und vor dich). Allah ist fürwahr zielsicher und kundig.”[4] 

[1] Suyûtî, Al-Dschâmi as-Sağîr, I, 65/1867
[2] Buhârî, Azân, 27, Hadith Nr. 1423
[3] Nasâî, Sawm, 150, Hadith Nr. 2239
[4] Sure Lukmân, 31:16

………….

 

Regaip Kandili 

Muhterem Kardeşlerim!
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde (Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.”[1]

Yaratılan bu ayların dört tanesinin haram aylar olduğunu yine ayetten öğreniyoruz. Bu haram ayların zilkade, zilhicce, muharrem ve recep ayları olduğunu biliyoruz. Bu aylardan recep ayı, adına üç aylar dediğimiz recep, şaban ve ramazan aylarının ilkidir. Bu üç ayın fazileti hakkında Efendimiz (s.a.v.) bize şöyle buyurmuştur: “Recep ayı Allah’ın ayı, şaban benim ayım, ramazan da ümmetimin ayıdır.”[1]

Değerli Kardeşlerim!
Efendimiz (s.a.v.) recep ayına girince “Allah’ım! Recep ve şabanı bize mübarek kıl ve bizi ramazana ulaştır.”[3] diye dua eder ve yine bu ay hakkında şöyle derdi:“Recep ayı Allah’ın ayıdır. Kim Allah’ın ayı olan recep ayını tazim ederse, Allah’ın emrini tazim etmiş olur. Allah kendisinin emrini tazim edeni naîm (nimetler) cennetlerine koyar ve ondan razı olur.”[4] Bu aylara tazim etmenin anlamı bu aylarda yapılması gerekli olan güzel amellere daha fazla yoğunlaşmak, çirkin şeylerden de uzak durmaktır. Ramazan ayının da öncüsü olan bu mübarek aylarda oruç tutulması, dualar edilmesi güzel amellerdendir. İbn Abbas (r.a.) anlatıyor:“Resûlullah (s.a.v.) recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki hiç iftar etmeyeceğini zannederdik. Bazen de oruç tutmaz, hiç tutmayacak zannederdik.”[5] 

Aziz Müslümanlar! 
Recep ayının ilk cuma gecesine Regaip Gecesi denir. Regaip, kendisine rağbet edilen, arzulanan, talep edilen şey anlamına gelir. Cuma geceleri manevi kıymete sahip olan gecelerdir. Bir de recep ayının ilk gecesiyle bir araya gelince bu değer daha da artar. Dolayısıyla bu gecenin ihsan ve ikramlarından nasiplenmek gerekir. Bunun için de bu gece dualar edilmeli, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetler yapılmalıdır. Kur’ân-ı Kerîm okunmalı, zikir ve tesbihata yönelinmeli, tövbe ve istiğfar edilmelidir. Perşembe günü de oruçlu geçirilmelidir. Bilhassa da bolca dua edilmelidir. İbn Omer (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Beş gece var ki bu gecelerde yapılan dualar reddolunmaz. Bunlar cuma geceleri, recep ayının ilk cuma gecesi, şaban ayının on beşinci gecesi (Berat Gecesi), Ramazan ve Kurban bayramı geceleri.”[6]

Aziz Kardeşlerim!
Hutbemizin sonunda bir hususa işaret ederek sözlerimizi tamamlamak istiyoruz: Bildiğiniz gibi her yıl tekrarladığımız bir hayırlı faaliyetimiz de Camilerimizle dayanışma ve yardımlaşma çalışmamızdır. Bu çalışmamızda yılda bir defa olmak üzere, camilerimizin muhafızlığını yapmak ve onların yaşamasını sağlamak üzere Avrupa’da tesis edilen Camileri Yaptırma ve Yaşatma kurumumuza cemaatimizden yardım toplamaktayız. İşte şu mübarek cuma namazı vaktinde ve cami içinde bu görevimizi yerine getirmek için siz kardeşlerimizin yardımlarına yine müracaat ediyoruz. Cenâb-ı Hak şimdiden bütün ibadet, hayır ve hasenatınızı dergâh-ı izzetinde kabul buyursun; Regaip Kandili’ni ve mübarek üç ayları hem bizim hakkımızda hem de bütün İslam âlemi hakkında hayırlara vesile kılsın.

[1] Tevbe suresi, 9:36
[2] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423
[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259
[4] Beyhakî, Şuabu’l-İman, 3/374, H. No: 3813
[5] Müslim, Sahih, 6/37, H. No: 1960; Ebû Dâvûd, Sünen, 6/406, H. No: 2075
[6] Beyhakî, Şuabu’l-İman, 5/288, H. No:3440

……..

DE

Die Regâib-Nacht

Verehrte Muslime!
in einem Koranvers heißt es: „Siehe, die Zahl der Monate bei Allah beträgt zwölf, gemäß dem Buche Allahs, seit dem Tage, an dem er die Himmel und die Erde erschuf. Davon sind vier geschützt. Das ist das ewig gültige Gesetz. Darum versündigt euch darin nicht, aber bekämpft die Götzendiener allesamt, so wie sie euch allesamt bekämpfen. Und wisset, dass Allah mit den Gottesfürchtigen ist.“[1]

Laut diesem Vers sind vier der zwölf Monate bei Allah geschützt. Diese sind: Zulkâda, Zulhidscha, Muharram und Radschab. Radschab ist der erste der drei gesegneten Monate. Ihm folgen der Schabân und der Ramadan. Über die Eigenschaften dieser drei Monate sagte unser Prophet Muhammad (s): „Radschab ist der Monat Allahs, Schabân ist mein Monat und der Ramadan ist der Monat meiner Umma.“[2]

Liebe Geschwister!
Wenn der Monat Radschab begann, sprach unser Prophet folgendes Duâ: „O Allah! Segne für uns den Radschab und den Schabân und führe uns zum Ramadan.“[3] Zudem sagte unser Prophet: „Radschab ist der Monat Allahs. Wer den Radschab, den Monat Allahs, ehrt, der ehrt Allahs Wort. Wer Allahs Wort ehrt, dem gibt Allah das Naîm-Paradies und ist zufrieden mit ihm.“[4] 

Die drei gesegneten Monate zu ehren bedeutet, sich während dieser Zeit von allem Schlechten fernzuhalten und sich noch intensiver den Ibadâs zu widmen. Dazu gehört auch das Fasten. Ibn Abbas (r) berichtet: „Im Monat Radschab fastete der Gesandte Allahs manchmal so viel, dass wir dachten, er würde das Fasten nie brechen. Und manchmal fastete er nicht und wir dachten, er würde gar nicht mehr fasten.“[5]

Verehrte Muslime!
Die erste Nacht vom Donnerstag auf den Freitag im Monat Radschab wird Regâib-Nacht genannt. Regâib bedeutet „etwas, dem Interesse, Zuspruch und Nachfrage entgegengebracht wird“, „etwas, das begehrt und gefordert wird“. Diese Nacht hat einen besonderen spirituellen Wert, der sich erhöht, wenn sie mit der ersten Nacht des Monats Radschab zusammenfällt. Deshalb sollten wir uns sich bemühen, ihren Segen in bester Weise zu nutzen, indem wir beten, Duâs sprechen, Allahs gedenken und ihn um Vergebung bitten.

Am Donnerstag vor der Regâib-Nacht sollte auch gefastet werden. Aber vor allem das Sprechen vieler Duâs ist wichtig, denn unser Prophet sagte: „Es gibt fünf Nächte, in denen die Duâs nicht abgewiesen werden. Diese sind die Nächte auf den Freitag, die erste Freitagnacht im Monat Radschab, die fünfzehnte Nacht des Monats Schabân (Berât-Nacht) und die Nächte der Ramadan- und der Kurbanfesttage.“[6] 

Möge Allah, der Erhabene, die Regâib-Nacht und die drei Monate Radschab, Schabân und Ramadan für uns und für die gesamte islamische Welt segnen.

[1] Sure Tawba, 9:36
[2] Adschlûnî, Kaschf al-Hafâ, 1/423
[3] Ahmad bin Hanbal, Musnad, 1/259
[4] Bayhakî, Schuab al-Îmân, 3/374, Hadith Nr. 3813
[5] Muslim, Sahih, 6/37, Hadith Nr. 1960; Abû Dâwûd, Sunan, 6/406, Hadith Nr. 2075
[6] Bayhakî, Schuab al-Îmân, 5/288, Hadith Nr. 3440

…………………………………..

Gerçek müminlerin özellikleri

Değerli Kardeşlerim!
Hutbemizin başında, bir kadirşinaslık olarak, bir hususu ifade etmek istiyoruz. Şöyle ki: Teşkilatımızın bir dönem Genel Başkanlığını yapan zor zamanların, muhabbet ve dava ve adamı Osman Yumakoğulları ağabeyimizin vefatını tehassür ile öğrenmiş bulunmaktayız. Cenab-ı Rabbu’l Aleminden rahmet niyaz ediyoruz. Bu dava uğrunda çok şeyinden, hatta hayatından bile fedakârlık eden Yumakoğulları, gönlümüzde yaşayacak, onun dava azmi, dava heyecanı, Müslümanları koruma yolunda verdiği mücadele bizlere ışık tutacaktır. Rabbimiz kendilerine gani gani rahmet eylesin. Ahiret yurdunda onu, bizlerle beraber Allah Rasülünün yanında olmayı nasip eylesin. İnşaallah bugün Cuma namazından sonra bu değerli büyüğümüz için gıyabî cenaze namazı kılacağız.

Aziz Cemaat! 
Rabbimiz’in bizlere hayat rehberi olarak gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm’in 23. suresi “Mu’minûn”, yani mü’minler ismini taşır. Bu surenin ilk 10 ayetinde müminlerin özellikleri sayılır. İlk ayet “Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir.”[1] diye başlamaktadır. Sonra da bu kurtuluşun yollarını bildiren ayetler takip etmektedir.

Aziz Cemaat! 
Bu ayetlere baktığımızda şöyle bir mümin tarifi görürüz:
Mümin namazında huşu içindedir.
Mümin faydasız, boş ve işe yaramaz işlerden yüz çevirir.
Mümin zekâtını verir.
Mümin namus ve iffetini korur, eşi haricinde mahrem yerlerini herkesten saklar. Mümin, bu sınırları aşmak istemez.
Mümin emaneti korur ve verdiği sözleri yerine getirir.
Mümin namazına riayet eder, namazını hiç ihmal etmez.

Muhterem Müslümanlar! 
Müminin namazında huşu içinde olması, bu ibadeti önem vererek eda etmesi ve namazda Rabbi’ne ibadetten başka bir şey düşünmemesidir. Kıyamın, rükûnun, secdenin ve sonunda tahiyyatın anlamı ancak bu şekilde idrak edilebilir.
Müminin faydasız, boş ve işe yaramaz işlerden yüz çevirmesi, sadece amel-i sâlih ile meşgul olmasıdır. Her amelinin, her konuşmasının bir manası, bir hedefi olmasıdır.
Müminin zekâtını vermesi, Rabbimiz’in verdiği bunca nimetler karşısında malının, mülkünün belirli bir miktarını Allah rızası için vermesi ve sadakalarını da aksatmaması demektir.
Müminin namus ve iffetini koruması, iffetine zarar verecek her türlü davranıştan ve sözden uzak durması, gözünü haramdan sakınması ve tesettüre riayet etmesi demektir. Aynı şekilde başkalarının namusuna zarar getirecek davranışlardan da sakınmasıdır.
İşte mümin bu sınırları aşmaz, aşmamalıdır.

Değerli Müslümanlar! 
Mümin kimsenin emaneti koruması ve verdiği sözleri yerine getirmesi kendisinin güvenilir bir kimse olduğunu gösterir. İmanı onu emanete hıyanetten alıkoyar. Mümin, bir kimseye söz verdiğinde o sözünü mutlaka yerine getirir.

Mümin namazına devam eder ve namazın vakti geldiğinde, nasıl namaz kılınması gerekiyorsa o şekilde namazını eda eder.

Öte yandan, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in buyurduğu gibi: “Mümin, insanların canları ve malları konusunda kendisinden güvende olduğu kimsedir.”[2]

Muhterem Cemaat!
Bir müminin bunlara benzer daha birçok özelliği vardır. Bu özellikler hem dünya hem de ahirette kurtuluşa vesile olacak olan özelliklerdir. Bu manada, Rabbimiz’in Tevbe suresinde bildirdiği özelliklere de değinerek hutbemizi bitirelim. Orada şöyle buyurulmaktadır: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler, Allah’a ve resulüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır…”[3] 

[1] Mu’minûn suresi, 23:1-3
[2] İbn Mâce, Fiten, 9; H. No: 3934
[3] Tevbe suresi, 9:71

EU

Die Eigenschaften der Gläubigen

Verehrte Muslime!
Die 23. Sure des Korans trägt den Namen „Mu’minûn“, „die Gläubigen“. Der erste Vers beginnt mit den Worten: „Wohl ergeht es den Gläubigen.“[1] In den darauffolgenden Versen werden die Eigenschaften genannt, durch die die Gläubigen Erlösung finden können.

Liebe Geschwister!
Welche Eigenschaften sind das? – Die Gläubigen empfinden Ehrfurcht im Gebet.
- Sie wenden sich ab von nutzlosen Dingen.
- Sie entrichten den Zakat.
- Sie besitzen Ehre und Anstand und kleiden sich gemäß den Regeln des Islams.
- Sie beschützen, was ihnen anvertraut wurde und halten ihr Wort.
- Sie vernachlässigen ihre Gebete nicht.

Verehrte Muslime! 
Die Gläubigen empfinden Ehrfurcht im Gebet, weil ihnen diese Ibâda sehr wichtig ist. Allahs Wohlgefallen zu erlangen ist der Sinn des Kiyâms, des Rukûs, der Sadschda und des Tahiyyâts.

Sich von nutzlosen Dingen abzuwenden heißt, sich auf gute Taten zu konzentrieren. Jede Tat und jedes Wort des Gläubigen hat eine Bedeutung und ein Ziel.

Angesichts der zahlreichen Gaben Allahs entrichten Gläubige einen bestimmten Teil ihres Vermögens als Zakat und spenden um Allahs willen.

Ehre und Anstand zu bewahren bedeutet, jedes unanständige Verhalten zu unterlassen, den Blick zu senken, der Ehre anderer nicht zu schaden und sich angemessen zu kleiden.

Diese Grenzen dürfen die Gläubigen nicht übertreten.

Liebe Geschwister! 
Wenn die Gläubige das schützen, was ihnen andere anvertraut haben und ihr Wort halten, dann sind sie vertrauenswürdige Menschen. Ihr Îmân hält sie davon ab, das Vertrauen ihrer Mitmenschen zu missbrauchen. Wenn die Gebetszeit gekommen ist, verrichten sie ihre Gebete genau so, wie es ihnen vorgeschrieben ist.

Unser Prophet sagte: „Ein Gläubiger ist jemand, vor dem die Menschen im Hinblick auf ihr Leben und ihr Eigentum sicher sind.“[2]

Verehrte Muslime!
Die Gläubigen zeichnen sich noch durch viele andere Eigenschaften aus, die für das Wohlergehen im Diesseits und im Jenseits bedeutsam sind. Zum Abschluss unserer Hutba möchten wir noch einige weitere Eigenschaften nennen, die Allah in der Sure Tawba erwähnt. Dort heißt es: „Und die Gläubigen, Männer und Frauen, sind einer des anderen Freund. Sie gebieten das Rechte und verbieten das Unrechte und verrichten das Gebet und zahlen den Zakat und gehorchen Allah und seinem Gesandten. Sie – wahrlich, Allah erbarmt sich ihrer. … “[3] 

[1] Sure Mu’minûn, 23:1-3
[2] Ibn Mâdscha, Fitan, 9; Hadith Nr. 3934
[3] Sure Tawba, 9:71

……..

Müslümanca yaşamak en güzel tebliğdir

Muhterem Müslümanlar!

Yaşadığımız çağ bir etkileşim çağıdır. Herkes, istese de istemese de bir başkasından etkilenir. Kötülüklerin, çirkinliklerin, haksızlıkların çoğaldığı bir zamanda iyiliğe çağıran, çirkinliklere ve haksızlıklara karşı çıkan, bunun için insanların kınamasından da çekinmeyen kimseleri herkes imrenerek takip eder.

Bir Müslüman’ın her hâli ile imrenilen örnek bir insan olması gerekir. Çünkü onun hayatı aynı zamanda İslam dininin en güzel bir tebliği olmak durumundadır. Zira tebliğ sadece söz ile, konuşma ile olmaz. En etkili tebliğ Müslümanca bir hayat sürmekle yapılır.

Değerli Kardeşlerim!
Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah’a davet eden, sâlih amel işleyen ve ‘Ben gerçekten Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?”[1] Bu ayet, sözün özle bir olması gerektiği ve Müslüman’ın hayatının en güzel, en sâlih amelleri işlemekten ibaret olduğuna vurgu yapar.

Ayette de görüldüğü gibi, Allah’a davet etmenin temelinde sâlih amel işlemek, yani Müslümanca bir hayat sürdürmek vardır. Sonra da bu daveti yaparken, bu sâlih amelleri Müslüman olduğumuz için yapmak durumunda olduğumuzu herkese göstermemiz gerekmektedir.

Kıymetli Kardeşlerim! 
Bugün sıkça karşılaştığımız olumsuz Müslüman imajı maalesef bazı Müslümanların İslam ile bağdaşmayan hareket ve davranışlarının sonucunda iyice kötüleşiyor. Bunun sonucunda da İslam’a karşı bir nefret dalgası yayılıyor. Bizimle aynı toplumda yaşayan insanlar Müslümanlığın bu çirkinliklerle bağdaşmadığını anlayamıyorsa, İslam’ı hayatımıza tam olarak yerleştirememişiz demektir.

Derin bir İslami şuur ve ihlas ile yaşamak, hayatımızın her anını bir tebliğci olarak yaşamamız anlamına gelecektir. Üstelik, biz biliyor ve iman ediyoruz ki, yüce Rabbimiz olan Allah her an, her yerde, her şeyi görüp gözetmektedir. Dolayısıyla sözümüz ve özümüz bir olmak durumundadır.

Muhterem Cemaat! 
Bizim dinimiz laftan ziyade amele bakar. İnsanların amelleri ile Rableri’ne karşı şükür içerisinde, O’nun mahlukatına karşı da merhametli ve şefkatli olmasını ister. Bu bizim imanımızın gereğidir. İmanımız gereği sâlih amel işlemek durumundayız.

Tarihe baktığımızda, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve onun yolundan giden ashabı İslam’ı tebliğ ederken sözlerini söylemişler, insanları davet etmişlerdir. Lakin onların tebliğlerinin insanlarda bu derece karşılık bulmasının en önemli sebebi, söylediklerini kendilerinin de yapıyor olmalarıydı. Yalan söyleme, haksızlık yapma, yetimi, yoksulu ve kimsesizi koru, komşuna eziyet etme, demişler ve bunu derken de asla yalan söylememişler, asla haksızlık yapmamışlar ve asla başkalarını kandırmamışlardır.

İşte bu amelleri ile onlar İslam’ı hayatlarında tatbik etmişlerdir. Böylece çeşit çeşit kavimlerden ve iklimlerden milyonlarca, milyarlarca insanın hayatına örnek olarak girmişlerdir.

Değerli Müslümanlar! 
Özetle söyleyecek olursak, Kur’an ve sünnet çizgisinde sürdürülen bir hayat, diğer insanlara İslam’ı en güzel tebliğimiz olacaktır.

[1] Fussilet suresi, 41:33

auf Deutsch

Ein muslimisches Leben: der beste Tablig

Verehrte Muslime!

Wir leben in einer Zeit, in der wir – ob wir wollen oder nicht – von anderen beeinflusst werden. Wer möchte in solch einer Zeit nicht jenen Menschen folgen, die sich trotz aller Hindernisse bedingungslos für das Gute einsetzen und sich allem Schlechten entgegenstellen?

Ein Muslim sollte in jeder Beziehung ein Vorbild sein. Seine Lebensweise ist der schönste Tablig, also die beste Weise, zum Islam einzuladen. Der wirkungsvollste Tablig sind nicht Worte, sondern Taten.

Liebe Geschwister!
Im Koran heißt es: „Und wer führt bessere Rede, als wer zu Allah einlädt und das Rechte tut und spricht: »Ich bin einer der Gottergebenen«?“[1] Dieser Koranvers betont die Notwendigkeit, Worte und Taten miteinander in Einklang zu bringen. Das ist der Maßstab eines muslimischen Lebens. Aus dem Koranvers geht auch folgendes hervor: Der beste Weg, zu Allah einzuladen ist, einfach nur Gutes zu tun. An unserem Handeln sollte erkennbar sein, dass wir Gutes tun, weil wir Muslime sind.

Verehrte Muslime! 
Das schlechte Image des Islams wird durch falsche bzw. unislamische Handlungen vonseiten der Muslime weiter verschlechtert. Das Ergebnis ist, dass sich eine Welle des Hasses gegen den Islam ausbreitet.

Wenn unsere Mitmenschen nicht verstehen, dass der Islam mit den hässlichen Dingen nicht vereinbar ist, bedeutet das, dass der Islam in unserem Leben noch unvollständig ist.

Ein tiefes, islamisches Bewusstsein und Ihlâs können uns dazu verhelfen, in jedem Augenblick unseres Lebens zum Islam einzuladen. Wir glauben daran, dass Allah allwissend ist. Deshalb müssen unsere Worte und unser inneres Wesen eins sein.

Liebe Geschwister! 
Im Islam sind Taten wichtiger als Worte. Die guten Taten sind es nämlich, durch die wir Menschen unsere Dankbarkeit gegenüber Allah und unsere Barmherzigkeit gegenüber den Geschöpfen ausdrücken können. Gute Taten sind eine Folge des Glaubens.

Ein Blick in die Geschichte zeigt, dass unser Prophet Muhammad (s) und seine Gefährten ihre Mitmenschen mit Worten zum Islam eingeladen haben. Ihre Worte waren jedoch nur wirksam, weil sie selbst taten, was sie sagten. Sie sprachen davon, nicht zu lügen, kein Unrecht zu tun, die Waisen, Armen und Alleinstehenden zu beschützen, den Nachbarn gut zu behandeln – und sie selbst logen nicht, taten niemandem Unrecht oder täuschten andere.

Dadurch, dass sie den Islam so lebten wie sie ihn lehrten, wurden die ersten Muslime zu Vorbildern für Abermillionen von Menschen überall auf der Welt.

Kurzum: Eine Lebensweise, die sich an Koran und Sunna ausrichtet, ist der beste Weg des Tablig.

[1] Sure Fussilat, 41:33

……………………………………………………………………………………………..

Asabiyyenin tehlikeleri ve ırkçılık / Asabiyya – eine Form von Rassismus

Değerli Kardeşlerim!

Asabiyye kısaca ırkçılık olarak tarif edilir ve bir kişinin haklı ya da haksız olsun, her şartta kendi kavmini üstün tutması, kendi kavminin diğer kavimlere üstün olduğunu iddia etmesi demektir.

Hakikatte hiçbir kavim böyle bir üstünlük ile yaratılmamıştır. Bu durumda bir kavme mensup insanlar kendilerini diğerlerinden nasıl üstün görebilir ki? İşte bu gerçeğe rağmen üstünlük iddia etmek ırkçılıktır, asabiyyedir.

Muhterem Müslümanlar!
Rabbimiz, şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkek ve dişinden yarattık. Sonra tanışasınız diye sizleri milletlere ve kabilelere ayırdık. Unutmayın ki, sizin Allah yanında en üstününüz Allah’tan en çok korkanınızdır. Allah hakkıyla bilen ve haberdar olandır.”[1] 

Bu âyet-i kerîmenin en kısa tefsiri şöyle yapılabilir: İnsanlar farklı kavimlerde doğsalar bile birbirleri ile tanışacaklardır. Üstün olmak isteyenler var ise, Allah’a kullukta yarışıp gerçek takvaya erdiklerinde üstün olabileceklerdir. Bu üstünlüğü ise ancak ve ancak Yüce Rabbimiz takdir edecektir. Demek ki, kavimlerin farklı farklı oluşu büyük bir imtihanı da berberinde getirmektedir.

Kıymetli Kardeşlerim! 
Allah’ın elçisi bir gün ashabına hitap etmek üzere kalktı ve şöyle buyurdu: “Allah bana, sizin birbirinize tevazu göstermenizi vahyetti. Öyle ki sizden hiç kimse hiçbirinize karşı övünmeyecek ve zulmetmeyecektir.”[2] 

Allah resulünün bu buyruğu, bırakın kavim olarak övünmeyi, Müslümanların birbirine karşı şahıs olarak övünmelerini bile yasaklamaktadır. Çünkü, Müslümanların birbirlerine karşı ilk vazifeleri, Efendimiz (s.a.v.)’in “Akraba ile ilişkilerinizi kesmeyin. Birbirinize düşmanlık da etmeyin. Birbirinizi kıskanmayın da. Allah’ın size emrettiği gibi kardeşler olun.”[3] buyruklarında belirtildiği üzere düşmanlığı terk etmek, birbirini kıskanmamak ve Allah için kardeşler olmaktır.

Yine şu âyet-i kerîme bütün bir insanlığın kabilelerinin, dillerinin farklı farklı olmasını Allah’ın ayetleri arasında sayar: “Yine, göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da Onun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır.”[4] buyuran Allah Tealâ, bizleri âdeta farklılıklarımızın şuuruna varmamız için uyarmaktadır.

İnsanlar aynı kaynaktan geliyor ise, ayrı ayrı ırklara mensubiyet Allah’ın bir emri ise o zaman bizlere düşen bu farklılıklarımız dolayısıyla diğer insanlara karşı böbürlenmek, gururlanmak, üstünlük taslamak değildir. Böyle yapmak ırkçılık olur.

Muhterem Müminler! 
Allah resulü (s.a.v.) şöyle buyurur: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır.”[5] 

[1] Hucurât suresi, 49:13
[2] Muslim, Cennet, 79, H. No: 2865
[3] Müslim. Birr, 38, H. No: 2563/4
[4] Rûm suresi, 30:22
[5] Beyhekî, Şuabu’l Îmân, H. No: 4774

Auf Deutsch

Freitagspredigt

Asabiyya – eine Form von Rassismus

Verehrte Muslime!

Unter Asabiyya versteht man heute eine Form von Rassismus. Sie beruht auf dem Gedanken der Überlegenheit des eigenen Stammes oder Volkes. Doch in Wahrheit ist kein Volk einem anderen überlegen. Wenn Angehörige eines bestimmten Volkes trotzdem eine solche Überlegenheit behaupten, ist das Rassismus bzw. Asabiyya.

Liebe Geschwister!
Im Koran heißt es: „O ihr Menschen! Wir erschufen euch aus einem Mann und einer Frau und machten euch zu Völkern und Stämmen, damit ihr einander kennenlernt. Doch der vor Allah am meisten Geehrte von euch ist der Gottesfürchtigste unter euch. Allah ist fürwahr wissend, kundig.“[1] 

Diesen Vers kann man etwa so verstehen: Die Menschen werden als Angehörige verschiedener Völker geboren, um einander kennenzulernen. Die Überlegenen unter ihnen sind jene, die sich gemeinsam um das Wohlwollen Allahs bemühen und Takwâ anstreben. Diese Überlegenheit verleiht jedoch nur Allah. Die Verschiedenheit der Völker ist demnach eine große Prüfung.

Verehrte Muslime! 
Unser Prophet sprach zu seinen Gefährten: „Allah hat mir offenbart, dass ihr einander in Demut und Bescheidenheit begegnen sollt, sodass einer unter euch vor dem anderen nicht prahlen und sich brüsten und ihm keine Ungerechtigkeit antun wird.“[2] 

Muslime sollen niemanden, egal ob Muslim oder nicht, anfeinden und keinen Neid hegen. Sie sollen untereinander Geschwister im Glauben sein, so wie es unser Prophet in folgendem Hadith sagt: „Brecht die Beziehung zu euren Verwandten nicht ab. Hegt keine Feindschaft gegeneinander und auch keinen Neid. Seid Geschwister, so wie Allah es euch befiehlt.“[3]

Liebe Geschwister!
Im Koran wird das Dasein unterschiedlicher Sprachen als Zeichen Allahs betrachtet. Wir werden daran erinnert, uns der Vielfalt seiner Schöpfung bewusst zu werden: „Zu Seinen Zeichen gehört auch die Schöpfung der Himmel und der Erde und die Verschiedenartigkeit eurer Sprachen und eurer (Haut-)Farben. Darin sind fürwahr Zeichen für die Wissenden.“[4] 

Wenn alle Menschen denselben Ursprung haben und es Allahs Wille ist, dass sie zu verschiedenen Ethnien gehören, dann dürfen wir uns aufgrund dieser Unterschiede anderen Menschen gegenüber nicht hochmütig verhalten, denn das wäre schon Rassismus.

Verehrte Muslime! 
Wie schön hat unser Prophet die Gleichheit der Menschen in seiner Abschiedspredigt zusammengefasst. Der Prophet sagte: „O ihr Menschen! Euer Herr ist einer. Und euer Vater ist einer. Ihr alle seid die Kinder Adams. Und Adam ist aus Erde. So wie ein Araber keine Überlegenheit über einen Nichtaraber und ein Nichtaraber keine Überlegenheit über einen Araber besitzt, so besitzt auch ein Rothäutiger keine Überlegenheit über einen Schwarzhäutigen und ein Schwarzhäutiger keine Überlegenheit über einen Rothäutigen. Die Überlegenheit liegt nur in der Takwâ, in der Furcht vor Allah.“[5] 

[1] Sure Hudschurât, 49:13
[2] Muslim, Dschanna, 79; Hadith Nr. 2865
[3] Muslim, Birr, 38, Hadith Nr. 2563/4
[4] Sure Rûm, 30:22
[5] Bayhakî, Schuab al-Îmân, Hadith Nr. 4774


Sosyal medya kullanım ilkeleri / Soziale Medien!..

 

Değerli Kardeşlerim!

Teknoloji artık her saniye başımızın, parmağımızın ve gözümüzün ucunda. Teknoloji yaşamımızı kolaylaştırır, ama onu kullanırken önümüze çıkan tehlikelerle çok dikkatli bir şekilde yüzleşmeliyiz.

Özellikle sosyal medya dediğimiz, bilgi, resim, video paylaşım ve haberleşme siteleri bilgiye erişimimizi çok kolaylaştırmakta ama bazı tehlikeleri de beraberinde getirmektedir. Maalesef bu tehlikelere karşı önlem alınmaması sebebiyle nice hayatlar sönmüş, ahlak timsali nice insan yozlaşmıştır. Aslında bu tehlikeli durum karşısında yapılması gereken çok basittir; çare hiç kimse görmese de bilmese de Allah’ın her anımızı bildiğini akıldan çıkarmayarak her daim Müslümanca davranmaktır.

Muhterem Müslümanlar!
İnsanda ahlaki bir zaafiyet varsa, sosyal medya arkasına saklanıp iftira atmayı kahramanlık, edepsizliği hayat düsturu olarak kabul edebiliyorsa, bu insanı sosyal medya bozmamıştır. Aksine sosyal medya bu insanın ahlaksızlığını gün yüzüne çıkarmıştır. Hâlbuki biz her an denetim altında olduğumuza iman ediyoruz. Açık gizli ne yaptıysak bir gün hesabını vermek üzere bunlar karşımıza çıkacaktır. Çünkü Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız. Üstelik, biri insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki alıcı melek de insanın yaptıklarını alıp kaydetmektedir. İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında yaptıklarını gözetleyen ve kaydeden hazır bir melek bulunmasın.”[1]

Aziz Müminler!
Eğer şu temel ilkelere uymakta zorlanıyorsak, bilelim ki sosyal medya bizim işimiz değildir. Bu ilkeler kısaca şunlardır: Kötülüğe çığır açmamak: Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Kim söz ve eylemleriyle kötü bir çığır açarsa onun günahını üstlenir ve o devam ettikçe kendisine günah yazılmaya devam edilir.”[2]

Hazları kışkırtmaktan sakınmak: İnsanların hazlarını tetikleyen görüntülerden kaçınmak gerekir. Yenilen bir yemeğin paylaşılması buna örnektir.

Görüntü paylaşımında mahremiyete riayet: Resimler zihinsel tasavvuru, hayal etmeyi beraberinde getirir. Bu sebeple paylaşılan resim ve videolarda mahremiyete çok önem vermek gerekmektedir.

Her kelimeyi mutlaka bir gün hesabının verileceği bilinciyle yazmak:Unutmayalım ki yazdıklarımızı ve yaptıklarımızı sosyal medyadan çok daha iyi bir şekilde kaydeden melekler vardır.

İspat edilmedikçe insanın masumiyetine itibar etmek: Karşımıza çıkan her haberi hemen doğru kabul ederek yanlış haberlerin, iftiraların yayılmasına katkı sağlamamamız gerekir. Doğru olup olmadığını bilmiyorsak bir haberi yaymamız bizi Allah katında yalancılardan ve iftiracılardan yapar. Allah korusun!

Gizli hâllerin peşine düşmemek: Bir insanın işlediği günah bile olsa onun deşifre edilmesi yasaktır, kişilik haklarına tecavüzdür. Bu da kötü hâllerin topluma dağıtılması demektir.

Suç ve cezada şahsiliği esas alarak kitleleri toptan zan altında bırakmamak:Diyelim ki birisi suç işledi. Bu suçu genelleştirmek o insanlara zulümdür. Hiç kimse ve hiçbir toplum ya da topluluk bir başkasının suçundan dolayı suçlanamaz, cezalandırılamaz.

Ve son olarak;
Hiç kimseyle alay etmemek, hiç kimseyi küçümsememek: Maalesef insanlarla alay etmek sosyal medya ortamında bir başlanınca ucu alınmayan bir hâle dönüşmektedir. Unutmayalım ki başkası ile alay etmek, zayıf insanların işidir.

[1] Kâf suresi, 50:16-18
[2] Müslim, Zekât, 88, H. No: 1017

 (auf Deutsch)

Verehrte Muslime!

Moderne Kommunikationsmittel sind aus unserem Leben nicht mehr wegzudenken. Vor allem die sogenannten Sozialen Medien vereinfachen uns den Zugang zu Informationen. Sie bergen aber auch Gefahren. Wie viele Menschen wurden durch die sogenannten Sozialen Medien aus der Bahn geworfen und wie viele verrohen durch diese Medien? Dabei ist der Ausweg recht einfach: nicht vergessen, dass Allah jeden Moment unseres Lebens kennt.

Liebe Geschwister!
Wenn ein charakterschwacher Mensch sich hinter Sozialen Medien versteckt und von dort aus andere beleidigt und beschimpft, sind die Sozialen Medien nicht Verursacher, sondern Verstärker seiner Charakterschwäche. Wir glauben daran, dass wir für jeden Moment unseres Lebens eines Tages Rechenschaft ablegen müssen. Im Koran heißt es: „Wir erschufen doch den Menschen und wissen, was ihm sein Inneres zuflüstert. Und wir sind ihm näher als (seine) Halsschlagader. Wenn die zwei Aufzeichnenden aufschreiben, zur Rechten und zur Linken sitzend, kann er kein Wort sprechen, ohne dass ein Wächter ständig bei ihm wäre.“[1]

Verehrte Muslime!
Wenn wir Schwierigkeiten damit haben, folgende Grundprinzipien einzuhalten, dann sind die Sozialen Medien nicht für uns geeignet: Dem Schlechten keinen Weg eröffnen: Unser Prophet sagte: „Wer mit seinen Worten und Taten etwas Schlechtem den Weg bahnt, dessen Sünde lädt er auf sich, und solange sich dieses Schlechte fortsetzt, solange werden die Sünden zu seinen Lasten fortgeschrieben.“[2]

Keine Begierden wecken: Alles, was die Begierden der Menschen anstachelt, sollte gemieden werden. Dazu gehört etwa auch, anderen sein Essen zu präsentieren.

Beim Teilen von Bildern die Intimsphäre beachten: Bilder beflügeln die Gedanken. Aus diesem Grund ist es notwendig, bei den Bildern und Videos, die man mit anderen teilt, die Intimsphäre zu schützen.

Seine Worte mit Bedacht wählen: Alles, was in die Sozialen Medien gelangt, bleibt auch dort. Dasselbe gilt für die zwei Engel, die noch viel genauer aufzeichnen, was wir tun. Daher sollten wir unsere Worte mit Bedacht wählen.

Wessen Schuld nicht bewiesen ist, der ist unschuldig: Nicht alles, was in den Sozialen Netzwerken kursiert, ist wahr. Deshalb sollten wir nicht alles sofort glauben und nicht dazu beitragen, Falschmeldungen und Verleumdungen zu verbreiten. Wenn wir nicht wissen, ob eine Nachricht wahr oder falsch ist, sie aber trotzdem verbreiten, machen wir uns bei Allah zum Lügner und Verleumder.

Nicht die Geheimnisse anderer aufdecken: Selbst wenn jemand gesündigt hat, sollten wir nicht darauf erpicht sein, diese aufzudecken. Damit soll verhindert werden, dass schlechte Eigenschaften Verbreitung finden.

Bei Fehlern und Straftaten nur den Täter, nicht die ganze Gruppen verantwortlich machen: Die Straftat eines einzelnen zu verallgemeinern, ist falsch. Keine Gemeinschaft kann aufgrund der Schuld eines einzelnen beschuldigt oder bestraft werden.

Niemanden beleidigen: Oft kommt es in den Sozialen Medien zum sogenannten „Shitstorm“, also einer Welle von Beleidigung und Spott. Wir sollten wissen, dass nur schwache Menschen es nötig haben, andere zu verspotten.

[1] Sure Kâf, 50:16-18
[2] Muslim, Zakât, 88, Hadith Nr. 1017

……………………………………………………………………………………………………………………………………

 Zor zamanda infak / Spenden in schweren Zeiten

Muhterem Kardeşlerim!

Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sevgili eşi Hz. Hatice’nin faziletlerini dile getiriyor ve onun cömert olduğunu, birisi yanına gelse onun hâl ve hatırını sorduğunu, ona ikramda bulunduğunu, en sıkışık anında kendisine yaptığı büyük mali yardımları anlatıyordu. Hz. Âişe (r.anhâ) da orada idi. Bir ara Efendimiz (s.a.v.)’e “Hep Hatice’den bahseder¬siniz. Hâlbuki Allah size ondan daha genç ve güzel hanımlar vermiştir.” dedi. Peygamberimiz, Hz. Âişe’nin bu sözlerine karşı şunları ifade buyurdu: “Hayır, Allah ondan daha hayırlısını bana vermedi. Çünkü o herkesin küfür içerisinde olduğu bir zamanda bana iman etti. Herkesin beni yalanladığı bir za¬manda beni tasdik etti. Herkesin her şeyi benden esirgediği bir zamanda, o beni malına ortak etti ve Allah bana ondan çocuklar ihsan etti.” Bunun üzerine Hz. Âişe validemiz Hz. Hatice’yi bir daha olumsuz yönde anmamaya karar vermiştir.[1] O günlerde Mekke’de inanan insan sayısı az, Müslümanlar zayıf, aralarında zenginler az idi. İşte bu günlerde zengin bir hanım olan Hz. Hatice validemiz, bilhassa üç yıllık muhasara günlerinde bütün malını Müslümanların ihtiyaçları için Peygamberimiz’e teslim etmiş ve Allah rızası için sarf etmişti.

Değerli Kardeşlerim!
Hicretin dokuzuncu yılı idi. Şam tarafından Müslümanların güvenliğine yönelik bir düşman hareketinin olacağı haberi duyulmuştu. Bunu haber alan Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Mescid-i Nebevî’nin minberine çıktı ve müminleri mal ve canlarıyla cihada teşvik etti. Sıcak günlerdi, bağ ve bahçelerin, gölgeliklerin arandığı bir mevsimdi. Etrafta ise kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Sahabenin birçoğu yoksuldu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Müslüman zenginleri Allah rızası için infaka davet etti. Hâli vakti yerinde olan Müslümanlar, bu davete derhâl iştirak ettiler. O gün Hz. Ömer (r.a.), malının yarısı olan beş bin dirhemi verdi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) malının tamamı olan dört bin dirhemini verdi. O gün Abdurrahman b. Avf (r.a.), sekiz bin dirhem sermayesinin yarısını getirince Allah’ın elçisi; “Allah senin getirip verdiğini de, ev halkın için ayırdığını da bereketlendirsin.”[2] diye dua etti. Hz. Osman (r.a.) ise üç yüz deve, yüz at bağışlamıştı; ayrıca bin adet altını Resûlullah’ın kucağına dökünce Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Ey Allah’ım! Ben Osman’dan razıyım, sen de razı ol.” diye dua buyurdu.[3] Yoksul bir sahabî olan Ulbe b. Zeyd ise malı, mülkü, biniti olmadığı için hiçbir katkı sağlayamadığına çok üzüldü. Gece namazından sonra Allah’a niyazda bulundu, imkânlarının olmayışından yakındı. Ertesi gün sıkılarak, alay edilmeyi göze alarak çok az bir metaı Hz. Peygamber’e getirdi. Bu da infak edilen şeylere karıştırıldı. Ertesi gün Hz. Peygamber (s.a.v.) onu davet etti ve söyle buyurdu: “Muhammed’in varlığı kudreti elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, sen sadakası kabul olunanların divanına yazıldın.”[4] Kadınlar da ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmuyorlardı.

