Mehmet Hırka / DÂVÂ

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

İslami camiâda belli sayıya ulaşmış, bir hocanın, liderin arkasından giden insanların çok zaman kullandıkları bu kelime ne manaya gelir? İslam davası diyemeyen ama İslamdan uzak oluşumlar sıklıkla bu dava kelimesini kullanmaktadırlar. Fakat nedense mutaassıb insanlar bu dava nın ne manaya geldiğini araştırmaz, sormaz, öğrenmeye niyet etmezler.

Mehmet Hırka/ İlahiyatçı-Yazar

İslam kültüründe dâvâ kelimesinin anlamı, Allah’ın gönderdiği, Peygamber a.s tebliğ ettiği, kaynağında en ufak şek ve şüphe bulunmayan sistemin adına denir. Bu sistemin içinde bulunan, islamdan beslenmekle beraber kendi dünya görüşüne uygun hocanın, liderin gittiği yola dâvâ demek kelimeyi gerçek manasından uzaklaştırmaktır.

Peki neydi bu dâvâ? Peygamber as. mekkeli müşriklere açıktan tebliğ emrini alınca ‘Safâ Tepesi üzerine çıktı. Yüksek ve gür bir sedâ ile; “Ey Kureyş topluluğu buraya geliniz, toplanınız, size önemli bir haberim var.” diye seslendi.

Bunun üzerine insanlar orada toplandılar. Hz. Muhammed a.s;  Ey Kureyş topluluğu ben size şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücûm etmek üzeredir desem bana inanır mısınız?” dedi.

“Evet inanırız, çünkü senden şimdiye kadar doğruluktan başka bir şey görmedik. Senin yalan söylediğini hiç işitmedik! Sen güvenilir Muhammedsin” dediler.

Sizi, Allah birdir, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur diyerek îmân etmeye çağırıyorum. Ben de O’nun kulu ve resûlüyüm. Eğer buna îmân ederseniz Cennet’e gideceksiniz. Siz Lâ ilâhe illallah demedikçe ben size ne dünyâda bir fayda, ne de ahirette bir fayda sağlayabilirim!” dedi.

Müşrikler ne yaptılarsa Efendimizi dâvâsını anlatmaktan vazgeçiremediler. Hatta ona gelerek, eğer zengin olmak istiyorsan seni en zenginimiz yapalım, eğer makam istiyorsan başımıza lider seçelim, eğer kadın istiyorsan mekkenin en güzel kadınlarını sana verelim teklifinde bulundular.

Efendimiz a.s cevaben ‘Vallahi sağ elime güneşi, sol elime ay’ı verseniz ben davamdan vazgeçmem’ diyerek onları, dünyayı, menfaati, makamı her ne varsa tamamını reddetti. Davasına mukabil gerekirse ölmeyi göze aldı.

Peki aynı Peygambere ümmet olduğunu iddia eden ve her konuşmanın içinde onlarca kez bu dâvâ bu dâvâ diyen yüzlerce farklı görüş, fırka hangi davadan bahsediyor? Bunlar hangi kaynaklardan besleniyor?

Peygamber as. dâvâsına mukabil dünyalıkları redderken bu dava diyenler niçin dünyalarını abad için davalarına ihanet ediyorlar. Kur’an çok yerde Allah’ın ayetlerini, ahdini (iştera fiiliyle) satmayın buyurmuyor mu?

Kur’ana baktığımız zaman Peygamberler Allah’ı anlatmanın, dini tebliğ etmenin karşılığında hiçbir ücret istememişler ve bizim ücretimiz Allah’a aittir demişlerdir. Kendi şahsi işleri için sahabeye rahatsızlık vermeyen, şahsi işleri için kimseden birşey beklemeyen, saygıdan ayağa kalkan sahabilere kendini bilmezlerin ayağa kalktıkları gibi kalkmayın, rahatsız olmayın diyen Peygamberin davasıyla dünyasını mamur edenlerin davası aynı dâvâ mı?

Camilerde islamı kullanarak, ayet okuyarak para toplayan, holding kuranların, aç yaşamış sahabinin adını kullanarak tatil köyleri yapıp köşe dönenlerin, makam ve mevkisini korumak için takla atanların, el etek öpenlerin dâvâsı Peygamber a.s dâvâsı olabilir mi?

Gazetesine abone bulmak için Halit bin Velid’i kullanan, surlara bayrak diken ve şehit olan Ulubatlı Hasanı derneğine, cemaatine üyelik yaptıran, kutsiyet izafe etmek için kendi cemaatini Nuh’un gemisine bindirenlerin davası Allah ve Rasülünün dâvâsı olabilir mi?

Peygamberin ümmetliğinde bir ve beraber olmanın adı değilmiydi Cemaat olmak? Cemaatinden olmayanlara su-i niyetle bakan, iftira atan, küfür isnat eden, islamı kendi cemaatinden ibaret görenlerin davası Allah’ın davası, Peygamberin dâvâsı olamaz.

Hocasının, liderinin kitaplarını satır satır okuyan, yaşantılarını ezberleyen ama Kur’an okumayan, sünnet bilmeyen insanlar neyin peşinden gidiyorlar. İslam dünyasının ahvali hali hazırda Allah’ın davasına sahip çıkmadığımız, kardeş olmadığımız, ümmet olma bilincini yitirdiğimiz için içler acısıdır.

Çözüm Allah’ın bize emrettiği, Peygamber a.s bize vazettiği İslam’a sarılmak ve kaynağından beslenmektir. Taassublukla aklı iğfal edilmiş insanların kalplerindeki hoca, şeyh, lider, ırk, neseb putlarından arınarak şirksiz Allah’a iman etmek ve Allah’tan başka ilahın olmadığını yaşayarak tatbik etmekten başka kurtuluşumuz yoktur.

İman Allah’tan başka büyük bildiğimiz ne varsa hepsini reddetmekten ibaret değil miydi? Cahiliye devrindeki taştan, hamurdan, undan imal edilen somut putlar günümüzde makam, mevki, ırk, nesep, cemaat putlarıyla yer değiştirmiştir. Bu daha tehlikelidir. Görünmeyen putlara karşı sağlam bir iman, sarsılmaz bir itikat gerekmektedir.

Cemaatine, ırkına, şahsına çağıranlardan uzak duralım. Allah’ın bize verdiği akıl nimetiyle Kur’ana sarılalım. Okuyalım, model olarak Peygamber a.s’ın önderliğini kabul edelim ve ümmet olduğumuzu unutmayalım.

Makalemizi sözün en güzeliyle bitirelim. ‘Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve ben gerçekten müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?’ Fussilet Suresi 33. Ayet.

Allahın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun…

…………………………………………………………..

Ayıp ve Kusur Aramak!..

Allah’ın isimlerinden birisi Settardır. Yaptığımız ve yapacağımız hatalarımızı bilir ve görür. Allah herşeyi bilmesine ve görmesine rağmen hata edenlerin hatalarını örter, zaman verir, tevbe edip hatadan vazgeçmelerini murad eder.

Mehmet Hırka/ İlahiyatçı-Yazar

Hangi hatanın bizi batıracağı, rahmetten uzaklaştıracağını bilmediğimiz için bütün hatalardan küçük büyük ayırt etmeksizin tevbe etmek gerekir. Aynı şekilde hangi hayrın bizi kurtaracağınıda bilmediğimiz için her hayrı işlemeye devam etmeliyiz.

Peygamber Efendimiz s.a.v günaha karşı tavrımızı ortaya koyma açısından bizi şöyle uyarmaktadır. “Mümin günahlarını bir dağ altında oturup da üzerine dağın hemen çöküvereceğinden korkan bir kimse gibi görür. Facir ise günahlarını burnunun üzerine konup uçmuş bir sinek gibi görür”

İnsan nisyandan mamul bir varlıktır. Hatasız olmak, günahtan beri olmak insan için muhaldir. Peygamber efendimiz s.a.v “Her insan hata eder. Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir’’ buyurarak bizim hata ve günah işlediğimizde tevbe kapısını çalarak affımızı istememiz gerektiğini bize talim etmektedir.

Pişman olarak, samimiyetle tevbe edilirse yine hadisin ifadesiyle o günahın affedileceği müjdelenmektedir. Günahı affeden, bilen ve tevbe etmesi için mühlet veren Allah o hata ve günahı örterken onu teşhir etmek islamın tasvip etmediği bir davranıştır.

İslam hatayı-günahı örtmeyi emreder. Kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter. ” Kim bir ayıp görür de örterse sanki kabrine diri gömülmüş bir yavruya can vermiş gibi olur ” (Ebu Dâvud) buyrulmaktadır.

Bir insan hata eder ve hatasında- günahında devam ederse o insan lisanı münasiple uyarılır. Toplumda o insanı rencide etmek, günahını teşhir etmek islam geleneğine ve öğretisine tersdir. Bu en az günah işleyen insan kadar hatalı olmak, onu hatasıyla başbaşa bırakmak ve hata eden kardeşine karşı şeytanla işbirliği yapmak demektir.

Konuyla alakalı Kuran “Müslümanların ayıplarını (gizli hallerini) araştırmayın” (Hucurat, 12) emriyle bizleri uyarmaktadır. Tecessüs etmek, başkalarının hatalarını aramak, bulmak, ortaya çıkarıp teşhir etmek ahlaki zaafiyettendir. Hatadan dönmek, pişman olmak isteyen bir müslümanın şeref ve onurunu rencide etmek, onu dışlamak, küçük düşürmek haramdır ve kamil iman ile bağdaşmaz.

Peygamber Efendimiz: ”Birbirinizin özel ve mahrem hayatını araştırmayın”

Her kim bir müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını, kimsenin görmediği ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. Her kim müslüman kardeşinin meydana çıkmasını istemediği birşeyini ortaya çıkarır ve dile verirse; Allah da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır. Bu suretle kendi evi içinde de olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir. ” (Buhârî, Müslim, Tirmizî)

Hiçbir günah Allahın rahmetinden büyük değildir. Şeytan vesvese vererek Allahın rahmetinden ümit kestirmeye gayret eder. Allah Tevvâb dır, Gafûr’dur, Afuvv’dur, Gaffâr’dır. Güneş batıdan doğmadığı sürece onun kapısında affedilmeyi dilemek Allaha kul olmanın ifadesidir.

Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer S. 53. Ayet)

Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü senin her şeye hakkıyla gücün yeter” derler. Tahrim Suresi 8. Ayet

“Resûlullah s.a.v bir hadisi kudsi’de naklen buyururlar ki: “Bir kul günah işledi ve: “Ya Rabbi günahımı affet!” dedi. Hak Teâla da: “Kulum bir günah işledi;arkadan bildiki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.”Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabbim günahımı affet!” der.

Alllah Teâla Hazretleri de: “Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.”

Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabbim beni affeyle!” der.

Allah Teâla da: “Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâhaze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!” buyurdu.”(Buhari, Müslim)

Demekki hata eden hatasında ısrar etmeden hemen tevbe etmeli ve bir daha o hata ve günaha dönmemelidir. Gördüğümüz hata ve kusurları teşhir etmemeli hele hele başkalarının hata ve kusurlarını araştırmak, teşhir etmek gibi yanlış yollardan uzak durmalıyız.

…………

 

İmtihan..!

Karşılaştığımız bütün zorluklar, imkanlar, sahip olduklarımız- olamadıklarımız, istediklerimiz velhasıl hayatımız boyunca yaşantımız hep birer imtihan vesilesidir. Bu imtihan bazen malla, makamla, ibadetle olabileceği gibi çevremizle, yaşadıklarımızla, içinde bulunduğumuz toplumlada olabilir.

Mehmet Hırka/ İlahiyatçı-Yazar

Elbette her insan bu imtihanı farklı hissedecek, değişik algılayacaktır. Öyle beklenmedik an ve zamanlarda imtihan ediliriz ki bu daha baskın, daha ağır gelebilir. İnsanın sevdikleriyle imtihan edilmesi elbette vicdanen daha zor ve çetin olanıdır.

‘Mal ve evlatların birer fitne olabileceğini kitabımız Kurandan öğreniyoruz. Aynı minval üzere Peygamberimiz a.s Kişi malı, hanımı ve çocuğuyla imtihan edilir’ buyuruyor. Hadis (Taberani)

‘Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir’ Teğabün S. 14. Ayet.

Bu ayeti kerime eşlerin, çocukların birbirleriyle imtihan edilebileceğini bizlere haber veriyor. Dünya hayatının sıkıntıları imtihan sebebi olabileceği gibi bazen rahat yaşama isteği, dünyaya dalma, sekülerizm içinde bir yol tutmakla madden ve manen bizim için imtihan vesilesi olabilir.

Bazen çok sevdiğiniz eşiniz, evladınız size imana ait- ibadetlere ait konularda mani olabilir. Elinizle büyüttüğünüz, belli imkanlarla donattığınız evladınız veya çok sevdiğiniz eşiniz sizi manen zorlayabilir.

İlk insan ve ilk Peygamberden başlayarak son Peygambere kadar daha sonra ehli hak ile devam eden mal ve evlatlarla imtihanları kitaplardan okumaktayız. Genel manada kısada olsa bazılarını hatırlatmakta fayda var.

Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. Zekariyya, Hz. İbrahim aleyhimüsselam evlatlarıyla, Hz. Eyyub a.s hanımıyla imtihana tabi tutulmuşlardır. Peygamberimiz a.s dâvâm dâvâm dediği, zor ve çetin bir hayatın içinde ölmeden önce altı tane evladını elleriyle toprağa vererek imtihan edilmiş ve bize musibetler karşısında nasıl davranmamız gerektiğini öğretmiştir.

Madem eşler, evlatlar, mallar birer imtihan vesilesi öyleyse bu konularda biraz daha gayretkar olmalı ve dünya hayatını mamur ederken ahiret hayatımızı tahlikeye atmamalıyız. Eşlerden hangisi dindar ise o örnek alınmalı, hayır ve iyilik yapmakta yardımlaşılmalıdır.

Dünya hayatı geçicidir. Esas olan ahiret hayatında eşimiz, evlatlarımız bizden biz evlatlarımızdan, eşimizden şikayetci olmayacağımız bir hayatı yaşamaya, hayır ve iyilik yapmakta yardımlaşmaya gayret etmeliyiz.