Ümmü Sinan el-Eslemiyye (r.anhâ) şöyle anlatıyor: “Hz. Âişe’nin evinde Resûlullah (s.a.v)’in önüne serilmiş bir örtü gördüm ki üzerinde bilezikler, pazubentler, halhallar, yüzükler, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak birtakım kayışlarla kadınlar tarafından gönderilen ve savaşta işe yarayabilecek birtakım şeyler bulunuyordu.”[5] Böyle zor zamanlarda yapılan fedakârlıkların önemine ve faziletlerinin üstünlüğüne işaret etmek üzere Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmuştur:

“Neden siz Allah yolunda harcamayasınız ki? Göklerin ve yerin mirası zaten Allah’ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve cihat eden bir olmaz. Onların derecesi, sonradan infak eden ve cihat edenlerden daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel sonucu vadetmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[6]

Aziz Kardeşlerim!
Avrupa’da yaşayan Müslümanlar olarak bugün en büyük cihadımız ve en önemli infak alanımız, geleceğimiz olan nesillerimizin imanlı, ibadetli, güzel ahlaklı, hem İslam’a hem de insanlığa faydalı birer insan olarak yetiştirilmesi demek olan eğitim faaliyetlerimizdir. Eğitim merkezlerinde, resmî imam-hatip okullarımızda, İmam Meslek okulumuzda, İslami İlimler kurslarımızda, orta eğitim kurumlarımızda ve hafızlık kurslarımızda binlerce çocuk ve gencimize eğitim ve öğretim hizmetleri sunmaktayız. Bundan dolayıdır ki, bu zor günlerde hem eğitim kalitesinin artırılması hem de resmî anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise ve ilahiyat meslek okullarından oluşan 10 tane devasa eğitim projemize sarf edilmek üzere infaklarınızı Allah rızası için fazlasıyla ve bir an önce eda etmenizi bir daha hatırlatmak istiyoruz. Çünkü Allah katında zor zamanda yapılan infakın derecesi çok daha büyük ve daha faziletlidir.

[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, H. No: 24864 (Mektebetu Şâmile)
[2] Vâkıdî, Megâzî, III, 991; Taberî, Tefsir, X, 197
[3] Ahmed b. Hanbel, IV, 75; Vâkıdî, a.g.e., III, 991; İbn İshâk, İbn Hişâm, Sîre, IV, 161
[4] İbn Kayyım, Zâdu’l-Meâd, Mısır, 139I/1971, III, 4; Vâkıdî, a.g.e., III, 994; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 5II
[5] Vâkidî, Megâzî, III, 991, 992
[6] Hadîd suresi, 57:10

…………………………………………………………

 

Spenden in schweren Zeiten

Verehrte Muslime!

Eines Tages sprach der Prophet von den Tugenden seiner verstorbenen Ehefrau Hadîdscha (r). Er lobte ihre Großzügigkeit, Gastfreundschaft und Hilfsbereitschaft. Seine Frau Aischa (r), die auch anwesend war, drehte sich zu ihm und sagte: „Ihr redet immer nur von Hadîdscha, obwohl Allah euch jüngere und schönere Frauen gegeben hat.” Der Prophet antwortete: „Nein, Allah hat mir niemanden gegeben, der zuträglicher war. Denn sie hat an mich geglaubt, in einer Zeit, in der jeder im Unglauben lebte. Sie bestätigte mich in einer Zeit, in der jeder mich verleugnete. In einer Zeit, in der mir jeder alles verweigerte, machte sie mich zum Teilhaber ihres Vermögens, und Allah gab mir Kinder von ihr.” Daraufhin beschloss Aischa (r), nie wieder etwas Negatives über Hadîdscha (r) zu sagen.[1]

Zu Beginn des Islams gab es nur wenige Muslime in Mekka. Sie waren schwach, und nur wenige Wohlhabende waren unter ihnen. Die reiche Hadîdscha (r) hatte in der Zeit des dreijährigen Boykotts ihr gesamtes Vermögen dem Propheten anvertraut, um den notleidenden Muslimen zu helfen.

Liebe Geschwister! 
Im neunten Jahr nach der Hidschra bedrohte eine feindliche Bewegung aus Damaskus die Sicherheit der Muslime. Als der Prophet davon erfuhr, stieg auf den Minbar des Masdschid an-Nabawî und rief die Gläubigen dazu auf, sich zu wehren. Es war in der heißen Jahreszeit, in der man den Schatten der Obstheine und Gärten aufsuchte. Überall herrschten Armut und Dürre. Die wenigen wohlhabenden Muslime kamen dem Spendenaufruf des Propheten sofort nach.

Umar (r) spendete 5000 Dirham, was der Hälfte seines Vermögens entsprach. Abû Bakr (r) gab sein ganzes Vermögen, 4000 Dirham. Als Abdurrahmân ibn Awf (r), der 8000 Dirham besaß, die Hälfte davon brachte, sprach der Gesandte Allahs folgendes Duâ: „Allah möge sowohl das, was du gebracht hast, als auch das, was du für die Angehörigen deines Haushalts behalten hast, segnen.”[2] Usmân (r) spendete 300 Kamele und 100 Pferde, und als er noch 1000 Goldstücke in den Schoß des Gesandten Allahs schüttete, betete dieser für ihn: „O Allah! Ich bin zufrieden mit Usmân, sei auch du zufrieden mit ihm.”[3] 

Der arme Sahâbi Ulba ibn Zayd (r) war traurig, weil er nichts hatte, was er spenden konnte. Er betete zu Allah und beklagte seine Situation. Am nächsten Tag brachte er einen kleinen Betrag zum Propheten. Er schämte sich, dass es nur sehr wenig war. Auch dieser Beitrag wurde unter die Spenden gemischt. Am nächsten Tag lud ihn der Prophet zu sich ein und sagte: „Ich schwöre bei Allah, in dessen Händen Muhammads Existenz und Kraft liegen, du wurdest in den Diwan (das Register) derjenigen eingetragen, deren Spenden angenommen wurden.“[4] 

Auch die Frauen spendeten viel. Ummu Sinân Al-Aslamiyya (r) erzählte: „Im Hause Aischas (r) sah ich ein Tuch, das vor dem Gesandten Allahs ausgebreitet war. Darauf befanden sich Armreifen, Armbinden mit Amuletten, Fußkettchen, Ringe, Ohrringe, eine Reihe von Riemen zum Binden von Kamelfüßen und andere Dinge, die von Frauen geschickt worden waren, und die in der Schlacht von Nutzen sein konnten.“[5] 

Diese außerordentliche Großzügigkeit wird im Koran wie folgt beschrieben: „Und was ist mit euch, dass ihr nicht für Allahs Sache spendet, wo Allahs doch das Erbe der Himmel und der Erde ist? Unter euch ist nicht gleichgestellt, wer vor dem Sieg spendete und kämpfte – diese nehmen höhere Rangstufen ein als jene, welche erst hiernach spendeten und kämpften. Allen aber verheißt Allah das Beste. Und Allah weiß wohl, was ihr tut.“[6]

Verehrte Muslime!
Unser größter Dschihad und der wichtigste Bereich, für den wir Muslime in Europa spenden müssen, ist die Bildung. Denn so können wir gewährleisten, dass unsere Nachkommen als gläubige Menschen heranwachsen, ihre Ibâdas verrichten, einen guten Charakter haben und nur Gutes tun. In unseren Bildungszentren, religiösen Fachschulen, Imam-Schulen, Kursen für islamische Wissenschaften, Bildungseinrichtungen für Kinder aller Altersgruppen und unseren Hafiz-Kursen haben wir, alhamdulillâh, eine breite Palette an Möglichkeiten. Diese nutzen Tausende Kinder und Jugendliche. Heute möchten wir euch daran erinnern um Allahs Willen, mehr als sonst und so bald wie möglich dafür zu spenden. Nur mit eurer Unterstützung können wir die Qualität der bestehenden Einrichtungen verbessern und neue Projekte starten. Zu diesen neuen Projekten gehören 10 Bildungseinrichtungen, angefangen von Kindergärten, Grundschulen, Weiterführenden Schulen und Gymnasien bis hin zu theologischen Berufsschulen. Vergesst nicht: Spenden, die in schwerer Zeit geleistet werden, haben einen viel höheren Rang und sind noch verdienstvoller als andere.

[1] Ahmad ibn Hanbal, Musnad, Hadith Nr. 24864
[2] Wâkidî, Magâzî, III, 991; Tabarî, Tafsir, X, 197
[3] Ahmad ibn Hanbal, IV, 75; Wâkidî, ebd., III, 991; Ibn Ishâk, Ibn Hischâm, Sira, IV, 161
[4] Ibn Kayyim, Zâd al-Maâd, Ägypten, 139I/1971, III, 4; Wâkidî, ebd., III, 994; Ibn Hadschar, Al-Isâba, II, 5II
[5] Wâkidî, Magâzî, III, 991, 992
[6] Sure Hadîd, 57:10

………………………………………………………………………………………………………………………………………….

 

Nikâh ve evliliğin önemi  / Heirat und Ehe

 

Muhterem Müslümanlar!

Aile toplumun çekirdeğidir. Aileler birleşerek toplumları meydana getirir. Nesiller yetişirken inanç, ibadet, ahlak ve terbiye temellerini ilk olarak aileden alır. Sağlıklı nesiller sağlıklı ailelerde yetişir.

İslam’da aile kurumu son derece önemli bir yere sahiptir. Aile, kulların yeryüzünde barındıkları en güvenli mekân ve yeryüzündeki cennetleridir. “Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı.”[1] ayeti ailenin bu özelliğine dikkatlerimizi çekmektedir. Diğer taraftan Cenâb-ı Hak, evlilik kurumunu kendisinin varlığına alamet olan ayetlerden saymıştır. Rûm suresinde şöyle buyurulmaktadır: “Yine O’nun ayetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.”[2] Ayetten de anlaşılacağı üzere insan huzuru aile içinde aramak durumundadır ve aileyi ayakta tutan şeyler sevgi ve merhamettir. Yani aile huzurun kaynağıdır ve huzur, mutluluk, saadet orada aranmalıdır. Bu huzur kaynağının yaşatılması ise, sevgi ve merhamet pınarlarının devamlı akar hâlde tutulması ile mümkün olacaktır.

Değerli Kardeşlerim! 
Evlilik hayatı, meşru dairede nikâh prosedürünün tamamlanması ile başlamış olur. Ancak bu nikâh, karşılıklı olarak karı-kocanın bütün hukukunu karşılayacak ve nikâhın gaye ve hedefini gerçekleştirecek şekilde olmalıdır. Nikâhın en önemli gayelerinden birisi neslin çoğalmasıdır. “Evleniniz, çoğalınız. Ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim.”[3] buyuran Peygamber Efendimiz (s.a.v.) nikâhın bu yönünün altını çizmiştir. Nikâh akdi, erkeğe de kadına da birçok hak temin etmiş ve onları güven altına almıştır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:“Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde birtakım iyi davranışa dayalı hakları vardır.”[4] Kıyılan nikâh, evlenen bu insanların bütün haklarını korumalıdır. Nikâh akdi cinsel arzuların tatmini, neslin çoğalması, babalık ve analık duygusunun tadılması, şefkat ve sevgi hislerinin gelişmesi, sorumluluk duygusunun oluşması, çocuk eğitimi ve çalışma hayatının düzene girmesi, akrabalık bağlarının gelişmesi ve güçlenmesi gibi birçok hikmeti beraberinde getirir.

Kıymetli Kardeşlerim! 
Bu hikmetleri taşımayan, sadece şehevi arzuların tatmini için bir erkekle bir kadının iki şahit huzurunda “aldım/kabul ettim” demeleri ile nikâh akdi tamamlanmış olmaz. Bu olsa olsa iki insanın birbirini nikâhla aldatması olur ve nikâhın hukukunu korumayan bu akdi doğru bulmak mümkün değildir. Bununla birlikte, başka insanlara ilan edilmeden dar bir çerçevede kalınarak yapılan evlilikler de İslam’ın öngördüğü evlilik modelinden uzaktır. Dolayısıyla Müslümanlar olarak evlenirken nikâhın bütün gereklerine dikkat etmeli ve nikâh hususunda çok titiz davranmalıyız.

[1] Nahl suresi, 16:80
[2] Rûm suresi, 30:21
[3] Ahmed b. Hanbel, I, 412
[4] Bakara suresi, 2:228

auf Deutsch

Heirat und Ehe

Verehrte Muslime!

Die Familie ist das Fundament der Gesellschaft. Unsere Kinder lernen den Islam, die Ibâdas und den Ahlâk zuallererst in der Familie. Stabile Familien sind das A und O für uns.

Ein gutes Familienleben ist ein Segen. Im Koran heißt es: „Und Allah hat euch eure Häuser als Ruheplatz gegeben.”[1] Die Ehe wird sogar als Zeichen für Allahs Existenz beschrieben: „Zu Seinen Zeichen gehört auch, dass er euch Gattinnen aus euch selbst schuf, damit ihr bei ihnen ruht. Und er hat zwischen euch Liebe und Barmherzigkeit gesetzt. Darin sind fürwahr Zeichen für nachdenkliche Leute.”[2] Laut diesem Koranvers ist die Familie eine Quelle für inneren Frieden, Glück und Lebensfreude. Diese Quelle wird nicht versiegen, wenn wir dafür sorgen, dass sie mit Liebe und Barmherzigkeit gespeist wird.

Liebe Geschwister! 
Das Eheleben beginnt mit der Heirat. In der Ehe müssen die Rechte beider Ehepartner Beachtung finden. Eines der Ziele einer guten Ehe ist die Vermehrung der Nachkommenschaft. Unser Prophet sagte hierzu: „Heiratet und vermehret euch. Ich werde mich am Tag des Gerichts gegenüber den anderen Gemeinschaften damit rühmen, dass ihr so zahlreich seid.”[3] 

Die Ehe bringt Rechte und Pflichten mit sich – sowohl für den Mann als auch für die Frau. In einem Koranvers heißt es: „Und den Frauen stehen in angemessener Weise die gleichen Rechte (wie den Männern) zu, doch haben die Männer (in dieser Hinsicht) das letzte Wort.”[4] 

Die Ehe und das Familienleben sind menschliche Bedürfnisse. Sie bietet Raum für Zärtlichkeit und Intimität. In der Familie kann die Freude des Vater- bzw. Mutterseins erfahren werden. Die Familie bereitet den heranwachsenden Kindern einen geschützten Raum. Dort erfahren sie Liebe, Güte und Verantwortung und werden so auf ihr zukünftiges Leben vorbereitet.

Verehrte Muslime! 
Eine Ehe, die ausschließlich dazu da ist, Sexualität auszuleben, ist keine richtige Ehe. Sie ist sinnlos, solange nicht der eigentliche Sinn und Zweck einer Eheschließung beachtet wird.

Ehen, die heimlich im engsten Freundeskreis geschlossen werden und anderen Menschen nicht bekanntgemacht werden, entsprechen nicht den Vorgaben einer islamische Ehe. Fazit ist: Aufgrund der Wichtigkeit der Ehe müssen wir Muslime alle Bedingungen einer islamischen Heirat mit größter Sorgfalt beachten.

[1] Sure Nahl, 16:80
[2] Sure Rûm, 30:21
[3] Ahmad bin Hanbal, Musnad, I, 412
[4] Sure Bakara, 2:228

 

…………………………………………

Kur’an ve biz: Birbirimize ne kadar yakınız?

Der Koran und wir Muslime

Aziz Müslümanlar!

Kur’an, kelime itibarı ile okumak anlamına gelir. Kur’an, muhataplarından okunmayı, anlaşılmayı ve hayatta uygulanmayı bekleyen bir kitaptır. Muhatabına dünya ahiret dengesini öğreten bu mübarek kitap, muhteşem bir kitaptır.

Değerli Müminler!
Dünya meşgalelerine ayırdığımız zamanın kaçta kaçını bizleri kurtaracağını bildiğimiz Kelâmullah’a ayırıyoruz? Bizler bugünün Müslümanları olarak, bu ilahî mesajı acaba nasıl karşıladık/karşılıyoruz, diye kendimize soracak olursak nasıl bir cevap verebiliyoruz?

Kur’an mesajını duyduk, kabul ettik, çocuklarımıza O’na saygıda kusur etmemelerini emrettik ve bir kılıf diktirerek evimizin baş köşesine astık, fakat O’nu açıp hiç okumadık mı deriz?

Onu cuma akşamları, ramazan ayında mukabelelerde, mezarlıklarda ve de belki yılda bir Mâide-i Kur’an programlarında okudukk mu deriz?

Yoksa, tüm bunları kabul etmekle birlikte bu yüce kitabı da, onu bize getiren Peygamberi de hayatımızın tam merkezine koyduk, okuyup enine boyuna tefekkür ettik, hayatımızı ona göre çizdik mi deriz?

Sevgili Kardeşlerim! 
Bu sorular ve cevapları önemlidir. Zira, Kur’an’ın bizzat kendisi En’âm suresinde bizleri şöyle uyarmaktadır: “İşte bu (Kur’an) da mübarek bir kitaptır. Onu biz indirdik. Ona uyun ve Allah’tan korkun ki, size rahmet edilsin. (Onu size indirdik ki:) ‘Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa (Yahudi ve Hristiyanlara) indirildi; biz ise, onların okumasından habersizdik (o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk)’ demeyesiniz. Yahut, ‘Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk’, demeyesiniz. İşte size de Rabbiniz’den açık delil, hidayet ve rahmet geldi. Allah’ın ayetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.”[1]

Kıymetli Müslümanlar!
Kur’an’ı bizlere tebliğ eden Allah resulü (s.a.v.) Kur’an ile haşır neşir olanları Allah’ın yakınları, dostları olarak nitelemektedir: “Şüphesiz insanlar arasında Allah’a yakın olanlar vardır!” diye buyurur Efendimiz. Ashab da, “Ey Allah’ın resulü! Onlar kimlerdir?” diye sorunca Efendimiz, “Onlar Kur’an ehli, Allah’ın has kullarıdır!”der.[2] Bu hadis bizlere Allah’a dost olabilme müjdesini vermektedir. Ashab bu müjde ile Kur’an’a sarılmış, onu anlamak için mücadele etmiştir. Ashâb, çaresiz kalmış insanlığa derman olmak için gönderilen Yüce Kur’an’ı baş tacı etmiştir. Bunun içindir ki ashâb-ı kirâm en övülmüş Müslüman nesil olmuştur. Ama, Kur’an o zamanın insanlarının bir kısmının nefislerine ağır geldiği için, o nefislerine mahkûm olanlar Kur’an’ı kabul etmeyerek ahiretlerini kaybetmiş oldular.

Rabbimiz, Kur’an’ı ahlakımızın ve dolayısıyla hayatımızın kaynağı kılsın! Bizleri işine gelince Kur’an deyip, işine gelmeyince sırt dönenlerden eylemesin!

[1] En’âm suresi 6:155-157
[2] İbn Mâce, Hadis No: 215

Kaynak:igmg.org

auf Deutsch

Der Koran und wir Muslime

Verehrte Muslime!

„Koran“ bedeutet wörtlich Vortragen. Er ist ein Buch, das von uns Menschen gelesen, verstanden und gelebt werden soll. Der Koran zeigt uns, wie wir ein Gleichgewicht zwischen dem Diesseits und dem Jenseits herstellen können.

Liebe Geschwister!
Leider ist es so, dass wir uns nicht genug mit dem Koran beschäftigen. Dabei ist er es doch, der uns den Weg weist! Es reicht nicht aus, wenn wir dem Koran Respekt erweisen und ihm den schönsten Platz in unserem Bücherregale geben. Der Koran ist nicht dafür da, nur an bestimmten Tagen, an den Gräbern unserer Verstorbenen oder bei unseren Koranveranstaltungen zu lesen.

Das alles ist richtig, aber nicht ausreichend. Vielmehr sollten wir die Botschaft des Korans verinnerlichen und den Propheten, der sie uns brachte, zum Mittelpunkt unseres Lebens machen. Wir sollten tief in die Welt des Korans eintauchen und unser Leben nur nach ihm ausrichten.

Verehrte Muslime! 
Im Koran heißt es: „Und dieses Buch, das wir hinab sandten, ist gesegnet. So folgt ihm und seid gottesfürchtig, damit ihr Barmherzigkeit findet, und damit ihr nicht sagt: »Siehe, die Schrift wurde nur auf zwei Gemeinschaften vor uns niedergesandt, und wahrlich, wir hatten keine Ahnung von ihrer Lehre.« Oder damit ihr (nicht) sagt: »Wäre die Schrift auf uns herab gesandt worden, hätten wir uns besser als sie führen lassen.« Und nunmehr kam zu euch eine klare Lehre von eurem Herrn und eine Rechtleitung und Barmherzigkeit. Und wer ist sündiger, als wer Allahs Botschaft der Lüge zeiht und sich von ihr abkehrt? Wahrlich jene, die sich von Unserer Botschaft abkehren, werden Wir mit schlimmer Strafe dafür bestrafen, dass sie sich abwendeten.“[1]

Liebe Geschwister!
Unser Prophet beschreibt diejenigen, die eng mit dem Koran verbunden sind, als „Freunde Allahs“. Er sagte: „Zweifellos gibt es unter den Menschen solche, die Allah nahe sind!“ Als die Gefährten fragten: „O Gesandter Allahs! Wer sind diese Menschen?”, antwortet unser Prophet: „Sie sind die Korankundigen, sie sind die reinen Diener Allahs!“[2] 

Es ist also möglich, Allahs Freund zu werden. Die Gefährten haben sich deshalb an den Koran geklammert, und sich bemüht, ihn zu verstehen. Für sie war der Koran wichtiger als alles andere. Deswegen wurden die tugendhaften Propheten-gefährten zum Vorbild für alle nachfolgenden Muslime. Aber es gab auch viele Menschen, die sich von ihrem Ego leiten ließen und den Koran ablehnten. Damit haben sie ihr Jenseits verloren.

Möge Allah den Koran zur Quelle unseres Ahlaks und somit unseres Lebens machen! Möge er uns nicht zu jenen zählen, die, wenn es ihnen genehm ist, vom Koran reden, und wenn es ihnen unangenehm ist, sich von ihm abwenden!

[1] Sure An’âm, 6:155-157
[2] Ibn Mâdscha, Hadith Nr. 215

…………………………………………………………………………………

Cihat bir oyun değil, hayatın ta kendisidir! /Dschihad – eine Lebenseinstellung

Değerli Kardeşlerim!
Cihat bir oyun değil, hayatın ta kendisidir. Müslümanca yaşama mücadelesi ve azmidir. Bununla birlikte esefle belirtelim ki, cihat gibi önemli bir İslami kavramın içi bugün bütünüyle boşaltılmıştır. Bu kavramın içini boşaltmakta hem Müslümanların cahilleri hem de İslam karşıtları birleşmişlerdir.

Muhterem Müslümanlar! 
Pek çok hadiste cihattan bahsedilirken Müslümanca bir hayat mücadelesine vurgu yapılır. Nitekim tüm âlemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin bizlere sunduğu cihat merkezli hayat Vedâ Hutbesi’nde de açıkça ortaya konulmaktadır. Vedâ Haccı’nda Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Size mümin birisinin kim olduğunu haber vereyim mi? Mümin, insanların (o kişi karşısında) mallarından ve canlarından emin olduğu kimsedir. Müslüman da o kimsedir ki, diğer insanlar bu kişinin dilinden ve elinden güvende olur. Mücahit, Allah’a itaat yolunda kendi nefsi ile mücadele eden kimsedir. Muhacire gelince, muhacir hatalardan ve günahlardan kaçan kimsedir.”[1] 

Görülüyor ki, dinin tamamlandığı günlerde Allah resulünün ümmetine yaptığı bu vasiyet aynı zamanda cihadın bir hayat anlayışı olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan, Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ “Siz insanlar için ortaya çıkarılan, iyiliği emreden, kötülüklerden de alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.”[2] buyurarak İslam ümmetinin temel karakterini ortaya koymuş bulunuyor. Bu karakter yine bir hadiste şöyle tanımlanmıştır: “İnsanların en faziletlisi mümin olup, Allah yolunda nefsi ve malı ile cihat eden kimsedir. Sonra gençliğini Allah korkusuyla geçiren gençtir. Ki bu gencin diğer insanlara da kötülüğü dokunmaz.”[3]

Aziz Müslümanlar!
Ayetler de açıktır, hadisler de. Mücahidin birinci özelliği Allah’a itaati, nefsi ve malı ile Allah yolunda mücadele etmesidir ki, böyle bir kimseden hiç kimseye kötülük dokunamaz. Eğer dokunuyorsa o kimse mücahit olamamış, cihadı istismar etmiş, sömürmüş demektir. Şunu asla unutmayalım: Hadîs-i şeriflerde geçen cihat tanımlamasına giren bütün tarifler, az önce okuduğumuz ayette özellikleri belirtilen İslam ümmetinin, kötülüğe yönlendiren kendi nefsi ile Allah rızası için mücadelesine vurgu yapar.

Buna ilaveten, iktidar sahiplerinin bu iktidarlarını kötüye kullanmalarına karşı bir mücadele çağrısında da bulunur: “Cihadın en hayırlısı, zalim hükümdar karşısında söylenmesi gereken en doğru sözü (hakkı) söylemektir.”[4] 

Nefis mücadelesi pısırıklık, suskunluk, bıkmışlık değildir. Zulme, işgale, haksızlığa ve adaletsizliğe başkaldırıdır. Doğruyu söylemek, hakka davet etmek, Müslümanca yaşamayı teşvik etmek, bu uğurda diğer insanların tehdit ve kınamalarına aldırmamaktır.

Muhterem Kardeşlerim! 
Cihadın içinde elbette savaşmak da vardır. Mesela hutbemizin başında okuduğum ayette, “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”[5] buyurulur.

Dikkat edin, özellikle aşırı gitmemeye vurgu yapan bu ayeti diğer cihat ayetlerinden, diğer hadislerden ayırdığınızda dahi savaşın kendi başına bir çare olmadığı anlaşılır.

Muhterem Müslümanlar! 
Özetle cihat, İslam’ı yaşamak ve bu uğurda mücadele edebilmektir. Hayatı İslam üzere kurabilme gayret ve çabasıdır.

[1] Abdullah ibn Mubarek, Müsned, H. No: 29
[2] Âl-i İmrân suresi, 3:110
[3] Buhârî, Cihad, 5, H. No: 2786
[4] Ebû Dâvûd, Mehâlim, 54, H. No: 4344
[5] Bakara suresi, 2:190

Auf Deutsch

Dschihad – eine Lebenseinstellung

Verehrte Muslime!
Dschihad bedeutet Leben – und zwar ein Leben als friedliebender Muslim. Leider wird dieser zentrale islamische Begriff heute vollkommen sinnentleert benutzt. Das falsche Verständnis vom Dschihad vereint die Unwissenden unter den Muslimen mit den sog. Islamkritikern.

Liebe Geschwister! 
In vielen Hadithen wird hervorgehoben, dass der Dschihad als ein lebenslanges Bemühen zu verstehen ist. Dies wurde von unserem Propheten in seiner Abschiedspredigt deutlich erklärt: „Soll ich euch sagen, wer ein Mu’min ist? Ein Mu’min ist jemand, vor dem das Eigentum und Leben der Menschen sicher sind. Und ein Muslim ist, vor dessen Worten und Handlungen die anderen Menschen sicher sind. Ein Mudschahid ist jemand, der auf dem Wege des Gehorsams gegenüber Allah mit seinem Nafs kämpft. Was den Muhadschir anbelangt, dieser ist jemand, der vor Fehlern und Sünden flieht.“[1] 

Dies ist das Vermächtnis des Propheten an seine Umma. Demnach ist der Dschihad eine Lebenseinstellung. Wer dieser Lebensweise folgt, gehört zur Umma, die im Koran wie folgt beschrieben wird: „Ihr seid die beste Gemeinschaft, die für die Menschen hervorgebracht wurde. Ihr gebietet das Rechte und verbietet das Unrechte und glaubt an Allah.“[2] In einem Hadith heißt es: „Der tugendhafteste unter den Menschen ist ein Mumin, und als solcher führt dieser auf dem Wege Allahs den Dschihad mit seinem Nafs und seinem Vermögen. Dann folgt der junge Mensch, der seine Jugend in Gottesfurcht verbringt. Denn von diesem jungen Menschen erfährt kein anderer jegliches Übel.“[3]

Verehrte Muslime!
Die Koranverse und Hadithe sind klar und deutlich. Die wesentlichen Eigenschaften eines Mudschahids sind sein Gehorsam gegenüber Allah und sein Einsatz auf dem Wege Allahs. Niemandem wird durch ihn geschadet. Wenn doch, ist diese Person kein Mudschahid. Das bedeutet, er hat den Dschihad missbraucht.

Der Dschihad in den Hadithen betont den Kampf mit dem Nafs – und zwar um der Zufriedenheit Allahs willen. Dies ist ein Kampf für das Gute, denn der Nafs will die Menschen stets zum Schlechten führen. In den Hadithen wird auch deutlich, dass der Dschihad auch den Einsatz für Gerechtigkeit hervorhebt. Einst sagte unser Prophet:„Der beste Dschihad ist der, gegenüber dem Despoten das auszusprechen, was wahr und richtig ist.“[4] 

Dschihad als Kampf gegen den eigenen Nafs führt nicht zur Passivität. Vielmehr fordert er den Einsatz gegen Unterdrückung, Unrecht und Ungerechtigkeit. Dschihad bedeutet, die Wahrheit zu sagen, zum Guten einzuladen und eine muslimische Lebensweise zu fördern.

Verehrte Muslime, 
Unter Dschihad kann auch Krieg verstanden werden. Jedoch dürfen dabei bestimmte Grenzen auf keinen Fall überschritten werden. So heißt es im Koran: „Und bekämpft auf Allahs Pfad, wer euch bekämpft, doch übertretet nicht. Siehe, Allah liebt nicht die Übertreter.“[5] Selbst dann, wenn wir diesen Koranvers unabhängig von anderen Versen und Hadithen zum Dschihad lesen, wird deutlich: Krieg ist keine Lösung.

Liebe Geschwister! 
Dschihad bedeutet für uns, den Islam zu leben und sich auf diesem Wege nach Kräften zu bemühen. Es ist die Anstrengung, ein Leben auf Grundlage des Islams zu führen.

[1] Abdullah ibn Mubârak, Musnad, Hadith Nr. 29
[2] Sure Âl-i Imrân, 3:110
[3] Buhârî, Dschihad, 5, Hadith Nr. 2786
[4] Abû Dâwûd, Mahâlim, 54, Hadith Nr. 4344
[5] Sure Bakara, 2:190

 

…………………………………..

İnfak Kampanyası ile nitelikli nesillere vesile olmak

Değerli Müminler!
Bir toplumun kalkınmışlığı, gelişmişliği ve güçlülüğü kendi nesline, gençliğine verdiği önemle doğru orantılıdır. Güzel ahlak sahibi eğitimli bir gençliğin toplumda yetişmesi ise ancak uhrevi ve dünyevi değerleri birleştiren, köklü ve altyapısı zengin bir eğitimle mümkündür. Bu bilinçle, ahlaki ve kültürel olgunluğa erişecek bir gençliğin yetişmesi için son beş senedir yürüttüğümüz İnfak Kampanyası çalışmaları bu sene de devam etmektedir. Bu kampanya ile anaokulu, orta okul, lise ve eğitim merkezleri gibi çok önemli 10 proje yavrularımızın hizmetine sunulacaktır.

Muhterem Kardeşlerim! 
İslam dini, cehalet, ahlak yoksunluğu ve iman zaafiyetinin insanlığın sorunu olmaktan çıkması için gönderilmiş bir dindir. Çünkü cehalet, iman zaafiyeti ve ahlak yoksunluğu felaketlerin en büyüğüdür. Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de ilk emrinin “Oku” [1]olması, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[2] şeklinde bilenleri övmesi, bu düşünceyi destekleyen temel dayanaklarımızdandır.

Aziz Müminler! 
Ulvi değerlerimizle ayakta duracak olan neslimizin ve gençlerimizin çeşitli sorunlarla karşı karşıya bulunduğu da bir gerçektir. Eğitimsizlik, işsizlik, hedefsizlik, kötü bağımlılıklar, dinî kimliğin zayıflaması, kültür ve dil kaybı gibi gündelik rastladığımız olumsuz vakaların büyük bir kısmının sebebi ihtiyaç duyulan gerekli altyapıların maalesef yeterli olmayışıdır. Nasıl komşusu ve yakını açken tok yatılmaz ise, gelecek nesillerimize şuurlu ve ahlaklı olmayı öğretecek müessesler ve merkezler olmadan da Müslümanlar huzur içinde yatmamalıdır. İşte İnfak Kampanyamız bunun içindir. Unutmayalım; çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler ya bizim ektiklerimizdendir ya da biçmediklerimizden.

Kıymetli Kardeşlerim! 
Nesillere yatırım yapmak çok yerinde ve kıymetli bir hamledir. Özellikle infakı nesillerimizin yetiştirilmesine, eğitim-öğretime harcamak, Allah için açılan eğitim-öğretim müesseseleri için sarf etmek, gelecek için nesillerimize en iyi yatırım, ümmetin uzun vadeli kurtuluş reçetesi ve müminin ferasetidir.

Bu görevi ihmal edenleri ise Cenâb-ı Hak şöyle uyarmıştır: “Ey iman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır…”[3] Nesillerimizi ve yakınlarımızı korumanın en güzel şekli, onların istikballeri için çok önemli olan müesseselerin kurulmasıdır.

Aziz Müslümanlar! 
İnfak Kampanyası’na katkıda bulunmak, bu kampanya sonrasında tamamlanacak projeler vesilesiyle hasıl olacak sevabının tümüne birden mazhar ve nail olmak demektir. Zira bir hadîs-i şerifte, sürekli sevap kaynağı olan ameller şöyle belirlenmiştir: “Âdemoğlu öldüğünde, üç kişi hariç amel defteri kapanır. Kesintisiz sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (talebe/eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk yetiştirenler.” [4] 

2016 İnfak Kampanyası’nda desteklenen projeler bu hadiste sözü geçen üç alanı da kapsamaktadır. Bu merkezler sürekli hizmet vereceğinden kesintisiz sadaka meydana getirecek, hem ilim tahsil edip topluma eserler bırakacak beyinleri yetiştirilecek hem de geriye hayır dua eden bir nesil bırakılacaktır. Dolayısıyla, Müslümanlar bu yerlerden istifade ettiği sürece; bunları yaptıranların, emeği geçenlerin, yapılmasına gayret verenlerin, katkı ve desteklerini esirgemeyenlerin her iki cihanda da amel defterleri kapanmayacaktır.

Değerli Müminler! 
Her iman ve imkân sahibi kardeşimiz, böylesine önemli ve bereketli olan bu seferberliğe bilfiil katılmalı ve çevresindeki fertleri de mümkün mertebe teşvik etmelidir. Rabbim niyetlerinizi kabul eylesin.

[1] Alak suresi, 96:1
[2] Zümer suresi, 39:9
[3] Tahrîm suresi, 66:6
[4] Müslim, Vasiyye, 20, H. No: 1631

… Kaynak:igmg.org …

(auf Deutsch)

Für die Zukunft unserer Jugend

Verehrte Muslime!
Jede Gemeinschaft steht und fällt mit ihrer Jugend. Wenn die Jugend sowohl in religiösen als auch in weltlichen Dingen gut ausgebildet ist, erwartet die Gemeinschaft eine gute Zukunft. Genau dafür setzen wir uns gezielt mit unserer Spendenkampagne 2016 ein. Unser Ziel ist es, jungen Menschen zu einer gefestigten Identität zu verhelfen. Im Rahmen der diesjährigen Kampagne werden 10 wichtige Projekte unterstützt. Hierzu gehören Kindergärten, Schulen und Bildungszentren.

Liebe Geschwister! 
Der Islam kämpft gegen Unwissenheit und moralischen Verfall. Bereits der erste Befehl Allahs lautet: „Lies!“[1] . Im Koran lobt Allah die Wissenden: „Sprich: »Sind etwa diejenigen, welche wissen, und jene, welche nicht wissen, einander gleich?«“[2]

Verehrte Muslime!
Unsere Jugend steht vor großen Herausforderungen. Eine schlechte Ausbildung, Arbeitslosigkeit, Abhängigkeiten, der Verlust von religiöser Identität, Kultur und Sprache sind unter jungen Menschen weit verbreitet. Hauptursache dafür ist eine unzureichende muslimische Infrastruktur in Sachen Bildung. Genau so, wie man nicht satt zu Bett gehen sollte, während der Nachbar hungert, dürfen Muslime nicht ruhen, bevor es keine Institutionen gibt, die unseren Jugendlichen dabei helfen, gute und verantwortungsbewusste Muslime zu werden. Unsere Spendenkampagne dient genau diesem Zweck. Vergesst nicht: Die Steine, die unseren Kindern den Weg versperren, haben wir ihnen entweder selber in den Weg gelegt oder nicht beseitigt.

Liebe Geschwister! 
Spenden, die wir für ihre Erziehung aufbringen, sind die beste Investition in die Zukunft. Wer diese Aufgabe vernachlässigt, den warnt Allah: „O ihr, die ihr glaubt! Rettet euch und eure Familien vor dem Feuer, dessen Brennstoff Menschen und Steine sind. …“[3] Unsere Kinder können wir am besten schützen, indem wir Institutionen gründen, die für ihre Zukunftsperspektive wichtig sind.

Verehrte Muslime! 
Wer einen Beitrag zur Spendenkampagne leistet, hat Anteil an allen Verdiensten. In einem Hadith sagt unser Prophet: „Wenn der Mensch stirbt, wird sein Lebensbuch, in dem seine Handlungen verzeichnet sind, geschlossen, außer bei folgenden drei Gruppen von Personen: jene, die Spenden aufbringen, deren Verdienst immer fortwährt (Sadaka al-Dschâriya), jene, die ein für die Gesellschaft nützliches Wissen hinterlassen, und jene, die wohlerzogene Kinder aufziehen, die für ihre Eltern beten.“[4] 

Die Projekte, die mit der Spendenkampagne 2016 unterstützt werden, schließen alle drei der in dem Hadith genannten Bereiche mit ein. Da die Bildungszentren fortlaufend Dienstleistungen erbringen werden, ist auch ihr Verdienst dauerhaft. Dort wird Wissen vermittelt. Es werden junge Menschen herangezogen, die gute Dienste für die gesamte Gesellschaft leisten werden. Die „Lebensbücher“ derjenigen, die solche Einrichtungen aufgebaut und unterstützt haben, werden immer geöffnet bleiben, und zwar so lange, wie diese Einrichtungen zum Nutzen der Muslime bestehen.

Liebe Geschwister! 
Wir alle sollten uns tatkräftig an dieser wichtigen und segensreichen Kampagne beteiligen und andere dazu einladen. Möge Allah eure guten Absichten anerkennen.

[1] Sure Alak, 96:1
[2] Sure Zumar, 39:9
[3] Sure Tahrîm, 66:6
[4] Muslim, Wasiyya, 20, Hadith Nr. 1631

……………………………………………………………………………….

Cuma, 22 Ocak 2016)

İbadet ve Gençlerin Umresi!.. (Umra in jungen Jahren)

Kıymetli Kardeşlerim!
İbadetler Müslüman’a niçin yaratıldığını hatırlatır, Rabbi’ne yaklaşma, yalvarma ve şükretme imkânı sunar. İbadet imanın eyleme dönüşmüş hâlidir ve aynı zamanda Rabbimiz’in buyruklarıdır. Umre ibadeti de ziyaret etmek anlamında, hem maddi hem de bedenî olarak yapılan ibadetler arasındadır.

Aziz Müslümanlar! 
Dünya hayatının meşguliyet yumağı bizi sürekli içine doğru çekip, ebedî hayat olan ahiret hayatını unutturmaktadır. Üstelik bir de genç isek, hayatın çekiciliği bizi daha kolay esir alabilmektedir. Rabbimiz bu hayata esir olmamamız için üzerimize yüklediği ibadetlerle bizlere hidayet yolu sunmaktadır. İşte bunun içindir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) umre ibadetinin faziletinden bahsederken “Bir umre, diğer umreye kadar arada işlenenler için kefarettir.” dediği gibi, umreyi cihat olarak değerlendirmekte ve “Küçüğün, büyüğün, zayıfın, kadının cihadı hac ve umredir.”[1] buyurmaktadır.

Değerli Müminler! 
Umre Beytullah’ı ziyaret etmektir. Yaratılan ilk insan olan Âdem (a.s.)’dan peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kadar tevhit inancının serüvenine şahit olmaktır. Vahyin tane tane indiği ve semasını süslediği, şehirlerin anası olan Mekke’de Rabbimiz olan Allah’a misafir olmaktır.