Ailemizin günlük nafakasını düşündüğümüz kadar, çocuklarımızın dünya hayatını rahat yaşamalarına imkan ve olanak aradığımız kadar dini hayatlarınada önem vermek en başta yapmamız gereken görevlerimizdendir.

Eş seçerken mal, asalet, güzellik kriterlerinin yanında dindar olmasına dikkat etmeliyiz. Unutulmamalıdır ki eşler dünya hayatında birbirlerinin huzur kaynağı olabileceği gibi Allah muhafaza birbirlerinin maddi- manevi felaketide olabilirler.

Çocuklarımıza dinini öğretmeye ve bu konuda emek harcamaya gayret etmeliyiz. Tertemiz bize emanet edilen evlatlarımızın bize dünya ve ahirette faydalı olabilmesi için çalışmalı ve bu konuda yapacağımız her çalışmanın ibadet olduğunu unutmamalıyız.

Eş ve çocuklarımız, mallarımız bizi Allahtan, dini yaşantıdan uzaklaştıracak konumdalar ise lisanı hal ile, kavli leyyin ile anlatmaya, uyarmaya gayret etmeli ve sabır, duâ ve namazla Allahtan yardım dilemeliyiz.

İmtihanımıza sebeb olan eşimiz, evlatlarımız, dostlarımız bizi cevheri curufundan ayıracak ateş gibi yakar. Biz onlarla beraber yaşamaya, anlatmaya, ıslah etmeye gayret etmekle onlara yardım edebiliriz. Onları dışlamadan, ötekeleştirmeden, kusurlarını başlarına kakmadan irşat etmeye gayret etmeliyiz.

Unutmamalıyız ki biz insanların hata ve kusurlarını örtersek Allah azze ve cellede bizim hata ve kusurlarımızı örtecek, rahmetiyle bize muamele edecektir. Allah bizim her türlü hata ve günahlarımızı bilmesine rağmen bize mühlet verip hatadan dönmemizi ister.

Kurandan öğrendiğimiz Peygamber kıssalarında imtihana tabi tutulan Peygamberlerin metotları bizi motive etmelidir. Mesela Nuh a.s dokuzyüzelli sene Peygamberlik yapmış en yakını oğlunu defalarca uyarmış, iman etmesini arzulamış fakat ne acıdırki oğlu buna yanaşmamıştır. Sular kabarıp iman etmeyenler boğulmanın aşamasına geldiklerinde bile elini uzatmış o son anda bile kurtulması için dua etmiştir.

Ona beddu etmemiş, dinsiz- imansız deyip kovmamış ve kurtulması için sabır ve sebatla uyarmaya devam etmiş. Taki Allah: «Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlin (âilen)’den değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.» buyurana kadar. Hud Suresi 46.Ayet.

Allah bizim eşlerimiz ve evlatlarımızla yaşayacağımız her anımızı hayırlı eylesin. Birbirimiz için dünya hayatında huzur kaynağı, ahiret hayatımız içinde sonu cennete gidecek yol arkadaşı olmayı cümlemize nasip eylesin.

 

……………………………………….

Kurtuluşumuz neye bağlı

“Ey Kâ’b b. Mürre oğulları!, Ey Abdimenâf oğulları!, Ey Abdülmuttalip oğulları! Ey Allah Rasülü’nün halası Safiyye, “Ey Muhammed’in kızı Fatıma!Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ahirette sizin adınıza birşey yapamam!”

Mehmet Hırka/ İlahiyatçı-Yazar

Peygamberimiz s.a.v “Önce en yakın akrabalarını uyar. ” (Şuarâ, 26/214) ayeti nazil olunca yukarıdaki beyanları kendi sülalesine, akrabalarına, eşine ve kızı Fatıma annemize böyle seslenmiş ve onları Allaha kullukta sabır ve sebat ile derinleşmeye çağırmıştı.

Yani değişik zamanlardaki bu tebliğ vazifesiyle onların nefislerinin fısıldayacağı, Peygamber sizin akrabanız, yakınınız Allah sizi affeder vesveselerine kapıyı kapatmıştır. Zira Allah ibadete layık olan ve onun yanında kulluktan başka bir şeyin değeri olmayan bir ilahtır.

Peygamberimiz a.s bu sözleri en yakın akrabalarına, yakınlarına ve cennet hatunlarının efendisi dediği kızı Fatıma annemize söylemiştir. Bu sözlere muhatap olan insanların içinde Allah Rasülüyle beraber çile çekmiş, iman ve islam davası uğrunda savaşmış, yaralanmış ve şehit olmuş onlarca sahabe vardır.

Günümüzde kurtuluşun bir cemaate bağlı olduğu, bir tarikattan geçtiği ve herkesin kendi mezhebini – meşrebini nuhun gemisi olarak salık verdiği bilinen bir gerçektir. Yani Peygamber a.s kurtuluşun Allaha kul olmaktan geçtiğini en yakınlarına ders verirken biz insanlara kurtuluşun Allaha kullukta derinleşmeye bağlı olduğuna değil kendi düşünce yapımıza, kendi gurubumuza, kendi mezhebimize bağlı olduğunu anlatarak vahye ters bir yol içine çağırıyoruz.

Elbette cemaatler, mezhepler, ekoller gereklidir. Buralarda insanlar Allaha kul olmaktan uzak değillerdir. Cemaat olma ve dinde bir ve beraber saf tutma Allahın bizlerden yapmamızı istediği bir yoldur. Burada yanlış olan bir yere intisap etmiş kişinin sadece kendi bulunduğu cemaatle kurtulmanın mümkün olduğu inancını taşımasıdır.

Zaman zaman gelen sorulardan, yaşadığımız olaylardan islama aykırı öyle şeylere şahit oluyoruz ki; maazallah iman ile ahirete göçmek mümkün değil. Muharref dinlerin mensuplarının aracılar koyup belli zaman ve mekanlarda günah çıkarttıklarına benzer bir durumla karşı karşıya geliyoruz.

İslamın müntesiplerini uyutarak, uyuşturarak cenneti garanti edenler, daha ileri giderek cennete girecek insanların sayısını bildirenler, Allahın kendisine vahiy gönderdiğini ve yazdığı kitapların vahiy olduğunu söyleyenler, kurtuluşun kendilerine intisap etmekle mümkün olacağını söyleyenler, boş ve batıl söylemlerini Peygamberden nakledenler, Peygamber s.a.v adını kendi his ve hevesleri doğrultusunda kullananlar, yapacağı hizmete kudsiyet kazandırmak, gazetesine abone bulmak, cemaatine üye kazandırmak için dini ve dini tebliğ eden Peygamber a.s mı öne sürenler bilmelidirlerki; insanları çağırdıkları din İslam dini değildir.

İslam Dini putperestliği, menfaatperestliği, tefrikayı, ruhbanlığı, şirki yok etmek için gönderilmiş, Peygamberlerin tamamı insanları tevhid dinine, Allaha kul olmaya, Allahtan başka ilahın bulunmadığına iman etmeye çağırmışlardır.