Bir genç düşünün! Hayatının baharında. Ama Allah’ın evini ve Allah’ın resulünü ziyaret için yollara düşüyor! Geçici dünyayı arkasında bırakıp, kulluğunu yeniden tazelemek için yola çıkıyor.

Allah’ın evinde misafir olmuş, genç de olsa kendi acziyetini görerek yeniden dirilmiş, asr-ı saadetin gönülleri ferahlatan esintisiyle evine geri dönmüş olan bu gence ne mutlu!

Peygamber şehri Medine’ye bir özlem ve muhabbetle vararak, “Buradayım yâ Resûlallah!” diyen, onun huzuruna kemâl-i edeple çıkarak, “Hangi zaman ve mekânda yaşansa da seni unutmayacağız; senin sünnetin, senin yolun yolumdur!” diyen bir gencin değerini takdir etmek mümkün müdür? İşte umreden maksat budur. Umre vahyin ve sünnetin kalpleri süslemesi, hayatın buna göre kurulmasının adımıdır.

Muhterem Müminler! 
Allah ve resulüne misafir olmak yolculukların en güzeli değil midir? Yolcuların en güzeli de o yolda olanlar değil midir? Onun için imkân ve vakit varken ailelerimizle, çocuklarımızla umre yapalım. İş hayatının stresli havasından kurtulup taze ve diriltici bir nefes alma olacaktır umre. Göreceğiz ki, aile içi iletişimin dahi azaldığı bu zamanlarda umre seyahati ailece kucaklaşma fırsatını da bizlere sunacaktır.

Sevgili Kardeşlerim! 
Peygamberimiz umrenin öneminden bahsederken “hacc-ı asgar”, yani küçük hac ifadesini kullanmıştır. Hanefî ve Mâlikîler bir Müslüman’ın ömründe bir kez umre yapmasını müekked, yani vazgeçilmemesi gereken sünnet olarak kabul ederken, Şâfiî ve Hanbelîler farzdır demişlerdir.[2]

Onun içindir ki, zaman varken ve henüz gençken umre ibadetini yerine getirelim. Bedenî ihtiyaçların baskısı altında ruhumuzun ne kadar mahrum kaldığını görerek, benliğimize ve kulluğumuza doğru bir yolculuğa çıkalım.

Hutbeme başta okuduğum âyet-i kerime ile son veriyorum: “Allah için haccı da umreyi de hakkıyla eda edip tamamlayın…”[3] 

[1] Kütüb-i Sitte, V, 291
[2] İSAM, İlmihal, cilt 1, s. 547
[3] Bakara suresi, 2:196

KAYNAK:igmg.org

…….

auf Deutsch

Umra in jungen Jahren

Verehrte Muslime!
Ibâdas erinnern uns an den Sinn des Lebens. Durch sie kommen wir Allah näher und drücken ihm unsere Dankbarkeit aus. Ibâdas zu verrichten bedeutet, seinen Glaube zu leben und Allahs Befehl zu folgen. Eine dieser Ibâdas ist die Umra.

Liebe Geschwister! 
Das Leben ist wie ein Sog, der uns in sich hineinzieht und uns das Jenseits vergessen lässt. Je jünger wir sind desto leichter verlieren wir uns in den Wirren des Lebens. Damit wir uns von dem Leben nicht gefangen nehmen lassen, bietet Allah uns an, mit den Ibâdas den rechten Weg zu gehen. Nicht umsonst nannte unser Prophet die Umra einen Dschihad, als er von ihren Tugenden sprach: „Eine Umra ist eine Sühne für alle Taten von dieser bis zur nächsten Umra.“ „Hadsch und Umra sind der Dschihad der Kinder und der Erwachsenen, der Schwachen und der Frauen.“[1]

Verehrte Muslime!
Umra heißt, den Baytullah zu besuchen und Zeugnis vom Tawhîd abzulegen, wie er von Adam (a) bis Muhammad (s) gelehrt wurde. Umra bedeutet, in Mekka, wo ein Teil der Offenbarung Wort für Wort herabgesandt wurde, Allahs Gast zu sein.

Man denke an einen jungen Menschen, der sich, im Frühling seines Lebens, auf den Weg macht, um das Haus Allahs und den Propheten zu besuchen. Er lässt die vergängliche Welt hinter sich und macht sich auf, seine Dienerschaft gegenüber Allah mit neuem Leben zu erfüllen.

Welch Glück für diesen jungen Menschen, der zu Gast in Allahs Haus war und nun wie neugeboren heimkehrt! Er ist erfüllt und beflügelt von der Atmosphäre der Asr as-Saâda, dem Zeitalter der Glückseligkeit. Kann man den Wert eines jungen Menschen überhaupt bemessen, der mit Sehnsucht und Liebe in der Prophetenstadt Medina ankommt und sagt: „Hier bin ich, o Gesandter Allahs!“? Dort spricht er in Demut am Grabe des Propheten: „In welcher Zeit und an welchem Ort wir auch leben, wir werden dich nicht vergessen. Deine Sunna und dein Weg sind auch mein Weg!“ Genau das ist der Zweck der Umra. Sie ist der erste Schritt hin zu einem Leben gemäß Koran und Sunna.

Liebe Geschwister!
Ist die schönste Reise nicht die, bei der man Gast des Propheten ist? Und sind die besten Reisenden nicht diejenigen, die genau diese Reise antreten? Die Umra befreit uns vom Stress des Arbeitslebens und ermöglicht uns ein frisches und belebendes Durchatmen. Wir sollten unsere Möglichkeiten nutzen und die Umra-Reise zusammen mit unseren Kindern und Familien antreten. Vor allem in unserer heutigen Zeit gibt uns die Umra Gelegenheit, als Familie wieder zusammenzurücken.

Verehrte Muslime! 
Unser Prophet nannte die Umra „Hadsch al-asgar“, also „kleiner Hadsch“. Nach Hanafiten und Malikiten ist sie eine Sunna muakkad, also als eine Sunna, auf welche nicht verzichtet werden sollte. Schafiiten und Hanbaliten sehen sie als Farz.[2]

Daher sollten wir die Umra antreten, solange wir noch jung sind. Wenn man bedenkt, dass wir unsere Spiritualität meistens vernachlässigen, wird es höchste Zeit. Wir sollten uns im Bewusstsein der Dienerschaft gegenüber Allah auf den Weg zur Umra machen.

Lasst uns die Hutba mit einem Koranvers beendet: „Und vollzieht die Pilgerfahrt und die Umra um Allahs willen. …“[3] 

[1] Kutub as-Sitta, V, 291
[2] ISAM, Ilmihal, Band 1, S. 547
[3]Sure Bakara, 2:196

KAYNAK:igmg.org

……….

15.01.2016

Zamanı doğru değerlendirmek!..

Aziz Cemaat!
İnsanın hayatta en gafil olduğu şey zamandır. Zaman durmak bilmez, akıp gider. İnsan da zamanı yakalamakta çok geç kalır. Hep, “Ah bir vaktim olsaydı!” diye vakit bulamadığımızı iddia ederiz de, önümüzde bolca duran vakti değerlendiremeyiz.

Değerli Kardeşlerim! 
Günümüzde televizyon dizileri oldukça revaçta. Her gün, hemen her kanal yeni bir dizi ile zaten az olan zamanımızı bizden çalma telaşı içinde. Aslında sözün doğrusu, bizler zamanımızı çalmaları için o televizyonlara açık çek vermişiz de haberimiz yok.

Biz ne dizi ne de televizyon karşıtı değiliz! Bununla birlikte, dizi seyredeceğim diye insanların sıraya girdiği, evinde sohbeti kestiği, işini boş verdiği ve zamanını ayarlamaya çalıştığı bir zamanda buna karşı uyarılarda bulunmak da bizim vazifemizdir.

Düşünün! Bir dizi izliyorsunuz, en mahrem aile meseleleri olanca mahremiyeti ile çoluğunuz çocuğunuz ya da ana babanızla yan yana otururken gözlerinizin önüne seriliyor! Yüz kızartıcı kadın erkek ilişkileri ayan beyan ortaya konuluyor! Haram ya da helal endişesi olmadan, mesela içki içmek bir sosyal statü ölçüsü olarak sunuluyor! Biz de bunu sıkılmadan, yüzümüz kızarmadan evimizin tam ortasına taşıyoruz. Hani bizler haram helal nedir bilecektik? Hani bizler aile temellerimizi sağlam kuracaktık? Hani bizler kötülüklerin yaygınlaşmasına karşı emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker ile direnecektik.

İşte bu dizi hastalığı ile inandığımız tüm bu değerleri bir kenara itip utandığımız, sıkıldığımız, yüzümüzün kızardığı hâlleri çocuklarımıza tavsiye eder konuma geliyoruz.

Muhterem Müminler! 
Seçici olalım. Kimse bize şu diziyi seyret diye dayatmıyor. O hâlde bizler hayâsızlığı, haramı hayatın normal ve imrenilecek gerçeği imiş gibi sunan dizileri seyretmekten inadına uzak duralım. Zaman böyle değerlendirilmez. Öyleyse ne yapalım? Bakın, hutbenin başında okuduğumuz âyet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Ve sadece Rabbin’e yönel ve yalvar.”[1] 

Demek ki bizim yapacak çok işimiz var. Yorulsak bile, İslam’a göre bir hayat sürme mücadelemiz bizim yorgunluğumuzu alacaktır. Bizim istirahatimiz, bizim zamanı geçirme şeklimiz helali bulma, haramdan uzaklaşmadır.

Değerli Kardeşlerim! 
Biz uyarmakla mükellefiz! Zira Efendimiz (s.a.v.), Ebû Zer hazretlerine şöyle buyurmuştur: “Ey Ebû Zer! Sana Allah’ın emirleri ve yasaklarına uyarak yaşamanı öğütlerim. Zira böylesine takva üzerinde yaşamak senin bütün işlerini güzelleştirir.

Çok az konuşmaya bak. Zira az konuşmak, şeytanı kovmak ve ciddi bir Müslüman olarak yaşamak için nefsine yardımcı olmaktır.
Ey Ebû Zer! (Nefsin için) acı da olsa dosdoğru olanı söyle!
Ey Ebû Zer! Allah’ın emirleri ve yasakları doğrultusunda yaşarken seni yerenin yermesinden, kınamasından korkma!
Nefsin(in kusurlarını) bilmen insanların kusurlarını araştırmana engel olsun.”[2]

Muhterem Kardeşlerim! 
Bilelim ki kıyamet gününde ne amel işlediğimizden, ömrümüzü ne ile tükettiğimizden, malımızı nerede kazanıp harcadığımızdan ve şu bedenimizi nerede çürüttüğümüzden[3] sorguya çekileceğiz. Acaba boşa harcadığımız zamanın cevabını yüzümüz kızarmadan verebilecek miyiz?

[1] İnşirâh suresi, 94:5-8
[2] Taberânî, Mu’cemu’l Kebîr, H. No: 1627
[3] Tirmizî, Kıyamet, 1, H. No: 2419

HUTBA (auf Deutsch) 

Zeitverschwendung

Verehrte Muslime!
Zeit ist etwas, womit wir Menschen meist sehr unachtsam umgehen. Ständig beschweren wir uns, keine zu Zeit haben. Dabei ist es eher so, dass wir unsere Zeit nicht richtig nutzen.

Liebe Geschwister! 
Fernsehserien sind sehr beliebt. Die Sender sind fleißig darauf aus, unsere sowieso schon knappe Zeit zu stehlen. Doch in Wahrheit sind wir es selbst, die das erst möglich machen.

Wir sind weder gegen Fernsehserien noch gegen das Fernsehen als solches. Es ist aber unsere Pflicht, auf die Gefahren hinzuweisen, wenn Menschen alles tun, um ihre Fernsehserien nicht zu verpassen. Das geht manchmal so weit, dass quasi keine Gespräche mehr in der Familie geführt werden und die Arbeit vernachlässigt wird. Im Grunde orientiert sich der Tagesablauf an den Sendezeiten der Serien.

Kommen wir zu den Serien selbst. Man denke nur! Wir schauen eine Fernsehserie und werden mit intimsten Themen und Szenen konfrontiert, während wir mit unseren Kindern oder Eltern zusammensitzen. Ohne jegliche Sorge um Haram oder Halal wird Alkoholkonsum quasi zum Maßstab für den sozialen Status erhoben! Und wir selbst tragen all das unbekümmert und ohne Scham in die Mitte unseres Heimes.

Waren wir es nicht, die Haram und Halal achten wollten? Wollten wir nicht ein gutes Familienleben? Sind wir nicht diejenigen, die Gutes gebieten und Schlechtes verhindern wollten? Mit der Serienbesessenheit schieben wir diese Werte beiseite und bringen unseren Kindern beschämende Lebens- und Verhaltensweisen bei.

Verehrte Muslime! 
Wir müssen wählerisch sein. Niemand zwingt uns, diese Serien anzuschauen. Wir sollten bewusst auf solche Fernsehserien verzichten, die Schamlosigkeit und Haram als etwas Normales und Nachahmenswertes darstellen.

Was sollen wir also tun? In einem dem Koranvers heißt es: „Doch wahrlich, mit (jeder) Schwierigkeit kommt (auch) Erleichterung! Doch wahrlich, mit (jeder) Schwierigkeit kommt (auch) Erleichterung! Und wenn du (mit etwas) fertig bist, dann bemühe dich weiter. Und widme dich ganz deinem Herrn.“[1]

Liebe Geschwister!
Wir sind dazu verpflichtet, auch unsere Mitmenschen zu sensibilisieren! Unser Prophet sagte zu Abû Zarr (r): „O Abû Zarr! Ich empfehle dir, während deines Lebens die Befehle Allahs zu befolgen und seine Verbote einzuhalten. Denn auf diese Weise mit Takwâ zu leben, wird alle deine Taten besser machen. Sieh zu, dass du wenig sprichst. Denn wenig zu sprechen bedeutet, dir selbst und deinem Wesen dabei zu helfen, den Teufel zu vertreiben, und als ernsthafter Muslim leben zu können. O Abû Zarr! Auch wenn es für dich bitter ist, sage ehrlich das, was sich gehört und was wahr und richtig ist! O Abû Zarr! Habe keine Furcht vor den Schmähungen und Vorwürfen der Verleumder, während du nach den Geboten und Verboten Allahs lebst! Dich selbst (und deine eigenen Schwächen) zu kennen, möge dich davon abhalten, die Schwächen anderer Menschen herauszustellen.“[2]

Verehrte Muslime! 
Am Jüngsten Tag werden wir danach gefragt, was wir im Leben getan haben, womit wir es verbracht haben, wie wir unser Vermögen verdient und wofür wir es ausgegeben haben und wofür wir diesen Körper zerschlissen haben.[3] Hoffentlich werden wir auch eine Erklärung für all die Zeit finden, die wir verschwendet haben!

[1] Sure Inschirâh, 94:5-8.
[2] Tabarânî, Mudscham al-Kabîr, Hadith Nr. 1627.
[3] Tirmizî, Kiyâma, 1, Hadith Nr. 2419.

………………………………………………………………………….

 

İslam’ı Müslüman gibi yaşamak!..

 

Muhterem Müslümanlar!

İnandığımız din olan İslam, insanlığın hayat rehberi olarak Allah tarafından indirilen dinlerin en sonuncusudur. Bu din, tamamlanmıştır. Hiçbir eksiği yoktur. Bunun içindir ki, bu dine bir şeyler katmak, inanç esaslarını azaltmak ya da çoğaltmak hiçbir şekilde kabul edilmeyecektir. Kendisi bizzat âlemlerin Rabbi Allah tarafından vazifelendirilmiş olan ve bu dini bize tebliğ eden Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dahi bu dine kendi hevasından bir şey katmamıştır. Bununla beraber, Efendimiz (s.a.v.)’in yaptığı ve emrettiği her şey Kur’an’da ayet olarak yer alamasa da, Allah’ın denetimindedir.

Kıymetli Müslümanlar! 
Bu dinin ilahî bir din olduğu gerçeği Hâkka suresinde şu şekilde beyan edilmektedir:“O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir. Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı mutlaka onu kudretimizle yakalardık.”[1]

Aziz Kardeşlerim!
Peygamberimiz’in bize tebliğ ettiği ve O’nun tebliğ ettiği gibi kalması gereken bu din hurafe kabul etmez. Öyle ise, bu dine katılan, asla dinin yerine geçemeyecek olan hurafelere karşı durmalı, dinimizin safiyetini korumalıyız.

Mesela her kul Allah’a ibadet etmekte eşit derecede mesul iken ve Allah; “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.”[2] buyururken, türbelerden ve mezarlardan nasıl kurtuluş isteyebilir, dilekte bulunabiliriz? Gaybın bilgisi sadece Allah indineyken, nasıl olur da insanoğlunun geleceği bilebileceğini düşünebiliriz? Uğur ya da uğursuzluk diye bir şey olmadığı hâlde, uğura veya uğursuzluğa nasıl da inanabiliyoruz?

Muhterem Müslümanlar! 
Bu din, Rabbimiz’in vahyettiği ve Hz. Muhammed Mustafa’nın tebliğ ettiği şekliyle ancak İslam olarak kalacaktır. Bu din, ancak o zaman İslam dini olacak, İslam dini de ancak o zaman Müslümanca yaşanacaktır.

Değerli Müminler! 
Öte yandan, Allah resûlünün sünnetini kabul etmeyen, sünneti önemsiz bulup sadece Kur’an’a uyduklarını söyleyen bir başka bahtsızlar güruhu da vardır. İşte o güruhu da Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize şöyle açıklamaktadır: “Öyle bir zaman gelecek ki, koltuğuna oturup sallanan adama benim hadislerimden birisi anlatılacak. O da ‘İşte aramızda Allah’ın kitabı var ya! Orada ne helal deniyorsa biz de helal deriz, ne haram deniyorsa biz de haram deriz.’ diyecek. Bilin ki, Allah resulünün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.”[3]

Değerli Kardeşlerim!
Ayet ve hadislerden de gayet güzel bir şekilde anlaşılmaktadır ki, İslam ancak Kur’an-Sünnet bütünlüğü ile yaşanılabilecektir. Dolayısı ile bir Müslüman’ın hayatı hurafelerden, bidatlerden, falancanın filancanın sözünden arındırılmış olmalıdır. İslam buna göre anlaşılmalı, buna göre yaşanmalıdır. Allah resulünün ashabı, onları izleyen tâbiîn ve bizlere bugün dinimizi anlamada mezhep imamları olarak yol gösteren selef-i sâlihîn âlimleri bu dini böyle anlamışlar, böyle yaşamışlar, bu dinin nasıl yaşanabileceğinin yollarını göstermişlerdir. İslam da en güzel bu şekilde yaşanabilir.

[1] Hâkka suresi, 69:41-45
[2] Mü’min suresi, 40:60
[3] İbn Mâce, Sünen, Mukaddime, H. No: 12

Kaynak:igmg.org

 …………………………..

 

Yeni bir yıl, yeni bir muhasebe dönemi: Hesap gününe hazır mıyız?

Değerli Kardeşlerim!
Rabbimiz “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[1] buyurmaktadır.

Muhterem Müslümanlar!
Her bir yeni yıl başlangıcında arkamızda birçok şey bıraktığımızı fark ederiz. Zaman o kadar hızlı akmıştır ki, 12 ay nasıl geçti diye şaşırırız. Aslında her yeni gün, her yeni ay, her yeni yıl bize ahireti, yeniden dirilişi hatırlatmalıdır. Peki bizler ahiret ile ilgili yalnızca zamanın hızla akıp geçtiğini düşünerek, şaşkınlık ifadeleri göstermekle yetinen insanlar mı olacağız? Elbette ki hayır. Zamanın hızlı geçmiş olmasına hayıflanmak yerine, yaşananlardan ders çıkarıp ileriye dönük yatırım yapacağız. Zira Müslüman’ın ayırıcı özelliği, dünyayı, ahiret bilinciyle algılamak ve değerlendirmektir.

Değerli Müminler! 
İnsan ahiret bilincinden yoksun kaldıkça, ahireti unuttukça bu dünyayı doğru kavrayamamaktadır. Bunun için de erişemeyeceği hayallerin peşinden gitmektedir. Şeytan, insanın sonsuzluk ve melekleşme arzusunu kullanarak Hz. Âdem ve eşini hata yapmaları için teşvik etmiştir. Onlar da yasak ağacın meyvesinden yeme gafletinde bulunmuşlardır. Bugün bizler acaba hangi yasak meyveleri yeme gafletinde bulunuyoruz, diye düşünmek durumundayız. Aklımız ve kalbimiz acaba sırat-ı müstakim yolu üzerine mi tefekkürde bulunuyor, yoksa yasak meyvelerin hangisine erişirim diye mi? İşte bu yeni yılda bunları düşünüp tefekküre dalabilirsek, geri kalan ömrümüzü de bu bilinçle geçirebilirsek, geçen yıllarımız işte o zaman kayıp olmakta çıkar.

Muhterem Cemaat! 
Zamanın nasıl aktığını fark etmemizi engelleyecek pek çok meşguliyet artık hayatımızın bir parçası hâline gelmiş durumda. Bu durum karşısında ah vah etmek, zaman akıp gidiyor diye hayıflanmak yerine, o geçmiş zamanda bir şeyler yapamadıysak, Rabbimiz’in huzuruna çıkacak yüzümüz olsun diye en azından gelecekte bir şeyler yapabilmenin kaygısını taşımalıyız. Yani ahiret şuurumuz, dünyayı bu ayartıcı özelliklerine rağmen, öbür tarafa götüreceğimiz amellerimizin yatağı olan birer tarla olarak değerlendirmemizi sağlamalıdır.

Zira dinimiz İslam’ın ahirete iman etmeye yaptığı özel vurgu, bu şuuru bizim benliğimize yerleştirmek içindir. Bu vurgu, işte bu dünyanın imtihan yeri olduğunu, iyiliklerinin de, kötülüklerinin de ellerimiz ile yaptıklarımızla şekillendiğini bilmemizi, bunun için sorumluluk kuşanmamızı ve yaptıklarımızın mutlaka bir karşılık bulacağını hatırlatmaktadır. Rabbimiz bu hakikati “…Şimdi herkes yarın için ne hazırladığına bir baksın!” diyerek hatırlatmaktadır.

Aziz Kardeşlerim!
O hâlde bizler, yeni bir zaman dilimine başlarken, geride bıraktığımız zaman diliminin hızla geçip gitmesine üzülmekten öte, ahiret gününde, yaptıklarımızla ilgili Allah karşısında hesap verirken, yaptıklarımızın arasında açıklamakta zorlanacağımız hangi eylemler olabilir diye düşünmek durumundayız.

Buna karşın, mutlaka yediğimiz yasak meyveler olabileceğini, ancak Rabbimiz’in affedici ve merhametli olduğunu da bilmeliyiz. Fakat bunun tek şartı ihlas ile, samimiyet ile tevbe etmek ve o yasak meyvelere bir daha yaklaşmamaktır. Nasıl ki Allah, Hz. Âdem ve eşinin tövbesini kabul ettiyse, biz de Âdem gibi, Havva gibi ihlasla kendimizi sorgular ve yaptığımız çirkinliklerden Allah’a sığınırsak geçmiş için üzülmek yerine, geleceğimizi değerlendirmeye başlarız.

[1] Haşr suresi, 59:18

 

…………………………………………………………………………………………………………

O, âlemlere rahmet olarak gönderildi

Muhterem Müslümanlar!
Önümüzdeki salı günü Peygamber Efendimiz’in bu dünyayı teşrif edişlerinin yıldönümüdür. Mübarek olsun!

Aziz Kardeşlerim! 
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) insanlığın iyice azıttığı, kötülüğün, zulmün, adaletsizliğin âdeta zirve yaptığı, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, Allah’ın evi olan Kabe’nin dahi yüzlerce putla dolu olduğu bir dönemde dünyaya geldi. Bu olumsuz, insanlık onuruyla bağdaşmayan zamanda Rabbimiz, Efendimiz (s.a.v.)’i bu dünyayı aydınlatmak, ta Hz. Âdem’den beri gelen tevhid anlayışının, hâkim olması için görevlendirdi ve ona “(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[1] buyurdu.

Yani, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hem bizzat kendisi, hem getirdiği ilahî vahiy olan Kur’an, hem de tüm hayatı ve mücadelesi bütün bir insanlık için örnek ve rahmet niteliğindedir.

Mekke’ye bakın, o toplumun en zayıf insanları, en çok işkence görenleri, Efendimiz (s.a.v.)’in getirdiği o rahmet mesajları ile dirildiler, Ebû Cehillerin, Ebû Leheblerin karşısında dimdik durabildiler, zulme karşı direnebildiler.

İşte o toplum, bir süre sonra eski kötü alışkanlıklarını tamamen terk eden bir rahmet toplumuna dönüştü.

Muhterem Müslümanlar! 
Düşünün, o zamanın Medineli Evs ve Hazrec kabilelerini. Yıllar boyunca, birbirlerini haksız yere öldürürlerken, Mekke’den gelen yüzlerce insanı kardeş edindiler.

İşte Peygamber Efendimiz bir rahmet peygamberi olarak, zalimin zulmüne dur dediği gibi, o zalimi Allah’ın izniyle merhamet ve muhabbet sahibi de yaptı.

Değerli Kardeşlerim! 
Bakınız! İşte, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in doğduğu günü en iyi kutlayabileceğimiz gün, O’na layık olabilecek bir ümmet hâline geldiğimiz gündür. Yoksa bu günü bir iki ilahi, bir iki mersiye ve Kur’an’dan bazı ayetler okuyarak anmak onu anlamlı kılmayacaktır. Bu güne anlam verebilmek için “Kim resule itaat ederse, şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur.” ve “(Resulüm) şöyle de; eğer siz Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[3] ayetlerindeki emirlere sarılmaktan başka bir çaremiz yoktur.

Değerli Müslümanlar! 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in âlemlere rahmet oluş özelliğini kendi şahsımızda, evlerimizde, yaşadığımız çevrede ve toplumun her kesiminde görmek istiyorsak, onun sünnetine tabi olduğumuzu gösterelim. Yaşantımızı onun ilkeleri ve ahlakı doğrultusunda şekillendirelim.

Bizim olduğumuz yerde ahlak olsun, muhabbet olsun, hürmet olsun ki, Peygamberimiz (s.a.v.)’in âlemlere rahmet oluşunu diğer insanlara da gösterelim. Hayatımızı her yönüyle İslam’a uygun hâle getirdiğimizde Allah’ın, resulü vasıtasıyla âlemlere indirmiş olduğu rahmetinin bizi de kuşatacağını aklımızdan çıkarmayalım. O nasıl ki yaşlıları, çocukları, yoksulları, mazlum ve mağdurları korudu, zulme karşı durdu, adil ve emin oldu ise biz de aynen onun yolunu takip edelim. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.

[1] Enbiya suresi, 21:107
[2] Nisâ sûresi, 4:80
[3] Âl-i İmrân sûresi, 3:31

 

……………………………………………..

Yardımlaşmamız iyilik ve takvada olsun!

Muhterem Müminler!
Mâide suresinde Müslümanların karşılıklı olarak birbirleri ile yardımlaşması emredilmekte, bu yardımlaşmanın ise sadece iyilik ve takva üzerine olması gerektiği vurgulanmaktadır. “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.”[1] mealindeki bu ayette geçen iyilik anlamındaki “birr” kelimesi, içinde asla kötülük barındırmayan her türlü iyilik; takva ise Allah’ın razı olmayacağı her şeyden sakınmak, uzaklaşmak ve korkmak demektir. Bu ayete göre, Müslüman’ın hayatındaki dayanışmanın temelinde iyilik ve takva olmalıdır. Günah ve düşmanlık ise asla kendileri için dayanışma gösterilecek hasletler olamaz. Hatta bunun tam aksine, günahlardan ve düşmanlıklardan topluca korunmak ve kaçınmak için dayanışma içinde olunmalıdır. !
!
Kıymetli Kardeşlerim! 
Takvanın en üstünü, her ne şekilde olursa olsun Allah’ın emirlerine uymak ve yasakladıklarından uzaklaşmaktır. Büyük günahları işlememek bir yana, dinî terminolojide küçük günah ve mekruh diye tabir edilen amelleri dahi yapmamak, bu yola meyletmemek takvanın en önemli maddesidir. Başta ibadetler olmak üzere her türlü iyi davranış anlamına gelen sâlih ameller de bu takvayı geliştirir ve pekiştirir.

Ayetin de işaret ettiği gibi, günahlar ve düşmanlık iyilik ve takvanın tam zıddıdır. İyilik ve takva yolunda yürüyenler ise ahirette elbette ki mükâfatlarını alacaklardır. Kur’ân-ı Kerîm’de “takva” kelimesi yüzlerce defa zikredilir ve bunların birçoğunda takva sahiplerinin kazanacaklarından bahsedilir. Mesela Furkân suresinde şöyle buyurulur:“De ki: Bu mu daha iyi, yoksa takva sahiplerine vadedilen ebedîlik cenneti mi? Orası, onlar için bir mükâfat ve (huzura kavuşacakları) bir varış yeridir.”[2]

Aziz Cemaat!
Dünya bir imtihan ve çalışma alanıdır. Öbür dünyada bu dünyadaki hayatımızın hesabını verecek, takvaya uygun bir hayat sürmüş isek bu hayatımızın mükâfatını orada alacağız.

Öte yandan, neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bize açıklayan ilahî yol göstericimiz Kur’ân-ı Kerîm’in hayatımıza etki edebilmesinin yolu da iyilik ve takva üzerine kurulu bir hayattır. İşte, takvalı bir hayat sürer, bu hayatı Allah’tan sakınarak geçirirsek Kur’an’ın hidayetini ancak o zaman idrak edebiliriz. “O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, muttakiler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir hidayet kaynağıdır (yol göstericidir).”[3] ayetinin işaret ettiği gibi hidayetimizin kaynağının Kur’an olabilmesinin şartı, takvalı olmaktır. Takvamız derinleştikçe Kur’an’ı daha iyi anlarız; Kur’an da yolumuzu aydınlatan nurumuz olur.

Değerli Müslümanlar! 
Şu dünya geçici, tabiri caizse üç günlüktür. Aramızdan kimileri çoktan ahiret yurduna göçtüler, kimileri ise aramıza yeni katıldı. Şu bir gerçek ki, hiçbirimiz burada kalıcı değiliz. Hepimiz şu anda, şu mekânda ahiret hazırlığı yapmakta, azığımızı hazırlamaktayız. Nefesimiz yettikçe, elimiz ayağımız tuttukça, elimizden geldiği kadar iyilik yapalım, iyiliklere vesile olalım. Karşılık göremesek de iyilik yapmaya devam edelim. Takvalı bir hayattan asla uzaklaşmayalım. Unutmayalım ki bu dünya, iyiliğin karşılığını görmekten çok, iyilik yapmanın yeridir.

[1] Mâide suresi, 5:2
[2] Furkân suresi, 25:15
[3] Bakara suresi, 2:2

…….

Gözlerimizi aydınlatacak eşler ve çocuklar

Aziz Müslümanlar!
Bir aile, en küçük hâliyle, eşler ve çocuklardan oluşmaktadır. Nine, dede, amca, dayı, hala ve teyze ile kuzenler de büyük aileyi gösterir.

Değerli Müminler! 
Hz. Âdem ile Hz. Havva’dan başlayarak günümüze kadar insanlar hep aile kurarak çoğalmışlardır. Kıyamete kadar da bu sistem devam edecektir. Çünkü aile, toplumun temel taşıdır. Bu temel olmazsa toplumsal hayat çöker. Onun içindir ki, eşlerimiz ve çocuklarımızla hep birlikte saadet içerisinde bir hayat sürmenin yollarını aramamız gerekmektedir.

Muhterem Kardeşlerim! 
Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de Müslümanların vasıflarını sıralarken, “Onlar, ‘Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.’ diyenlerdir.”[1] buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîme sadece duayı değil aynı zamanda eylemi, hareketi de gerekli kılmaktadır. Yani eşler ve çocuklar ailede birbirlerinin gözlerini aydınlatacak, kalplerini, gönüllerini serinletip genişletecek bir karaktere sahip olmalıdırlar.

Yüce Rabbimiz bir başka âyet-i kerîmede eşlerden birbirlerine huzur kaynağı olmalarını ve aralarında sevginin, merhametin hüküm sürmesini istemektedir. “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”[2] buyuran Rabbimiz, ailenin huzurunu, ailedeki sevgi ve merhamet yoğunluğunu kendi varlığına delil göstermektedir.

Muhterem Cemaat! 
Öyleyse bir Müslüman, evinde huzurun, sevginin ve merhametin kaynağı olacaktır. Eşi de öyle olacak, çocukları da öyle olacaktır. Bu tek taraflı değildir. Ana, baba bir araya geldiğinde çocuklar huzur bulacak, çocuklar ana babalarıyla beraber olduklarında merhameti hissedeceklerdir.

Ana, babayı kollayacak, baba da anayı. Biri diğerine üstünlük taslamayacak, çocuklarını da aynı ahlak üzere yetiştirecek, çocuklarına örnek olacaklardır. Çünkü,“Onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz.”[3] buyuran Yüce Rabbimiz, sevgide, merhamette, huzurda, korumada hem anayı, hem de babayı aynı derecede görevli kılmıştır.

Muhterem Müslümanlar! 
Çocuklarımız sevgiyi bizden, yani anasından, babasından, teyzesinden, amcasından ya da komşu büyüğünden öğrenecektir. “Evladım, iyi bir insan ol!” demekle o çocuk iyi bir çocuk olmaz. Demek ki çocuklara karşı ailece olduğu kadar, bütün bir toplum olarak da örnek olma görevimiz vardır.

Her şeyden önce, ailemizin, çocuklarımızın rızkını helal yollardan arayacağız, onların ahlakının İslam ahlakı olmasını temin edeceğiz. Onların dinî bilgi ve terbiye ile büyümesi, dinî inanç ve değerleri öğrenmesi, sosyal davranışları kazanması, bizim boynumuzun borcudur. Onların eksik ve hatalarını korkutucu, ürkütücü, emredici ve dinimizden soğutucu şekilde değil, özendirici bir yolla gidermeliyiz.

Rabbim hepimizi bu bilinçle hareket eden kullarından eylesin.

[1] Furkan suresi, 25:74
[2] Rûm suresi, 30:21
[3] Bakara suresi, 2:187

…………………………………………………………………………………………

Çevrenin korunması!..

Muhterem Müminler!
Doğal kaynakları hoyratça kullanan günümüz insanı, kendisinin bizzat içinde yaşadığı, gelecek nesillere de miras olarak bırakacağı dünyasını tahrip etmekten bir türlü geri durmamıştır. Çevre tahribatı, refah seviyesinin yükseltilmesi ya da sabit tutulması gibi gerekçelerle göz ardı edilmiş, bu durum da nihayetinde iklimlerin bozulmasına; yağışların, sıcaklık ya da soğukluk ölçüsünün aşırı derecede değişmesine yol açmıştır. Sanayileşme ile birlikte, neredeyse bir felakete doğru hızla ilerlenilmektedir. Daha çok kazanmanın, daha çok tüketmenin teşvik edildiği şu üç günlük dünyadaki rahat uğruna, koskoca bir dünya feda edilmek üzeredir.

Aziz Kardeşlerim! 
İnsanoğlu bu dünyadan ebette faydalanacak, elbette bu dünyayı imar edecek, aşılmaz yolları aşılır hâle getirecektir. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “O, göklerde ve yerde bulunan her şeyi kendinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize vermiştir.”[1] Ama insanın görevi, kendisine verilen bu emaneti hak ettiği şekilde kullanmak ve gerekirse korumaktır. Aksi takdirde, bugün karşılaştığımız çevre felaketlerinin devam etmesi kaçınılmaz olacaktır. Şu âyet-i kerimeyi dikkatle incelediğimizde, çevreye verilen zararın karşılığını insanoğlunun ister istemez bu dünyada da göreceği gerçeği ile karşılaşmaktayız: “Yaptıklarının bir kısmını tatsınlar diye insanların kendi ellerinin kazandığı şeyler yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Umulur ki onlar hakka dönerler.”[2] 

Ayrıca Rabbimiz, yeryüzündeki nimetler karşısında kibirlenmek yerine, kendisine şükür ve hamd ile kulluk etmemizi de emretmektedir. A’râf suresinde şöyle buyurulur:“Doğrusu Biz sizi yeryüzünde, yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz!”[3]

Muhterem Cemaat!
Diğer bazı ayetlerde de Rabbimiz, insanlığa bu nimetleri hatırlatırken, insanoğlunun yine de bu nimetlere nankörlük etmeye devam ettiğine işaret edilir: “Allah öyle bir Allah’tır ki; gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkardı; emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi, ırmakları da emrinize verdi. Sürekli olarak yörüngelerinde hareket eden ay ve güneşi, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verdi. O, Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size verdi. Allah’ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.”[4]

Değeli Müslümanlar!
Her insanın, kendi imkânına göre bu tabiatı, bu çevreyi koruma vazifesi vardır. Belki bizim çevreyi kirleten fabrikalarımız yok. Belki biz ormanları yakıp yıkmıyoruz. Belki biz tonlarca kimyasalı doğaya bırakmıyoruz. Ama bu işleri yapanlara karşı tavır alabilir, tavrımızdan da bunları yapanları haberdar edebiliriz. Kendi vazifemiz olarak ise; plastiklerin ve kimyasalların kullanımında titiz davranmak, evimizin önünü, sokağımızı temiz tutmak, daha az enerji tüketmenin yollarını aramak gibi küçük ama anlamlı eylemler ortaya koyabiliriz. Bu tavrımız inşaallah bizim için bir sadaka olacaktır.

Bu konuda Peygamber Efendimiz’in şu hadisini hep hatırımızda tutalım: “Bir Müslüman, bir yere bir ağaç diker de, bu ağaçtan yenilen şeyler onun için bir sadaka olur. O ağacın meyvesi çalınmış olsa, yine onun için sadaka olur. Vahşi hayvanlar ve kuşlar da o meyveden yese, bunlar da sadaka olur. Burada hiçbir kayıp olmaz, o şeylerin hepsi sadaka yerine geçer.”[5] 

[1] Câsiye suresi, 45:13
[2] Rûm suresi, 30:41
[3] A’râf suresi, 7:10
[4] İbrâhîm suresi, 14: 32-34
[5] Muslim. Musakat. Bab 2, H. No: 3764

 ………………………………………………………………..

 ’Dünya ve ahiret hayatımızı sağlam temeller üzerine bina etmeliyiz’

Muhterem Müslümanlar!
Şu dünyada geçici olarak kalacağı bir ev yaparken bile o evin temelinin sağlam olmasına dikkat eden insan, hem ahiret hem de dünya hayatını sağlam temeller üzerine bina etmelidir.

Değerli Kardeşlerim! 
Dünyayı da ahireti de sağlam temeller üzerine kurmanın ilk şartı, Yüce Rabbimizin emir ve yasaklarına riayet etmektir. Bu hususta örneğimiz ve ölçümüz, bizim için her şeyde örnek olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’dir. Dolayısıyla onun sünnetine sarılmak, ahiretimizi de dünyamızı da sağlam bir şekilde temellendirmenin ilk şartıdır.

Bir başka önemli nokta da Yüce Allah’ın yüceliğini ve her şeye gücünün yettiğini bilmek, O’nun bu kudreti karşısında kendi acziyetimizin idraki içinde olmaktır. İşte bunun içindir ki, gücümüzü aşan her konuda Allah’a sığınmalı ve duayı dilimizden asla eksik etmemeliyiz.

Aziz Cemaat! 
Ahiret ve dünya hayatımızı sağlama oturtmak için önce kendimizden başlamamız gerekir. Bunun ilk adımı da, Allah’a olan kulluğumuzun idrakinde olmamızdır. Peki kulluk nedir? Kulluğumuzu Allah’a nasıl arz ederiz? Kul olarak ne yapabiliriz, ne yapamayız? Bu konuları sürekli olarak tefekkür etmek bizleri daha emin adımlar atmaya sevk edecektir.

Bilelim ki, kulluğumuzun ruhu ve özü ihlastır, samimiyettir. Samimiyet Allah’a şartız teslim, O’nun gönderdiklerini şartsız kabul etmektir. İbadetlerimizi, insanların takdirini ve sevgisini kazanmak veya dünyevi bir menfaat elde etmek için değil de Allah’ın rızası için yapmaktır.

Muhterem Kardeşlerim! 
Kulluğun en önemli vasıflarında biri zühd, bir diğeri de Allah’tan korkmak ve sakınmaktır. Zühd, Allah’ın sevdiği kulları için ahirette hazırladığı nimetleri düşünüp, geçici dünya nimetlerine değer vermemektir. Bu manada, dünya ve ahiret dengesini sağlayabilmek için Peygamber Efendimiz’in “Dünya ve nimetlerine değer verme, Allah seni sevsin; insanların ellerindekilere göz dikme, kullar seni sevsin.”[1] hadisini kendimize rehber edinmeliyiz.

Kıymetli Kardeşlerim! 
Bu dünyadaki nasibimizi de unutmayacağız! Bu nasibimizi, rızıklarımızı ararken de ahireti unutmayacağız. Çünkü bu dünya hayatı geçicidir, aldatıcıdır. Nitekim Rabbimiz bu dünyayı bizlere şöyle tarif etmektedir: “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki, çiftçilerin hoşuna gider. Sonra o bitki kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.”[2] 

Değerli Müminler! 
Görüldüğü gibi, Rabbimiz bizlere, bu dünya hayatına aldanmama uyarısını yapmaktadır. Rabbimizden, bizleri dünyadaki nasibini unutmadığı gibi ahireti de unutmayan, dengeli bir hayat sürmeyi başaran kullar eylemesini niyaz ediyoruz.

[1] İbn Mâce, Zühd, 1
[2] Hadîd suresi, 57:20

………..

Kulluğun tezkiyesi: Günahlardan kaçınmak

Muhterem Müslümanlar!
Allah Teâlâ insanı ibadet, yani kulluk etsin diye yaratmış ve insanı kendisine itaat edip etmediği hususunda imtihana tabi tutmuştur.

Değerli Müminler! 
İmtihan, insanın kendisine verilen emirlere uyması ve yasakları, haramları çiğnememesi ile kazanılabilir. Bunun içindir ki, Yüce Allah’ın emirlerine uyup yasakladıklarından sakınmak, Müslüman’ın temel görevidir. Bunları terk ve ihmal etmek ise günahtır. Dolayısı ile günah işlemek, Yüce Rabbimiz’e bir isyandır. Günah insanın temiz fıtratını bozar, kalbine huzursuzluk verir.

Bir hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kul bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer o günahından tevbe edip uzaklaşırsa kalbi tertemiz hâle gelir. Eğer tevbe etmeyip günah işlemeye devam ederse, o siyah nokta artar ve bütün kalbi kaplar.[1]” 

Aziz Cemaat! 
İnsanın kalbi bir defa bozulmaya görsün, artık o kalbin sahibi olan insanın doğru yolu bulması çok zordur. Zira o andan itibaren insan Allah’a kulluktan uzaklaştıkça uzaklaşır. Ama bunun aksine, bir insan günahlardan uzaklaştıkça Allah’a yaklaşır, kulluğunu böylece tezkiye etmiş olur. Bildiğimiz gibi tezkiye, temizlemek, arıtmak, saflaştırmak demektir. Kulluğumuzu temizlemek için önce onu kirleten, karartan günahlardan uzaklaşacağız, sonra da bir daha yaklaşmamak üzere, diğer kulluk görevlerimizi yerine getireceğiz.

Değerli Kardeşlerim! 
Büyük günahları terk etmek takvanın birinci basamağıdır; fakat son noktası değildir. Kalpte bulunan ve kalp ile işlenen manevi günahlardan arınmadıkça gerçek temizlik gerçekleşmez. Rabbimiz, kulluğumuzun tertemiz ve kararmamış olarak kalması için,“Günahın açığını da, gizlisini de bırakın! Günah kazananlar, yaptıklarının cezasını çekecekler.” [2] buyurmuş ve bizleri uyarmıştır.

Kıymetli Müminler! 
Özellikle belirtmek gerekir ki, kulun zarar göreceği tehlikelerden bir tanesi de gizli günahtır. Çünkü gizli günah zahirden uzak, iç âlemde bulunduğu için hem kişinin kendi nefsine hem de insanlara gözükmeyebilir. Netice olarak da kul ondan temizlenme ihtiyacını bile duymayıp günahı işlemeye devam edebilir. Dolasıyla kulun ilk önce iç âlemindeki gizli günahların ne olduklarını tespit etmesi, daha sonra onlardan nasıl temizleneceğine dair tevbe ve ihlas yollarına başvurması gerekmektedir.

Değerli Müminler! 
Unutmayalım ki asıl tezkiye, gövdeyi yani cesedi temizlemek değildir. Asıl tezkiye kalbi temizlemektir. Kalbin temizliği ise onu şirk, küfür, isyan ve gaflet gibi manevi kirlerden arındırmaktır. Bu arındırma iman, nur, feyiz, tövbe, istiğfar ve ibadetlerle olur.

Bugün insan kalbinin manevi terbiyesi ihmal edilmiş, çoğunlukla bedenin ya da cesedin terbiyesine önem verilir olmuştur. Kalp hastalığı denilince de ruhumuzun manevi merkezi kalp değil, maddi kalp anlaşılır olmuştur.

Muhterem Müslümanlar! 
Kalple işlenen günahlar, dış azalarla işlenen günahlardan daha tehlikelidir. Çünkü kalpte yer eden gizli günahlar her daim insanla beraberdir.

[1] İbn Mâce, Zühd, H. No: 4385
[2] En’âm suresi, 6:120

…………………………………………………….

Katılaşmış kalpten Allah’a sığınmak!..

Muhterem Müslümanlar!
Allah Bakara suresinde şöyle buyuruyor: “Sonra, bütün bunların ardından kalpleriniz yine katılaştı, şimdi de taş gibi ya da taştan da beter hâle geldi. Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor… Ve sizin neler yaptığınızdan Allah gafil değildir.”[1]

Muhterem Müslümanlar!
Kalbimiz vücudumuzun olduğu kadar duygularımızın da merkezidir. İmanız ve sevgimiz orada yerleştiği gibi, nefretimiz, günaha meylimiz de orada yerleşmiştir. İşte o merkez, insan nefsinin merkezidir ki, bazen taşlardan daha katı hâle gelebilir. Acımasız, merhametsiz ve kötülükte sınır tanımaz bir hâl alabilir. Böylesi kalpler yumuşaklığa da eğilimli değillerdir.

Aziz Cemaat! 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) böylesi kalpleri huşuya eğilmeyen, yani Allah’tan korkmayan, katılaşmış kalpler olarak tarif eder. O kalpler ki, biyolojik olarak durduğunda nasıl ki insanın hayatını sona erdiriyorsa, manevi olarak işlevsiz hâle geldiğinde ve iyilikten kötülüğe meylettiğinde de insanın manevi hayatını sonlandırır. Allah’ın resulü böylesi kalplerden yine Allah’a sığınır. O şöyle buyurur: “Allah’ım! Korkmayan/katılaşmış kalpten, kabul görmeyen duadan, doymak bilmeyen nefisten, faydasız ilimden sana sığınırım.”[2] 

Rabbimiz’in bizlere, bedenimizin hem maddi hem de manevi merkezi olarak bahşettiği kalp büyük bir nimettir. Ancak hem ayetin hem de hadisin ifade ettiği gibi, o kalp zaman zaman katılaşıyor, taşlaşıyor, taştan daha da katı hâle gelebiliyor. İşte bu an, öylesine dehşetli bir andır ki, tek kurtuluş Allah’a sığınmaktır.

Fakat o kalbi yumuşatmak elimizdedir. Ona, Kur’an ile, sünnet ile bakar, bunlarla beslersek, o zaman yumuşayacaktır. Çünkü o kalp, aynı zamanda inancımızın şekillendiği merkezdir.

Değerli Müminler! 
O hâlde imanımızın merkezi olan kalbimizi beslemekle mükellefiz. Aramızda artık Allah’ın resulu yoktur ama Allah’tan getirdiği Kur’an ve kendisinin aziz sünneti vardır. Kur’an ve sünnetle sürekli ve kopmaz bir ilişki kalbimizin katılaşmasına giden yolları tıkayacaktır.

Aziz Kardeşlerim! 
İnsanın helal-haram, günah-sevap, emir-nehiy adına işledikleri, kazandıkları veya kaybettikleri de kalbi etkiler. Mutaffifîn suresinde, “Hayır hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.”[3] buyurulur. Ayetin işaret ettiği üzere, haramla kazanmak, haksız yere mal elde etmek gibi pek çok amel o kalbi paslandırır, kirletir ve taşlaştırır.

Sevgili Peygamberimiz kalbi şöyle anlatır: “Dikkat edin! Vücudunuzda bir çiğnemlik et parçası vardır. Eğer o sağlıklı olursa vücudun tamamı sağlıklı olur. Şayet o bozuk olursa vücudun tamamı bozuk olur. Haberiniz olsun, bu et parçası kalptir.”[4] 

Rabbim kalplerimizi katılaştırmasın! Rabbim bizleri gönlüyle kendisine itaat ve ibadet edenlerden eylesin!

[1] Bakara suresi, 2:74
[2] Tirmizî, Da’avât, 69
[3] Mutaffifîn suresi, 83:14
[4] Buhârî, İman, 39

……

Aşüre Günü!..

Cuma, 23 Ekim 201

Muhterem Müslümanlar!
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği tarih Müslümanlarca takvim başlangıcı; 1 Muharrem bu takvim yılının ilk günü, Muharrem ayı ise hicri takvimin ilk ayı olarak kabul edilmiştir. Bundan dolayıdır ki, muharrem ayı İslam tarihinde müstesna bir yere sahiptir. Muharrem ayının onuncu gününe de “Aşure Günü” denir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), muharrem ayına çok değer vermiş, “Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç, Allah’ın değer verdiği ay olan muharrem ayında tutulan aşure orucudur.”[1] buyurmuş ve bizatihi kendisi de bu ayda oruç tutmuştur.

Aziz Kardeşlerim!
Hz. Âişe (r.a.) validemizden rivayet edilen bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:“İslam gelmeden önce, Mekke halkı ‘aşure’ gününde oruç tutar, Peygamberimiz (s.a.v.) de aynı orucu tutardı. Mekke’den Medine’ye hicret buyurduktan sonra da aynı orucu tutmaya devam etmiş, bu defa Müslümanlara da aynı orucu tutmalarını tavsiye buyurmuştur.”[2] Ramazan ayı orucunun farz kılınmasından sonra da Efendimiz (s.a.v.)’in tavsiyesi gereği aşure orucu sünnet bir oruç olarak tutulmaya devam edilmiştir.[3] Aşure rucu ismi verilen bu oruç, muharrem ayının onuncu günü tutulabilir ama sünnet olan, muharrem ayının dokuzuncu veya on birinci gününü de katarak bir gün öncesi veya sonrası ile iki günü oruçlu geçirmektir.[4]

Değerli Kardeşlerim! 
Muharrem ayının ehemmiyeti sadece hicret olayından dolayı değildir. İnsanlık tarihinde yaşanmış birtakım hadiseler de bu aya önem kazandırmıştır. Bize kadar ulaşan rivayetlere göre, Hz. Âdem (a.s.)’ın cennetten yeryüzüne indirilmesi, Hz. Nûh (a.s.)’ın tufandan kurtulması, Hz. Mûsâ (a.s.) ve ona iman eden müminlerin, Firavun’un zulmünden kurtulmaları gibi, insanlık tarihinde her biri birer dönüm noktası sayılabilecek birçok önemli olay yine bu ayda vuku bulmuştur.

Kıymetli Kardeşlerim! 
10 Muharrem’de Hz. Hüseyin (r.a.) efendimizin yine Müslümanlar eliyle şehit edilmiş olması son derece önemli ve müessif bir olaydır. Hz. Hüseyin (r.a.) efendimiz, o dönemde cereyan eden çirkin siyasi kargaşa ve çatışmalar neticesinde, acı bir şekilde aç ve susuz bırakılarak öldürülmek suretiyle şehit edilmiştir. Acısı hâlen ilk günkü gibi devam eden bu üzücü olay, Hz. Peygamber’i ve “âl-i beyti”ni seven müminleri üzüntüye boğmuş ve asırlardır Ümmet-i Muhammed’in gönlünde silinmez izler bırakmıştır.

Geçmişte yaşanan böylesi olayları unutmayarak hatırda tutmamız, ders ve ibretler çıkarmamız, gelecekte böyle hadiselerin yaşanmamasına zemin hazırlar. Şu da bir gerçek ki, hâlen Müslümanların bir kısmı diğer bir kısmının Kerbela misali acı olaylar yaşamasına sebep olabilmektedirler. Hâlbuki Müslümanların sağduyulu hareket etmeleri, Allah ve peygamber sevgisi etrafında kenetlenmeleri ve İslam dininin kardeşlik ruhu ile birleşmeleri gerekirdi.

Bilmek gerekir ki, geçmişten dersler almaz isek, yüce dinimizin öğrettiği din kardeşliği çerçevesinde bir araya gelmez isek huzurlu bir dünya hayatı yaşayamayız. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” [5]

[1] Müslim, Sıyam, 38, H. No:202
[2] Buhârî, Savm, 69. II, 251; Müslim, Sıyam, 19 H. No:128
[3] Buhârî, Savm, 69, II, 251
[4] Tirmizî, Savm, 50, III, 128
[5] Âl-i İmrân suresi, 3:103

…..

(16.10.2015)

Kötülüğe iyilikle karşılık vermek!..

Muhterem Müslümanlar!


Hutbemizin girişinde okuduğumuz âyet-i kerîmede Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyilikle kötülük bir olmaz, sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” [1]

Muhterem Müminler!
Muhteşem bir potansiyel ile yaratılmış olan insan, Kur’an’ın ifadesi ile yeryüzünün halifesi kılınmıştır. Dünyayı çekip çevirme, yönlendirme ve şekillendirme imkânı ile donatılmıştır. İnsanın bu dünyayı yönlendirmesi ve şekillendirmesi iyiliğe dönük olabileceği gibi, maalesef kötülüğe yönelik de olabilmektedir. Fakat bilelim ki, iyilik çoğalırsa yeryüzünün imarı, kötülük hâkim olursa yeryüzünün imhası, yani felaketi gerçekleşir. Tarih buna her an şahitlik etmektedir.

Oysa aslında insan iyiliğe daha meyyaldir. Fıtrat, vicdan ve akıl, iyiliği bilir ve kabul eder. Bu manada iyilik asıl, kötülük ise arızidir. Bunun içindir ki, kötülüğü insana bulaşmış bir hastalık gibi görmek gerekir.

Değerli Kardeşlerim! 
Kötünün kötülüğünü işlememesi, hatasından dönmesi için çabalamak da iyiliktir. İyiler sadece kendilerine iyi olmakla sorumluluklarını yerine getirmiş sayılmazlar; toplumun ıslahı için de ortaya iyilik koymalı, iyiliğin yaygınlaşması için gayret göstermelidirler.

Bu gayretin bizim inanç dünyamızdaki, medeniyetimizdeki karşılığı, “emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l münker”dir. Yani bir taraftan iyilikleri emretmek, yaygınlaştırmak; diğer taraftan da kötülüklerin yaygınlaşmasına karşı çıkmaktır. İyiler, iyilik ve güzelliği yaymada ve toplumda hâkim kılmada, kötülerin kötülüğe gösterdiği gayret kadar çaba göstermezlerse iyilik kazanamaz ve çoğalamaz.

İyiliğin kaybedilmesi ise insanlığın kaybıdır. İnsan kaybederse, sadece bu dünyasını değil, ahiretini de kaybedebilir. Yeryüzünde iyiliğin hâkim olması iyilerin çabası ile doğru orantılıdır.

Aziz Cemaat! 
İyilik karşısında insanın iki tavrı olabilir: Ona ya iyilik ile karşılık vermek ya da nankörlük edip, iyiliğe kötülükle cevap vermek. Şöyle bir söz vardır: “İyiliğe iyilikle muamele her kişinin; kötülüğe iyilikle muamele ise er kişinin harcıdır.” Bu söz, az önce mealini okuduğumuz ayetin manasını da açıklamaktadır. Elbette ki, nefsini kontrol edemeyen insanın kötülüğe karşı iyilikle cevap vermesi zordur. İyiliğe yapılan kötülük, iyiyi kötü yapmayabilir, fakat kötülüğe yapılan iyilik kötüden gelecek kötülüklere engel olabileceği gibi, kötüyü iyilerden kılabilir.

Kıymetli Müminler! 
Ölümlü bir hayatı yaşıyoruz. Yaşamımızın bir gün hesabını vereceğimize iman ediyoruz. Yaptıklarımızdan sorumlu olduğumuz gibi, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızın da hesabı bizlerden sorulacaktır. İnsan, kimsenin kimseye fayda vermeyeceği, kişinin tek tutanağının yaptığı ameller olduğu çetin hesap günü gelmeden o güne hazırlık yapmalı, elini rahatlatacak, yüzünü ağartacak eylemler ortaya koymalıdır. Yani iyiliğini çoğaltmalıdır.

“Her koyun kendi bacağından asılır.” deyimi en çok da ahirete müteallik olsa gerektir. Ahirette her insan kendi amelleriyle baş başa kalacaktır. İnsanın öyle eylemleri olacak ki yüzünü ağartacak, öyle eylemleri de olacak ki yüzünü kızartacak, karartacaktır. İnşallah iyiliklerimiz yüzümüzü ağartır.

Rabbim bizleri iyilerden, kötülüğe dahi iyilikle karşılık veren muhlis kullarından kılsın!

[1] Fussilet suresi, 41:34

…………………………………………………………………………..

(09.10.2015)

Hicret: Muhacir ve Ensar olmak!..

Muhterem Müslümanlar!


Miladî 622 yılı, insanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından birisidir. Bu tarihte, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve ashabı Mekke’yi bırakıp Medine’ye hicret etmişlerdir. Asıl hicret, bu iki şehir arasında yapılan bir göç olmamış, şirkten tevhide ve sadece Allah’a kulluğa giden bir göç olmuştur. Onun içindir ki, tarih boyunca pek çok hicret yaşandı ise de, hicret denildiğinde herkesin aklına bu hadise gelmektedir.

Muhterem Müminler!
Hicretin bir tarafı Allah’a itaati, diğer tarafı da Müslümanlar arasında her türlü fedakârlığı içeren sarsılmaz bir kardeşliği ifade etmektedir. Hatırlayınız! Mekkeli Müslümanlar dünyaya ait, ana-baba, kardeş, mal-mülk ne varsa Allah için o beldeyi terk etmişler; Medineli Müslümanlar da o Müslümanları bağrına başmış, evlerini, mallarını, işlerini paylaşmış ve kardeş olmuşlardır. Bu kardeşlik aynı ana-babadan oluşan kan bağı kardeşliğinin ötesinde, tarihte eşi ve benzeri olmayan bir İslam kardeşliği olmuştur. Hicret sadece Mekkeliler ile Medinelileri kardeş yapmamış, yüzyıllar boyu süre gelen Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinin düşmanlığını da kardeşliğe dönüştürmüştür.

Değerli Kardeşlerim! 
Demek ki hicret sıradan bir göç, bir kaçış değil, yeni ilahî hedefleri olan bir hareket, bir direniştir. Allah için terk etmeyi göze alıp, Allah için yeni bir başlangıca açılan bir kapıdır. Rabbimiz çeşitli ayetlerde hicreti ve muhacirleri övmüş, onların mükâfatlandırılacağını bildirmiştir. Bakara suresinde şöyle buyurulur: “İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihat edenler; şüphesiz bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” [1] 

Hicret öylesine övülmüş, muhacirlere öylesine mükâfatlar verileceği vadedilmiştir ki, pek çok insan Peygamberimiz’e hicret etmek istediğini bildirmiş, ama Efendimiz, artık hicretin olmayacağı, hicretin başka bir şekle büründüğü cevabını vermiştir. Bunun içindir ki, hicret edenlerin yardımcıları olan ensar da aynen muhacirler gibi övülmüştür: Haşr suresinde şöyle buyurulur: “Muhacirlerden önce o Medine’ye yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [2]

Aziz Cemaat!
Bu iki âyet-i kerîmeden de anlaşılıyor ki, hicret muhacir ve ensar ile tamamlanmaktadır. Muhacir olmadan ensar, ensar olmadan da muhacir olunamamaktadır. Her ikisinin ortak noktası ise Efendimiz’in şu hadisi ile özetlenmektedir. Efendimiz buyurur ki: “Mümin, insanların, canları ve malları konusunda kendisinden güvende olduğu kimsedir. Muhacir ise kötülüklerden ve günahlardan uzaklaşan, hicret eden kimsedir.” [3]

Muhterem Müminler!
Görüldüğü gibi hicret bir yer değiştirme değil, kalp, gönül ve ruh değiştirmedir. Karanlıktan aydınlığa, kötülükten iyiliğe, günahlardan sevaba kaçış, nihayetinde sadece Allah’a sığınmadır.

Rabbim, hicret etmediği hâlde muhacirlerle haşrolunacak kimselerden olmayı nasip etsin!

[1] Bakara suresi, 2:218
[2] Haşr suresi, 59:9
[3] İbn Mâce, Fiten, 2; H. No: 3924

………………………………………………….

 

Ümmetin Selâmı..!

 

Muhterem Mü’minler!

Esselâmu Aleykum! Bu selâm, ümmetin size selâmıdır. Dun yaptığımız bayram için kendileri gönderdiğiniz Kurbanları kestiler. Bugün ve yarın da kesmeye devam edecekler. Sizler ki, Kurbanlarınızı onlar için gönderdiniz, onlara elçi olarak kardeşlerinizi ve selâmlarınızı gönderdiniz, onlar da sizlere en içten ve gönülden gelerek selâmlarını gönderdiler. Esselâmu Aleykum!

Aziz Kardeşlerim!
Hakikaten bu selâm nelere kadir değil? Anında bir kalbi yumuşatıyor, bilmediğiniz, tanımadığınız, daha önce hiç görmediğiniz insanlara kalbinizi gönlünüzü açıyor. Yaklaşık 350 kardeşimiz sizlerin selâmını ulaştırmak, ümmetle kucaklaşmak, ümmetle bayramına bayram katmak üzere dünyanın pek çok yerine dağıldılar. Ve gördüler ki, sırf Allah rızası ile gönderilen o selamlar, nice yüzleri güldürdü, nice dualara vesile oldu.

Bu yüzden bu ümmet çok şanslı: Birbirine gıyabında dua ediyor, birbirini gıyabında kucaklayabiliyor. Bizlere bu imkanı sağlayan teşkilatımıza da ne kadar teşekkür etsek azdır. Siz varsanız, bu teşkilat var olacaktır. Nasıl ki, yıllar önce attığınız tohumlar şimdi meyveye durdu, yıllar sonra gelecek olan Müslümanlar da bizim tohumlarımızın meyvelerini toplayacaklar.

Kardeşlerim! 
İçimizden büyüklerimizden hatırlayanlarımız vardır. O ilk tanışmalarımız bir selâm ile başlamamış mıdır? İşte o ilk selâmlaşmalar şimdi kalbimizi, gönlümüzü dolduruyor, yumuşatıyor. Hutbemizde okuduğumuz şu uzunca ayetin mealine baktığımızda, bizim birbirimizle olan ilişimizin temelini, huzur, güven esenlik, hoşnutluk olan selâm oluşturmaktadır. Ayette şöyle buyurulur: “Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur. Kendi evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya annelerinizin evlerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip olduğunuz evlerde ya da dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. Bir arada veya ayrı ayrı olarak yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selâm verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar.”[1]

Değerli Müslümanlar!
Ayette geçen sakınca yoktur şeklinde geçen kelimenin anlamı, yapsanız da olur, yapmasanız da olur manasında bir ifade değildir. Aksine, yapmıyorsunuz, buna izinlisiniz manasında teşvik manası vardır.

Selâma gelince. Selâm mecburîdir. Çünkü selâm, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileğidir. Eğer o selâm, Allah katında hoş ve mübarek bir esenlik dileği ise, ailemize, çocuklarımıza, akrabalarımıza, dostlarımıza, tanıdık veya tanımadık her Müslümana verdiğimiz ve onlardan aldığımız selâm, elbette ki, mübarek olacak, bereketli olacaktır.

İşte dünyanın her tarafına gönderdiğiniz ve onlardan aldığınız selâm da, Allah’ın izni ile bu selamlardan biridir. Öyle inanıyor, öyle dua ediyoruz.

Bir Bayram günü, böylesine önemli bir dua almayı bizlere nasib eden Rabbimize sonsuz şükürler olsun! Rabbim, ne bu dünyada ne de âhiret yurdunda bizleri selâmdan mahrum eylemesin!

[1] Nûr suresi, 24:61

…….

24,09,2015

Bayram Hutbesi: Kurban Bayramı!..

Muhterem Mü’minler!

Hacılarımız, Arafat’a vakfeye durarak ellerini rabbimize açtılar, dualarını ettiler. Bugün, şeytan taşlayacaklar ve Beytullah’ı tavaf edecekler. Lebbeyk Allahumme Lebbeyk: Buyur ya Rabbi, emrine hazırım diye başladıkları haclarını, Allahu Ekber, Allahu Ekber, la İlahe illa’llahu Ekber diyerek Kurbanlarını da kestikten sonra yavaş yavaş tamamlayacaklar. Rabbimiz her Müslümana haccetmeyi nasib eylesin!

Aziz Kardeşlerim!
Hiç dikkat ettiniz mi? Bugünkü bayramımız hac bayramı değil de niye Kurban bayramıdır? Nasıl oluyor da, hac Müslümanlara farz iken, o farzı yerine getirirken bin bir türlü meşakkate katlanırken, bizler her yıl hac sonrasında hac bayramı değil de kurban bayramı yapıyoruz. Hâlbuki, kurban, hac ile alakalı bir ibadettir.

Değerli Müslümanlar! 
Hem haccın hem de kurbanın hikmeti, Müslümanları kulluk şuuruna, ve nimetlere şükür şuuruna, yani takvaya erdirmektir. Nitekim, Allah (c.c.), Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele!”[1] 

Meşakkatlerle dolu olan haccın tamamlanması sonrasında kesilen kurban bir nevi şükürdür. Bizler hac yapmasak bile, bulunduğumuz yerlerde kurban kesmekle mükellefiz. Zira, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de: “Her ailenin her sene Kurban kesmesi vaciptir. Ben Kurban gününde bayram yapmakla emrolundum. O günü Allah bu ümmet için bayram kılmıştır”[2] buyurmuşlardır.

Kıymetli Cemaat! 
Bayramın en önemli özelliği, sevinçlerin ortaya konulmasıdır. Bayram, insanların, akrabaları ile, dostları ile bir ayara gelerek kucaklaşması, helâlleşmesi, birbirinden özür dilemesi, birbirlerine hediyeler vermesi şeklinde kutlanır.

İste bu sevinçler ve kutlamalar hep Allah rızasına yönelik kutlamalardır. Şükrün edasının, Allah’a itaatin, O’na kulluğun sevincinin kutlamasıdır. Ayette de işaret buyurulduğu gibi, bu Kurbanların ne eti, ne kanı Allah’a ulaşmayacaktır. Allah’a ulaşacak olan sadece ve sadece bizim takvamızdır. Takva, biliyorsunuz ki, kısaca Allah’tan korkmak manasındadır. Lakin, Allah korkunç olduğu ve korkulacak bor makam olduğu için değildir bu korku. Bu korku kendimizden, amellerimizin riyakârlığından, boşa gitmişliğinden dolayı içimizde oluşan endişedir. Bu endişe, bu korku sebebiyledir ki, kulluğumuzda gösterişten uzak, samimiyet, hulus-i kalp hakim olur. Gönlümüz, göğsümüz iyilik ve neşe dolar. Rabbimize yalvardığımızda O’ndan bir şeyler isteyecek yüzümüz olur. Yoksa Allah hiç bir şekilde ve hiç bir zaman korkunç değildir.

İşte bu yüzdendir ki, Arafat sonrasına rastlayan ve adına eyyam-ı nahr, kurban günleri denilen günlerde bu Kurbanları şükrümüzün ve takvamızın bir işareti olarak Allah adına keseriz. Allah adına, en az üçte birini, Allah’ın diğer kullarına hediye ederiz. Şimdi pek çoğumuz bu kurbanları, bayramları gerçek bayramlara dönüştürmek, ümmet ile buluşmak, Ümmet ile kucaklaşmak için uzak uzak diyarlara bağışladınız. Ne mutlu sizlere ki, kurbanlarınızı bir kez daha ümmetle kucaklaşma vesilesi yaptınız. Bilmediğiniz, görmediğiniz kardeşlerinizi böylece kucakladınız, onların bayramlarına bayram ilave ettiniz.

Rabbimizden duamız şudur: Ya Rabbî, sana el açan bu ümmeti koru, bayramlarımızı hakikî bayramlar yapmayı nasib eyle!

Bazıları kanla, göz yaşı ile yoğrulsalar da, İslam ümmetinin bayramı mübarek olsun!

[1] Hac suresi, 22:37
[2] Ebû Dâvûd, Dahaya (Kurbanlar) 1-2. H. No: 2788-2789

……………………………………………………………………….

Vakit kurban vaktidir..!

“Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire yedirin.” (Hac suresi, 22:28)

Muhterem Müslümanlar!

Dünya bir durak, bizler ise birer yolcuyuz. Yeryüzündeki hayatımız, bu yolculuğun sadece bir bölümünden ibarettir. Ortaya koyduğumuz eylemler dünyada bir sonuç doğurduğu gibi sonraki süreçler için de belirleyici öneme sahiptir. Bu manada güzel bir akibet için iyi tohumlar ekmek gerekir dünya tarlasına.

Ahlaki davranmak, erdemli olmak insan olmanın, İslam’la şeref bulmanın bir gereğidir bizler için. Paylaşmak bu erdemlerden önemli bir tanesidir; kendinde olandan bir kısmını kardeşi için vermek, ihtiyaç sahibine infak etmek ve bunun için karşılık gözetmemek. Hem nihai manada veren Allah (c.c.) değil mi? Biz, bize verilenden bir kısmını vermekle, bizde olanı paylaşmakla sahip olduğumuzun şükrünü eda etmiş oluruz.

Değerli Kardeşlerim! 
Zenginlerin daha da zenginleştiği, fakirlerin gitgide daha da fakir hâle geldiği; adaletsiz paylaşımın, işgal edilmiş toprak ve zihinlerin çoğaldığı; tokun açın hâlinden bihaber olduğu bir zamanda paylaşmayı kardeşliğin gereği sayan, dayanışmayı öne çıkaran adımlar atmak, bu adımları hatırlatacak eylemlerde bulunmak gerekir. Kurban bu adımlardan biridir; çünkü kurban paylaşınca güzeldir, paylaştıkça güzelleşir…

Bugün yeryüzü âdeta kaynayan bir kazan hâline geldi. İnsanlar mutsuz, umutsuz. İnsanlar huzursuz, acı ve mağduriyet içerisinde. Umudunu yitiren insan her şeyini yitirmiş demektir. Kaos içerisindeki ülkelerinden kaçarak dünyanın farklı ülke ve bölgelerine hicret etmek zorunda kalan insanlar yeniden hayata tutunmak ve yeni bir hayat inşa etmek için bizlere ellerini uzatıyorlar. Çaresizler; eşleri ve çocuklarıyla nice ağır bedeller ödeyerek geldiler. Avrupa’ya ulaştılar ulaşmasına ama sıkıntıları burada da devam ediyor. Yiyecek, giyecek, barınma, sağlık, eğitim ve daha birçok alanda yardıma ihtiyaçları var. Geçtiğimiz günlerde Avusturya’da bir kamyonun arkasında havasızlıktan ölen 71 mülteci, acının sadece gün yüzüne çıkan bir örneğiydi.

Kıymetli Müminler! 
Tüm olumsuz gelişmelere rağmen, insani sorumluluklarını kuşanmış müminler olarak bizler, “Kim bir mümin kardeşinin dünyalık bir ihtiyacını giderirse Allah da onun ahirete ait bir ihtiyacını giderir.” nebevi buyruğuyla hareket etmek durumundayız. Yediklerimizden yedirmek, giydiklerimizden giydirmek mümin olmanın özelliklerinden olarak Kur’an’da emredilmektedir. Böylece Kurban Bayramı vesilesiyle ihtiyaç sahibi kardeşlerimize ulaşmak, onları soframıza ortak etmek, onlarla ekmeğimizi paylaşmak ve böylece mazlumun gönlünü almak suretiyle Allah’ın rızasını kazanmak en büyük ödevimizdir. Bu manada kurban çok şey hatırlatır bize. Bizi Rabbimiz’e, bizi bize, bizi kardeşlerimize yakınlaştırır. Yoksulu ve fakiri gözetmenin gereğini, paylaşmanın önemini hatırlatır. Paylaşmak için uzak mesafelerin engel olmadığını söyler bize… Paylaşmanın tadı, paylaştığımız şeyi tatmaktan daha tatlıdır; o zaman anlaşılır ki, bereket paylaşmakta yatmaktadır.

O hâlde şimdi vakit kurban vaktidir. Vakit yakınlaşma vaktidir. Vakit; insanlığın ölmediğini, paylaşmanın değerini, kardeşliğin gereğini göstermenin vaktidir. Vakit, dağınık ümmet coğrafyamızın mahzun bireylerini sevindirme, uzakları yakın kılma, bekleyenleri daha fazla bekletmeme vaktidir. Vakit bir yüreğe dokunmanın, bir gönlü kazanmanın vaktidir. Vakit paylaşma vaktidir.

Hasene derneğinin 100 ülkede “Kurban paylaşınca güzeldir” sloganı ile başlattığı kurban kampanyasına destek olabilir, kurbanlarınızı dünyanın farklı kıta ve ülkelerine gönderebilirsiniz. Rabbim bizleri kurbanla yakınlaşan ve paylaşanlardan eylesin. Amin.

 …………………………………………

Mülteciler kardeşlerimizdir..!

“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr suresi, 59:9)

Muhterem Müslümanlar!
Yaşlı dünyamız tarih boyunca birçok zulme şahitlik etti. İhtiras sahibi, kalbi taşlaşmış, geleceklerini mazlumların sömürülmesine yaslamış hâkim güçler, kendi çıkarları doğrultusunda çocuk, kadın ve ihtiyar demeden insanları katlediyorlar. Bugün de bu kirli savaşlara, ülkelerin ve insanların sömürülmesine şahitlik ediyoruz. Geçmişten bugüne zulüm maalesef artarak devam ediyor.

Mağduriyetle özdeşleşen ve sömürülmekten kendi ayakları üzerinde duramayan Afrika kıtası, savaşlardan gözünü açamayan Ortadoğu coğrafyası kirli oyunların, kötü hesapların kıskacından bir türlü kurtulamıyor. İşte dünya üzerindeki milyonlarca mülteci bu olumsuz sonuçların bir yansımasıdır. Yapılan resmî açıklamalar, savaşlardan dolayı oluşan dünya üzerindeki mülteci sayısının 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ilk defa bugün 50 milyonu aştığını söylüyor. Dile kolay; 50 milyon insan yersiz, yurtsuz ve çaresiz.

Değerli Kardeşlerim! 
Bu insanları mülteci durumuna düşüren gerekçeleri unutmamalıyız. Dünyanın bir tarafındaki sıkıntılar bugün refah içerisinde yaşayan diğer tarafına yansımaya başladı. Dünyanın bir kısmı refah içerisinde yaşasın diye diğer bir kısmını görmezlikten gelmişseniz, ya da bu ateşi söndürmek için gayret içerisinde değilseniz, sorunlar gelip sizi de buluyor.

Savaşlardan ve çaresizlikten dolayı, insanca yaşayabilmek ve çocuklarına bir gelecek inşa edebilmek için on binlerce mazlum Avrupa’nın kapılarına dayandı. Bunların çoğunluğunu kadın ve çocuklar oluşturuyor. O kapıya ulaşamayan binlerce insan ise Akdeniz’de hayatını kaybetti. Bunun en acı örneği geçtiğimiz günlerde cansız bedeni Bodrum’da kıyıya vuran, daha 3 yaşındaki Suriyeli Aylan oldu. Aslında kıyıya vuran bütün bir insanlıktı. İnsanlık ölürse ne yaşar? Vicdanlar sessiz kalırsa kim neyi konuşur? Gözler kör, kulaklar sağır, kalpler duyarsız hâle gelmişse orada insanlıktan söz edilebilir mi? Küçük Aylan’ın sahile vuran cansız bedeni dünyanın ilgisizliğini resmeden bir sembol oldu. Maalesef bu ilgisizlik bazı Avrupa ülkeleri için geçerli olduğu gibi birçok İslam beldesi için de sözkonusudur. Macaristan’a kadar gelmiş Suriyeli küçük bir çocuğun kendisine uzatılan mikrofonlara verdiği şu cevap ne kadar ibretlikti: “Biz Avrupa’ya gelmek istemiyoruz. Suriye’ye lütfen yardım edin. Savaşı durdurun yeter.”

Sorumlular ivedilikle harekete geçip artık akan kanı durdurmalı, yerinden yurdundan edilen mazlum halkların sessiz çığlığını işitmelidirler. Bunun için daha kaç cansız bedenin Akdeniz sahillerine vurması gerekiyor?

Kıymetli Müminler! 
Mülteciler kardeşlerimizdir. Bizler sahip çıkmazsak kim sahip çıkar? Bizler dünyanın neresinde olursa olsun yapılan zulme sessiz kalamayız, kalmamalıyız. Bir mazlumun gözyaşının cehennem ateşini söndürdüğüne inanan bir ümmetiz. “Kim bir mümin kardeşinin dünyalık ihtiyacını giderirse Allah da onun ahiretteki bir ihtiyacını giderir.” buyurur Peygamberimiz. Bugün mülteci kardeşlerimizin ihtiyacını giderme, onlarla yardımlaşma vaktidir. Ensar gönüllü insanlar olarak bizler onlara kapılarımızı, sofralarımızı ve dahi kalplerimizi açmalıyız. Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirlere Medineli ensarın kapılarını, sofralarını ve imkânlarını açtığı gibi bizler de gönüllerimizde hiçbir rahatsızlık duymadan imkânlarımızı kardeşlerimizle paylaşmalıyız. Bu kardeşliğin gereğidir. Kardeşlik sözde değil, özde, eylemde de yansıması gerekir.

Şu ana kadar gelen mültecilerin ilk olarak yerel imkânlarımızla gıda ve barınma ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştık. Bugün startını vereceğimiz mülteciler için yardım kampanyamızla birlikte, “her cami bir aile bin umut” sloganıyla her bir camimizin bir mülteci ailenin bakımını üstlenmesini talep ediyoruz. Ayrıca dini ihtiyaçlarını karşılamak bakımından Hasene yardım derneğinin katkılarıyla İbadet Paketi dağıtımı gerçekleştirilecektir. Yine yaklaşmakta olan Kurban Bayramı vesilesiyle mültecilere yönelik kurban eti dağıtımının yanında kalıcı projelerin hayata geçirilmesi için teşkilatımız çalışmalarını yoğun bir şekilde devam ettirmektedir. Bu çalışmalar tamamlandığında cemaatimizle paylaşılacaktır.

Değerli Kardeşlerim! 
Vatanından, ailesinden ayrı Avrupa ülkelerine mülteci olarak gelmiş kardeşlerimize Allah’tan sıhhat ve afiyet ile birlikte İslam üzere bir hayat dilerken, özellikle son günlerde ülkemizde huzura, barışa, kardeşliğe kurşun sıkan zalimlere Rabbimiz fırsat vermesin diyor, bilvesile şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine de sabırlar temenni ediyorum.

 ……………………………………………………………

Allah, iman edenlerin velisidir..!

 

Muhterem Kardeşlerim!

Bizleri yaratan, bizlere bu dünyada sonsuz rızıklar ihsan eden Rabbimiz bizimle dost olabilmektedir. Onun içindir ki, “Allah dostu, veli” gibi tanımlamaları duyar, işitiriz. Ama aklımızdan çıkarmayalım ki, gerçek Allah dostunu, gerçek veliyi ancak Allah bilir. Buna rağmen Rabbimiz, kendisinin nasıl dost edinileceğini açıklamış, tüm kullarını kendisini dost edinmeye davet etmiştir. Bakara suresinde veliliğin ilk şartı şu şekilde açıklanmıştır: “Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.”[1]

Muhterem Cemaat!
Veli kavramı sözlükte; birine yakın olmak, yardım etmek, dost olmak, birinin işlerini üstlenmek anlamlarına gelmektedir. Ayet ve hadislerde geçen veli kavramı da genel olarak Allah’ın müminlerin dostu olduğu, onların koruyucusu ve onların işlerini üstlendiği şeklinde anlaşılmıştır.

Aziz Müslümanlar! 
Allah’ın bütün kulları arasından sadece mümin olanlarının velisi, yani dostu olmasının iki yönü bulunmaktadır. Bir yönü kulla, diğer yönü ise Allah’la ilgilidir. Mümin kulu ilgilendiren veçhesi, ilahî muhabbete erişmek ve Allah’ın dostu olabilmek için belli yollardan geçmesidir. Bu kısaca, kulluğun gerektiği şekilde ifa edilmesidir. Yani kulun, kendisine emredilenleri yapması ve yasaklananlardan sakınmasıdır.

Kulun kulluğuna ve samimiyetine göre onu kendisine dost seçen Allah ise, masiyetten kaçınan ve ubudiyetle kendisine yaklaşan kullarına yakınlık gösterir. Rabbimiz’in bize yakınlık göstermesi, bizleri koruması altına almasıdır, bizi nefsimizle baş başa bırakmamasıdır. A’râf suresinde: “…Ve O, sâlih kullarına sahip çıkar/onların koruyuculuğunu yapar.”[2] denilerek bu duruma işaret edilmiştir.