Bizi Kurana çağıranların, islama davet edenlerin yaşantıları, davranışları islama uygun olmalıdır. Çok yakın zamanda islama ve müslümanlara tuzak kurmak için sahte şeyh üretenler, kendi imam ve önderlerini mehdi ilan edenler, bulunduğu yerin Nuhun gemisi olduğunu söyleyenler olsa olsa şeytanın temsilcileri olabilirler.

Bizi kulluktan uzaklaştırıp uyuşukluğa sevkeden, Allaha imana değil kendisine kulluğa çağıran, çıkar ve menfaatini Allahın rızasını kullanarak kazanan, müslümanların kardeşliğini bölüp parçalayan bu anlayışlar dinin bizi çağırdığı ihlasa, kendisinden başka ilah olmayan Allah inancına, Müminlerin kardeş olduğu emrine taban tabana zıt davranışlardır.

Peygamber s.a.v insanları Allaha kul olmaya, Allahın rızasını kazanmaya ve kullukta derinleşmeye çağırmıştır. Hiçbir dünyevi işinde kimseden bir talepte bulunmamış aksine kendisinden ne istenmişse varsa vermiş yoksa bulup vermeyi vadetmiştir.

Herkesten fazla Allaha kullukta bulunmuş, kulluktan bir an gafil olmamıştır. İnsanların ona gösterdikleri saygı ve hürmeti mütevazi bir şekilde karşılamış ve onlara rahatsız olmayın, ben geldim diye ayağa kalkmayın diyecek kadar tevazuda bulunmuştur.

Geçmiş ve gelecek günahları affedilmiş olmasına rağmen istiğfara devam etmiş ve insanlara Allahın rahmeti olmassa bende kurtulamam diyerek hedef göstermiştir. Kendisini övenlere karşı nefsine pay vermemiş, ölünceye kadar istikamette ve kullukta bize örnek ve önder olmuştur.

Biz kendi hocamızı, kendi şeyhimizi, kendi liderimizi Allahın katında kurtulmuş bir insan olarak anlatıp ve onlarında ahirette bizi kurtaracağını düşünürsek ”Allahtan nefsinizi satın almaya bakın, zira sizin için ahirette bir şey yapamam diyen” peygamberimizi anlamamışız demektir.

Bugün bizler kurtulmak için bir kurtarıcı, tevbe etmek için bir uyarıcı, boğulmamak için bir nuhun gemisi bekliyorsak ve böyle yapanları dinliyorsak herşeyden önce İslamı kaynağından öğrenmeye herzamankinden daha fazla muhtacız demektir.

 

……………………………………………………………………………..

Kullukta İstikamet!..

Dünya insana süslü kılındı. Her insan sahip olduklarıyla imtihan edilmektedir. İmtihan insanın önce kendisiyle (nefsiyle) sonra sahip olduğu herşeyle ölünceye kadar devam eder. Bu mücadele bizi dünya ve ahirette ya mutluluğa yada mutsuzluğa götürecektir. Kulluğumuza ölünceye kadar devam etmeli ve asla yılgınlık, gevşeklik göstermemeliyiz.

Bize model olan Peygamber s.a.v ve onun güzide ashabı yaşamlarıyla bizlere nasıl mücadele edileceği dersini vermiş ve Allahın rızasının herşeyin üstünde bir değer olduğunu öğretmişlerdir. Sahabenin yaşadığı bir tabloyu sizlere aktarmak istiyorum.

Mute savaşında Abdullah bin Revaha sancağı eline aldı. Ordu komutanı olarak düşmanın üzerine saldırınca nefsi ona dünyasını, ailesini, hayatını tatlı göstermeye çalıştı. Hem hızlı bir şekilde saldırıyor hemde nefsine kendinden önce şehit olan Zeyd bin Hariseyle, Cafer bin Ebi Talibi örnek göstererek şöyle diyordu;

Ey nefsim! Ben, seni kendime boyun eğdireceğim, diye yemin ettim. Sen buna ya kendiliğinden razı olursun ya da bunu sana zorla kabul ettiririm! Görüyorum ki, sen cennetten pek hoşlanmıyorsun. Yıllar uzayıp gittiği halde sen hâlâ tatmin olmamışsın. Ey nefsim! Sen şimdi öldürülmesen, ölmeyecekmisin? İşte ölüm sana geldi çattı. Arzu etmediğin şey sana verilecektir. Eğer o iki kişinin yaptıklarını yapar, şehitliği tercih edersen, doğru bir iş yapmış olursun, eğer gecikirsen bedbaht olursun”

Şehit olma yolunda nefisle yaptığı bu mücadeleden galip geliyor ve kahramanca şehadet şerbetini içiyordu. Ölüm ondan kaçıyor ve o ölümü kovalıyordu. İslam ordusu kumadanlığının hakkını veriyordu. Kendinden önce şehit olan kahraman sahabelerle beraber cennete uçuyordu.

Allah Azze ve Celle savaşı ve savaşan kahramanları Rasülüne zaman ve mekan mefhumlarını ortadan kaldırarak haber veriyordu. Peygamber s.a.v minbere çıkıp İslam ordusunu ve savaşın gidişatını sahabeye şöyle bildiriyordu:

- Kardeşleriniz düşmanla karşılaştılar. Zeyd şehit oldu. O şimdi cennete girdi. Orada koşup duruyor. Sonra sancağı Cafer aldı. O da şehit oldu. Şimdi o, yakuttan iki kanadıyla duruyor. Cafer’den sonra sancağı Abdullah bin Revaha aldı.”
Peygamberimiz s.a.v bir süre sustu. Ensar’ ın benizleri değişti. Abdullah bin Revaha’nın yanlış yaptığını sandılar.

Peygamberimiz:
“Abdullah bin Revaha, iki ayağının üzerine sağlam bastı. Elinde sancak olduğu halde, düşmanlarla çarpıştı ve şehit olarak öldürüldü. İtirazlı olarak cennete girdi.” buyurdu.

Abdullah bin Revaha’nın cennete itirazlı olarak girişi Ensar’ın ağırına gitmişti. Bu durumu anlayamadılar. Rasulullah’a niçin itirazlı olarak cennete girdiğini sordular. Rasulullah s.a.v, onların sorusuna şöyle cevap verdi:

“Kendisi yaralandığı zaman, düşmanla çarpışmaktan çekindi. Sonra nefsini kınadı, cesaretlendi ve şehit oldu. Cennete girdi. Onlar, cennette altından tahtlar üzerinde bana gösterildi. Abdullah bin Revaha’nın tahtının arkadaşlarının tahtlarından alçak olduğunu gördüm. Sebebini sordum, Abdullah çarpışmaya giderken bazı tereddütler geçirmiş, sonra da çarpışmaya girmişti.

Günümüzde yaptığımız ibadetler, Allah yolunda katlandığımız sıkıntılardan salih yollarımızı çepeçevre kuşatmış nefis ve şeytan tuzaklarından etkilenmeyenimiz yoktur. Elbette onlar sahabe idiler. Hakikate gözleriyle şahit olmuşlar, mucizeleri aynel yakin görmüşler ve imanları böylece kemale ermişti.

Uzun yıllar bu kıssayı okurum ve her okuduğumda Allahım savaş meydanında, düşmanla karşı karşıya ve ölümü kovalarken nefsiyle mücadele eden Abdullah bin Revaha itirazlı olarak cennete girdiyse bizim halimiz ne ola? diye sorgularım kendimi.

Kur’an Allah’ın rahmetinden ümit kesmememizi emreder. Onun rahmeti gazabını geçmiş ve merhamet etmeyi kendisine yazmıştır. Yaptığımız ameller, niyetlerimiz temiz olursa ve şirksiz bir şekilde iman etmiş isek Mevlanın rahmetiyle muamele göreceğiz.

Korku ve ümit içerisinde kulluğumuza devam etmek durumundayız. İnsan bedenen genç, fikren güçlü olduğu zamanlarda Allahın azabından korkmaya azami derecede dikkat etmelidir. Yaşlandığımız, irademizin zayıfladığı dönemlerde ise Rabbimizin rahmetine iltica etmeye muhtacız.

İrademiz sağlamken Allah yolunda kulluğumuza sadece Allahın rızasını umarak devam edersek yaşlandığımız, zayıf düştüğümüz zamanlarda Allahım ben gençken nefsime, şeytana ve beni kulluktan alıkoyacak her engele senin rızanı kazanmak için devam ettim fakat yaşlandım, iradem eskisi kadar güçlü değil artık nefsime yenilmekten, günaha girmekten sana- senin rahmetine muhtacım diyebilmeliyiz.

…………………………………………………………………………..

İnternet Kullanımı!..

Teknik ve teknolojik gelişmenin altın çağını yaşıyoruz. İstesekte istemesekte hızlı bilgi akışından, doğru yanlış bilginin aktarılmasından etkileniyoruz. Asrımız bilgi çağı. Belki insanlık tarih boyunca hiç bu kadar bilgiye hızlı ulaşmamıştır. Artık hemen hemen hiçbir şey gizli kalmıyor ve dünyanın her tarafına hızla ulaşıyor.

Medyaya, teknolojiye yön verenler aynı şekilde toplumları kontrol altında tutuyor ve istedikleri şekilde yönlendiriyorlar. Müslümanlar olarak teknolojide batılılar kadar gelişmiş değiliz. Batılıların ürettiği teknoloji müslüman ülkelerde pazarlanıyor hem madden onları kalkındırıyor hemde bu şekilde onların kontrolüne girmiş oluyoruz.

Bilgi kaynaklarımız, beyin altımız, izlediğimiz, değer verdiğimiz insanların fikirlerinden oluşur. Dolayısıyla kimleri sevdiğimize, kimlerin bize sunduğu bilgiyle beslendiğimize azami dikkat etmek zorundayız. Günümüz toplumları medyanın yönettiği, algı operasyonlarıyla milyarların yönlendirildiği bir toplum haline gelmiştir.

İnternetin, paylaşım sitelerinin asrımızın Deccali olduğunu düşünüyorum. Her gün internetin veya sosyal paylaşımların neden olduğu boşanma haberlerini, cinayet haberlerini, fısk ve fücur olan hal ve davranışları görüyor ve duyuyoruz. Müslüman ailelerde bile anne ile kızını, baba ile oğlunu ayıran, karşı karşıya getiren, aralarındaki aile bağlarını bitiren neden kontrolsüz ve ölçüsüz internet kullanımıdır.

Kim daha iyi algı operasyonu yapabiliyorsa yapamayanlara göre haklı görünebiliyor. Hatta elinde bilgi, belge olmadan bir bozuk zihniyetli insan milyonlarca iftira, gıybet günahlarını işletebiliyor ve insanlar bu oyun içinde hem dünyalarını hemde ahiretlerini kaybediyorlar.

Konuştuklarımızdan, yazdıklarımızdan, yaptıklarımızdan ahirette hesaba çekileceğiz. Onun için neleri konuştuğumuza, neleri yazdığımıza ve neler yaptığımıza azami dikkat etmek zorundayız. Bir gayri müslümin, bir fitnecinin, bir fasığın yaptığı, söylediği sergilediği hal ve tavırı araştırmadan, doğru- yanlış bilmeden yazmak, söylemek, paylaşmak insanı hem dünyada rezil eder hemde ahirette sorumlu eder.

İnternet ortamında yazdığımız her bir yazı, her bir paylaşım ne kadar insana ulaşıyorsa o kadar hayra veya şerre sebeb oluyoruz demektir. Peygamber efendimiz s.a.v ‘hayra vesile olan hayrı- şerre vesile olan şerri işlemiş gibidir’ buyurarak bizim dikkatimizi çekmiştir. Yarın hesap zamanında ben bu günahları işlemedim dediğimizde; sen paylaşımlarınla başka insanlarında günaha girmesine, onların masum insanlar hakkında su-i zann yapmasına sebeb oldun; sebeb olduğun insanların günahlarından bir misli de sana yazıldı denilecektir.

Kur’an-ı Kerim, zannın bilgi olmadığından defeatle bahseder. Zanna uymanın günah olduğunu, su-i zannın müslüman ahlakı olmadığını haber verir ve bizleri uyarır. ‘Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur’. Isra Suresi 36. Ayet

Günümüzde şeytan altın çağını yaşıyor. İnternet, sosyal paylaşım ağları, değişik iletişim araçlarını kullanarak toplumları eski zamanlara göre daha hızlı ifsat etmektedir. Belli seviyede eğitim almış insanların bile bu tuzaklara düştüğünü görmekteyiz. Paylaşımlar bir topluluğu, bir grubu, bir cemaati, bir milleti ilgilendiriyorsa kesin bilgi sahibi olmadığımız hiç bir şeyi paşlaşmamalıyız. Zira haklarında paylaşımda bulunduğumuz insanlar haklarını helal etmediği sürece kul haklarıyla ahirete gitme durumu sözkonusudur.

Haram ve günahı (gıybet, iftira, su-i zann) içeren ve bir başka müslümanın şeref ve haysiyetini zedeleyen, tecessüs kokan haber, yorum ve tarafgirlikle- taassubluğun hakim olduğu yazıları paylaşmayalım.Yanlış, hata varsa Peygamber metoduyla uyaralım. Şu insanlara ne oluyor ki diye nasihat eden Peygamberin Müminleri, kafir, münafık ilan eden ümmeti olmayalım.

Kalblerde olanı Allah bilir. Hükmünü Allah ahirette verecektir. İslam zahire göre hüküm verir. Küfrünü ızhar etmemiş hiç bir kimse hakkında tekfirde bulunamayız. Birisi veya birirleri hakkında fısk, küfür vs. hükümünü verirsek ve bunda isabet etmiş olsak manen bizim kazanacağımız sevap yoktur. Şayet verdiğimiz hüküm doğru değilse ahiret adına çok şeyler kaybederiz. Allah Rasülü s.a.v “Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.”(Buhârî,Edeb 73) buyurmuştur.

Bir düşünürün sözleriyle özetleyelim; Sözlerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür. Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür. Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.

………………………………………..

Hayat Filmimiz Vizyona Girecek!..

Ünlü bir artist yıllarca film çevirir. Kötü rollerde oynar. Belli zaman sonra vefat eder. Hesaba çekilir ve oynadığı kötü rollerden dolayı cehenneme gitmesine karar verilir. Cehennemde cezasını çekecek temizlendikten sonra cennete konulacaktır. 