Burada şunu da ifade edelim ki, Allah’ın kulu üzerinde velayeti ve bu kavramın altına giren dostluk ve kulunu koruması gibi hususlar öncelikle insanın maneviyatını ilgilendiren meselelerdir. Bu sebeple, Allah’ın kulunun dostu olması, o kulun ahirette saadete erişebilmesi için bu dünyada takip edeceği yolu ona kolaylaştırması ve bu yoldan sapmasını önlemesi olarak de değerlendirilebilir. Çünkü bir mümin, bir Müslüman için ahiret dünyadan çok daha değerlidir.

Muhterem Müminler! 
Fakat Allah’ın dostu olmak istisnai ve erişilmesi herkese nasip olmayan bir makamdır. Ama herkes Allah’a dost olabilme imkânına sahiptir. Bu yüzdendir ki, ilahî dostluğa erişebilmek için bazı şartlar sıralanmıştır. En başta sağlam bir inanç ve teslimiyet gelir. Daha sonraki aşamada farzları yerine getirmek ve haramlardan sakınmak gelir. Yani Allah’ın dostluğunu sâlih ameller kazandırır. Üçüncü aşamada ise ilahî muhabbete ulaşmamıza vesile olacak nafile ibadetler yer almaktadır. Nafileler, kulun farzların ardından, hâline göre kulluk bilinciyle hareket etmesidir. Bu namaz, oruç, sadaka, zikir şeklinde olabileceği gibi, örneğin ibadet niyetiyle insanların ihtiyacına çare olmak için gayret etme şeklinde de olabilir. Önemli olan; bir kişi nasıl ki, sevdiği bir kişinin gözüne girebilmek, ona daha yakın olabilmek ve kendisini sevdirebilmek için özel gayret sarf ediyorsa, Allah’ın dostluğu için de öyle gayret sarf edilmesidir.

Hutbemizi bir ayet meali ile bitirmek istiyoruz: “Allah’a bağlanın, çünkü O sizin dostunuzdur. Ne iyi dost, ne güzel yardımcıdır O![3] 

[1] Bakara suresi, 2:257
[2] A’râf suresi, 7:196
[3] Hac suresi, 22:78

…………………………………………………………………….

Hedefimiz Allah rızasını kazanmak olmalı..!

Muhterem Cemaat!

Hiç şüphesiz ölüm dünya hayatının hiç değişmeyen hakikatlerinden biridir. İnsanlar için ölüm, ilk insan Hz. Âdem ile başlayıp binlerce yıllık insanlık tarihinde hiçbir istisnası olmadan süregelmiştir.

Ankebût suresinde Rabbimiz: “Her can ölümü tadacaktır. Sonra döndürülüp bize getirileceksiniz.”[1] buyurmaktadır. Ayetin devamında ise kendi rızası yolunda çalışan, o yolu takip eden kimselere büyük müjdeler vermektedir: “İman edip sâlih amel işleyenler var ya, onları içinden ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennet köşklerine yerleştireceğiz. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir! Onlar, sabreden ve yalnız Rableri’ne tevekkül eden kimselerdir.”[2]

Muhterem Müminler!
Allah’tan geldik, elbet yine ona döndürüleceğiz. Nice insanlar bizden evvel bu dünyada yaşadılar, göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden ömürlerii tükettikten sonra dünya hayatından ahiret yurduna göç ettiler; biz de aynen onlar gibi bu dünyadan göçüp gideceğiz. Elbette bizleri yoktan var eden ve bizlere hayatı bahşeden Rabbimiz bizleri bu dünyaya sebepsiz gönderme-miştir. Âl-i İmrân suresinde de açıkça beyan edildiği üzere bu dünyada yaptıklarımız ahirette karşımıza çıkarılacaktır. Ayette şöyle buyurulur: “Her canlı ölümü tada-caktır. Kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise bir aldatma metaından başka bir şey değildir.”[3]

Aziz Cemaat!
Peki, kendimizi muhasebeye çektiğimizde ölüm hakikati bizi acaba ne kadar meşgul etmektedir? İmkân sınırlarının çözüldüğü bu çağda, giderek daha da hızlanarak akan hayatımızın neresinde ölüm gerçeğini hatırlayabilmekte ve amellerimiz ile bir hesaplaşma içinde olabilmekteyiz? Birazdan namazı kılmak için oturduğumuz şu saflarda dahi zihinlerimiz dünyalığa dair düşünce-lerden bütünüyle beri midir? Ya da Allah’ın rızasını kazanma düşüncesine yakın mıdır?

Değerli Kardeşlerim! 
Dünya hayatının gelip geçici oyun ve oyalanmaları bizi gaflete düşürmemelidir. Rabbimiz bizi bu konuda da uyarmış ve şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Rabbiniz’e karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına yarar sağlayamayacağı günden korkun! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın.”[4]

Aziz Müminler!
Ölümden kaçış olmadığı gibi, bu ömrün bir gayesi ve amellerimizin de bir hedefi olmalıdır. Ölüm hak, dünya hayatı da geçici ise, o hâlde hayatımızın yegâne amacı Allah’ın rızasını kazandıracak ameller olmalıdır. Amellerin ancak Allah rızası için yapıldığında değer bulduğu hakikatini unutmamalıyız.

[1] Ankebût suresi, 29:57
[2] Ankebût suresi, 29:58-59
[3] Âl-i İmrân suresi, 3:185
[4] Lokmân suresi, 31:33

………………………………………………………………………………

Hutbe: Kâbe ve Hacc’ın Manası..

Muhterem Cemaat!

Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Doğrusu insanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev, Mekke’de bulunan, âlemlere doğru yolu gösteren Kâbe’dir. Orada apaçık deliller vardır; İbrâhim’in makamı vardır; kim oraya girerse, güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe’yi haccetmesi farzdır. Kim inkâr ederse bilsin ki, doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir.”[1]

Değerli Kardeşlerim!
Kâbe’yi ziyaret, Hz. İbrâhim zamanından putperestliğin yayılışına kadar, tevhit esaslarına uygun olarak sürdürülmüştür. Mekke’de putperestliğin başlamasıyla müşrikler Kâbe ve çevresine çok sayıda put dikerek burayı puthaneye çevirmişlerdir. Hz. İbrâhim’in dinine bağlı Hanîfler gibi birçok kişi ise Kâbe’yi putperest anlayışın dışında ziyarete devam etmiştir. Mekke müşrikleri Kâbe’yi ve etrafını putlarla doldurmalarına rağmen hiçbir zaman onu bu putlara nispet etmemişler, daima Beytullah olarak görmüşlerdir. Fakat kendilerini Allah’a yaklaştırdığına inandıkları putlara kurban kesip dua etmekten de vazgeçmemişlerdir.

Muhterem Müslümanlar! 
Hz. Peygamber, risalet görevinin en önemli misyonu olarak putperestliği ortadan kaldırmak istemiş, Kabe’yi yeniden tevhidin merkezi hâline getirmeyi arzu etmiştir. Nihayet Medine’ye hicretten sonra gerçekleştirdiği faaliyetlerin ardından Mekke’yi Müslümanların fethine açarak Kabe’yi putlardan temizlediği gibi, Hz. Bilal’in ezanıyla birlikte Kâbe’de yeniden Allah’ın adı yankılanmaya başlamıştır. Artık bundan sonra içine şirk bulaşmış hac uygulamaları lağvedilip Hz. İbrâhim’den beri devam eden tevhit esaslı hac ibadeti yeniden hayat bulmuştur.

Muhterem Müminler! 
Hac ibadeti neredeyse bütün dinlerde mevcut olup, kutsal kabul edilen mekânlarda belli ritüellerin tekrarlanması şeklinde gerçekleştirilirdi. Haccın temelinde uluhiyetin herhangi bir yerde tecellisi inancı yatmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, yoluna gücü yetenlerin hac görevini ifa etmesinin Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkı olduğunu belirtmekte[2], Hz. Peygamber de haccın İslam’ın beş şartından birini teşkil ettiğini haber vermektedir.[3]

Muhterem Müminler
Hac ibadetinin müminlerin hayatında büyük anlamı vardır. Öyle ki Resûl-i Ekrem, Allah rızası için hacceden ve haccın belirli günlerinde cinsel ilişkiden, ayrıca günah sayılan davranışlardan sakınan kimsenin annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arınmış olarak memleketine döneceğini müjdelemiştir.[4] Bir başka hadiste de şöyle buyurulmaktadır: “Hac ile umreyi birbirine ekleyin. Çünkü bunlar körüğün demir, gümüş ve altının kirini gidermesi gibi fakirliği ve günahları giderir. Makbul bir haccın karşılığı ancak cennettir.”[5]

Müminin hem malı hem de bedeniyle gerçekleştirdiği bir ibadet olan hac insanın bütün varlığını ilgilendirir ve bu haliyle külli bir teslimiyetin ifadesidir. Diğer yükümlülükler gibi hac da insan merkezli ve insanın ihtiyaç duyduğu hayırların tahakkukunu hedef alan bir ibadettir.

Hac ibadetinin fert ve Müslüman toplum açısından sağladığı manevi kazançların kişiden kişiye, toplumdan topluma ve devirden devire farklılık arzettiği görülür. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Her insan niyetine, iradesine ve yeteneklerine bağlı olarak hacdan farklı nasipler elde edebileceği gibi, hiç nasip almadan bu seyahatten dönenlerin bulunması da mümkündür. Bu sebeple hac ibadetinin sembollerinden ziyade asıl maksadına vakıf olmak gerekir.

Rabbim bütün ibadetlerimizi kabul buyursun!

[1] Âl-i İmrân suresi, 3:96-97.
[2] Âl-i İmrân suresi, 3:97
[3] Buhârî, “Îmân”, 1, 2; Müslim, “Îmân”, 19-22; Tirmizî, “Îmân”, 3
[4] Müslim “Hac”, 438
[5] Tirmizî, “Hac”, 2

………………………………………………………………………………………..

 

Katılaşmış kalpten Allah’a sığınmak..!

(17 Temmuz’15)

Muhterem Müslümanlar!

Bayramınız mübarek olsun! Rabbim, daha dün bitirdiğimiz ramazan ayını bereketli kıldığı gibi bu günümüzü, yarınımızı ve öbür günümüzü de nihayetsiz ihsanı ile bereketlendirsin.

Kıymetli Kardeşlerim!
Bugün bizim sevinç günümüz, sürûr günümüz, sevincimizi ortaya koyma günümüzdür. Bugünümüzde kırgınlık, darlık, küslük; komşuya, akrabaya, eşe-dosta kötü gözle bakmak yoktur. Hem nasıl olabilir ki? Daha dün oruç tutmadık mı? Farz namazlarımıza ilaveten teravih namazı kılıp Rabbimiz’e yönelmedik mi? Rabbimiz’in bizlere doğruyu eğriden, hakkı batıldan, güzeli çirkinden ayırt etmemiz için gönderdiği, hayat rehberimiz Kur’an’ı okumadık mı? Rabbimiz, bize ramazanda yemek yemeyi, su içmeyi yasakladığı için yemek yiyip su içtik mi? İşte en azından sadece bunun mükâfatı olarak Rabbimiz bu günümüzü bizlere bayram günü olarak bağışladı. Bu bayram gününde, hiçbir müminin gönlünü kıramayacağımız gibi, hiç kimsenin bize gönlünün kırık olmasını, küskün olmasını da kabul edemeyiz.

Değerli Kardeşlerim! 
İnanıyoruz ki, bu gönülleri İslam’da kardeş kılan Rabbimiz, O’nun rızası yolunda kardeşliğimizi pekiştirdiğimiz sürece bizim kardeşliğimizi bereketli kılacaktır. Rahmet ve mağfiretiyle kalplerimizi yumuşatacak, gönüllerimizi birbirimize ısıtacaktır.

Aziz Müminler! 
Bayramların diğer bir özelliği; kırık kalpleri ve solgun yüzleri sevindirmektir. Bu günlerde elimizden geldiğince fakirleri, yetimleri ve garipleri sevindireceğiz. Ana-babamızın yüzlerini güldürecek, büyüklerimizin hayır dualarını alacağız. Ramazan ayında oruç ve diğer ibadetlerle kazandığımız o kulluk neşesini artık hayatımızın her anına yayalım. Yayalım ki, şu bayramımızın bir anlamı olsun. Bizim asıl bayramımız “O hâlde, Rabbin’i hamd ile tesbih et (yücelt) ve secde edenlerden ol. Sana ölüm gelinceye kadar Rabbin’e ibadet et.”[1] ayetinde buyurulduğu üzere, ömür boyu kulluktur.

Muhterem Cemaat! 
Ramazan Bayramı, Allah’a bağlı olan kalplerin oruç tutarak, kulluk emrini yerine getirmelerinin bir sevinç ifadesidir. Zekâtımızın, fıtır sadakamızın ve diğer her türlü hayır ve hasenatımızın Allah’ın emri olarak yerine getirilmesidir. Bayram; Allah’a gerçek manada kul olma ve samimiyettir.

Bayram; Allah için sevmek, Allah için sevilmek, Allah için sevinmektir ve Allah için sevindirmektir.

Bayram; helale helal, harama haram diyebilecek, bu hakikati her yerde haykırabilecek imanı taşımaktır. Bayram; Allah’ın verdiği malı, mülkü, yine Allah yolunda harcamasını bilmektir. Bayram; Kur’an’a sahip çıkmak ve hayatı onun kurallarına göre düzenlemektir. Bayram; Resûlullah (s.a.v.)’i sevmek kadar, onun düşündüğü gibi düşünmek ve onun yaşadığı gibi yaşayabilmektir. Bayram; dünyada zulüm ve fitnenin ortadan kalkması için çaba sarf etmektir. Bayram; imanla yaşamak, imanla ölmek ve Rabbi’nin huzuruna imanla çıkabilmektir.

Ey Rabbimiz! Bizlere hakiki bayramlar ihsan eyle! Bize bu dini hakikatiyle anlamayı nasip eyle! Bu dünyada açlar, susuzlar, yurtsuzlar var! Bu dünyada savaşlar, işgaller, baskılar, zulümler var. Ey Rabbimiz! Bu biçarelerin de bayram yapabilmelerini nasip eyle!

Tüm İslam âleminin bayramı mübarek olsun!

[1] Hicr suresi, 15:98-99

……

CUMA HUTBESİ (17 Temmuz’15)

Muhterem Müslümanlar!

Bugün, bayram bayram üstüne geldi. Bu sabah Ramazan Bayramını kıldık, şimdi ise cuma bayramında bir aradayız. Rabbimiz’e sonsuz hamdü senâlar olsun.

Bugün itibariyle ramazan gibi bir temizlenme, bir arınma, bir durulanma ayından çıktık. Şimdi vakit, bir daha çamura bulanmama, bir daha kirlenmeme vaktidir. Ve şimdi, inandığımız Allah’ın dinini, Hz. Muhammed Mustafa’nın yolunu hayat tarzı kılmamızın vaktidir. Hayat tarzı demek, bu dünyada nasıl yaşanacağının ilkeleri demektir. Bu ilkeler, Allah tarafından belirlenmiş ve resulü tarafından da bizlere tebliğ edilmiş ise, artık bize düşen o ilkeleri hayatımızın rehberi olarak kullanmaktır.

Aziz Cemaat!
Şu ramazan ayının sıkıcı geldiğini, kendisinin bu ayda daraldığını söyleyen bir Müslüman’ı, bir mümini gösterebilir misiniz? Çocukların bile bu ramazanda nasıl heyecanlandığını, o derin uykularını bölerek sahura kalkmak için yarıştıklarını, uzun uzun teravihlere, ta gece yarılarına kadar katılmak için şu camilerimize neşe kattığını hepimiz gördük, hepimiz yaşadık. Öyleyse ramazandaki ruh hâlimiz Müslümanlar olarak bizim gerçek ruh hâlimiz olmalıdır. Burada Tâhâ suresinin şu ayetlerini gündemimizin başına koymamız gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Bu ayetlerde şöyle buyuruluyor: “Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz. O da şöyle der: ‘Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum hâlde, niçin beni kör olarak haşrettin?’ Allah, ‘Evet, öyle. Ayetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun.’ der. Haddi aşan ve Rabbi’nin ayetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Şüphesiz ahiret azabı daha şiddetli ve daha kalıcıdır.”[1]

Aziz Kardeşlerim!
Çok unutuyoruz, hemen yüz çeviriyoruz. Ayetin de işaret ettiği bir hüsrandan çekiniyoruz ama bizi o hüsrana götürecek olan yoldan gitmekten de vazgeçmiyoruz.

Şükürler olsun ki, Rabbimiz çok merhametlidir ve kendisine dua edilerek, samimi bir şekilde af dilenmesini, tövbe edilmesini istemektedir. Böylece, bu dünyada işlediğimiz hatalardan yine bu dünyada kendi arzumuzla vazgeçme fırsatı sunmaktadır.

Âyet-i kerîme bakınız tevbenin sonuçlarını nasıl açıklıyor: “Ancak tövbe edip de inanan ve sâlih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[2]

Rabbimiz fırsat üstüne fırsat veriyor. Ramazan, Kadir Gecesi, bayram ve şimdi nihayet cuma saati. Akıllı bir insanın yapacağı işte bu fırsatları vakit geçirmeden, zaman kaybetmeden kullanmaktır. Hem de hep birlikte. Hutbemi bir ayet ve bir hadis meali ile bitirmek istiyorum: “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”[3]

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”[4]

[1] Tâhâ suresi, 20:124-126
[2] Furkân suresi, 25:70
[3] Âl-i İmrân suresi, 3:103
[4] Buhârî, Edeb 27

 

Hutba:

Der Islam als Lebensweise

Verehrte Muslime!

Heute fallen zwei Feste auf einen Tag. Am Morgen haben wir das Festtagsgebet verrichtet, jetzt sind wir zum Freitagsgebet zusammengekommen. Alhamdulillâh!

Mit dem heutigen Tage endet der Ramadan, der Monat der geistigen Reinigung. Jetzt sollten wir darauf achten, uns nach dieser umfassenden Reinigung auch weiterhin rein zu bleiben. Es ist an der Zeit, den Islam und den Weg des Propheten zu unserer Lebensweise zu machen. Wie das möglich ist, hat Allah uns über unseren Propheten mitgeteilt. Es liegt nun an uns, unser Leben danach auszurichten.

Liebe Geschwister!
Gibt es einen Gläubigen, der sich durch den Ramadan belastet gefühlt hat? Wir alle haben erlebt, wie sehr sogar die Kinder den Ramadan genossen haben, wie sie darum wetteiferten, zum Sahûr aufzustehen. Wir haben erlebt, wie sich unsere Moscheen während der langen Tarâwîh-Gebete mit Freude erfüllten. So wie unser seelischer Zustand während des Ramadans war, sollte er auch weiterhin bleiben. In der Sure Tâhâ heißt es: „Wer aber meine Ermahnung nicht annimmt, dem ist ein kümmerliches Leben beschieden. Und am Tage der Auferstehung werden wir ihn blind vorführen. Fragen wird er: ‚O mein Herr! Warum hast du mich blind auferweckt, wo ich vorher doch sehen konnte?’ Er wird sprechen: ‚So sei es! Zu dir kam Unsere Botschaft, doch du hast sie missachtet. So wirst du heute missachtet!’ Und so vergelten wir dem Maßlosen, der nicht an die Botschaft seines Herrn glaubt, und wahrlich, die Strafe des Jenseits wird noch härter und nachhaltiger sein.“[1]

Verehrte Muslime!
Wir vergessen oft und wenden uns schnell ab. Wir scheuen die Enttäuschung, aber dennoch gehen wir trotzdem weiterhin einen Weg, der uns in eine solche Enttäuschung führen wird.

Wir sollten dankbar sein, dass Allah sehr barmherzig ist. Er will, dass wir bereuen und ihn in unseren Gebeten aufrichtig um Vergebung bitten. Auf diese Weise gibt er uns die Gelegenheit, von den Fehlern, die wir in dieser Welt machen, aus eigenem Willen heraus abzulassen. Im Koran heißt es über die Tawba: „Außer denen, die bereuen und glauben und gute Werke tun; denn deren Böses wird Allah in Gutes umwandeln. Und Allah ist verzeihend und barmherzig.“[2]

Unser Herr gibt uns so viele Gelegenheiten dazu. Den Ramadan, die Kadr-Nacht, den Festtag und jetzt schließlich die Stunde des Freitagsgebets. Ein vernünftiger Mensch wird diese Gelegenheiten ohne Zögern in der Gemeinschaft wahrnehmen. Ich möchte diese Hutba mit einem Koranvers und einem Hadith beenden.

Im Koran heißt es: „Und haltet allesamt an Allahs Seil fest, und zersplittert euch nicht, und gedenkt der Gnadenerweise Allahs euch gegenüber, als ihr Feinde wart und er eure Herzen so zusammenschloss, dass ihr durch seine Gnade Brüder wurdet, und als ihr am Rande einer Feuergrube wart und er euch ihr entriss. So macht euch Allah seine Zeichen klar, auf dass ihr euch leiten lasst.“[3]

Unser Prophet sagte: „Wenn es um gegenseitige Liebe, gegenseitiges Mitleid und gegenseitigen Schutz geht, sind die Gläubigen wie ein Körper. Wenn ein Körperteil erkrankt, so überkommt auch die anderen Körperteile Schlaflosigkeit und eine fiebrige Krankheit.“[4]

[1]Sure Tâhâ, 20:124-127
[2] Sure Furkan, 25:70
[3] Âli Imrân suresi, 3:103
[4] Buhârî, Adab, 27

KAYNAK: www.igmg.org

…………………………………………………………………………………………………..

Kadir Gecesi’ni bin aydan değerli kılmak..!

Muhterem Kardeşlerim!

13 Temmuz Pazartesi günü, Rabbimiz’in ifadesi ile bin aydan daha hayırlı bir gece olan Kadir Gecesi’dir. Geceniz mübarek olsun! Allah tuttuğunuz oruçları, kıldığınız namazları ve ettiğiniz duaları kabul buyursun!

Değerli Kardeşlerim!
Düşünün bir kere. Önünüzde bir gece var; yani sadece birkaç saatten ibaret bir zaman dilimi. O öyle bir zaman dilimidir ki, tam bin aydan daha değerlidir. İşte bu gece Kadir Gecesi’dir, Rabbimiz’in tüm insanlığa gönderdiği mesajı ihtiva eden Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği gecedir.

Aziz Müslümanlar!
O hâlde bu geceyi bin aydan hayırlı kılmak gerekir. Bilelim ki, gecenin bizzat kendisi hayırlar üretmeyecektir. Bu gecede yapılacak olan hayırlar, hasenatlar, İslam yolunda, Kur’an yolunda atılan adımlar bu gecede katlanacak, kat kat olacak ve değeri bin ayda yapılan ibadetlerden daha kıymetli olacaktır.

Onun içindir ki, bu gecede yapacağımız her şey bir Müslüman’ın hayat gayesinin çok kısa bir özeti olacaktır. Müslüman Allah’a ibadet için yaratıldığına ve namaz da Allah’a ibadetin en önemli şekli olduğuna göre, namaz bu geceyi bin aya bedel kılmak için mutlaka yapmamız gereken bir ibadettir. Teravihlerimizin yanı sıra en az iki rekâtlık bir namaz daha kılalım. İhlas ile ibadet edelim, samimi bir şekilde Allah’tan yardım dileyelim. Müslümanların şuurlanması ve kurtuluşları için dua edelim.

Sonra, Kur’an okuyalım! Bir sayfa olsun okuyalım. Ama anlamaya çalışarak okuyalım. Çünkü Kur’an okumaktan maksat, onun ne dediğini, bizlere Rabbimiz’in ne mesajlar verdiğini anlamaktır.

Muhterem Cemaat!
Bu önemli gecenin kıymeti Kur’an’da bizzat Rabbimiz tarafından şöyle bildirilmiştir:“Biz Onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrâil) o gecede, Rableri’nin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.”[1] 

Ayetlere göre Meleklerin dahi yeryüzüne indiği bu hayırlı gecenin ramazan ayının son günlerine denk gelmesi bir tesadüf müdür acaba? Yoksa, sırf kendi rızası için bu dünya lezzetlerinden el çeken, yoksulu, garibi düşünen, şükür olarak da Rabbi’nin kendisine verdiği nimetlerden sadaka veren, zekâtını aksatmayan, böylece Allah’a kullukta zirveye çıkan bir Müslüman’a merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz’in bir ihsanı, bir lütfu mudur?

Bunların hepsi mümkündür. O lütuftan yararlanabilmek için ise bu nimetleri, bu lütfu, bu ihsanı hak etmek gerekir.

Değerli Kardeşlerim!
Kadir Gecesi bir ömre bedeldir. 87 yıllık bir ömre bedel olan bu gece Müslümanca bir hayatın özetidir âdeta! Rabb’e kulluk, Rabb’in kullarına merhamet. Ve ayrıca kulu olduğumuz Rabbimiz’e en samimi bir şekilde yalvarmak, günahlarımızın ve hatalarımızın affını dilemek. Dikkat edin: Bu hayırlı geceyi kişi bizzat kendisi hayırlı kılacaktır.

Aziz Cemaat!
Rabbimiz’e bir şükür arzı olmak üzere, gerek imkânsızlıkları, gerekse gördükleri zulümler sebebiyle bu mübarek Kadir Gecesi’ni dahi idrak edemeyecek durumda olan ihtiyaç sahibi insanları da düşünecek, onlara merhamet elimizi uzatacağız. Bunun için teşkilatımızın “Mazlum ve Mağdurlarla El Ele” kampanyasına, imkânımızı zorlayarak da olsa katılalım.

Hutbemizi Peygamberimiz (s.a.v.)’in öğrettiği şu dua ile bitirelim: “Allah’ım, sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet.”[2]

[1] Kadr suresi, 97:3-5
[2] Tirmizî, Deavât, 84

 

………………………………………………………..

 

Ramazanı fırsat bilmek..!

Muhterem Müslümanlar!

Rabbimiz’in bizlere sonsuz hazinesinden ihsan eylediği şu rahmet, bereket ve mağfiret ayının ikinci haftasındayız. Rabbim oruçlarımızı, ibadetlerimizi ve taatlerimizi kabul eylesin.

Değerli Kardeşlerim!
Şu ramazan ayını olanca sıkıntısına, telaşına rağmen nasıl heyecanla bekliyorsak, bu ayda nefsimizin kazanacaklarını da aynı heyecanla tefekkür etmek durumundayız. Bu ayı bereketli kılacak, bu ayı rahmetli kılacak ve bu ayı nihayetinde mağfirete, yani kurtuluşa döndürecek olan yine bizleriz. Yoksa nice gafiller vardır ki, ramazan ayını yalnızca aç ve susuz kalarak geçirirler de, bu ayın ne rahmetini, ne bereketini, ne de mağfiretini yakalayamazlar.

Değerli Müminler! 
Ramazanın bereketine ulaşmanın ilk adımı şu âyet-i kerîmede gözler önüne serilmektedir: “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”[1]

Muhterem Cemaat!
Az önce zikrettiğimiz âyet-i kerîme gayet açıktır. Oruç tutarak, teravih namazı kılarak, dua ve tevbe ederek Allah’a kulluğumuzu arz etmek, böylece ibadet etmek, ana-babaya, akrabalar, yetimler ve uzak ya da yakın komşulara iyilik yapmak, ramazanı ramazan yapan temel amellerdir. Dikkat edelim, buradaki iyiliği sadece maddi yardım olarak anlamak yanlışlığına da düşmeyelim.

Bu ay Kur’an ayıdır, oruç ayıdır, takvaya erme ayıdır, tevbe ayıdır, ikram ayıdır, tefekkür ve zikir ayıdır. Öyle ise bu ayda iyilikten, iyi Müslüman olmaktan, akrabanın, komşunun en güvendiği insan olmaktan başka çaremiz yoktur. Peki sadece bu ayda mı böylesi örnek Müslüman olacağız? Elbette ki hayır! Bu ay bizler için sadece bir başlangıç olacak, ihsan üzere kurulacak olan ilerideki hayatımıza bizi hazırlayacaktır.

Bu ayda susuz ve aç kalışımızın amacı, yani ramazan ayının asıl hedefi bedenimizi zayıflatmak değil, bilakis bize doğru olmayanları emreden nefsimizi ve ruhumuzu terbiye etmek, manevi olarak kalplerimizi beslemektir. İnşallah düşüncelerimiz, tavırlarımız, tasavvurlarımız ve amellerimiz ramazan ayının manevi atmosferinde beslenen kalplerimizin ürünü olacaktır.

Aziz Kardeşlerim! 
İşte bunun için, şu mübarek ay ne kadar erişilmez fırsatı önümüze koyuyor, gönlümüzü besliyor, nefsimizi terbiye ediyor ve ibadeti, kulluğu bizler için tatlandırıyor, bilincine varalım. Böylesine paha biçilmez bir zaman dilimini sakın ola ki gaflet içinde geçirmeyelim. Bayram namazını kıldıktan sonra da ramazan ayının üzerimizdeki manevi etkisini unutma gafletine düşmeyelim.

Muhterem Müslümanlar! 
Ramazan ayına ne kadar önem verirsek verelim, bu mübarek aya dair bilmemiz gereken asıl gerçek şudur: Allah’a ibadet, kulluk, akraba ve komşulara, yetimlere, yoksullara ve muhtaçlara ikram ve ihsan ne belirli bir aya tahsis edilir ne de belirli bir zamana. Ramazan ayı ve Kadir Gecesi gibi zaman dilimleri, elbette Rabbimiz’in bizlere özel ihsanı ve bağışıdır. Ancak bilelim ki, Allah’a kulluk, iyi bir Müslüman olmak, iyi bir insan olmak mevsimlik bir şey değildir. Müslüman olmak, bu can bu bedende durduğu müddetçe, Allah’ın emirlerine boyun eğmek, O’nun resulünün izinden yürümektir.

Rabbim ramazanınızı mübarek eylesin!

[1]Nisâ suresi, 4:36

 

…………………………………………………………………….

Zekât ibadeti..!

Muhterem Müslümanlar!

Büyük bir heyecanla idrak ettiğimiz şu ramazan ayında tuttuğumuz oruçların yanı sıra ve geceleyin kıldığımız teravih namazlarına ilaveten bir başka temel ibadetimizi daha hatırlatmak istiyoruz. Bu ibadetimiz zekâttır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ifadesi ile İslam; namaz, oruç ve hac gibi ibadetler ile birlikte zekât ibadeti üzerine kuruludur.

Aziz Cemaat!
Özetle zekât; bir Müslüman’ın, evinde baktığı ailesinin temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra geriye kalan mallarından biriktirdiği mal varlığının kırkta birlik kısmıdır. Zekât, söz konusu mal varlığı ister para olsun ister diğer değerli eşyalar olsun, nisap miktarını geçiyorsa, o Müslüman’ın mal varlığının yüzde iki buçukluk kısmını ayette belirtilen yerlere vermesidir. Nisap miktarına sahip olan bir Müslüman’ın zekâtı vermemesi ya da zekâtı ertelemesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Çünkü zekât isteğe bağlı bir ibadet değil; Allah’ın emri gereğidir.

Aziz Kardeşlerim!
Zekât ibadeti isteğe bağlı olmasa da sevap ve ecri kat kat olacaktır. Allah bunu Bakara suresinin şu ayeti ile açıkça buyurmuştur: “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.”[1]

Demek oluyor ki, namaz ve zekât Allah’ın birer emri olmasının yanı sıra Müslüman olmayı göstermenin de bir yoludur. Ve bunun karşılığı da elbette ki Allah katında verilecektir.

Muhterem Müslümanlar!
Avrupa’da yaşayan Müslümanlar olarak, içinde yaşadığımız coğrafyada bize bahşedilen nimetlerin, dünyanın diğer yerlerindeki insanlara göre ne kadar bol olduğunu görüyoruz. Unutmayalım ki, bizler önümüzde duran bu bol nimetlerin şükrünü eda etmekle mükellefiz. Bu şükrün sadece sözlü olarak ifade edilmesi ise yeterli değildir, şükrümüzü bize bahşedilen nimetleri onlara sahip olmayanlarla paylaşmak suretiyle tam olarak göstermiş oluruz.

Değerli Kardeşlerim!
Bizler cemaat olarak zekât ve fitrelerimizi teşkilatımızın kampanyalarında değerlendiriyoruz. Kur’an’da işaret edilen sekiz yer, Efendimiz’in sünnetinde, ayrıca raşit halifelerin ve pek çok ulemanın uygulamalarında gösterdiği gibi titizlikle tespit ediliyor ve Müslümanların hem şahsi hem de toplumsal ihtiyaçları böylece giderilmeye çalışılıyor. Hepimiz biliyoruz ki İslam’a hizmet etmek, İslam’ı tanıtmak, İslam’ı gelecek nesillere aktarmak, onların içinde yaşadıkları toplumlarda bir Müslüman olarak yerlerini alabilmeleri için oluşturduğumuz şu teşkilatımız bu alanda gerçekten de takdirle karşılanan pek çok ihtiyacı gideriyor, pek çok hizmeti canla başla yürütüyor. Bu hizmetler hepimizin hizmetleridir. Dolayısıyla sevabı da tek tek hepimizin olacaktır. Onun içindir ki, “Ramazanın başındayız, daha çok var.” demeyelim, bir an önce zekât ve fitre zarflarımızı alalım, zekâtımızı verip erkenden teslim edelim!

Muhterem Müslümanlar!
Rabbimiz zekât vermeyenleri ve zekât vermekte ihmalkâr davrananları, “…altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!”[2] ayeti ile uyarırken, Peygamber Efendimiz de,“Mallarınızı zekât vermek suretiyle koruma altına alın, hastalarınızı ve hastalıklarınızı sadaka vererek tedavi edin, gelecek olan belalara dualarla karşı koyun.”[3] buyurmaktadır.

Öyle ise, bu mübarek ve feyizli ayda zekât ibadetlerimizi ifa ederek kulluk görevlerimizi yerine getirmiş olalım. Rabbim zekâtlarınızı ve diğer tüm ibadetlerinizi kabul buyursun!

[1] Bakara suresi, 2:110
[2] Tevbe suresi, 9:34
[3] Ebû Dâvûd, Ebû Nuaym ve Taberânî değişik yollardan rivayet etmişlerdir.

KAYNAK: www.igmg.org

……………………………………………………………

 

Sıla-i rahim/akraba ve dost ziyareti..!

Muhterem Müminler!

İzin günlerimiz yaklaşıyor. Birçoğumuz ana-babamıza, akrabalarımıza ve dostlarımıza kavuşmak üzere yola çıkacağız. İzin için memleketine gidemeyenlerimiz olursa mutlaka, en azından bir telefon ederek yakınlarımızın hâllerini, hatırlarını sormalı, giderebileceğimiz ihtiyaçlarını öğrenmeliyiz.

Rabbimiz defaatle Kur’an’da, Peygamber Efendimiz ise hadislerde bizlere bunu emretmektedir. Bu meyanda, hutbemizin girişinde okuduğumuz şu ayet üzerinde dikkatlice düşünelim: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, idare ve himayeniz altında olanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”[1]

İhmal edilmiş nice ana-babalar bir dost ve evlat yolu gözlemektedir. Kendilerinin hatrını soracak, bir nebze olsun dertlerini paylaşacak çocuklar, akrabalar ya da dostlar zaman zaman ne kadar da aranır.

Muhterem Kardeşlerim!
Bizler yakın veya uzak olsun akrabalarımızla ve dostlarımızla olan ilişkilerimize sıla-i rahim diyoruz. Yani bu ifadeyi akrabalarımıza varmak, onlara kavuşmak anlamında kullanıyoruz. Ancak sıla-i rahim sadece ziyaretten ibaret değildir; çeşitli konularda onların yardımlarına koşmak, hediyeleşmek, dertleşmek, dualarını almak demektir. Sıla-i rahimin nasıl yapılacağı uzaktaki akrabanın durumuna göre değişir. Bazen bir selam, bazen bir kelam yeterli olur; ancak bazen de maddi yardımda bulunmak gerekebilir.

Değerli Müslümanlar!
Efendimiz’in şu mana dolu sözlerine, özlü emirlerine kulak verelim: Şöyle buyurur Efendimiz (s.a.v.): “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin.”[2] “Her kim rızkının bol olmasını ve ecelinin gecikmesini istiyorsa akrabasını görüp gözetsin.”[]3, “Ey insanlar, birbirinize selam verin, akrabanızı gözetin, yemeği yedirin! Geceleyin insanlar uyurken namaz kılın ki selametle cennete giresiniz.”[4] Bununla birlikte sıla-i rahimde ziyaret çok önemlidir. Çünkü ziyaretler, hele küçük de olsa bir hediye ile yapılırsa, akrabalar ve dostlar arasındaki sevgi bağlarını güçlendirir, dargınlıkları sona erdirir. Sevinç ve üzüntülerin karşılıklı paylaşılmasına, sıkıntılara birlikte çareler aranmasına vesile olur.

Ayrıca bize gelen hediyeleri de küçümsemeyelim! Bakınız, sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurur: “Ey Müslüman kadınlar! Komşu hanımlar birbiriyle hediyeleşmeyi küçümsemesin! Alıp verdikleri şey bir koyun paçası bile olsa!..”[5]

Muhterem Müslümanlar!
Artık akrabalık ilişkilerinin, komşuluğun, dostluğun, arkadaşlığın anlamını kaybetmeye yüz tuttuğu günümüzde, özellikle çocuklarımızla birlikte büyüklerimizi ziyaret etmek, hatta bir küçüğümüze, mesela yeğenimize ziyarette bulunmak onların benlikleri üzerinde olumlu ve derin izler bırakacaktır. Eğer bugün sıla-ı rahim dediğimizde, “Bu da ne oluyor?” dercesine birbirimize bakınıyorsak, akrabamızdan, dostumuzdan uzak durmak için fırsat arıyorsak; bunun sebebi bize emredilen akraba bağını sıkıca tutma emrini yerine getirmiyor oluşumuzdur.

Aziz Cemaat!
Sevginin ve muhabbetin değerini hiçbir şekilde maddi olarak ölçemeyiz. Örneğin uzaktaki ana-babamıza veya bir başka yakınımıza maddi yardımda bulunuyor ama onları ziyarete gitmiyorsak bu çok yanlış bir davranıştır. Bizler hem maddi olarak yardım etmeli hem de ziyarette bulunmalıyız. Muhabbet ancak böyle oluşur! Rahmet ancak böyle iner!

Unutulmamalıdır ki, Allah gayret ve çabalarımızı karşılıksız bırakmaz.

[1] Nisâ suresi, 4:36
[2] Buhârî, İlim, 37; Müslim, İman, 74-77
[3] Buhârî, Edeb, 12
[4] Tirmizî, Et’ime, 45
[5] Buhârî, Hibe, 1

KAYNAK: www.igmg.org

………………………………………………..

 

Berat Gecesi..!

Muhterem Kardeşlerim!

Üç aylar içinde bizi şereflendiren mübarek gecelerden bir tanesi de şaban ayının 15. gecesidir, ki biz bu geceye Berat Gecesi deriz. Bu seneki Berat gecesi, önümüzdeki pazartesi gününü salıya bağlayan gece olacaktır. Şimdiden bütün kardeşlerimiz için hayırlı ve mübarek olsun.

Berat Gecesi’ne, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle “mübarek”, Müslümanların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle “berâet”, kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle “rahmet”, geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek sâlih kullar arasına alınması sebebiyle de “berâe veya sakk” gecesi de denir.

Berat Gecesi Allah’ın rahmet, lütuf ve mağfiretiyle, kullarına bağışlanma kapılarını ardına kadar aralayacağı, müminlerin dualarına icabet edeceği, günahlarını affedeceği, yapılan ibadetler normal zamanlardan kat kat fazla mükâfatlandırılacağından dolayı Müslümanlar için tam bir berat olacaktır inşallah. Bu sebeple, Müslümanlar olarak bu geceyi çok iyi değerlendirmek durumundayız.

Muhterem Müminler!
Berat Gecesi’nin fazileti hakkında Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den nakledilen şu hadis çok önemlidir: “Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünde (kandilden sonraki gün) oruç tutun. Çünkü o gece güneş batınca Allah Teâlâ o andan fecir oluncaya kadar: ‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir bela ile) müptela olan yok mu, ona kurtuluş vereyim.’ buyurur.”[1] Bir başka hadîs-i şerifte ise şöyle buyurulmuştur: “Şaban ayının yarısı gecesinde Allah Kelb kabilesinin koyunlarının yünü sayısından daha çok günahı affeder.”[2] Berat Gecesi’nin ehemmiyeti hakkında İmam Şâfiî (r.a.)’dan rivayet edilen şu tespit de önemlidir: “Bize ulaştığına göre, beş gecede yapılan dualar kabul olur: Cuma gecesi, kurban ve ramazan bayramı gecesi, recep ayının ilk gecesi ve şaban ayının on beşinci gecesi.”[3]

Değerli Müslümanlar!
Berat Gecesi’nin faziletli olmasına sebep olarak İslam âlimleri Kur’an’ın topluca Levh-i Mahfûz’dan dünya semasına inmiş olmasını da gösterirler. Buna delil olarak ise, Duhân suresinin şu ilk ayetleri ileri sürülür: “Hâ. Mîm. Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, Biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır. Her hikmetli işe o gecede hükmedilir.”[4] Ayette geçen “mübarek gece”den maksadın Berat Gecesi olduğu, Kur’an’ın bu gecede yedinci semadan dünya semasına indirildiği; Kadir Gecesi’nde ise, ilk kez Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e indirilmeye başlandığı ifade edilir.

Muhterem Cemaat!
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu geceyi iyi değerlendirmemiz için şu tembihlerde bulunur: “Şaban ayının yarısı gecesi olduğunda, Allah dünya semasına iner, müşriklerin ve din kardeşlerine kin duyanların haricindeki kullarını bağışlar.”[5] “Şaban ayının yarısı gecesi olduğu zaman Allah kullarının durumuna bakar; müminleri affeder, kâfirlere ise mühlet verir. Kin ve haset sahibi olanları bu sıfatları terk edinceye kadar kendi hâllerinde bırakır.”[6]

Kıymetli Kardeşlerim!
Bu hadislerde belirtilen kötü hâl ve durumlardan arınmış olarak bu geceyi karşılamalıyız ve Berat Gecesi’nde beratı alabilmeliyiz. Hutbemizi Efendimiz (s.a.v.)’in bu gecede yapmış olduğu dua ile bitirelim ve bu duayı biz de okuyalım: “Allah’ım! Azabından affına, gazabından rızana sığınır, senden yine sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamdetmekten acizim. Sen seni senâ ettiğin gibi yücesin.”[7]

[1] İbn Mâce, Sünen, 4/301, H. No: 1378
[2] Beyhakî, Şuabu’l İman, 3/379, H. No: 3824
[3] Beyhakî, Şuabu’l İman, 5/287, H. No: 3438
[4] Duhân suresi, 44:1-4
[5] Bezzâr, 1/157, H. No: 80; Heysemî, 8/65
[6] Beyhakî, Şuabu’l İman, 5/359, H. No:3551
[7] Et-Terğîb ve’t- Terhîb, II, 119-120

………………………………………………………………

 

Zulüm, Büyük Günahtır..!

Muhterem Kardeşlerim!

Allah’a eş koşmak, O’nun emirlerine karşı gelmek nasıl bir zulüm ise, Allah’ın yarattıklarına karşı yapılan haksızlıklar da zulümdür. Allah ise zulümden ve zalimden hiç bir şekilde hoşlanmaz. Zalimlerin amellerini hem bu dünyada hem de ahirette boşa çıkardığı gibi, yaptıkları o kötülüklerin de cezasını eksiksiz verir.

Aziz Müslümanlar!
Rabbimizin yer yüzüne halife olarak gönderdiği insan, ne yazık ki, gerçek amacını unutmakla kalmamış aynı zamanda, haksızlık yapmayı bir idare sanatı hâline getirmiştir. Son yüzyılda bu idare sanatının şekli ve vasfı değişmiş, ama, haksız uygulamalar aynı şekilde kalmıştır. Bugün yine işgaller ve savaşlarla milyonlarca insan en tabii haklarından mahrum bırakılmakta ve enva-ı çeşit zulme maruz kalmaktadırlar.

Biz zamanlar adaletin merkezleri olan pek çok ülke, ki, bu ülkeler arasında İslam ülkeleri de yer almaktadır, neredeyse adaletsiz uygulamaların merkezi hâline gelmiştir. Kudüs’ü, Şam’ı, Kahire’yi tarihsel süreç içinde incelediğimizde görürüz ki, bu beldeler birer adalet ve ilim merkezleri idi. Ne var ki, bu gün bu merkezler, insan hakları ve hürriyetlerinin ihlal edildiği adeta açık mahpushanelere dönüşmüştür.

Değerli Kardeşlerim!
Bilindiği gibi, bir çok İslam coğrafyası, çeşitli sebeplerle İslam’ın adalet ve insan onurunun korunduğu hak nizamdan uzaklaşmış ve esefle ifade etmek gerekirse, buralarda yaşayan insanlar bir çok hukuksuz ve haksız uygulama ile başbaşa kalmışlardır. En acısı da bu kötü muameleler bizzat kendi insanları tarafından kendi kardeşlerine karşı tatbik edilmiştir.

İşte böyle bir acı olayı son birkaç senedir Mısırda yaşamaktayız. Yapılan seçimlerde ilk defa halkın serbest oylarının %52’sini alarak devlet başkanlığına seçilen Muhammed Mürsî ve yönetimine karşı yapılan darbede bunu görüyoruz. Halkın seçimi ile iktidara gelen bu yönetim, hiçbir haklı sebebe dayanmayan bir darbe girişimiyle yönetimden uzaklaştırılmış, binlerce taraftarı ve yönetimi hapsedilmiş, bir kısmı da şehit edilmiştir.

Aziz Kardeşlerim!
Bu bir darbedir ve tam bir haksızlıktır. Fakat dünyanın büyük bir kısmı her ne kadar insan hak ve özgürlüklerini savunan bir görünümde olsalar da bu darbeye darbe demekten çekindiler ve yapılan zulümlere seyirci kaldılar. Böylece yapılan askeri ihtilalin ortağı konumuna geldiler. Bunun kabulü mümkün değildir. Bugün gelinen noktada ise, ihtilalle görevi başından uzaklaştırılan başkan Mürsî de dahil olmak üzere 108 kişiye düzmece bir mahkeme idam kararı vermiş bulunmaktadır. Gözlerimiz ister istemez dünyanın insan hak ve hürriyeti savunucularını Muhammet Mürsî ve arkadaşlarının yanında görmeyi arzulamaktadır. Bu anlamda dünyada bir çok insan hak, özgürlük ve barış örgütünün bu kararların aleyhinde beyanatta bulunması bizi sevindirmiştir.

Değerli Müslümanlar!
Bizler inanıyoruz ki, Mürsî ve ekibine idam cezası verenler, Allah katında sorumlu olacaklardır. Bu yolda kendilerine destek verenler de Allah’ın hesabından kurtulamayacaktır. Yine inanıyoruz ki, Yüce Rabbimiz olup bitenlerin hiç birinden gafil değildir. Zira O’, “Sakın ha, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak Allah onları cezalandırmayı, korkudan gözlerin dışarıya fırlayacağı bir güne erteliyor.”[1] buyurmuştur.

Biz insan onuru ile bağdaşmayan bu kararları kabul etmiyoruz ve endişe verici buluyoruz. Böyle toplu yargılamaları hukuk devleti ilkelerine aykırı görüyor ve kararın infaz edilmemesini bekliyoruz. Dünya kamuoyu buna kayıtsız kalmamalı ve gereken girişimler acilen başlatılmalıdır. Rabbimize dua ediyor, Mürsî ve arkadaşlarına sabr-ı cemiller diliyoruz.

[1] İbrahim sûresi, 14:42

 

……………………………………………………………………………

İsrâ ve miracın hikmeti..!

Muhterem Müslümanlar!

Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.), Medine’ye hicretten bir yıl önceki Recep ayının 27. gecesinde Mekke’den Mescid-i Aksâ’ya, oradan da göklere doğru çıkarılmıştır.

Bu hadisenin İsrâ denilen birinci bölümü, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya kadar olan bölümdür. İsrâ hadisesi bize İsrâ suresinin ilk ayetiyle bildirilmektedir. Ayette şöyle buyurulur: “Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Harâm’dan etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören O’dur.”[1]

Bu hadisenin ikinci kısmı olan, Peygamber Efendimiz’in semaların yukarılarına, Sidretu’l Muntehâ’ya çıkarılmasına ise miraç denir. Miraç kelime olarak hadislerde de geçer ama, nerede ve nasıl olduğu Kur’an’da Necm suresinde anlatılmaktadır.

Aziz Cemaat!
Miracın hikmeti çok derindir. İsrâ ve miracın en önemli hikmeti, ayetin de işaret ettiği gibi, Allah’ın ayetlerinden bir kısmının Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e bir şekilde doğrudan gösterilmesi meselesidir. Miraç olayıyla, Allah’ın nelere kadir olduğunun bir kez daha gösterilmesi ve akıllara durgunluk veren bu olayla insanların imanî bir sınavdan geçirilmesi söz konusudur. Allah Teâlâ, kulları arasından seçtiği Muhammed (s.a.v.)’i bütün mahlukat namına kendine muhatap kılmış ve yarattıklarındaki sanatın güzelliklerini ona müşahede ettirmiştir.

Muhterem Kardeşlerim!
İsrâ olayının tarihsel arka planına bakıldığında, Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ve ona inanan müminleri bu hadise vesilesiyle teselli ettiğini görürüz. On iki yıllık Mekke döneminin çileli, işkenceli, boykotlu o çekilmez dönemi; Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in her zaman yanında olan ve ondan desteğini hiçbir zaman esirgemeyen sevgili eşi Hz. Hatice’nin ve yine Efendimiz (s.a.v.)’i koruyan sevgili amcası Ebû Tâlib’in vefatları; yeni çıkış yolları arama denemesi olan Tâif seyahatinden taşlanarak tekrar Mekke’ye dönüşün sıkıntıları ile doludur. İsrâ ve miraç ile Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz’in ve onun şahsında müminlerin gönüllerine âdeta su serpmiş, onları teselli etmiştir.

Değerli Müminler!
Miracın bir başka hikmeti ise, hadîs-i şeriflerde bildirildiğine göre beş vakit namazdır. Namaz ibadeti, tüm peygamberlerin ortak ibadeti idi ve Efendimiz (s.a.v.) de sürekli olarak namazlarını kılıyordu. Fakat miraç ile namaz tüm müminlere ortak bir vazife olarak verilmiştir. Namazın miraçta farz kılınması, namazın diğer ibadetlerin yanında çok daha özel bir yerinin olduğunu ortaya koymaktadır.

Zira namaz Rab ile kul arasında iletişimin, canlı bağlantının kurulduğu, ihmale gelmeyen kutlu bir ibadettir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) de “Namaz müminin miracıdır.” buyurmuşlardır.

Bu vesile ile, bu gece idrak edecek olduğumuz, Müslümanlar olarak dua ve ibadetle geçireceğimiz Miraç Gecesi’nin hürmetine tüm insanlık ve İslam âlemi için barış ve huzur temenni eder, Rabbimiz’den dualarımızı kabul buyurmasını dileriz.

[1] İsrâ suresi, 17:1

…………………………………………………………..

 

Yediklerinizden yedirin..!

Muhterem Müslümanlar!

İnsan eşrefi mahlukattır. Yaratılmışların en şereflisidir. Dolayısı ile yaratılmışlar içerisinde müstesna bir konuma sahiptir. Allah insanı yeryüzünün halifesi kılmıştır. İnsan, sahip olduğu yeteneklerle dünyayı çekip çevirmekte, fiziksel olarak kendisinden kat kat güçlü varlıkları dahi dize getirebilmektedir.

Ama buna rağmen insan aynı zamanda zayıf bir varlıktır. Yaşamını sürdürebilmesi için birtakım zaruri ihtiyaçlara ihtiyaç duyar. Yeme, içme ve barınma, insanın insanca yaşayabilmesi için mecbur olduğu temel ihtiyaçların başında gelir.

Değerli Kardeşlerim!
Maalesef bu dünyanın nimetleri âdil bir şekilde paylaşılmıyor. Birleşmiş Milletlere göre, olanca kalkınmışlığa, olanca teknik ilerlemeye rağmen, dünyada 805 milyon insan açlıkla savaşıyor. Yani her 9 kişiden 1’i açlık çekmektedir. Afrika nüfusunun %72’si yoksuldur. Her yıl, açlığa bağlı nedenlerden dolayı 11 milyon kişi ölmektedir. Ne var ki, dünya nüfusunun %1’inin geliri %99’unun gelirine eşittir. Bir şairimizin söylediği “Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa” ifadesi dünyadaki bu adaletsiz paylaşımın mahiyetini ne güzel açıklamaktadır. Bugün yeryüzünde bir lokma ekmeği bulmayanlar var. İftar ve sahur sofraları boş olanlar var. Biz bunları yardım çalışmaları münasebetiyle az gelişmiş ülkelere gittiğimizde görüyoruz; gidenlerden duyuyoruz.

Kıymetli Müminler!
Peygamber Efendimiz Vedâ Hutbesi’nde ümmetinden, o günün ezilmişleri olan kölelerin ve emeklerinin karşılığı verilmeyen işçilerin korunmasını istemiş ve “…Onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin!…” buyurmuştur. Bunun içindir ki bizler yediklerimizden muhtaçlara yedirmeyi, mağdurları gözetmeyi, aç olanlara ikramda bulunmayı ibadet biliriz. Ezilen ve horlanan insanların yanında olmak; Suriyeli mazlumlara, Orta Afrikalı mağdurlara, Somalili muhtaçlara el uzatmak en temel insani görevimizdir. Allah’a hamdü senalar olsun, sofralarımız zengindir. Bu zenginlikten fukara sofralarına pay ayırmakla gönüllerimizin de zengin olduğunu gösterebilmeliyiz.

Aziz Kardeşlerim!
Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[1] Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de: “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi ‘Allah’ım! İnfak edene karşılığını ver.’ diye dua eder. Diğeri de ‘Allah’ım! Cimrilik edene telef ver (malını yok et).’ diye beddua eder.”[2] buyurmuş ve âdeta ayeti tefsir etmiştir.

Muhterem Cemaat!
İşte bütün bu sebeplerdendir ki, Hasene Derneğimiz ramazan ayı için Kumanya Kampanyası’nı başlatmış bulunmaktadır. Kardeşlerimiz 45 ülkede, Türkiye’de 35 ilde, 50 bin kumanya bağışı hedefi ile yüz binlerce ihtiyaç sahibine ulaşmayı planlamaktadır.“Yediklerinizden yediriniz” diyerek dünyanın farklı coğrafyalarına, farklı ihtiyaç sahiplerinin sofrasına sizlerin yardımlarınızı ulaştırmayı hedeflemektedir. Bu hayırlı çalışmaya katılalım; ezilen, açlık ve sefalete mahkûm edilen dünya mustazaflarına yardım elimizi uzatalım. İnsanlığın bir kısmının unutmuş olduklarını bizler de unutmayalım. Yediklerimizden yedirme sorumluluğumuzu hatırlayalım.

Rabbim bizi unutan ve unutulanlardan kılmasın. Amin!

Muhterem Kardeşlerim!
Eski Genel Başkanlarımızdan Osman Yumakoğulları rahatsızlığı nedeni ile uzun süreden beri hastanededir. Kendisi dua beklemektedir. Allah acil şifalar ihsan eylesin.

[1] Âl-i İmrân suresi, 3:180
[2] Buhârî, Zekât 45. H. No: 1442

KAYNAK: igmg.org

……………………….

 

Vedâ Hutbesi’nin temel mesajları..!

Muhterem Müslümanlar!

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vefat edeceği yıl hac ibadetini yerine getirmiştir. Hac esnasında Arafat, Müzdelife ve Mina gibi çitli yerlerde insanlara hitap ederek hutbeler irad etmiştir. Bu hutbelerden birisinde: “Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.” buyurduğu için Müslümanlar artık Efendimiz’in son günlerini yaşadığını anlamışlar ve bu hutbelerin hepsine birden Vedâ Hutbesi demişlerdir.

Değerli Kardeşlerim!
Ahzâb suresinde, Allah resulünün bizler için en iyi örnek olduğuna vurgu yapılmıştır. Burada mealen şöyle buyurulmuştur: “Andolsun, Allah’ın resulünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”[1] 

Muhterem Müminler!
Peygamber Efendimiz her ne kadar o gün orada bulunan Müslümanlara seslendi ise de aynı zamanda bugün bizim de aralarında olduğumuz bütün ümmete hitp etmişti. Yani bu hutbe, tüm nesillere ve çağlara hitap ediyordu.

“Ey Ashabım! Ey İnsanlar!” diye başlayan hitabıyla Efendimiz (s.a.v.) “Bu şehriniz nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.” buyurarak can, mal ve namusu koruma altına almıştır. O gün, “Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı size vasiyet ediyorum.” diyen Efendimiz (s.a.v.) bizleri uyarmıştır.

Sonra, “Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Ashabım! Câhiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.” buyruğundan bugünkü hâlimizi düzeltmemiz adına çıkaracağımız dersler vardır.

Aziz Kardeşlerim!
O gün Arafat meydanında, Müzdelife’de, Mina’da ashaba söylenmiş şu buyruklar tüm insanlık için ama özellikle de Müslümanlar için âdeta bir ferman değil midir?

“Ey İnsanlar!
Rabbiniz birdir.
Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız, ondan en çok korkanınızdır.

Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz. 

Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır.

Dikkat ediniz!Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.! 

Ey İnsanlar!
Muhakkak Rabbiniz’e kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.”

Müminler!Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.

Ey mümminler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberi’nin sünnetidir.”

[1] Ahzâb suresi: 33:21

 

……………………………………………………………

 

Üç aylar ve Regâib Kandili

Muhterem Müslümanlar!

20 Nisan Pazartesi günü bir üç aylar mevsimine, 23 Nisan Perşembe akşamı da bir Regaib Kandiline daha kavuşmuş olacağız inşaallah. Rabbimiz Müslümanlara, bütün insanlığa hayırlı, bereketli ve mübarek kılsın!

Recep, şaban ve ramazan aylarından müteşekkil olan bu mübarek aylara öteden beri “üç aylar” denir. Bu ayların her biri, Allah’ın izni ile, birer manevî gıda hazinesi ve sofrası olarak bizleri kuşatacaktır.

Aziz Kardeşlerim!
Allah Teâlâ, içinde birçok hikmet taşıyan bazı gün ve geceleri diğerlerine göre daha özel kılmış ve bu zamanlarda ifa edilecek ibadetlere ve rızasına uygun güzel işlere daha feyizli ve daha bereketli karşılık vereceğini vadetmiştir. Bu özel zamanların başında recep, şaban ve ramazan ayları gelir. Bu ayların gündüzlerinde tutulacak oruçlar, verilecek sadakalar; gecelerinde yapılacak ibadetler, inşaallah, diğer zamanlara itibarla daha bereketli olacaktır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bir hadîs-i şeriflerinde bunu bize şöylece ifade buyurmaktadır: “Beş gece vardır ki, o gecelerde edilen dualar geri çevirilmez. (Bu geceler şunlardır): Recep ayının ilk cuma gecesi (Regâib Gecesi), şaban ayının on beşinci gecesi (Berat gecesi), (her) cuma gecesi ve bayram geceleri.”[1] Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ayrıca “Recep Allah’ın ayı, şaban benim ayım ve ramazan ümmetimin ayıdır.”[2] buyurarak, bu üç ayın taşıdığı önemi vurgulamıştır.

Değerli Kardeşlerim!
Recep ayı, aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen haram ayların da ilkidir. Bu aylarda bizi teşrif edecek gecelerden ilki de recep ayının ilk cuma gecesidir. Bu geceye Regâib Gecesi deriz ki, önümüzdeki perşembe gününü cuma gününe bağlayan gecedir. Regâib kendisine rağbet edilen, çok arzulanan, talep edilen kıymetli şeyler, bol bol rahmet ve bereket, sayısız lütuf ve ihsanla dolu olan şey manasına gelir. Buradan hareketle bu gecede yapılacak güzel amellerin karşılığının fazla fazla verileceği, feyiz ve bereketin en yüksekte olduğu anlamına ulaşırız.

Muhterem Cemaat!
Ayrıca Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bu gecenin öncesinde, yani perşembe gününde oruç tuttuğunu, gecesinde de namaz kıldığını; böylece bu gecenin feyzine dikkatlerimizi çektiğini biliyoruz. Bundan dolayıdır ki bu gecede dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi çeşitli ibadetlerle geçirmek güzel amellerden kabul edilmiştir. Öyle ise biz de bu mübarek gecenin evvelinde oruçlu olmaya gayret edelim. Gecesinde de namaz kılalım, Kur’an okuyalım, zikir ve tefekkürle meşgul olarak, geceyi ihya edelim. Ayrıca ümmetin ve insanlığın kurtuluşunu talep ederek dualar edelim. Çünkü dua, Allah’a ulaşmanın direkt yoludur. Şahsımızın, ailemizin, bütün ümmetin ve insanlığın kurtuluşu için dualar edelim. Bu mübarek aylarda her zamankinden daha fazla iyilik, hayır ve hasenata koşalım, sadakalar verelim, infakta bulunalım. Hutbemizi Efendimiz (s.a.v.)’in şu mübarek duasıyla bitirelim: “Allah’ım, bize recep ve şaban aylarını mübarek kıl ve bizi ramazana ulaştır.”[3]

[1] İbn Asâkir, Muhtaru’l Ehâdîs, shf. 73
[2] El-Câmiu’s Sağîr, H. No: 4411
[3] Keşfu’l Hafâ, c. 1. shf. 186, H. no: 554

 

……………………………………………………………………………………………………….

Hz. Muhammed’in ümmetinden olabilmek..!

Muhterem Müslümanlar!

Allah Teâlâ bizzat kendisine itaatin yanında elçisi Hz. Muhammed Mustafa’ya da itaati emretmiştir. Nisâ suresinde şöyle buyurulur:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve resulüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.”[1]

Değerli Kardeşlerim!
Bu ayete göre Allah’a ve resulüne olan itaat mutlak itaattir. Bizden olan yöneticilere itaat ise, bu yöneticilerin Allah’ın kitabına ve Allah resulünün sünnetine muhalif olmama şartına bağlıdır. Dolayısı ile hepimizin Allah’a itaat ile birlikte Resûlullah’a da itaat etme mecburiyeti vardır. Resul’e itaat eden Müslüman topluluk ise ümmeti oluşturmaktadır. Bu hutbemizde hakiki bir ümmet olmanın ilkelerini aktaracağız. Bu ilkeleri daha da çoğaltmak elbette ki mümkündür.

Muhterem Cemaat!
Halis bir iman ile, üzerimize yazılmış olan ibadetleri yerine getirmek, Muhammed (s.a.v.)’in ümmetinin birinci karakteristik özelliğidir. Birbirlerini kardeş bilmişlerdir, kardeşlerini her şartta korurlar, ama adaletten de asla şaşmazlar. Kendilerinin ve en yakın akrabalarının aleyhinde de olsa adaleti sağlarlar.

Bu ümmetin karakterinde yalan söylemek yoktur. Bilirler ki, yalan söyleyen kimsede münafıklık alameti vardır.

Helal nedir, haram nedir bildikleri gibi, helale nasıl gidilir, haramdan nasıl uzaklaşılır, onu da bilirler. Yani bu ümmetin fertleri, hayatlarını helâl-haram şuuruna göre inşa ederler. O ümmet zulmetmez, zulme rıza göstermez. Zulme önce eliyle direnir, eliyle olmazsa sözüyle direnir, buna da gücü yetmezse kalbi ile zulme ve zulüm sahiplerine buğz eder. Marûfu, yani İslam’ın güzel gördüğünü diğer insanların da yapmasını ister; bunun zıddı olan kötülüklerin, yani münkerin de yapılmaması için elinden gelen gayreti gösterir.

Aziz Kardeşlerim!
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetinin mensupları, kimseye hıyanet etmez, kimseye zarar vermez ve hiçbir zaman hilekârlık yapmazlar. İnsanlar arasında fesat çıkarmazlar, insanları birbirine düşürecek sözlerden ve işlerden kaçarlar. Kimsenin ayıplarını, gizli hâllerini araştırmaz, ortaya dökmezler. Bir kötülük veya bir haksızlık yapacak olurlarsa hemen Allah’ı hatırlayarak o gibi şeylerden uzaklaşırlar ve yaptıkları ya da yapmaya niyet ettikleri o çirkin işlerden dolayı da tevbe edip Allah’tan af ve mağfiret dilerler. Çünkü “Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.”[2] emri onların hayatının en önemli düsturlarından birisidir.

Kıymetli Müslümanlar!
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti, kendisi için istediğini başkaları için de ister, kendisi için istemediğini başkaları için de istemez.

Sayamadığımız daha nice vasıfların yanında işte bu vasıflar Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetinin vasıflarıdır. Hepimiz dikkatle düşünelim, biz bu vasıfları ne kadar taşıyoruz, bu ümmete dâhil miyiz diye bir muhasebe yapalım!

[1] Nisâ suresi, 4:59
[2] Tirmizî, İnsanlarla muâşeret, 4

 

…………………………………………………………………………….

 

Nimetlere şükür gerekir..!

Muhterem Müslümanlar!

Her türlü varlığı yaratan Allah, yemek ve içmek gibi her gün nice nimetten yiyerek, içerek hayatını sürdüren varlıklara da, rızıklarını vermiş ve pek çok çeşitli nimetler ihsan etmiştir. Allah, aklı ile iş yapan, iyiyi kötüden ayıran insandan da bu nimetleri karşılığında şükür beklemektedir. Tabii ki Allah bu şükre muhtaç değildir. Ama bu şükür karşılığında kulunu daha fazla nimetlendirmek ve bağışlamak ister. Pek çok ayet bizlere bu nimetleri hatırlatır.

 

Aziz Kardeşlerim!
Hutbemizin başında okuduğumuz En’âm suresinde geçen ayetlerde Rabbimiz mealen şöyle buyurmaktadır: “Asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan O’dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını (zekât ve sadakasını) verin; ama israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez. Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı). Kimi yük taşır, kiminin yününden döşek yapılır. Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın (peşinden gitmeyin); çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”[1]

Bu ayet bizleri Rabbimiz’in nimetlerinden faydalanmaya çağırıyor. Lakin bu nimetlerden istifade ettikten sonra da, nimetin kullar nezdindeki hakkı olan sadakayı, zekâtı, bağışı ve ikramı da emrediyor. Sonra, “Asla ama asla israfta bulunmayın!” emri geliyor ki, müsrif bir kimseyi Allah sevmediği gibi, o müsrif kimse şeytanın adımlarına uyan kimse olarak nitelendiriliyor.

Değerli Müminler!
Rabbimiz’in bize bahşettiği o nimetleri biz fark edebiliyor muyuz? Yediğimiz yemekler, içtiğimiz sular, kaldığımız evler, kullandığımız arabalar ve burada ismini sayamayacağımız nimetler acaba bize Rabbimiz’i hatırlatıyor mu? Unutmayalım ki, bu nimetler hakkını verdiğimiz takdirde ancak gerçek birer nimet olurlar. Nimetlere şükrün ifası için onları, helal yollardan kazanmak, helal yollardan harcamak gerekir. Şükür, başkalarının kazandıklarını kıskanıp haset etmemektir. Borçlu olan kimsenin borcuna yardımcı olmak, iş yapmak istediği hâlde parasızlıktan yapamayanlara ortak olmak ya da borç vermektir.

Bir başka anlamı ile şükür, kul olarak kulluğumuzun bilincine ermek, Allah’a isyan, itaatsizlik anlamına gelebilecek her türlü düşünce ve tavırlardan uzak durmaktır. O’nun bizden istediği ibadetleri yapmak ve diğer sâlih amelleri hayatımızın temel ilkesi hâline getirmektir. Yoksa bir kuru laf ile “Şükürler olsun!” demek hakiki şükrü ifade etmez. Elbette ki şükredeceğiz, “Şükürler olsun Rabbimiz’e!”, “Elhamdülillah!” diyeceğiz. Dilimizin dediklerini kalbimiz tasdik ve ikrar edecek.

Eğer kalbimize nimetleri beğenmemek gibi bir his düşerse hemen tevbe edelim; bu nimetleri bulamayan milyonlarca insanı düşünelim. İşgal ve savaşlar sebebiyle ülkelerini terk etmek zorunda kalanları hatırımızdan çıkarmayalım.

Muhterem Cemaat!
Nimete şükrün bir başka yönü de israf etmemektir. İsraf, gerektiğinden çok fazlasını harcamak ve herhangi bir nimet ile karşılaşıldığında ondan tatmin olmamaktır. Bu hâl şeytanın kardeşi olma hâlidir. İsrâ suresinde şöyle buyurulmaktadır: “Çünkü (malını) saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbi’ne karşı çok nankördür.”[2]

Allah, hepimizi şükreden kullarından eylesin.

[1] En’âm suresi, 6:141-142
[2] İsrâ suresi, 17:27

……………………………

KAYNAK:igmg.org

 

…………………………………………………………….

Allah her türlü kötülüğü ve ahlaksızlığı yasaklar..!

Muhterem Müminler!

Nahl suresinde şöyle buyurulur: “Allah şüphesiz, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder. Hayâsızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.”[1]

Muhterem Müslümanlar!
Bu ayetten anlaşıldığı gibi; Allah adaleti, mutedil davranmayı, adaleti gerçekleştiren, hak sahibine hakkını veren, sosyal, siyasal, ekonomik ve idari bir düzen oluşturmayı emreder. Dolayısı ile, Müslüman’ın görevi iyiliği, dinin emirlerini devamlı olarak davranışlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden insan olmaktır. Zira Allah işinde mükemmel olmayı, her zaman dürüstlüğü ve başarı için dikkat harcamayı, hayırlı icraatler, kalıcı hizmetler yapan Müslüman öncüler olmayı ve akrabaya yardım etmeyi emretmektedir.

Allah meşru olmayan şehevî fiilleri, gayrimeşru ilişkileri, zinayı, haddi aşmayı, cimriliği, ahlaksızlığı, haksızlığı, baskı ve zulmü, bozgunculuğu, kural tanımamayı ve bunların savunuculuğunu yapmayı yasaklamaktadır. Bu yasaklar ve öğütler, insanlara zulmetmek, onları zora sokmak için değil, aslında insanların düşünüp ibret alması ve hayırlı bir ömür sürdürmeleri içindir. Bu ayet öğüt vermekle kalmıyor, biz Müslümanlara sorumluluklarımızı hatırlatıyor, bizleri uyarıyor.

Aziz Müminler!
Hutbemizinn başında belirttiğimiz gibi “Allah her türlü kötülüğü ve ahlaksızlığı yasaklar.” Ayette bunlar; fahşâ, münker ve bağy kavramlarıyla ifade edilir. Fahşâ; neslin korunması maksadına yönelik olarak ayette yasaklanan zina ve fuhuştur ki, bu fiil Tevrat ve İncil’de de yasaklanmıştır. Kur’an’da, insan nesillerinin yetiştiği yuva olan aileyi hedef alan ve toplumu sarsan bu afetin değil işlenmesi, buna yaklaşılması bile yasaklanmıştır.

Münker; akıl ve sağduyuya aykırı olan ve dinen yasaklanan bütün kötülükleri ve ahlaksızlıkları kapsamaktadır.

Bağy; haddi aşma, zulüm, haset ve haksız yere başkasının hakkına tecavüz etme gibi en uç noktadaki davranışlardır. Kur’an, bu fiillerin önlenmesi konusunda müminlerin birbirleriyle yardımlaşmasını da emreder.

Değerli Kardeşlerim!
Ayette emredilen ve yasaklanan noktalar süreklilik arz etmektedir. Yani her zaman ve mekânda bu emredilenlerin yerine getirilmesi ve yasaklananlardan kaçınılması gerekir. Dün olduğu gibi bu gün de ayette emredilenler her akl-ı selim sahibince iyi ve güzel kabul edilmekte ve yasaklananlar da kötü ve çirkin görülmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan ilahî emir ve yasakların hikmeti üzerine düşünüldüğünde, yapılması emredilen her emirde insan için mutlaka bir fayda olduğu ve yasaklanan her kötülükte de insan için zararlı olan şeylerin bulunduğu görülecektir.

Muhterem Cemaat!
Netice olarak Allah bu veciz emirler ile insanlara daha dengeli ve huzurlu bir hayat yaşamalarının yolunu gösterirken, yasaklar ile onları uyararak meşru dairede yaşamanın insan için daha hayırlı olduğunu öğütlemektedir.

Bu öğütlerin daima hatırlanması için, her hafta cuma hutbelerinin sonunda bu ayet devamlı olarak okunmaktadır.

Gereği gibi amel etme iradesini her daim gösterebilmeyi Rabbimizden niyaz ederiz.

[1] Nahl suresi, 16:90

 

……………………………………………………………………………………..

 İrşad, terk edilemez bir görev ve sorumluluktur!

Muhterem Müminler!

Olgunluk manasındaki “rüşd” kelimesinden türeyen “irşad” tabiri; bir kimseyi eksiklerini gidermek ve hatalarını düzeltmek suretiyle olgunlaştırmak, doğru yola sevk etmek, nasihat etmek anlamlarını taşımaktadır.

Muhterem Müminler!
Olgunluk manasındaki “rüşd” kelimesinden türeyen “irşad” tabiri; bir kimseyi eksiklerini gidermek ve hatalarını düzeltmek suretiyle olgunlaştırmak, doğru yola sevk etmek, nasihat etmek anlamlarını taşımaktadır.

İrşad görevi, insanları dinî doğrulara ikna etmeyi, o doğrular istikametinde insanların tutum ve davranışlar geliştirmelerini sağlamayı hedef aldığı için özel beceri isteyen bir iştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle emredilmektedir: “Rabbin’in yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et, onlarla en güzel şekilde tartış.”[1] Ayette geçen “hikmet”, ustalıklı ve anlamlı söz söylemeyi; “güzel öğüt” ise iletişim ve enformasyon tekniklerini de kullanarak doğru yola ulaşmanım yollarını açmayı, “en güzel şekilde tartışma” ise çekişmeye ve polemiğe varmayan, gerçeği aramayı, ona ulaşmayı sağlayan bir tartışma yöntemini ifade etmektedir.

Peygamberimiz (s.a.v.) de “Kişiye şaşırdığı yerde irşad (rehberlik) etmen sadakadır.”[2] buyurmuştur. Zikrettiğimiz ayet ve hadiste “irşad” kavramı tam da bugünkü anlamında kullanılmıştır. Bu çerçevede insanın kendisini bilgisiz, kararsız, huzursuz, güçsüz ve çaresiz hissettiği her konuda ona yardım etmek dinî bir “irşad” görevi olmaktadır. Özellikle toplumda din eğitimi ve din hizmeti yürütmekle mükellef olan bu teşkilatın mensupları olan bizler için bu görev daha da önem kazanmaktadır.

Aziz Kardeşlerim!
Bilgisi, kültürü, yaşı ve toplumdaki statüsü ne olursa olsun herkes zaman içinde bir şekilde manevi sıkıntıya düşebilmektedir. Peygamberimizin yürüttüğü mukaddes risâlet görevi ile ilgili olarak bazen üzüntüye kapıldığı, moral bozukluğu içine düştüğü görülmüş ve Allah Teâlâ vahiy yoluyla onu teselli etmiştir. Duhâ ve İnşirâh sureleri Peygamber’e tesellide bulunucu, onu manevî yönden takviye edici içeriklere sahiptir.[3]

İrşad hizmetini gerekli kılan temel sebeplerden biri de insanlar arasında sıklıkla ortaya çıkan uzlaşma ihtiyacıdır. İnsanlar, aile ve toplum hâlinde birlikte yaşamak zorunda olmaları, sıkı ilişki ve iş birliğine girmeleri sebebiyle sık sık anlaşmazlıklara düşmektedirler. Bu durum istesek de istemesek de hayatın kaçınılmaz bir gerçeğidir.

Değerli Kardeşlerim!
Anlaşmazlıkların ortaya çıkması durumunda üçüncü şahısların araya girerek rehberlik görevi yapmaları, ihmal edilmemesi gereken insani vecibelerdendir. Bunu da müminler kardeşlik anlayışı içinde, samimi ve adil bir şekilde yapacaklardır. Müminler hiç de kolay olmayan bu işleri Allah ve resulünün emir ve öğütleri çerçevesinde iman düzleminde rahatlıkla başarabilirler.

Bahsettiğimiz bu irşad faaliyetlerini gerçekleştirebilmek için de cemaatimizi evlerinde ziyaret ederek, onları camilere davet etmenin yollarını aramamız gerekmektedir. Cuma ve bayram namazlarının cemaatle kılınmasının zorunlu olması İslam dininin irşad stratejisi açısından oldukça anlamlıdır. Çünkü ibadet ortamları kin ve düşmanlıkların bertaraf edileceği en ideal ortamlardır.

İşte uzun kış gecelerini bir fırsat olarak değerlendirerek, hoca ve idarecilerimizle ele verip cami ve cemaatle ünsiyet kuramamış kardeşlerimize ulaşmanın yollarını aramalıyız. Böylece kardeşlerimizin, camilerde faaliyetlere katılan ve faaliyet yapan kişiler olmasını sağlayabiliriz. Unutmayalım ki, herkesin ilgi ve alakaya ve de nasihate çok büyük ihtiyacı vardır. Ve bunun için bizi beklemektedirler.

[1] Nahl suresi, 16:125
[3] Tirmizî, Birr, 36
[3] Bkz. İnşirâh suresi, 94:1-8; Duhâ suresi, 93:1-11

 

……………………………………………………………..

Allah için infak ederek cennete koşmak!

13.02.2015

Değerli Kardeşlerim!

Allah bu dünyayı ahiret hayatının tarlası yapmış, ahirette elde edeceğimiz ürünleri bu dünyada iken ekmemiz gerektiği ikazını hep yinelemiştir. Rabbimiz, Âl-i İmrân suresinde bir cennet koşusundan bahseder. Bu cennet koşusunu da, aralarında, hem bollukta hem de darlıkta Allah rızası için infakta bulunan kimselerin kazanacağını bildirir. Bu ayetin meali şu şekildedir:

“Rabbiniz’in bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.”

Değerli Kardeşlerim!
Allah bu dünyayı ahiret hayatının tarlası yapmış, ahirette elde edeceğimiz ürünleri bu dünyada iken ekmemiz gerektiği ikazını hep yinelemiştir. Rabbimiz, Âl-i İmrân suresinde bir cennet koşusundan bahseder. Bu cennet koşusunu da, aralarında, hem bollukta hem de darlıkta Allah rızası için infakta bulunan kimselerin kazanacağını bildirir. Bu ayetin meali şu şekildedir:
“Rabbiniz’in bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.”[1]

Aziz ve Muhterem Müminler!
Rabbimiz’in bize hatırlattığı bu cennet koşusunun ilk şartı takva sahibi olmaktır. Yani insanın, kendi nefsine ve şeytanın vesvesesine karşı kendisini korumasıdır ki, bu koruma da hem darlıkta hem de bollukta sadece ve sadece Allah rızası uğruna infakta bulunmak, bu yolda harcama yapmakla mümkün olabilecektir. Ek olarak, öfkeyi yenmek ve insanları affetmek de takvaya götüren yollar arasındadır.

Mushafı açtığımızda karşımıza çıkan ilk ayetlerden birisi Bakara suresinin ikinci ve üçüncü ayetleridir. Bu ayetlerde, Kur’an’ın, takva sahiplerine en doğru yolu göstereceği beyan buyurulmaktadır. Fakat, nasıl takva sahibi olunacağı açıklanırken de gayba iman ve namaz kılmaktan sonra, “Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiklerini infak etmek” gündeme getirilmektedir.

Değerli Kardeşlerim!
Öyle anlaşılıyor ki, Rabbimiz bize rızık ihsan ederken bizlerin de infak etmesini istemektedir. Bize verilen rızkımızın ve nimetlerin şükrünün bir edası ve bütün bunlar için Rabbimiz’e hamd edişimizin bir belgesi olarak da, o rızıkları ve nimetleri Allah için bir yerlere vermemiz gerekmektedir. Malımızın, mülkümüzün, hayatımızın, sıhhatimizin, evlatlarımızın şükrünü ve hamdini Allah indinde belgelemek durumundayız.

Aziz Cemaat!
Üstelik, şükür ve hamd olarak Allah için verdiklerimiz, harcadıklarımız bizlere kat kat geri gelecektir. Allah bu konuda kesin bir vaatte bulunmaktadır. Ayette: “Allah yolunda neyi harcarsanız o size geri verilecektir.”[2] buyurulduğuna göre, malımızın, mülkümüzün, çoluk çocuğumuzun bereketini de bizler ekiyoruz demektir. Ve yine, bu dünyada Allah için harcadıklarımız, kendimiz ölsek bile, dünya hayatı devam ettiği müddetçe devam edecek, bizlere sürekli bir ecir, sürekli bir sevap ve sürekli bir gelir olarak kalacaktır.

Muhterem Müslümanlar!
Rehberimiz, önderimiz Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde Allah yolunda harcama yapmanın yani infakta bulunmanın faziletini şöyle açıklamıştır: “İnsan ölünce üç şey dışında amel defteri kapanır. Bunlar da; insanlara yararı dokunan kalıcı bir hayır (sadaka-i câriye), dua eden bir evlat yahut kendisinden yararlanılan ilimdir.”[3]

Değerli Kardeşlerim!
Hem Rabbimiz’in hem de Efendimiz’in müjdelerine ermek için pek çok imkânımız bulunmaktadır. Mesela, teşkilatımız, Avrupa’daki Müslümanların geleceği için okullar, yurtlar, eğitim merkezleri açmakta, her sene yeni bir müessese ile karşımıza çıkmaktadır. Bunun için başlatılan İnfak Kampanyası’nda mutlaka bir payımız olmalıdır. Hemen ilgili kardeşlerimizle görüşüp en kısa zamanda bu kampanyaya gerekli desteğimizi teslim edelim. Allah niyetinizi kabul eylesin, malınızı bereketli kılsın ve daha nice infaklar nasip etsin!