Cehennemde cezasını yıllarca çektikten sonra bir gün ”senin cezan bitti” artık cennete gidebilirsin derler. Büyük bir sevinçle cennete koşarak, sürünerek gider. Tam cennetin kapısından içeri gireceği zaman arkadan cehennemde görevli meleklerden birisi bağırır ”Tutun onu, cennete koymayın, zira oynadığı film yeniden vizyona girdi”.

Dünyada herbirimiz yaşantımızla iyi veya kötü örnek olacak davranışlar sergiliyoruz. Bizim iyi davranışlarımızı örnek edinip, hayatına tatbik ederek bu iyi ahlakı karakter haline getiren ve işlemeye devam eden her insan iyilige sebeb olduğumuz için öldükten sonrada bize sevap yazılmasına vesile olacaktır.

Aynı şekilde bilinçsiz yaptığımız, farkında olmadan ahlak ve terbiye noktasında kötü hal ve tavırlarımızı aşıladığımız insanlar olabilir. Allah muhafaza kötü ahlakı temsil edecek bir örneklik ahirette bizim için sıkıntılı bir durum ortaya koyabilir. Yaptıklarımızın dünya ve ahiret hayatımız adına iyi veya kötü süzgecinden geçirilmesi kaçınılmazdır.

Peygamber Efendimiz sebeb olan işlemiş gibidir buyuruyor. İyiliğe sebeb olan iyiliğe sebeb olduğu insanlar sayısınca sevap, kötülüğe sebeb olanda kötülüğüne sebeb olduğu insanlar sayısınca günah kazanır. Sebeb olduğumuz hal, davranış, sözler bizi öldükten sonrada bırakmaz ve hesap defterimize yazılmaya devam eder.

İslam ilk önce kişinin kendisine hitap eder. Önce nefsini terbiye etmeyi, imanı yaşanır hale getirecek davranışlar sergilemeyi emreder. Sonra en yakınından başlamak üzere ailesine, akrabalarına iman, amel ve ahlaki davranışlarda yardım etmeyi bizlerden ister. Kendi nefsini islamın doğrularıyla terbiye etmeden başkalarına hak ve hakikat adına söylenilen her söz, sergilenen her davranış faydalı olmayacaktır.

İman etmiş her müslüman ahlakı güzel olan insandır. İman hem dış görüntüyü hemde iç dünyayı güzelleştirir. Kalbinde güzel huyların karakter ve davranış biçiminde dışa yansıması imanın insanda vucut bulmasıdır. Güzel gören, güzel düşünen, hüsnü misal olan insan hem dünyasını hemde etrafındaki insanların dünyasını güzelleştirir.

Ahlak soyut bir kavramdır. Yaşadığımız toplumda ahlakımızdan emin olmayan insanlar varsa durup düşünmemiz lazımdır. Komşusu kendinden emin olmayan kişide hayır yoktur. İslamı bilme noktasında sıkıntı yoktur ama temsil etme noktasında sıkıntılar yaşıyoruz. Bildiklerimizi realiteye, amele, davranışa çeviremediğimiz içindir.

Peygamberimiz a.s Peygamber olmadan önce ahlakıyla, davranışlarıyla, güvenilirliğiyle, sözleriyle cahiliyet dönemi insanlarının gönlünde taht kurmuştu. Peygamberliğine inanmayan müşrikler bile onun hakemliğine, onun eminliğine ve onun vaadindeki sadakatine hayran kalmışlardı. Kendisine inanmadığı halde güvenen müşrikleri Allah Rasülü davranışlarıyla, ahlakıyla mest etmişti.

Bugün bizler yaşadığımız toplumda eğer müslümanlar tarafından güvenilmeyen insan olarak anılıyorsak yeniden hal ve davranışlarımızı gözden geçirmeliyiz. Kendimize, ailemize ve yaşadığımız topluma güzel örnek olacak bir hayat yaşamaya gayret etmeliyiz. Bu konuda sergileyeceğimiz hal ve davranışlarımız dinimizi temsil etmek olacaktır.

Unutmamalıyız hayatımız filme alınıyor. Yedigün yirmidört saat kameramanlar hayatımızı kayıt altına alıyorlar. Bu hayat filmimiz ahirette bütün insanlığın önünde gösterime girecek ve canlı yayında kendi hayatımızı izleyeceğiz. Orada bizi sıkıntıya sokacak, utandıracak hal ve davranışlardan uzak kalmaya azami dikkat etmeliyiz.

Arkamızda bırakacağımız hayat ahirette karşımıza çıkarılınca utanmayacağımız bir miras olmalıdır. İnsanlara arkamızdan kötü örnek bırakacağımız bir hayatımız olmasın. Kazanacağımız en büyük övgü hoş bir sada bırakmak olacaktır.

Tekrar söyleyelim; Müslüman bağıran-çağıran, vuran- kıran, öldüren insan değildir. Müslümanı öyle tanıtmak isteyenler ya din düşmanlıklarını yada islamı bilmediklerini ortaya koyan insanlardır. İslam hayat dinidir. Hem dünyayı ihya eden hemde ahireti inşa eden bir dindir.

…………………………………………………………………………………………..

Ebedi Düşman!….

 Şeytan kötülüğün, günahın, isyanın, ihanetin ve akla gelen bütün olumsuz hal, tavır ve davranışların kaynağını temsil eden varlığın adıdır. O kötülükten beslenir, gıdalanır ve taifesini isyana, kötülüğe sevk ve teşvik eder. Ne kadar muvaffak olursa o kadar şen- şakrak olur. Vaâdi vardır çünkü; O Ademe secde et emrine isyan edince su-i amelinin karşılığı cezalandırıldı. Mel’un oldu. Huzurdan kovuldu ve intikam için perçinlendi. And içti, yemin etti. Öyle bir intikam duygusuydu ki, kendine tâbi olanları, kötülükte çığır açanları bile yaptıkları kötülükleri yeterli bulmayacak ve daha fazla saptırmaya devam edecektir.

Şeytan, kendine tâbi olmayanlara karşı kurduğu tuzaklar daha şiddetlidir. Şeytana tâbi olmuş ”Tâifeyi Şeytan” nefisleri aracılığıyla aldıkları vesveseleri emir telakki ederek hayata geçirmekte ve şeytanın bedenen şekle bürünmüş yeryüzünde temsilcileri olmaktadırlar. İyilikten, rahmetten, hayırdan uzak kalmayı karakter haline getirmişlerdir.

Şeytan ve nefisle mücadele- mücahede eden sağ cenahın mensupları daima uyanık kalmak ve nefsin istek, arzularına karşı hâl ve davranışlarını emaneti teslim edinceye kadar vahyin süzgecinden geçirmek zorundadırlar.

Emaneti teslim etme anında; söz ve davranışlarıyla Şeytana tabi olmuş, lider- önder kabul etmiş, hevâ ve hevesinin istikametinde bir ömür geçirmiş olanlar daha ahiret yurduna gitmeden cehennemvâri bir hayatı yaşayıp sonra imansız bir şekilde can verirler. Ne kötü bir akıbettir bir insanın imansız birisi olarak can vermesi!..

“Şeytan taraftarlarına amellerini güzel gösterir”. Şeytana uyanların yaptıkları amelleri nefsin hoşuna gider ve zehirli bal gibi geçici bir tat- lezzet verir. Onun için kişi şeytana uydukça kendini ve yaptıklarını beğenir. Hata ve günah olduğunu düşünmez. Halbuki nefse hoş gelen herşey insanı fıtratından uzaklaştırıp- azaba, cehenneme yakınlaştırır.

Şeytanın bizi alıp götüreceği yer karanlıklar, zulümler ve azap diyarlarıdır. Öyle hain, öyle nankör bir varlıktır ki; ahirette bile taraftarlarına ihanet edecek ve benim sizin üzerinizde tesirim yoktu, ben sadece vesvese verdim, fısıldadım sizde kendi nefsinize uydunuz ve akabinde kaybettiniz diyecektir.

Kur’an bize Şeytanın insan üzerinde bir tesiririnin bulunmadığını, kişinin heva ve hevesine uyması sonunda oyun ve eğlence, geçici faydalanma, ahiret için bir imtihan yeri olan bu hayatımıza yazık edeceğimizi haber vermektedir. Şeytanın tuzakları adım adım, sinsice, amelini süsleyerek insanı kuşatır. Şayet sağlam bir irade ve kulluk şuuru ile donatılmamışsak sağdan, soldan, önden ve arkadan şeytanın adımlarına uyma tehlikesi içine düşebiliriz.

Şeytan kibir ve gurur dağları içine saklanmış ve kendini büyük- üstün telakki edenlerin kalplerini mesken tutmuştur. Görünmez bir düşman olmasına rağmen işgal ettiği mağrur, kibir, hasid, fasit insanların suretinde bizlere görünür kılınmıştır. ”Şeytan onları sarıp- kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir”. (Mücadele Suresi, 19. Ayet)

Şeytan, İslamı yaşamaya gayret eden insanlarla daha fazla uğraşır ve daha çok mesai yapar. O insanı yanıltıncaya, saptırıncaya, yoldan çıkarıncaya kadar çalışır ve bu yolda yorgunluk- bıkkınlık göstermez. Müslüman bir insanı Namaz kılmaktan, güzel ahlaktan, doğru sözden, islamın emrettiği ne kadar güzel haslet varsa onlardan vazgeçirmeye bütün gücüyle gayret eder. Şayet ibadetlere engel olamassa, ibadetleri ifsat etmeye, sevabını azaltmaya, yapılan amelin içine riya karıştırmaya çalışarak maksadına ulaşmaya çalışır.

Günah fıtratı bozulmamış insanı rahatsız eder. İnsan günahına pişman olur. Zamanla tekrarlanan yanlışlar- günahlar nefsimizi daha güçlü kılarak vicdanımızı baskı altına alır. Günaha karşı bir alışkanlık, günahı sıradan görmeye başlama ve Allah muhafaza artık yaptığımızın günah olmadığı kanısına varmak gibi uçurumlara adım adım girilmiş olunur.

İnsan Allah’ın emrine ne kadar uyarsa, Şeytan o kadar rahatsız olur. Allah’ın emirlerine tabi olan her müslüman Şeytanın karşısında amansız bir mücahittir. Şeytana karşı güçlü, kuvvetli bir cengaverdir. Böyle samimi müslümanlara musallat olan şeytanlar yorgun, bitkin, zayıf bir hale gelir ve kişinin iman ve ibadeti arttıkça şeytanın etkisi azalır.

İnsanın ebedi ve apaçık düşmanı olan şeytanı besleyen, büyüten, gıdalandıran insanlar ahirette şeytanın benim sizin üzerinizde bir yaptırım gücüm yoktu demesi karşısında kendilerini ayıplayacak ve ne kadar hain, dönek ve aldatıcı bir varlığın vesveselerine uyduklarını anlayacaklardır. Orada şeytanı ve nefislerini kınayacaklar ama bu kınamaları bir işe yaramayacaktır.

İş bitince şeytan onlara şöyle diyecek: Şüphesiz ki Allah size gerçek olanı vaad etti, ben de size vaad ettim, ama sonra caydım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi (küfür ve isyana) çağırdım, siz de geldiniz. O halde beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim. Doğrusu zalimler için acı bir azab vardır! İbrahim Suresi 22. Ayet.

Şeytanın iğfal etmeyeceği, yoldan saptırmayacağı Peygamberler dışında hiç bir kimse yoktur. Zira Peygamberler ismet sıfatıyla muttasıf, Allahın yeryüzünde vahyini insanlara duyuran seçkin insanlardır. Peygamber olmalarına rağmen onlar heva ve heveslerine karşı daima teyakkuz halinde bulunmuş, her konuda olduğu gibi bizlere örnek ve önder olmuşlardır.

Bugün yaptığımız ameller rızayı ilahi yolunda olabilir. İslamın bizden istediği bir yolda hayatımızı idame ettiriyor olabiliriz. Ama hiç bir zaman yaptıklarımızı yeterli bulmamalı ve imtihanın devam ettiğini ve şeytanın bizi tuzağına çekebileceğini unutmamalıyız.”Ölüm bize gelinceye kadar Rabbimize kulluğa” devam etmeye ve uyanık kalmaya gayret etmeliyiz.

İhlas ve samimiyetle Allaha olan kulluğumuza devam edersek, Rabbimiz bizi muhlis kullarından kabul edecek ve bize iyiyi, hayrı, güzeli sevdirecektir. Günah yollarını kerih gösterecek ve böylece şeytanın bize etki etme yolları azalacaktır. İhlas ve samimiyetle yaşamaya gayret edersek şeytanın etkisine karşı Allah bizi koruyacaktır. İblis dedi ki: “Ey Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara kötü davranışları süsleyeceğim ve ihlâslı kulların hariç onların hepsini mutlaka azdıracağım!” (Hıcr Suresi 39, 40)

Amelimiz ne olursa olsun amelimize değil Rabbimizin yardımına ve rahmetine muhtaç olduğumuzu bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız. Allahın rahmeti olmazsa hiç bir amel bizi kurtaramaz. Rahmet ve merhameti engin olan Rabbimiz bizi uyarmakta ve şeytanın ebedi- apaçık düşmanımız olduğunu haber vermektedir. ”Şeytan kesinlikle size düşmandır. Onu siz de düşman tutunuz. O taraftarlarını cehennemliklerden olmaya sürükler.” Fatır Suresi 6.Ayet

Yukarıda belirttiğimiz gibi Şeytan bütün kötülüğün, isyanın, günahın kaynağıdır. İnsanlarıda bu dünyada taraftarı olmaya çağırır. Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın! Her kim şeytanın adımlarına uyarsa, şunu bilsin ki o, çirkin ve kötü şeyler emreder. Allah’ın size karşı lütfu ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiri asla temize çıkamazdı; fakat Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, herşeyi işiten, herşeyi bilendir. (Nur 21)

Şeytan gibi bir düşmanla mücadele etmek için Şeytanı iyi tanımak gerekir. Şeytanı insana tanıtan Kuran’ı okumalı ve şeytanın hangi yollarla bizi kandıracağı iyi öğrenilmelidir. Şeytan ve taraftarları insanı isyana, şirke, küfre çağırmaktan asla vazgeçmeyeceklerdir. Bizde samimiyetle Allaha olan kulluğumuzdan bir an bile gafil olmamalıyız. Allah muhlis kullarına Şeytana karşı yardım edecek ve onları onun vesveselerinden, taraftarlarının fitne ve fesatlarından muhafaza edecektir.