[1] Âl-i İmrân suresi, 3:133-134.
[2] Enfâl suresi, 8:60.
[3] Müslim, Vasiyet, 14; Munavî, Feyzu’l-Kadir, 4/193.

 

…………………………………………………………………………………………………………….

30.01.2015

Allah, ana babaya bir ömür boyu iyiliği emrediyor..!

Muhterem Müslümanlar!

Allah’a iman ve ibadetten sonra, ana babaya itaat ve iyilik gelir. Yaratılmış anne babaya iyilik ve itaati beceremeyenler, yaratan Allah’a olan ibadet sorumluluklarını hiç yerine getiremezler. Zira, Allah hakkı her türlü haktan daha önemli ve daha önceliklidir. Anne babaya itaat asla kölelik değildir. İnsanlar anne babalarına yaptıkları itaatten değil, zalim ve fasıklara yaptıkları kayıtsız itaatlerinden utanmalıdırlar.

Muhterem Müslümanlar! 
Allah’a iman ve ibadetten sonra, ana babaya itaat ve iyilik gelir. Yaratılmış anne babaya iyilik ve itaati beceremeyenler, yaratan Allah’a olan ibadet sorumluluklarını hiç yerine getiremezler. Zira, Allah hakkı her türlü haktan daha önemli ve daha önceliklidir. Anne babaya itaat asla kölelik değildir. İnsanlar anne babalarına yaptıkları itaatten değil, zalim ve fasıklara yaptıkları kayıtsız itaatlerinden utanmalıdırlar.

Bugün itaatte zorlanan evlatlar yarın baba olduklarında kendi evlatlarından aynı itaati bekleyeceklerdir. Babasına itaati ayıplanacak bir şey olarak gören kişi bunu kendi yavrularından ne yüzle isteyecektir?

Anne babaya itaat bir kültür değil, ilahî bir emirdir. Ama bu emir giderek unutulmakta, bu şerefli amel giderek ortadan kalkmaktadır.

Bugün pek çok insan, Allah’a itaati bilmediği gibi anne babasına saygıyı da bilmemektedir. Onlara bakmayı, onlar hayattayken iyilik ve ihsanda bulunmayı bırakın, neredeyse ölümlerini dahi daha sonra öğrenmektedirler.

Muhterem Kardeşlerim!
Cenâb-ı Hak, kulluk hiyerarşisini belirtirken anne babaya ihsan ve itaati kendine kulluktan hemen sonra ikinci sıraya koymuştur. Ayette şöyle emredilmektedir: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme, onları azarlama, ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve, ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’ diyerek dua et.”[1]
İşte Allah’ın emri budur.

Aziz Cemaat!
Peygamberimiz (s.a.v.) bir keresinde: “Size günahın büyüklerinin en büyüğünü haber vereyim mi?” diye sordu. “Evet, Ey Allah’ın resulü!” dediklerinde, “1- Allah’a şirk koşmak 2- Ana babaya karşı gelmek 3- Yalancı şahitlik yapmak.”[2] buyurdu. Bu hadisten de anlıyoruz ki, anne babaya karşı gelmek büyük günahların en başında gelmektedir.

Aziz Kardeşlerim!
Dar dünyasını genişletmek, rızkını artırmak ve ömrünü uzatmak isteyen, anne ve babasına iyilik etsin. Ayette şöyle buyurulmaktadır: “Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.” [3]

Ayet ve hadisler gösteriyor ki, anne-babaya “lisanla değil, ihsanla” yaklaşılır. Küçükken biz onlara emanettik, şimdi ise onlar bize emanettir; hem de Allah’ın emaneti. Emanete ihanet etmek, hepimizin bildiği gibi nifak alemeti, münafıklık belirtisidir. Anne baba bizim ışığımızdır. Işığımız sönerse karanlıkta kalırız.

Değerli Kardeşlerim!
Evlatlarımızla aile ve sülale ortamında iktidar muhalefet ilişkisi içinde olmamalıyız. Bir mesele olduğunda, muhabbeti hâkim edebilecek bereketli istişareler yapmalıyız. Evlatlarımızı isyana sürükleyecek emirlerden, zorda bırakacak tahammül dışı beklentilerden vazgeçmeliyiz. Evlatlarımıza beddua değil, her zaman özel dualar etmeliyiz. Büyüyünce de onları sevmeli, başkalarının yanında asla rencide etmemeliyiz. Unutmamalıyız ki sevgi, saygıyı besler.

[1] İsrâ suresi, 17: 23-24
[2] Muslim. Îmân, 165
[3] Lokmân suresi, 31:14

………………………………………………………………………………………………………………………..

Hz. Muhammed (s.a.v)’in mesajı tüm insanlık içindir..!

16.01.2015

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا

Muhterem Müminler!

Allah (c.c.), ne kadar olduğunu ancak kendisinin bileceği sayıda, insanlar arasından ve insanlara ilahî mesajı sunacak peygamberler göndermiştir. Gönderilen bu peygamberler, kendi ümmetlerini uyarmışlar ve onları ıslah için çalışmışlardır. “Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.”1 ayeti de bunu izah buyurmaktadır. Bu durum, son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’in gönderilmesine kadar böylece devam etmiştir. Cenâb-ı Hak, son peygamber olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i bütün insanlığa peygamber olarak seçmiş ve göndermiştir. O’nun peygamberliği hakkında Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur: “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”2, “Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.”3 Ayetlerde bildirilen bu görevi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de “Ben, bütün insanlığa gönderildim.”4 buyurarak haber vermiştir:

Aziz Kardeşlerim!

Bütün peygamberlerin ifa ettikleri gibi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de risâlet görevi gereği, bütün insanları iyi, güzel ve sâlih amel yapmaları hâlinde cennet ve cennet nimetleri ile müjdeleme, aksi davranışta bulunanları da cehennem azabıyla korkutma vazifesini yerine getirmiştir.

Peygamberler, Allah’ın bir lütfu olarak insanlara hidayet rehberi olacak mesajları ulaştırmışlardır. Bu mesajlara kulak veren insanlar, kurtuluşa hem bu dünyada ermişlerdir hem de ahiret yurdunda kavuşacakladır. Peygamber mesajına kulak tıkayan Firavunlar, Kârûnlar, Ebû Cehiller daha bu dünyada belalarını bulmuşlardır; ahiret gününde de insanların en şerlisi olarak ebedî cezayı hak etmiş olacaklardır. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.”5

Muhterem Kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in cihanşümul mesajının muhatapları olan Müslümanlar olarak, o yüce resulün mesajına bizler de sahip çıkmak durumundayız. Gerek yaşayarak, gerek tebliğ ederek son ilahî mesajı insanlığa ulaştırma gayretinde olmalıyız. Bunu yaparken de Efendimiz (s.a.v.)’in metot ve uygulamaları doğrultusunda hareket etmeliyiz. Onun tebliğ metodunda ise şu iki âyet-i kerîmenin yol göstericiliği söz konusudur: “(Resûlüm!) Sen, Rabbin’in yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.”6, “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.”7

Muhterem Müslümanlar!

Biz de Cenâb-ı Hakk’ın son dininin temsilcileri olarak hikmetle, güzel öğütle, en güzel mücadele ile ve yumuşak davranarak bu cihanşümul davayı insanlara takdim edelim. Güya İslam adına, oluk oluk kan döken, İslam’ın yüz karası canilerin çokça boy gösterdiği bu günlerde buna hakikaten ihtiyacımız vardır.

1 Yûnus suresi, 10:47

2Sebe’ suresi, 34:28

3Nisâ suresi, 4:79

4Ahmed b. Hanbel, Müsned, H. No: 21120

5Beyyine suresi, 98:5

6Nahl suresi, 16:125

7Âl-i İmrân, 3:159

 

……………………………………………………………..

 

Mekke’yi fethetmek..!

26.12.2014

Aziz Cemaat!

Hutbemiz, Mekke’nin Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) tarafından fethedilerek, asli kimliğine kavuşturulması üzerine olacaktır.

Muhterem Kardeşlerim!
Hutbemizin girişinde okuduğumuz ayetler, Hudeybiye Anlaşması  sürecinde inmiş olan Fetih suresinin ilk ayetleridir. Müşriklerin engellemeleri sebebiyle Müslümanların tavaf edemedikleri Kâbe’nin fethinin müjdesini veren bu ayetlerde şöyle buyurulur: “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.” [1]

Müfessirler, bu ayetleri açıklarken, ayette, bir yerin gidip teslim alınması anlamından öte bir mana olduğuna işaret etmişlerdir. Fetihten maksadın, hakiki manada İslami bir hayatın önünün açılacağının müjdesini ilan etmek olduğunu belirtmişlerdir. Ancak öyle bir hayat sürüldüğünde mağfirete erilebilecek, yani günahlar ve hatalar ancak böyle bağışlanacaktır.

Muhammed suresinde, “Hem kendinin hem mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahının bağışlanmasını dile!”[2] emri ile Müslümanların her an Allah’tan bağışlanma istemesi gerekli kılınmıştır. Bağışlama ise, ancak Allah’ın razı olacağı bir hayat sonrasında gelişecektir ki, o zaman bu ayetin ifade ettiği tüm manalar tecelli edecektir.

Muhterem Cemaat!
Hem ayetin işaret ettiği fetih, hem de Allah resulünün Mekke’yi fethettiği şekliyle ortaya çıkan fetih, gidip bir yeri ele geçirmek değildir. Tarihte nice şehirler, nice ülkeler fethedilmiş ama hiçbirisi Mekke’nin fethi gibi neticelenmemiştir. Mekke’nin fethedilmesinde, özellikle can kaybı olmaması, kan akıtılmaması gündeme gelmiş, bir beldenin değil, insanların gönüllerinin İslam’a kazandırılarak fethedilmesi öne çıkarılmıştır. Müslümanlara düşmanlıkları sebebiyle mahkûm edilenler bile affedilmiş, en önemlisi de Allah’ın evi diye tabir edilen Beytullah, yani Kâbe, asli kimliğine geri döndürülmüştür.

Peygamber Efendimiz, o gün, o zamanın şartlarında savaş hakkı olarak elde etmesi gereken tüm haklardan vazgeçmiş, insanlara, en azılı düşmanlarına dahi merhameti ve bağışlaması ile muamele etmiştir. Çünkü o, merhamet peygamberiydi, âlemlere rahmet ve huzur kaynağı olarak gönderilmişti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) o zafer günündeki tavırlarıyla bizlere çok şey anlatmaktadır.

Aziz Kardeşlerim!
Eğer bizler, Müslümanlar olarak bugün, 1400 sene önce meydana gelmiş olan bir olayı hâlâ capcanlı, taptaze hafızamızda tutuyorsak bunu kuru bir gururdan dolayı yapmıyoruz. Burada gurur yoktur. Burada alçak gönüllülük, Peygamber’e ittiba etme aşkı ve bağlılığı, onun getirdiklerini hayatımıza tatbik etme azmi vardır.
Eğer bizler, kendi gönlümüzü, kendi nefsimizi Allah’ın ve resulünün istediği şekilde fethedip onlara hükmedemeyeceksek; Mekke’nin o kutlu fethinden kendimize bir pay çıkaramamış oluruz.

Muhterem Kardeşlerim!
Unutmayalım ki, önce kendi gönlümüzü, kendi nefsimizi, Allah resulünün bizlere gösterdiği şekilde fethetmek durumundayız.


[1] Fetih suresi, 48:1-3

[2] Muhammed suresi, 47:19

 

……………………………………………………………………

Hz. Îsâ (a.s.)’ın yolu..!

19.12.2014

Aziz Cemaat!
Hutbemiz, şu günlerde, doğumu dolayısıyla özellikle Hristiyan dünyasında pek çok kutlamaların yapıldığı, insanlara doğru yolu göstersinler diye Allah tarafından bir elçi olarak gönderilen, tüm insanlara ibret olsun diye de babasız olarak, Hz. Meryem’in karnında “ol” denilmesi ile yaratılan Hz. Îsâ (a.s.) hakkında olacaktır.

Muhterem Kardeşlerim!
Biz Müslümanlar, Hz. Îsâ (a.s.)’ı hem bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa hem de diğer peygamberler gibi bir peygamber kabul eder, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.)’dan beri devam eden tevhid inancı mücadelesinin yılmaz bir neferi olarak değerlendiririz.

Muhterem Müslümanlar!
Hz. Îsâ (a.s.)’ın yaratılışı, aynı zamanda Allah’ın doğru yolundan sapmış, hiçbir şeye gücü yetmeyen eşyayı veya varlıkları, yani kendileri de bizzat yaratılmış olan şeyleri tanrı edinen, Allah’ın dinini kendi hevâ ve heveslerine göre değiştiren sözde din adamları için de bir ibret vesikasıdır. Hz. Îsâ (a.s.), hem babasız olarak yaratılmış hem de daha bebek hâliyle insanlarla konuşarak kendisinin Allah’ın bir peygamberi olduğunu açıklamıştır.

Cenâb-ı Hak, Meryem suresinde Îsâ (a.s.)’ı anlatmakta ve onun mesajının:“Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz’dir. Öyle ise O’na kulluk ediniz. İşte doğru yol budur.”[1] şeklinde olduğuna vurgu yapmaktadır. Yine, Âl-i İmrân suresinde Hz. Îsâ (a.s.)’ın insanlığına gönderiliş sebebi bizzat Îsâ (a.s.)’ın  diliyle şöyle açıklanmaktadır:

“Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helal kılmam için gönderildim. Size Rabbiniz’den bir mucize getirdim. O hâlde Allah’tan korkun, bana da itaat edin. Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin. İşte bu doğru yoldur.”[2]

Kur’an’ın ifadesiyle, Îsâ (a.s.)’ın  mesajı tüm peygamberlerin mesajları ile ortak içeriktedir ve sadece aralarında küçük farklılıklar bulunmaktadır.

Îsâ (a.s.)’ın  yolu da tevhid yoludur, kulluk yoludur. Hz. Îsâ, hükmü ortadan kaldırılan, kimi din adamları tarafından hevâ ve heveslerine göre yorumlanan Tevrat’ı asli şekliyle tasdik eden bir elçi olarak, diğer tüm peygamberlerin yolunu yeniden insanlığa açan bir peygamberdir.

Kur’an, O’nun havarilerine ve tüm insanlığa şöyle hitap ettiğini bildirir:

“Hâlbuki Mesih, ‘Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk ediniz. Biliniz ki kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur.’ demişti.”[3]

Muhterem Müslümanlar!
Bizim kitabımız Kur’an ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), Îsâ Mesih’in böyle bir peygamber olduğunu bize bildirmektedir. Buna göre, Hz. Îsâ (a.s.), Allah’ın bir elçisi, Allah’ın emirlerini tebliğ edici bir insan olarak tevhidi, Allah’a kulluğu tavsiye etmiş, insanların Allah’a ortak koşmasını ise, cennetin haram kılınma sebebi olarak göstermiştir.

Değerli Cemaat!
Hem Hz. Meryem’in hem de Hz. Îsâ’nın, çektikleri güçlüklere sabırları, Allah’ın yolunda dik duruşları ve bundan dolayı kendilerini kınayanlara aldırmamaları ve en önemlisi de tüm zorluklara rağmen davalarından vazgeçmemeleri bizler için çok önemli bir örnektir. Bizlere örnek olan Hz. Meryem ve Hz. Îsâ (a.s.)’a selam olsun!


[1] Meryem suresi, 19:36

[2] Âl-i İmrân suresi, 3:50-51

[3] Mâide suresi, 5:72

………………………………………………………………………………………………………………………..

 Yeni bir yıl, yeni bir muhasebe dönemi..!

Muhterem Müslümanlar!


HER milletin kendine özgü birtakım değerleri, âdetleri, yaşam biçimleri vardır. Doğal olarak her millet, bu âdet ve modeller çerçevesinde şekillendirip gelenek hâline getirdiği maddî ve mânevî değerlerini öz kaynağından yaşamak ister.

Objektif olarak meselelere baktığımız zaman Müslümanların İslam esaslarına göre hayatlarını tanzim etmeleri ne kadar doğal ise diğer milletlerin de kendi inanç esaslarına göre hareket ederek değerlerini yaşamaları o kadar doğal görülür.

İslam kültüründe nasıl ki cuma namazı Müslümanları bir araya toplayıp ibadete davet ediyorsa, gayrimüslimlerin de onları kendi bünyelerinde birlikteliğe davet eden kutsal günleri ve âdetleri vardır.

İşte onların, belli bir gaye için toplanıp duygularını paylaştıkları birlikteliklerinden bir tanesi de yılbaşı ve Noel kutlamalarıdır. Ama bu kutlamalar günümüzde genel anlamda meselenin özüyle hiçbir alakası olmayacak şekilde yapılmaktadır.

Din ve ahlak dışı hareketlerle eğlenilen yılbaşı gecesini kutlamanın dine dayanan hiçbir kökü yoktur. İslam zaten bu tür içkili ve ahlak dışı kutlamaları kesin delillerle yasaklamaktadır.

Bir insan ancak sevdiğini, takdir ettiğini ve değer verip büyük gördüğünü taklit ve takip eder. İtikadi meselelerde olduğu gibi örf, âdet ve şekilde de hüküm aynen böyledir. Zira şekil taklitçiliği neticede itikadi taklitçiliğe götürür.

Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! İyilik ve takva üzerine yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”[1]

Aziz Kardeşlerim!
Biz Müslümanlar olarak yeni bir takvim yılını, yeni bir muhasebe dönemi olarak değerlendirmek durumundayız.

Yıl boyunca işlemiş olduğumuz kişisel, ailesel ve toplumsal içerikli amellerimizi gözden geçirip bunların bir muhasebesini yapmalıyız. Bunu yaparken de şu soruları kendimize sormalıyız:

- Kendim yerine getirmekle mükellef olduğum amelleri ne ölçüde yapabildim?

- Aileme karşı sorumluluklarımı yerine getirebildim mi? Eksiklerim neler ve daha neler yapmam gerekir?

- Topluma karşı görevlerimi yapabildim mi? Allah rızası gözetilerek kamu yararına faydalı işler yapmak sâlih amel sayılır. Ben, sâlih amel olarak neler yaptım?

- İslam ümmetinin yararına ne gibi katkılarım oldu. Daha neler yapmalıyım?

- Hz. Peygamber (s.a.v.) “İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır.”burduğuna göre, ben insanlığın yararına yıl boyunca neler yaptım? Veya insanlığa ne gibi zararlarım oldu?

- Yeryüzündeki mağdur ve mazlumlara ne gibi katkılarım oldu?

- Dünyada doğruluğun, iyiliğin, güzelliğin, hakkın, adaletin hâkim olması ve zulmün ortadan kalkması  için yapılan mücadelelere maddi ve manevi ne gibi yardımlarım oldu? Yoksa duyarsız mı kaldım?

- Müslümanların kardeşliği, birlik ve beraberliği konusunda ne gibi çabalarım oldu? Yoksa fitne ve fesada yol açacak amellerde mi bulundum?

Muhterem Kardeşlerim!
Yaklaşmakta olan yeni yılı, hesap gününe hazırlanmak için yeni bir muhasebe dönemi olarak değerlendirmeliyiz.


[1] Mâide suresi, 5:2

……………………………………………………………………………………………………………………………………..

İyilik ve takvada yardımlaşalım, günah ve düşmanlıkta değil..!

28.11.2014

Muhterem Müminler!

Bugünkü hutbemiz, iyilik ve takvada yarışmak hakkında olacaktır.

Muhterem Kardeşlerim!
Yüce dinimiz İslam, Allah’ın biz insanlar için seçtiği en son ve en mükemmel dindir. Bu dinin en önemli özelliği bütün insanlığı iyiliğe, güzelliğe, hakka, adalete, barışa ve kardeşliğe davet etmesidir. Yardımlaşma ve dayanışma ise dinimizin önemle üzerinde durduğu hususlardandır. Çünkü toplumun huzura ermesi, barış ve güven ortamına kavuşması, insanların düzenli bir şekilde çalışmalarıyla beraber iyi ve güzelde yardımlaşmaları ile mümkündür. Okumuş olduğumuz âyet-i kerîmede yüce Rabbimiz; iyilik ve takva hususunda birbirimize yardım etmemizi; günah işlemek, intikam almak, düşmanlık etmek, insan haklarını çiğnemek gibi hususlarda ise birbirimize yardım etmememizi emrederek şöyle buyurmuştur: “İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.”[1]

Değerli Kardeşlerim!
Rabbimiz’in aramızda oluşturmamızı istediği iyilik, tüm hayatımızı kapsayan bir ahlak şekli ve tüm hayatımız boyunca uygulamamız gereken bir ibadetler bütünüdür. İyilikler sayılamayacak kadar çoktur. Bizim onları gücümüz nispetinde yapmamız gerekir. Elbette herkes her şeyi yapamayabilir. Ama herkesin yapabileceği bir iyilik mutlaka vardır. İyilikleri yapmamız da yetmez, onları başkalarının da yapması için yardımcı ve teşvikçi olmalıyız. Çünkü yukardaki ayette iyilik yapmada ve kötülükten sakındırmada yardımlaşmamız emredilmektedir.

Yardımlaşmamız istenen bir diğer konu  ise, “takva”dır. Takva, başta, Allah’a karşı gelmekten sakınmak ve O’nun emir ve yasaklarına hassasiyetle riayet etmek demektir. Diğer taraftan takva, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınmayı da ifade etmektedir. Müminler olarak iyilik ve takvada yardımlaşma bilincimizi daima canlı tutmalıyız. Bu bağlamda çevremize karşı duyarlı olmalıyız. Komşusu açken tok olarak yatmanın doğru olmadığını önemle vurgulayan bir peygamberin ümmeti olarak insanlara karşı sorumluluk bilinci ile hareket etmeli ve onların yararına olan davranışlara yönelmeliyiz.

Aziz Kardeşlerim!
İyilik yapmada ve kötülükten sakındırmada yardımlaşmak önemli bir görevdir. Gördüğümüz kötülükleri, ister büyük, ister küçük olsun, elimizle düzeltmeye ve meydana gelebilecek olan fenalığa engel olmaya çalışmalıyız. Bunu yapmaya gücümüz yetmezse kötülük yapanlara nasihat etmeli, yaptıklarının çirkinliğini anlatmalı, sözle onları kötülükten vazgeçirmeye çalışmalıyız. Bu, dinimizin önemli emirlerinden birisidir.  Bir defasında Peygamberimiz (s.a.v.), “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!” buyurunca, “Ey Allah’ın resulü! Kardeşim mazlum ise yardım ederim, zalim ise nasıl yardım edeyim?” diye soruldu. Allah Resulü (s.a.v.), “Onu zulmetmekten engellersin, senin ona yardımın budur.” cevabını verdi.[2]

Kıymetli Kardeşlerim!
Netice olarak, bizi yaratan Allah, şüphesiz bizim ihtiyaçlarımızı ve dünyada nasıl bir hayat yaşarsak huzurlu ve mutlu olacağımızı da en iyi bilendir. Dolayısıyla bizim izlememiz gereken yol, Allah Teâlâ’nın bildirdiği hususlara riayetkâr olmaktır. Bunun için Allah’ın öğrettiği yaşam tarzını ve ahlak modelini uygulamalıyız. Güzel ahlaki ilkelerimizin en önemlilerinden olan “iyilik ve takvada yardımlaşma, kötülük ve düşmanlıkta yardımlaşmama” anlayışını hayatta olduğumuz sürece her zaman uygulamaya çalışmalıyız. Çünkü Müslüman; Allah’ın emirlerine uyan, Kur’an ahlakını titizlikle uygulayan, dünyayı güzelleştiren, imar eden, barışı ve huzuru hâkim kılmak için çalışan inançlı insandır.


[1] Mâide suresi, 5:2[2] Buhârî, Mezâlim 4; İkrâh 7

……………………………………….

Evlilik ve Aile Huzuru..!

Aziz Müslümanlar!

Bugünkü hutbemiz, evlilik ve aile huzuru hakkında olacaktır.

Muhterem Müminler!
Yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “İçinizden bekârları, iyi hâl sahibi olan köle ve cariyelerinizi evlendirin. Eğer o evlenecek kimseler fakir ise, Allah onları (sonsuz) hazinesinden zengin eder.” [1]Sevgili Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur: “Nikâh benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” [2]

Muhterem Cemaat!
Evlilik dinimizde “nikâh” kavramı ile ifade edilir. Nikâh, evlenecek taraflardan birinin teklifi diğerinin kabulü ile gerçekleşir. Teklif ve kabul olmaksızın nikâh gerçekleşmez. Geçerli olması için iki şahidin bulunması şarttır. Nikâhın getirdiği yükümlülüklerden birisi mehirdir. Mehir, nikâh kıyılırken, kadının kocadan talep ettiği bir miktar maldır. Bu malın daha sonra hanıma ödenmesi gerekir. Koca hayatta iken bir hanım mehrini almamışsa, vefatından sonra, mirasından ayrılıp ona verilmesi gerekir. Mehir konuşulmadan nikâh kıyılsa hanıma, o yörede makul olan, yani emsal mehrinin verilmesi gerekir.

Aziz Kardeşlerim!
Eş seçerken nelere dikkat etmemiz gerektiğini sevgili Peygamberimiz bize tavsiye etmiş, şöyle buyurmuştur: “Kadınları sadece güzellikleri için nikâhlamayın; çünkü güzellik, kibirlenmeye sevk ederek onları helake götürebilir. Mallarından dolayı da evlenmeyin; çünkü malları onları azgınlaştırabilir. Fakat dindarlıklarından dolayı evlenin. Yemin olsun ki, burnunun bir kısmı kesilmiş dindar olan siyah bir cariye diğerlerinden daha üstündür.” [3]

Değerli Cemaat! 
Bu ilkeler kadınlar için de geçerlidir. Efendimiz (s.a.v.), evlilik hayatında özellikle erkeklere hanımlarına iyi davranmalarını “Sizin en hayırlınız eşleri yanında hayırlı olandır; ben ailem için en hayırlı kişiyim.” [4] buyurarak aile içinde şiddeti yasaklamıştır.

Hak ve hukuka riayet etmek, şiddetten uzak durmak, ailede namaza, oruca, sadakaya ve kitap okumaya yer vermek, çocuklar için güzel isim seçmek, İslami âdâb-ı muaşeret kurallarını öğretmek, helal kazanç temin etmek, haram yiyecek ve içeceklerden sakındırmak, başkaları ile münasebetleri üst düzeyde öğretmek, komşu haklarına riayet etmek, örnek Müslümanlar olmak, sigara içmemek, içki ve uyuşturucu kullanmamak, ailece camiye gitmek, amaçsız ve gereksiz işlerden kaçınmak aile hayatındaki ilkelerimiz olmalıdır.

Kıymetli Müslümanlar!
Düzenli, dengeli ve sağlam bir hayata kavuşmak, İslam’ın öğütlediği evlilik ve bu evliliğin İslami ilkeler doğrultusunda sürdürülmesi ile mümkündür.

Allah katında ve insanlar nezdinde iyi bir kul olmak, iyi bir anne-baba, iyi bir eş olmak herkesin hedefi olmalıdır. Aileyi sadece bir dinlenme yeri ve beşerî ihtiyaçların giderildiği ortam olarak değil, aynı zamanda ruhumuzun güçlendirildiği bir mekân olarak, bir irfan yeri olarak hazırlamalıyız. Aileyi sevgi ile donatmalı, nefretten uzak durmalı, güzel sözler konuşmalı, güzel işler yapmalı, çocukların ve eşlerin hukukuna riayet etmeliyiz. Aile içinde karşılıklı dua etmeli, çevremizdekilerin de duasını almalıyız.


[1] Nûr suresi, 24:32 [2] İbn Mâce, Nikâh, 1 [3] İbn Mâce, Nikâh, 6 [4] İbn Mâce, Nikâh, 50

………………………………………………………………………….

Mescid-i Aksâ’ya saldırı..!

Aziz Kardeşlerim!

Mescid-i Aksâ; İbrâhim, Süleyman, Dâvûd, İshak, Ya‘kûb, Yûsuf, Mûsâ, Yûnus, Zekeriyyâ, Yahyâ ve Îsâ aleyhisselam gibi peygamberlerin, İmran ailesi ve Hz. Meryem gibi namus ve kulluk örneği insanların hatıraları ile günümüze kadar gelmiştir. Mescid-i Aksâ aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir.

“Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Harâm’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”[1] âyet-i kerîmesinin de işaret ettiği gibi, Mescid-i Aksâ aynı zamanda Peygamber Efendimiz Hz. Muhhammed’in mi’râcının gerçekleştiği bir mekân olarak da biz Müslümanlar için çok önemli hatıralar taşımaktadır. O mescid ki, “Ancak üç mescide, ziyaret niyetiyle gidilir.

Benim şu mescidime, Mescid-i Harâm’a ve Mescid-i Aksâ’ya.”[2] hadisinde de dile getirilen üç ziyaret makamından birisidir. Ve yine Peygamber Efendimiz: “Oraya, Mescid-i Aksâ’ya gidin ve içinde namaz kılın. Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin.”[3] buyurmuşlardır.

Değerli Müslümanlar!

İnancımıza göre tüm ibadethaneler dokunulmazdır. Kur’an’da: “Onlar, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanların kötülüklerini diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.”[4] buyurulmaktadır.

Yine Kur’ân-ı Kerîm, mescitlere yapılan saldırıları ve mescitlerde namaz kılınmasını engelleyenleri zalimlikle nitelendirmektedir. Ayette şöyle buyurulmaktadır: “Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” [5]

Muhterem Müslümanlar,

Geçen haftalarda İsrail işgal kuvvetlerinin Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksâ’ya girip, camiyi talan etmeleri, Müslümanların bu mübarek mekânda ibadet etmelerini yasaklamaları hepimizi derinden yaralamıştır. 1967 yılından beri defaatle Mescid-i Aksâ’da ibadeti engelleme girişiminde bulunan İsrail devleti, Müslümanların bu mübarek mekânına karşı yapılan saldırıları da engellememiştir.

Mescidin, caminin, ibadethanenin mahremiyetine yapılan bu saldırı ve Müslümanların burada ibadet etmelerinin yasaklanması, kabul edilemez.

Değerli Kardeşlerim!

Bu saldırıların sürekli hâle gelmesinde elbette ki bu zulme sessiz kalan İslam dünyası liderlerinin ve gözlerini kapayan dünya kamuoyunun da sorumluluğu vardır. Ama herkes şunu bilsin ki, ne olursa olsun, hiçbir şey biz Müslümanların bu mübarek mekânlarla irtibatını kesemeyecek, oraları gönüllerimizden söküp atamayacaktır.

Bu zulüm ayrıca, Filistin’de olup bitenleri de yansıtmaktadır. Böylece bir kez daha Filistin’in işgaline son verilmesi için Rabbimiz’e dua ediyor ve işgal altındaki Filistin halkı ile dayanışma içinde olduğumuzu ortaya koyuyoruz. Allah, tüm mazlumların yâr ve yardımcısı olsun!


[1] İsrâ suresi, 17:1 [2] Müslim, Hacc, 588. H. No: 3218 [3] Ebû Dâvûd, Salât, 67. H. No: 457[4] Hac suresi, 22:40[5] Bakara suresi, 2:114

 …………………………………………….

Ehl-i beyt’i sevmek 

Muhterem Cemaat!

Hutbemiz, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in tertemiz Ehl-i beyt’ini sevmek hakkında olacaktır.

Aziz Kardeşlerim!
Her ne kadar, Ehl-i beyt’in kimler olduğunda ihtilaf var ise de Peygamberimiz’in “Ehl-i beytim” dediği Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile hanımlarının bu sınıfa dâhil olduğunda ittifak vardır. Asr-ı saâdetten beri bütün Müslümanlar bu insanlara sevgi beslemiş, hürmet göstermiş ve yanında olmuştur.

Muhterem Müslümanlar!
Acaba biz neden Ehl-i beyt’i seviyoruz? Bu konuda Ahzâb suresinin 33. ayeti ile Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerifleri bu sevgimizin gerekçesini ortaya koymaktadır. O ayette mealen şöyle buyurulur: “Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve resulüne itaat edin. Ey Ehl-i beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”[1]

Ayette geçen, namaz, zekât, Allah’a ve resûlüne itaat emrinin muhatapları doğrudan Allah resulünün hanımları ve Ehl-i beyti’dir. Nitekim zaman zaman, Peygamberimiz bu ayetin inmesini müteakiben ailesini ve torunlarını “Allah sizleri tertemiz yapmak istiyor.” diyerek sabah namazına kaldırmışlardır. Demek ki, Ehl-i beyt olabilmenin ilk şartı namaz kılmak, zekât vermek, Allah’a ve resulüne itaat etmektir. Ehl-i beyt işte bu emirlere uyduğu için tertemiz olmuş ve bize de örneklik teşkil etmiştir.

Değerli Müslümanlar!
İbn Abbas (r.a.)’ın bildirdiğine göre Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Nimetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin. Beni de Allah sevgisi için sevin. Ehl-i beytim’i de benim sevgim için sevin.”[2] Bu hadîs-i şerife göre, kuru, sıradan ve geleneksel olarak Ehl-i beyt sevgisinin bir anlamı yoktur. Önce Allah sevgisi, sonra Peygamber sevgisi, sonra da Ehl-i beyt sevgisi gelecektir. Allah’ı ve peygamberi sevmek ise, ancak onların emirlerine uymak, yasakladıklarından kaçınmak ile mümkün olur ki, bizler, bu tür bir hayata kısaca Müslümanca bir hayat diyoruz. Ehl-i beyt’i sevmenin anlamı da budur. Nasıl ki onlar Allah resulünün kanatları altında büyüyüp O’na sevgili oldular ise, bizler de O resulün ümmeti olarak O’na sevgili olabilmeyi hak etmeliyiz.

Muhterem Müminler!
Ümmü Seleme (r.anha) annemiz, yukarıda bahsolunan ayet inince Resûlullah (s.a.v.)’in evinin kapısında bulunuyordu. O sırada evde Resûlullah (s.a.v.), Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin vardı. Efendimiz onlara bir örtü bürüdü ve: “Allah’ım, işte bunlar benim Ehl-i beytim’dir. Bunlardan günahı gider ve bunları kirlerden tertemiz kıl!” buyurdu. Bunun üzerine Ümmü Seleme annemiz: “Ey Allah’ın resulü! Ben Ehl-i beyt’ten değil miyim?” dedi. Efendimiz de Ümmü Seleme’ye: “Sen (yerinde dur, sen zaten) hayırdasın, sen Resûlullah’ın zevcesisin!” diye cevap verdi.[3]

Allah resulü, nasıl ki kendi Ehl-i beyti’ne bu şekilde duada bulunuyor ise, bizler de aynı şekilde, kendi akrabalarımıza ve yakınlarımıza dua edeceğiz, İslami görev ve hizmetlere katılmalarını isteyeceğiz. Bu davranışımız, şu âyet-i kerimede onlar için yapmamız emredilen iyiliklerin en iyisi olacaktır. Hutbemizi bu âyet-i kerimenin meali ile bitiriyorum: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, idare ve himayeniz altında olanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” [4]


[1] Ahzâb suresi, 33:33
[2] Tirmizî, Menâkıb 184, H. No: 3789
[3] Tirmizî, Menâkıb 265, H. No: 3870
[4] Nisâ suresi, 4:36

…………………………………………………….

Muhterem Müslümanlar!
Müslümanlar yılda iki bayram kutlarlar: Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı. Bayram, sevinç günü demektir. Ramazan ayında oruç tutarak Allah’ın emrini yerine getiren, Kurban Bayramında kurban keserek Allah rızası için fedakârlık gösteren, bayram namazlarını topluca kılan Müslümanlar kulluk görevlerini yapmış olmanın sevinç ve mutluluğunu yaşarlar.

Câhiliye devrinde Medinelilerin iki bayramı vardı. Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettiği zaman Medinelilerin bu bayramlarını görünce: “Bu iki gün nedir?” diye sormuş, onlar da “Biz câhiliye devrindeyken bu iki günde şenlik yapardık.” diye cevap vermişlerdi. Hz. Peygamber de “Allah, sizin bu iki bayramınızı onlardan daha hayırlı iki bayram ile değiştirdi: Iyd-i Fıtır (Ramazan Bayramı) ve Iyd-i Edhâ (Kurban Bayramı).” buyurmuştu.

Kaynaklarda, Hz. İbrâhim (a.s.)’ın, yapmış olduğu hac ibadeti esnasında, Mina’da kurban kestiğini görmekteyiz. Kur’ân-ı Kerîm’de de “Ey Muhammed! Hanîf olan İbrâhim’in dinine uy.”[1]buyrularak, bu kurban ibadetinin devamına işaret edilmiştir. İslam’da mevcut olan Kurban Bayramı Hz. İbrâhim (a.s.)’dan kalmıştır. Mina’da kurban kesme âdeti, İslam tarafından yalnızca hacılar için kabul edilmemiş, tüm Müslümanları da içine alacak şekilde genişletilmiştir.

Değerli Müminler!
Kevser suresinde şöyle buyurulur: “Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik.O hâlde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.”[2] Kurban Bayramı, zilhicce ayının onuncu günü başlar ve dört gün sürer. Avrupa’daki Müslümanların genel olarak ihtiyaç sahibi olmamaları sebebiyle, kurban-larını fakir ülkelerde kestirmeleri daha uygun olur.

Peygamberimiz kurbanla ilgili bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “İnsanoğlu Allah katında, kurban gününde kurban kesmekten daha sevgili bir amel işlememiştir.”[3] Peygamberimiz’in bu tavsiyesine uyan Müslümanlar, imkânları ölçüsünde Bayram günü kurban kesmeyi kendileri için en önemli görevlerden biri kabul etmişlerdir. Kurbanın toplumda çok önemli bir yeri vardır.

Çünkü toplumda zenginler ve orta hâlliler yanında, ayrıca et yüzü görmeyen yoksullar da vardır. Bunların çoğu durumlarını belli etmezler. İşte Kurban Bayramı böyle insanlar için Allah Teâlâ’nın bir ziyafeti sayılır. Çünkü bu bayramda yoksulların mutfaklarına da bolca et girer. Bu durum, sosyal adaletin yaygınlaş-masına ve insanlar arasında sevgi bağlarının kuvvetlenmesine yardım eder.

Ramazan Bayramı’nda olduğu gibi, Kurban Bayramı’nda da akraba ve komşular arasında tebrikleşmeler olur. Varsa düşmanlıklar, dargınlıklar ve kırgınlıklar sona erdirilir. Bütün Müslümanların gönülleri dostluk, kardeşlik, sevgi, saygı, acıma, yardım ve dayanışma duygularıyla dolar. Nefretler erimeye, kindarlıklar yok olmaya yüz tutar.

Aziz Kardeşlerim!
Kurban Bayramı’nda Peygamberimiz şunları yapardı:
• Bayram namazını kıldırdıktan sonra kendi kurbanını keser ve farz namazlardan sonra teşrik tekbirleri getirirdi.
• Ashabının sevinç ve üzüntülerini paylaşırdı.
• Çocuklara ve bilhassa yetimlere selam verir, başlarını okşar, şakalaşır ve hediyeler verirdi.
• Arkadaşlarının evlerine ziyarete gider, ikramlarını kabul ederdi. Kendisini ziyarete gelenlere de ikramda bulunurdu.
• Hastaları ve mezarları ziyaret ederdi.

Bayramların huzur, mutluluk ve sevinç günleri olduğunu ilan eden Peygamberimiz, o günlerin kalabalıkla ve büyük bir coşku içinde kutlanmasını arzu ederdi. Nice mutlu bayramlara…


[1] Nahl suresi, 16:123
[2] Kevser suresi, 108:1-3
[3] et-Tâc, III, 20

…………………………

 

Ramazan ve Yalnızca Allah’a Kul Olma BilinciMuhterem Cemaat!

Büyük bir heyecan ile beklediğimiz, yılın şu sıcak ve uzun günlerinde orucumuzu tuttuğumuz ramazan ayı nihayete eriyor. Ramazan ayını layıkıyla geçiren Müslümanlara ne mutlu! Maalesef, ramazan ayında olduğu hâlde, üstelik oruç tutup teravih başta olmak üzere birçok ibadetle ramazanı ihya ettiği hâlde ramazanın dışında yaşayan ve orucun kendisine hiçbir şey kazandırmadığı insanlara da rastlayabiliyoruz.

Değerli Kardeşlerim!

Yüce Rabbimiz’in (c.c.) “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”[1]ve “Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun.”[2]emirlerine uyarak oruç tuttuk; Allah dergâh-ı izzetinde hepimizin ibadetlerini kabul buyursun.  Şimdi kendi kendimizi test etmemizin, sorguya çekmemizin zamanıdır. Hakikaten tuttuğumuz bu oruçlar, kıldığımız teravihler, okuduğumuz Kur’anlar bizim kulluğumuza ne kadar katkı yaptı? Hocalarımız, vaazlarında, hutbelerinde dile getirdiler; cemaat olarak da biz Müslümanlar bir araya geldiğimizde hep ramazanın üstünlüğünü anlatıp durduk. Fakat unutmamamız gerekir ki, eğer bu ramazan ayı bizim kulluğumuza ilave bir değer getirebildi ise, işte biz o zaman ramazan ayını iyi geçirdik demektir. Eğer biz ahlaken, Müslüman’ın taşıması gereken vasıflar bakımından, Allah’a şükür etme bakımından, dünya malına düşkünlük bakımından, ramazan öncesinde de sonrasında da aynı isek, -burada gerçekten de takva sahibi kardeşlerimizi tenzih ederiz- ramazan ayı bizim için hiç gelmemiş demektir.

Muhterem Cemaat!

Her kıldığımız namazda okuduğumuz Fatiha suresinin şu mealdeki ayetlerinde bakın nasıl ifade buyuruluyor: “Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, rahmândır ve rahîmdir. Ceza gününün malikidir. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.”[3]

Neyi, kimi daha çok övüyoruz?  Kimden medet umuyor, kime ve neye kulluk yapıyoruz?

Kafamızı, Allah’a olan mahcubiyetimizden dolayı eğip bu soruları kendimize soralım ve ramazan bizi ne derece olgunlaştırmış, onu sorgulayalım. Kişi kendini sorgulamadıkça eksikliklerini göremez ve dolayısıyla da onları bertaraf etmekten aciz kalır.

Aziz Cemaat!

Aslında senenin tüm günleri ramazan gibidir de bizler onun farkında değiliz. Ama, Cenâb-ı Allah, o kadar merhametli, o kadar bağışlayıcı ki,  kaçırdığımız her fırsatın arkasından hep yeni bir fırsat sunuyor bizlere. Ramazan ise bu fırsatların hemen hemen hepsinin bir arada sunulduğu çok büyük bir fırsat idi. Elbette bunun farkında olup bu fırsatı iyi değerlendirebilen kardeşlerimiz vardır; ne mutlu o müminlere! Rabbimiz bu fırsatı iyi değerlendiremeyenlerimize de bunu telafi etme imkânı ve iradesi versin, bizleri doğru yoldan ayırmasın, ibadetlerimizi kabul buyursun.


[1] Bakara suresi, 2:183

[2] Bakara suresi, 2:185

[3] Fâtiha suresi, 1:2-5

 

…………………………………………………

Kardeşliğimizi korumak

Müslümanlar,

İnsanoğlunun olduğu yerde ihtilaf da vardır. İnsanlar bu ihtilaflar uğruna savaşa başlar ve kendi menfaatleri için zulme başvurmaktan bile kaçınmazlar. On yıllardır dünyanın dört bir yanında gözyaşları ve savaş içerisinde yaşayan kardeşlerimizden gelen her acı haber yüreğimizi dağlıyor.

Değerli Kardeşlerim,

İslam ümmeti içindeki bölünme ve parçalanmanın Müslümanları ne hâle getirdiğini, günümüzde görüyor ve bunun ızdırabını hep birlikte çekiyoruz. Maalesef bugünlerde, dünyanın birçok yerinde, özellikle İslam coğrafyasında birçok acı olaya şahit oluyoruz. Örneğin yine bir Ramazan ayında, Filistin’de, 1,5 milyon Gazzeli’nin maruz kaldığı zulüm yetmiyormuş gibi, son günlerde Gazze’ye atılan bombalar neticesinde, evler yerle bir edilerek, hiçbir suçu olmayan sivil, kadın, çocuk demeden, insanlar toplu katliamlara maruz bırakılıyorlar. Hiçbir hukuk, kural ve ölçü tanımayan bu zalimlik karşısında maalesef dünya yine sessiz ve birkaç ülke dışında İslam dünyası da farklı değil.

Muhterem Müslümanlar,

Suriye ve Irak’taki olaylar da ümmetin kanayan yaralarından oldu. Bu beldelerde de içimizi parçalayan dertler, zulümler yaşanıyor. Suriye devletin terörüne, Irak ise devleti yönetenlerin toplumsal çatışmaları körükleyen politikaları neticesinde terör örgütlerine teslim olmuş durumdadır. Bir an evvel önlem alınmazsa bölgedeki bütün insanların can güvenliği tehlikeye girecektir. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.”[1]

Değerli Kardeşlerim,

Zamanla yangın yerine dönen Filistin, Suriye ve Irak yine yarım asırdan fazla bir zamandır kendi dinî kimliklerine bile sahip çıkmalarına izin verilmeden baskı altında yaşayan Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz; Orta Afrika’da, tüm dünyanın gözleri önünde yamyamlığa varan bir vahşetle katledilen binlerce kardeşimiz… Bütün bu vahşet ve zulüm, kolumuzu kanadımızı kırsa da bizlere yüce bir hakikati tekrar hatırlatıyor:“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.”[2]

Muhterem Müslümanlar,

Avrupa’da yaşayan Müslümanlar olarak sorumluluklarımızı iyi tespit etmeliyiz. Evvela bilmeliyiz ki, kimden gelirse gelsin ve kime yönelik olursa olsun her türlü haksızlığa karşı sesimizi yükseltmemiz başlıca görevimizdir. Zorda kalan kardeşlerimize maddi manevi yardımlarımızı esirgememeliyiz. Rabbimiz’e yönelerek ümmet için dua ederken, ümmete yapabileceğimiz en büyük katkımız güçlü ve bilinçli bir topluluk olmaktır. Ailemiz, malımız, evlatlarımız ve içinde yaşadığımız toplum, imtihanımız olduğu kadar imkânımızdır. Bu sebeple her türlü adaletsizlik ve baskıya rağmen saygın ve sözü dinlenen mutedil bir Müslüman cemaat olmaya gayret ederek ve dünyanın her bir yanındaki Müslüman kardeşlerimizin sorunlarını dile getirerek çözüm yollarını onlar için kolaylaştırabiliriz inşallah.

Muhterem Kardeşlerim,

23 Temmuz Çarşamba gününü Perşembe gününe  bağlayan gece, Kadir Gecesi’dir. Bu gece aynı zamanda teşkilatımız tarafından, mazlum ve mağdurlarla dayanışma gecesi olarak da idrak ediliyor. Dolayısı ile, Rabbimiz’e bir şükür arzı olmak üzere, gerek imkânsızlıkları, gerekse gördükleri zulümler sebebiyle bu mübarek Kadir Gecesi’ni dahi idrak edemeyecek durumda olan ihtiyaç sahibi insanları da düşünecek, onlara merhamet elimizi uzatacağız. Böylece Kadir Gecesi’nin bereketinden bizler de nasiplenmiş olacağız inşallah.


[1] Enfâl suresi, 8:25

[2] Hucurât suresi, 49:10

……………………………………………………………………………….

 

 

 

Zekât ve Fitre’yi Kimler Vermeli?

20.06.2014

إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللهِ وَابْنِ السَّبِيلِ  فَرِيضَةً مِّنَ اللهِ  وَاللهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

Değerli Müslümanlar!

MÜSLÜMAN’ın, toplumuna katkısını ve onunla bütünleşmesini sağlayan önemli ibadetlerimizden ikisi de zekât ve fitredir. Her ikisi de Ramazan orucu ile yakından ilgilidir. Ramazan ayı İslam’ın başlangıç dönemlerinden beri malî yılbaşı olduğu için, resmî zekât kurumunun var olduğu dönemlerde Ramazan ayında devlete teslim ediliyordu.

Zekât ve fitre oruç ile birleştiği için, üç önemli ibadet bir arada toplanmaktadır. Bu sebeple, Ramazan ayının Müslümanlar için önemi çok büyüktür. Bir tarafta oruç ibadeti var ve bu ibadet bir ay devam eder, dünyaya ait faaliyetlerden kopmaksızın ruhen yükselmeye ve rahatlamaya vesile olduğu gibi, zekat ve fitre de Müslümanın hem malını hem de ruhunun arınmasına ciddi katkı sağlar. Fitre, miktarı küçük olsa da toplumsal işlevi çok büyük bir sadakadır. Bayramdan önce yoksulların yeme-içme ve giyim ihtiyaçlarına harcanmak üzere teşri kılınmıştır. İhtiyaç sahibi Müslümanların en mutlu ve sevinçli oldukları bir günde gönüllerini kazanmaya ve toplumsal kaynaşmaya vesile olur.

Aziz Müslümanlar!

Zekât; dinî ölçülere göre zengin olan, akıllı ve ergenlik çağına ulaşan Müslümanların vermesi farz olan malî bir ibadettir. Kişi mal sahibi olunca hemen zekât vermesi gerekmez. Bir yıl bekledikten sonra bu malvarlığı elinde duruyorsa yahut artmışsa, artan kısmı ile birlikte zekâtını hesap edip %2.5 oranında vermek gerekir.

Değerli Kardeşlerim!

Zekâtın hangi yerlere verileceği Tevbe suresinin 60. ayetinde şöyle açıklanmıştır: “Sadakalar, fakirlerin, miskinlerin, zekât kurumunda çalışanların, kalpleri İslam’a ısındırılmak istenenlerin, kölelikten kurtulacakların, Allah yolundaki hizmetlerin ve yolcuların hakkıdır.”

Buna göre; zekâttan muhtaçlara, yoksul Müslümanlara, eğer resmî veya özel bir zekât kurumu varsa orada çalışanların maaşlarına, İslam’a ısındırmak amacıyla Müslümanlığa yeni girmiş olanlara, zayıf durumdaki Müslümanları baskıdan kurtarmaya, özgürlüklerini elde etmek için kölelere, ev sahibi olmak, evlenmek ve benzeri ihtiyaçlar için borçlanıp da borcunu ödeyemeyecek durumda olanlara, cami, mescit, köprü ve yol dışında, Allah yolundaki bütün hizmetlere, zengin olduğu halde, yolculuk esnasında muhtaç duruma düşenlere verilir. Ancak bütün bu zekatın ödeneceği yerlere yapılacak zekat harcamaları, bir zekat kurumu tarafından yapılması halinde ki, zekatın harcanmasında aslolan budur; zekatın gaye ve hedeflerine uygun bir şekilde gerçekleşmesine neden olunmuş olur. Bundan dolayı da zekat ve fitrenin kendi fonumuza teslim edilerek gereken yerlere hakkı ile dağıtımın yapılmasına fırsat verilmesi, en güzeli olacaktır.

Muhterem Cemaat!

Fitre de Ramazan ayına özel bir sadakadır. Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından teşri’ kılınmış malî bir ibadettir. Fitre, Ramazan bayram namazı kılınmadan önce verilmesi gereken bir sadakadır. Namazdan sonra verilirse bu fitre yerine geçmez, belki normal bir sadaka olur. Hastalık sebebiyle oruç tutamayıp daha sonra tutma ihtimali de olmayanlar, her bir güne karşılık bir fitre/fidye vermeleri gerekir.

Zekât ve fitre şahıslara verilirken nazik bir şekilde verilmelidir. Bunun içindir ki, teşkilatımız Fitre Zekat Fonu kurmuş ve yıllardan beri bu konuda Müslümanların hizmetindedir. Zekât miktarı ise, hassas ölçülerde belirlenmektedir.

Muhterem Kardeşlerim!

Zekât kul hakkı olduğu için, bir kuruşunun bile eksik ödenmesi, geride kalan malın harama bulaşmasına, toplumsal hakkın zayi olmasına, dolayısıyla malın kirletilmesine sebep olur. Zekât malı temizler, dolayısıyla mal sahibini de temizler; mala bereket kazandırır, sahibinin hayatına huzur katar, hayırlı bir ömür yaşamasına vesile olur.

Aziz Müslümanlar!

Zekât ve fitre toplum fertlerini kaynaştırır; kardeşlik bağlarını kuvvetlendirir, sosyal bütünlüğe katkı sağlar; huzurlu bir toplumun oluşmasına yardımcı olur. Allah fitre ve zekatlarınızı kabul etsin.

 

………………..

Berat Gecesi

حم﴿١﴾ وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ ﴿٢﴾ إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ ۚ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ ﴿٣﴾ 

Muhterem Kardeşlerim!

Şaban ayının 14. gününü 15’ine bağlayan ve önümüzdeki 12 haziran Perşembe gecesini Cuma gecesine bağlayan gece, biz Müslümanlarca mübarek kabul edilen Berat kandilidir. Hem bizim hem de bütün Ümmeti Muhammet hakkında hayırlara vesile olsun inşallah..

Berat gecesine bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle ‘Mübarek’; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle ‘Beraat’; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle ‘Rahmet’, geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle de ‘Berae’ veya ‘Sakk’ gecesi de denilir.

Berat gecesi, Allah’ın rahmet, lütuf ve mağfiretiyle tecelli ederek, kullarına bağışlanma, kapılarını ardına kadar aralayacağı; müminlerin dualarına icabet edeceği, günahlarını affedeceği; yapılan ibadetleri normal zamanlardan kat kat fazla mükâfatlandıracağı için Müslümanlar için inşallah, tam bir berat olacaktır. Bundan dolayıdır ki, Müslümanlar olarak bu geceyi çok iyi değerlendirmek durumundayız. Bu cümleden olarak gündüzü oruçlu, geceyi de çeşitli ibadetlerle değerlendirmeliyiz.

Muhterem Kardeşlerim!

Berat gecesinin fazileti hakkında Peygamber Efendimiz (a.s.)’dan nakledilen şu mübarek hadisler önemlidir:

Hz. Ali (ra)’den: Peygamber Efendimiz (a.s.) şöyle buyurdu: “Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o geceden sonraki günde oruç tutun! Çünkü o gece güneş batınca Allah Teâlâ o andan fecir oluncaya kadar: ‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir belâ ile) müptelâ olan yok mu, ona kurtuluş vereyim’ buyurur.”[1]

“Şaban ayının yarısı gecesi olduğu zaman, Allah (c.c.), kullarının durumuna bakar; müminleri affeder; kâfirlere ise mühlet verir. Kin ve hased sahibi olanları bu sıfatları terk edinceye kadar kendi hâllerinde bırakır.”[2]

Aziz Kardeşlerim!

Berat gecesinin faziletli olmasına sebep olarak İslam alimleri Kur’an’ın topluca Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına inmiş olmasını gösterirler. Buna delil olarak  ise, Duhan suresinin “Ha. Mim. Apaçık olan Kitaba andolsun ki, Biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır. Her hikmetli işe o gecede hükmedilir.”[3] mealindeki dört ayetini ileri sürerler. Ayette geçen, “mübarek gece” den  maksat, Berat gecesidir; Kur’an, bu gecede yedinci semadan dünya semasına indirildi. Kadir gecesinde ise ilk kez Peygamber Efendimiz (as)’a indirilmeye başlandı denilmektedir.

İmam Şafii (rhm.)’den rivayet edildiğine göre o şöyle söylemiştir:

“Bize ulaştığına göre, beş gecede yapılan dualar kabul olur: Cuma gecesi, kurban ve ramazan bayramı gecesi, Recep ayının ilk gecesi ve Şaban ayının on beşinci gecesi.”[4]

Muhterem Cemaat!

Bu gece bağışlanma ve af gecesidir. Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür. Anne ve babasını incitenler, büyücüler, başkalarına kin besleyenler içki düşkünleri bu gecenin faziletinden yararlanamazlar.

Öyle ise, hem bu gece hem de bütün bu Üç aylar boyunca bir kul olarak kendi özümüze dönmeliyiz, ümitlerimizi canlandırmalıyız, bağışlama ve bağışlanma duygularımızı güçlendirmeliyiz. Hem şahsımıza hem, ailemize hem de bütün eş, dost, ahbap ve ümmet-i Muhammed’e dualar etmeliyiz. Hutbemizi Peygamberimiz (as)’ın şu duası ile bitirelim: “Azabından affına, gazabından rızana sığınır, senden yine sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamdetmekten âcizim. Sen seni senâ ettiğin gibi yücesin.”[5]


[1] İbn Mace, Sünen, 4/301, H. No: 1378

[2] Şuabu’l İman, 5/359, H. No:3551

[3] Duhan suresi, 44:1-4

[4] Şuabu’l İman, 5/287, H. No: 3438

[5] Tergib ve Terhib, II, 119-120

……………………

 Üç Aylar ve Regaib Gecesi

25.04.2014

اللَّهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِي رَجَبَ وَشَعْبَانَ ، وَبَلِّغْنَا رَمَضَانَ

 

Muhterem Cemaat!

Önümüzdeki çarşamba günü, içerisinde birçok mübarek gece barındıran “üç aylar”ın başlangıcı, perşembe akşamı da Regaib Gecesi’dir. Cenâb-ı Hak (c.c.) bu ayları ve geceleri ihlas ile geçirmeyi hepimize nasip eylesin.

 

Muhterem Müslümanlar!

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde; “Allah’ım, bize receb ve şâban aylarını mübarek kıl ve bizi ramazana ulaştır.”[1] buyurmuştur. Bizler de Allah’tan, bu aylarımızı bereketli kılmasını niyaz edelim. Tıpkı Efendimiz gibi, bu aylarda daha fazla nafile ibadet edelim ve daha fazla nafile oruç tutalım. Receb ayının ilk cuma gecesi olan Regaib Gecesi, bu üç aylarda manevi eğitimimizin ilk durağını teşkil etsin. Ramazan’a kadar gidecek olan bu duraklarda Recep ve Şaban ayları ruhumuzun, imanımızın ve kalbimizin temizlenerek dirileceği aylar olsun.

Değerli Müminler!

Üç ayları ve onlara yayılmış olan mübarek gün ve geceleri en iyi nasıl değerlendirebiliriz sorusunu sorduğumuzda, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve onun ashabı bize en doğru cevapları sunmaktadır. Zira Allah resulü bu aylarda daha çok ibadet eder, Allah’a daha çok yakarır ve duada bulunurdu. Ashâb-ı kirâm da receb ve şâban aylarında hep bir yenilenme ve bilinçlenme gayreti içerisinde olmuşlardır.

Aziz Kardeşlerim!

Ashap, bu yenilenme sürecine evvela nazarât, yani bakışlardan başlıyordu. Gözlerini haramdan, kötülüklerden, çirkinliklerden koruyorlardı. Bugün bizler de nereye baktığımızı, günde kaç saat televizyon seyrettiğimizi ya da vaktimizin ne kadarını telefon veya bilgisayar başında geçirdiğimizi kontrol etmek zorundayız. Bakışlarımızı kotrol etmek, dolayısıyla zihnimizi korumak, yürek kabımızı doldurmamız için ilk adım olacaktır.

Ashap, nazarâttan sonra lafazâta, yani konuşmalarına dikkat ederlerdi. Ashap, neyi nasıl konuşması veya konuşmaması gerektiğini bilirdi. Biz de tıpkı onlar gibi, kötü sözden uzak durma, dilimizi gerektiğinde tutma, gerektiğinde ise hak yolda kullanabilme bilincine ermeliyiz.

Ashap, hutuvvâta, yani adımlarına da dikkat ederlerdi. Bu adım, gündelik dilde kullandığımız adım, bildiğimiz yürüyüş değildir. Hutuvvât, doğru istikamette yürümektir. Bu ise, şeytanın adımlarını izlemek yerine, Hakk’ın yolunu ve istikametini tercih etmek ve boş işlerin peşinde gitmekten uzaklaşmak için yapılan yürüyüş demektir. Yolumuzu ve istikametimizi yeniden ayarlayıp kendimize çeki düzen verme yürüyüşüdür bu.

Muhterem Cemaat!

Müslümanlar olarak yapmamız gereken, yürek kabımızı sahabe gibi genişletip rahmet çeşmesinin altına koymaktır. Böylece hem rahmetin daha da yoğun olduğu üç ayları ve mübarek geceleri en iyi şekilde değerlendirmiş, hem de bu muhasebenin sonucunda yolumuzu düzeltmenin ve tekrar en doğru yol olan sırât-ı müstakîmi bulmanın bahtiyarlığına erişmiş oluruz.

Aziz Kardeşlerim!

Regaib Gecesi ve onunla birlikte üç aylara yayılmış olan mübarek geceler de genişlemede olan yürek kabımızı doldurabileceğimiz zamanlar olmalıdır. Yunus Emre der ki:

“Çeşmelerde bardağını doldurmadan kör isen;

Kırk yıl orda dursa da kendi dolası değil.”

Yani, rahmet yağmuru için kabını hazır edip çeşmeye gitmek yetmez. Çeşmenin altına tutmak da lazımdır ki, o kap rahmetle dolsun.


[1] Keşfu’l Hafâ, c.1, s. 186, h. no. 554

………………………..

Camiler ve Biz

 

04.04.2014 

إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّـهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّـهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلَّا اللَّـهَ  فَعَسَىٰ أُولَـٰئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ

Muhterem Müslümanlar!

Bilinmelidir ki, camiler, içinde Allah’ı anmak, Allah’ı zikretmek, Allah’a ibadet etmek için kurulup yaşatıldığı için, Allah’ındır. Peygamber Efendimiz’in ashabı da mescitlere, camilere bu gözle bakmış, bu şekilde camileri değerlendirmişlerdir. İlimlerini, sohbetlerini, birbirleri ile dostluklarını camilerde geliştirmişler, meselelerini camilerde görüşerek hep beraber Allah Resûlü’nün yolundan giderek çözümleme çabasında olmuşlardır. Ashâb-ı kirâm, Allah’a hiçbir mekân izafe edilemeyeceğini elbette biliyordu. Lâkin Kâbe; Beytullah, yani Allah’ın evi olarak isimlendirildiği için, camiler de sahabe tarafından Kâbe’nin birer şubesi olarak görülmüş ve bu bilinç, daha sonra gelen Müslümanlar arasında da benimsenmiş ve yaygınlaşmıştır.  Taberânî ve Heysemî’nin rivayetlerine göre ise Efendimiz (s.a.v.): “Her kim evinde güzel bir şekilde abdest alır da mescide gelirse o kimse Allah’ın ziyaretçisidir. Ev sahibi ise, elbette misafirine ikramda bulunacaktır.” buyurmuşlardır.

Değerli Müminler!

Camiler, Allah’a ibadet etmenin yanında müminleri bir araya toplayan, birleştiren, tek yürek hâline getiren mekânlardır. Artık burada ırk, dil ve renkleri ne olursa olsun tüm müminler ümmet bilinci ile bir araya gelmişler ve birbirlerinin dertleri ile hemdert olmuşlardır. Sorunlar buralarda konuşulur, birlikte çareler aranır. Kardeşler, acılarını ve sevinçlerini camilerde paylaşır; böylece kardeşlik duyguları gelişir, insanlar birbirlerini sever, korur, kollar ve sahiplenirler.
Camiler, varlığımızı ve kimliğimizi koruyup geliştirdiğimiz, ibadet ettiğimiz, dinimiz ve değerlerimizi öğrenip yaşattığımız yerlerdir. Diğer insanlar da biz Müslümanları buradan öğrenir; buradan tanırlar.

Aziz Kardeşlerim!

Müslümanlar olarak dinimizi, kimliğimizi öğrenmeyi, varlığımızı Müslüman kimliğimizle ortaya koyabilmeyi, camilerimiz vasıtasıyla gerçekleştirebiliriz. Eğer bizden önceki büyüklerimiz ve öncülerimiz bu camilerimizi yapmasaydı, bizler belki burada Allah’ın misafirleri olamayacaktık. Dolayısı ile bizler de çocuklarımıza, daha sonraki nesillerimize camilerimizi en iyi şekilde imar ederek bırakmakla sorumluyuz. Camileri biz imar etmezsek, biz yaşatmazsak başkaları da yaşatmayacaktır.

Muhterem Cemaat!

Camiler iki şekilde imar edilir ve yaşatılırlar. Birincisi: Mevcut dış görüntünün ve fiziki şeklin muhafazası, daha güzel hâle getirilmesi, yani madden yaşatmadır. İkincisi ise, manevi yaşatmadır ki, buraya cemaat olmak, her türlü faaliyete katılmak ve en önemlisi de gelecek nesilleri camilerde Müslümanca yetiştirmektir.

Aziz Kardeşlerim!

İşte tüm bunların gerçekleşebilmesi için, camilerimizin karşılaması gereken masraflara katılmamız, genç nesillerimizin sağlıklı bir şekilde yetişmesi için çalışmalarda bizzat emek vermemiz gerekmektedir. Üstelik bu bizim için en güzel sadaka-i cariyedir; yani bu camimiz, var olduğu müddetçe sevabından faydalanacağımız bir menba olacaktır. Böylece, camimize, cemiyetimize üye olup düzenli bir aidat ödemek, buraya mensup olduğumuzu göstermek gerekmektedir. Hutbemizi, camileri koruyup kollayanları öven şu âyet-i kerime ile bitirmek istiyorum:

Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder.” Tevbe suresi,  9:18

………………..

Selamlaşmak, rahmeti yaymaktır

وَإِذَا جَاءَكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ

Muhterem Müminler!

Hutbemiz, selamlaşmak hakkında olacaktır. Okuduğumuz âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, Peygamberimiz’e şöyle demesini emretmektedir: “Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Sizin üzerinize selam olsun!”[1] Her ne kadar bu ayet, İslam’a inananların kurtuluşa çıkacaklarını müjdeleyen bir ayet olsa da, aynı zamanda Müslümanların birbirleri ile karşılaştıklarında yapmaları gereken ilk eylemin ne olması gerektiğini de ortaya koymaktadır.

Değerli Kardeşlerim!

Selam, aynı zamanda Allah’ın isimlerindendir. Müslümanlar birbirlerine “es-selâmu aleyküm” dediklerinde, aslen “Allah’ın selamı üzerine olsun, ayıplardan, afetlerden salim ol, emniyet ve selamette ol.” demiş olurlar. Yani selamlaşma karşılıklı bir dualaşmadır. Müminler birbirleriyle karşılaştıklarında ve birbirlerinden ayrıldıklarında bu duayı yaparlar. Bildiğimiz üzere selam vermek sünnet, almak ise farzdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e “İki adam karşılaşıyorlar. Bunlardan hangisi önce selam verecektir?” diye sorulduğunda, “O iki adamdan Allah’a en yakın olanı.”[2] diye buyurur. Benzer bir hadîs-i şerifte “Allah’a en makbul insan, karşılaşmada selama önce davranandır.”[3] buyurulur. Bu hadisler, bir kardeşlerimizle karşılaştığımızda selam verenin ilki olmak için âdeta yarışmamız gerektiğine işaret eder.

Değerli Kardeşlerim!

Selamlaşmak, Allah indinde derecemizin yükselmesine ve bir sünneti eda ederek sevap kazanmamıza vesile olan bir duadır ve müminler arasındaki muhabbeti artırır.  Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız takdirde sizin birbirinizi seveceğiniz bir şeyi söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.”[4] Modern dünyanın insanı, birbirinden belki uzaklaşıyor olabilir; insanlar arası ilişkiler, bilhassa birbirini tanımayan insanlar arasında selam vermek önemsenmiyor olabilir. Ama bir Müslümanın selamı önemsememe gibi bir tutumu olamaz. Çünkü zikrettiğimiz bu hadis bizlere selamın cennete vesile olabilecek davranışlardan biri olduğunu gösteriyor. Efendimiz’e, İslam’ın hangi ameli daha hayırlıdır diye sorulduğunda “Yemek yedirmen, tanıdığına ve tanımadığın herkese selam vermendir.”[5] diye buyuruyor.

Efendimiz’in selamlaşmakla ilgili sözlerini göz önünde bulundurursak, selamı yaymanın büyük bir proje hâline gelmesi gerektiğini ifade edebiliriz. Çünkü selam, sadece bir “merhaba”dan ibaret değildir. Selam, bir hayır duası, “Benim zihnimden, dilimden ve elimden sana zarar gelmez.” diye söz vermedir. Bu yüzdendir ki, selam sadece bir söz söyleme değil, bir duruş sergilemedir.

Muhterem Müslümanlar!

Tabi, bazen selamımız alınmayabiliyor. Bu durumun bizi yine de selam vermekten alıkoymaması gerekir. Asr-ı saadetten örnek verecek olursak: Sahabeden biri başka birini Ebû Zer’e şikâyet eder ve “Ben Abdurrahman bin Ümmü’l-Hakem’e tesadüf ettim ve ona selam verdim ama o bana hiç bir şeyle mukabele etmedi (karşılık vermedi).” der. Bunun üzerine Ebû Zer şöyle cevap verir: “Ey kardeşimin oğlu, bundan senin aleyhine ne olur? Senin selamını, onun sağında bulunan ve ondan daha hayırlı olan melek aldı.”[6]

Selamı yaymak, yaygınlaştırmak, 1400 senedir süren bir kardeşlik  projesinin adıdır. Her birimiz bu projeyi sürdürmeye devam ederek aramızdaki muhabbeti pekiştirebiliriz. Biliyoruz ki, birbirimizi sevindirerek Allah’ın rızasına nail olabiliriz. Allah’ın sonsuz selamı, rahmeti ve bereketi bizim, hanelerimizin ve ümmet-i Muhammed’in üzerine olsun!


[1] En’âm suresi, 6:54

[2] Ebû Dâvûd, Edeb, 122

[3] Ebû Dâvûd, Edeb, 144

[4] Müslim, Îmân, 93

[5] Buhârî, Edebu’l-Müfred, 1013

[6] Buhârî, Edebü’l-Müfred, 1038

 

……………………………

 

Vasat Ümmet Olmak..!

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ

Muhterem Kardeşlerim!

Yüce Rabbimiz insanoğlunu ve diğer bütün canlıları çift kutuplu olarak yaratmıştır. İnsanoğlunun bu fani hayatta iyilik-kötülük, savurganlık-cimrilik, adalet-adaletsizlik gibi dengesini kurmakla mükellef olduğu ve imtihan olunduğu birçok zıt kutup da mevcuttur.

Değerli Kardeşlerim!

Vasat kelimesi, her uç noktası da olumsuz görülen şeylerin olumlu olan tam orta noktası için kullanılır. Örneğin, cimrilik ve savurganlık arasında yer alan cömertlik vasat olarak ifade edilir. Ne cimriliğe ne de savurganlığa meyletmeyerek cömert olmak, iki aşırı uç arasında kurulan dengeye örnek olarak verilebilir. Bu anlamda vasat yolu takip etmek, ifrat ve tefritten uzak olarak mutedil söz söylemek, mutedil davranışlarda bulunup, hareket etmek demektir. Bu vasıflara sahip olduğumuzda bizler, eşitlik, adalet ve insaf sahibi olan, takdir edilen ve övülen kişiler hâline geliriz. Zira Allah bu dengeyi kurabilmiş en iyi örnek olarak İslam ümmetini göstermektedir: “İşte böylece sizi orta yolda giden bir ümmet kıldık ki, insanlığa örnek ve model olasınız ve resul de size örnek ve model olsun.”

Muhterem Cemaat!

İslam ümmeti olarak bizlerin orta yolda olma konusundaki örneği, Allah’ın Kur’an’da övdüğü ve örnek gösterdiği Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve O’nun ashabıdır. İşte onlar bize nasıl örnek olmuşlarsa, bizler de itidalli davranışlarımızla insanlığa iyi birer örnek ve model olma sorumluluğunu taşımaktayız.

Muhterem Cemaat!

Bugün İslam ümmeti maalesef bütünlüğünü tam manasıyla sağlayamamış, savruk ve parçalanmış bir hâldedir. Bir yanda sefalet, diğer yanda akıl almaz bir zenginlikle beraber; ümmet içinde ilmî, fikrî, zihnî bir parçalanma da mevcuttur. Hâlbuki bizler İslam ümmeti olarak dengeli olma vasfına ve Allah’ın övgüsüne erişebilecek bir kapasiteye sahibiz. Onun için ümmet olarak insanlığı bir anne gibi kucaklayacak bir toplum olduğumuzun tekrar farkına varmalı, insanlığa örneklik ve önderlik yapacak bir toplum, ayrıca iyiliğin şahitleri ve temsilcileri olmalıyız.

Bu yüzden evvela her mümin, değişimi kendisinden başlatmalıdır ki, bu değişim tüm ümmete de yansıyabilsin. Zira Allah, kişinin değişmesini, toplumun değişmesinin şartı olarak göstermektedir:

“Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi özelliklerini değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez.”

Değerli Müminler!

O hâlde mümin olarak her birimize düşen dengeli olma vazifesini, hayatımızın hiçbir alanında aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Bizler ne maddi olarak her şeyden el-etek çekmeli, ne de materyalizmin pençesine düşüp dengemizi bozmalıyız. Bildiklerimizle yetinmemeliyiz, bununla birlikte, bize sunulan her bilgiyi de almamalıyız. İnsanlar arası ilişkilerde yaşanan olaylarda kendi aleyhimize de olsa adaletli olmayı tercih etmeliyiz ve bu şekilde adalet-haksızlık arasında ince bir denge kurarak insanlığa örnek olmalıyız. Allah’a inanan müminler ve İslam ümmetinin mensupları olarak bizler üzerimize düşen bu sorumluluk ve görevi yaşantımıza aktardığımız anda örnek ve modelliğimiz de başlayacaktır.

………………

Allah’ın sevmediği helal:

Boşanmak

 

وَ مِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

Muhterem Kardeşlerim!

İnsanı önce bir tek nefisten yaratan; ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yuvalar kurulmasına imkân tanıyan Rabbimiz, insanın aile kurumu içinde olmasını murat etmiş ve nikâh konusunda biz kullarını teşvik ederek şöyle buyurmuştur: “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.[1]

Aziz Cemaat!

Allah Teâlâ, insanların evlenerek bir aile oluşturmalarını kendi varlığının alametlerinden sayar: “Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir.”[2]

Aziz Kardeşlerim!

Dinimizde evlilik, sevgi, kaynaşma, iffet, namus ve neslin muhafazası için meşru kılınmıştır. Bunlar muhafaza edildiği sürece ev huzur ve sükunun merkezi olur. Bir bakıma dünya cenneti kurulmuş olur. Zira Allah’ın resulü (s.a.v.) Efendimiz “Saliha eş, uygun mesken ve uysal binit saadet; kötü huylu eş, uygun olmayan ev ve huysuz binit ise mutsuzluktur.”[3] buyurmuşlardır.

Âyet-i kerîmedeki “sevgi” ile kadın ve erkek arasındaki cazibenin itici gücü olan ve onları birbirlerine bağlayan sevgi kastedilmektedir. “Merhamet” ise, evlilik hayatında yavaş yavaş gelişen, eşlerin birbirlerine karşı nazik, hoşgörülü ve düşkün olmalarını sağlayan duygusal ilişkidir. Bu iki özelliğin tek açıklaması, Hikmet Sahibi Yüce Yaratıcı olan Allah’ın belirli bir gaye için bu iki özelliği insanın gönlüne yerleştirmiş olmasıdır.

Değerli Kardeşlerim!

Evlilik hayatı bazen ideal bir şekilde devam etmeyebilir. Bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Hak, “Onlarla (eşlerinizle) iyi geçinin.” buyurarak eşlerin birbirleri ile iyi geçinmelerini emreder. Ancak eşler arasında sevgi sona ermişse, merhamet ve şefkat tükenmişse, daha fazla fitne ve fesat araya girmesin denilecekse, o zaman ayrılma yolu da söz konusudur. Fakat boşanma Allah’ın hoşuna giden bir durum değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz (a.s.), “Allah’ın, helal kıldıkları arasında en sevmediği şey talaktır.”[4] buyurmuş ve işin vehametini bize anlatmıştır. Çünkü boşanma toplumda birlik bağlarını koparır; ümmetin çoğalma sebebi olan nesli azaltır; cemiyetin huzurunu bozar, mevcut olan çocukların talim ve terbiyesi zorlaşır.

Değerli Kardeşlerim!

İşte bundan dolayıdır ki, bir aile binasının yıkılmaması için bütün tedbirler alınmalıdır. Sevgi ve merhameti yeniden canlandıracak çalışmalar yapılmalıdır. Bu anlamda önce ailenin diğer fertleri; büyükleri devreye girmeli; daha sonra eş-dost ve ahbaplar işe el atmalı, yapılacak güzel tavsiye ve öğütlerle aile binası kurtarılmalıdır. “Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır”[5] ayeti hakemlik konusunu gündeme getirirken; Peygamber Efendimiz (a.s.), “Üç şeyin dışında yalan söylemek doğru olmaz: Eşini razı etmek isteyen erkeğin; insanların arasını bulmak için çalışanın ve savaş hâlinde.[6] buyurarak, böyle bir ıslah çalışmasında haram olmasına rağmen yalan söylenmesine dahi cevaz vermiştir. Dolayısı ile bir taraftan karı-koca, diğer taraftan etraftaki insanlar devreye girmeli ve yıkılmaya yüz tutmuş yuvayı yeniden dikmeli ve Müslümanlara yardımcı olmalıdır.


[1] Nûr suresi, 24:32

[2] Rûm suresi, 30:21

[3] Taberânî, Mu’cemu’l Kebîr, 1/144, H. No: 333

[4] Ebû Dâvûd, Sünen, 2/361, H. no:1862

[5] Nîsâ suresi, 4:35

[6] Şuabu’l Îmân, 13/435, H. No: 10587

000000000000000000000

Sünnete ittiba etmek..!

وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

Muhterem Müminler!

Hutbemiz, Allah’ın resulü Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in sünnetine uymanın önemi hakkında olacaktır.

Değerli Kardeşlerim!

Allah Teâlâ yüce kitabında: “Kim Allah’a ve resulüne itaat eder ve Allah’a saygı duyarak emirlerine uygun yaşarsa kurtuluş ve mutluluğa erer.[1] buyurarak kendine itaati resulüne itaat ile eş tutmuştur. Peki bu bizim için ne ifade eder?

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), Kur’an’ı bize tebliğ eden ve açıklayan kimse olmasının yanı sıra Kur’an’ın ahlaki ilkelerini ve hukuki emir ve yasaklarını en güzel şekilde yaşayan kimsedir de. İşte Peygamberimiz’in bu yaşayış tarzına kısaca sünnet denir. Sünnet, dinimizin emir ve yasaklarını ortaya koyan ahkâmı itibariyle Kur’ân-ı Kerîm’den sonraki ikinci temel kaynağımızdır ve bütün Müslümanları bağlayan bir hüküm ifade eder. Zira Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde “Peygamber size neyi getirdi ise, onu alın, neyi yasaklamış ise, ondan da uzak durun.”[2] buyurmuş ve Peygamber’e itaatin dinimizdeki yerine işaret etmiştir.

Kıymetli Kardeşlerim!

Sünnet, Kur’ân-ı Kerîm’i anlama noktasında son derece önemli bir konuma sahiptir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de emredilen namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerin tatbiki ancak sünnetle mümkündür. Kur’an’da esasları verildiği hâlde ayrıntıları zikredilmeyen, fakat Hz. Peygamber’in (s.a.v.) günlük hayatında tatbik ettiği ve Müslümanların da uyması gerekli olan birçok ahlaki prensip de sünnete dayanır. Bütün bunlar gösterir ki, sünnet olmadan, Kur’ân-ı Kerîm tam manası ile anlaşılamaz ve hükümleri uygulanamaz.

Buradan hareketle, İslam’ı en güzel şekilde yaşamak ve Kur’an’ı hayatına tatbik etmek isteyen bir mümin, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i kendisine örnek almalı ve onun gibi yaşamaya çalışmalıdır. Yalnız, bu örnek alma taklitte kalmamalı, insanın hayatına işlemelidir. Yani bir taraftan temiz giyinen ve namazdan önce misvak kullanan bir mümin, diğer taraftan camide koşturan çocuklara çıkışamaz.

Helalinden kazanıp çocuğuna yedirmek isteyen bir baba, ailesine vakit ayırıp onlarla güzel ve faydalı vakit geçirmek suretiyle bu yaptığı ameli tamamlar. İlim için koşturan bir öğrenci kendini toplumdan dışlayarak egoistleşemez. Aksine çevresindekilere yardım ederek ilminin zekâtını verir. Yani kısacası mümin, Kur’an ve sünnetin özünü kavramalı ve ona göre yaşamalıdır.

Değerli Müminler!

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hayat biçimi olan sünnete sahip çıkmalı ve ona saygı göstermeliyiz. Bunun her bir Müslüman için bir dinî görev olduğunu hatırımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü sünnete uygun olan hâl ve hareketlerimiz, bizi Allah’a yaklaştırır ve sevgisini kazanmamıza vesile olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Benim sünnetimi (sevip) yaşatan beni de sevmiş olur. Beni seven ise cennette benimle beraber olacaktır.”[3]

Bu müjdeye mazhar olabilmek için Kur’an ve sünneti öğrenmeye, yaşamaya ve öğretmeye gayret sarf etmeliyiz. Evlerimizde mutlaka ailemizle, ailelerinden uzakta yaşayan öğrenci kardeşlerimiz de arkadaşlarıyla düzenli dersler yapmalı ve daha güzel bir insan olma yolunda Kur’an ve sünnetin ışığında ilerlemeye gayret göstermeliyiz.


[1] Nûr suresi, 24:52

[2] Haşr suresi, 59:7

[3] Tirmizî, İlim, 16

Comments are closed.