 …………………………………………………………..

Taklitcilik!…

Kolaylığı, hoş görmeyi, müsamahayı esas alan dinimiz başka kavimlere benzemeyi, onların adetlerini taklit etmeyi şiddetle yasaklamıştır. Allah Kur’an-ı Kerîm de mealen şöyle buyurur: ”Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez”. (Maide 51.Ayet)

Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur, ancak, onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi kendisiyle korkutur, dönüş Allah’adır. (Ali İmran 28. Ayet)

“Kim bir kavme benzemeye azmederse, o ondandır.”(Feyzü’l-Kadir) “Bir kişi diğer bir kişinin ameline, yoluna ve âdetine râzı olursa, muhakkak ki o onlardandır.” buyurmuşlardır. (Kenzü’l-Ummal, 9/10)

Küfre benzeme, itikadi esaslarda olabileceği gibi, fikir, söz ve fiillerde de olabilir. Taklit, küfre olursa, küfürdür; masiyete olursa, masiyettir; hayra ve güzelliğe olursa makbul ve muteberdir. (Avnu’l-Mâbûd Şerh-i Sünen-i Ebû Dâvûd, 11/95)

Ayet ve Hadislerden anladığımız başka din mensuplarının sapık, yanlış, şirk dolu hal ve hareketlerini, adetlerini, inançlarını taklit etmekten, onlara benzemekten uzak durmamız emredilmektedir. Zira onlara benzemek, onları taklit etmek onlara özenmekle beraber onları üstün görmek- üstün kabul etmek demektir. Psikolojik olarak kişi sevdiği, beğendiği kişileri taklit eder ve onlara karşı sevgi besler.

İslam ve Müslümanlar Allah’ın kendilerine lutfettiği iman nimetinin gereği gerçek manada üstün, değerli, kıymetli, izzetli insanlardır. Üstünlük ve şeref Allah’a, Peygamberine ve mü’minlere aittir. Ne var ki münafıklar (bunu) bilmezler. (Munafıkun 8.Ayet)

İslam diyarlarında, beldelerinde, günde beş defa tevhit dininin şiarı olarak ezan okunan yerlerde her sene olduğu gibi batılın bozulmuş inaçlarla ürettikleri dini kutlamaları, bayramları taklitten öteye sahiplenme, onlar gibi hatta daha ileri giderek teşhir etme imanlı müslümanların yapacağı, kabul edebileceği bir durum değildir.

Camilerde bile altarnatif program adı altında kutlamalar yapılmakta ve küfrün yayılmasına destek olunmaktadır. Buralarda yapılan programlar, o akşama has alış- verişler, o akşama münhasır oyun ve eğlenceler neyin nesidir? Bu nasıl bir altarnatifliktir? Yoldan geçen muharref din mensupları bizi oyun oynarken, yemek yerken o saatte toplanmış halde görseler hakkımızda ne düşünürler? Elbetteki kendilerine ait Bayramı kutladığımızı, onlar gibi eğlendiğimizi düşünürler.

Yapacağımız programın başına ALTARNATİF kelimesi koyarak kendimizi kandırmayalım. Altarnatif kelimesi haramı, küfre benzemeyi meşrulaştırmaz. Aksine bu müslümanları dejenere eder, itikadi yönden tehlikeli durumlara düşürür. Böylesi programlar bidattir. Peygamberimizin diliyle her bidat sapıklıktır her sapıklıkta ateştedir. Şayet yılbaşına has bir program yapılacaksa bu mutlaka islamca yapılmalıdır.

Gençlerimiz, orta yaşlılarımız, Avrupada yaşayan vatandaşlarımız korkunç bir bilinmezin içinde boğulmaktadır. Anne- Babalar evlatlarıyla yılbaşı alış verişine çıkıyor, o güne has hediyeler alınıyor, çocukların tertemiz beyinlerine Anne- Babalar küfrü taklit etmeyi bir yaşam biçimi olarak kazıyarak yazıyorlar.

İslam Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır, derken onlarla düşman olmayı, onlara zarar vermeyi emretmiyor. Elbette insan olarak beşeri münasebetlerimizde insan olma hasebiyle iyi geçineceğiz, dürüst davranacağız, yardım görecek ve yardım edeceğiz. Burada bizim dikkatlerimize sunulan inanç noktasında İslamın bizden istediği izzeti yaşam tarzımız haline getirmektir.

Allah’ın nazarında değerli olan bir müslüman iman etmemiş, Allah’a şirk koşmuş insanların adetlerini, ahlaklarını, yaşam şekillerini kendisine örnek kabul edemez. İslam üstündür, müslüman değerli olan insandır. İnaç noktasında küfrü taklit etmek, onlara benzemek, onlar gibi yiyip içmek müslümanların yapacağı bir iş değildir. Bu haramdır. Küfrü taklit etmek günahtır.

“Siz sizden öncekileri adım adım, karış karış takip edeceksiniz. Hatta onlardan birisi kertenkele deliğine girse siz de onların peşinden kertenkele deliğine gireceksiniz.” Bunun üzerine Sahabe: “Onlar Yahudiler ve Hıristiyanlar mı?” diye sorunca Allah’ın Rasulü: “Başka kim olabilir” diyerek ta saadet asrından bizleri uyarmıştır.

Mekke ve Medine dönemlerinde Allah Rasülü s.a.v Yahudilere, Hırıstiyanlara, Mecusilere vd. lerine muhalefet etmiş ve onları taklitten müslümanları sakındırmıştır. İbadetlerde bile yahudilerin oruç tuttuğu günlerin bir gün öncesi veya sonrasına ilave ederek tutmuştur. Biraz daha derine inilirse Kabe’nin müslümanlar için kıblegah kılınmasının temelinde, ezanın tesbit edilmesinde müslümanların saç- sakal kesmelerinde ve daha pek çok konularda Peygamber s.a.v ve ashabı onlara benzememiş ve muhalefet etmişlerdir.

İtikadi olarak küfre benzemeye çalışmak küfürdür. Onların inançlarını taklit etmek, hoş görmek, doğru kabul etmek insanı akıbeti zor durumlara düşürür. Bugün Avrupada beş milyonu aşkın insanımız yaşamaktadır. Her bir müslüman bulunduğu konum itibariyle dininin temsilcisidir. Ne kadar iyi, faydalı, imanlı, inaçlı bir insan olursak dinimizi o kadar güzel temsil etmiş oluruz.

Bizler Dinimizin bizden istediği üstün vasıfları, muteber ve makbul bir insan olmayı, sağlam inanç ve karakterimizle temsil etmeliyiz. Bizim Hıristiyan komşumuz, iş arkadaşımız, iş verenimiz bizim şahsımızda İslamın üstün ahlaki- itikadi hükümlerini görebilmelidir. Sözden ziyade tavrımızla, yaşantımızla dinimizi temsil etmek zorundayız.

Noel ve yılbaşı; içki, kumarı, fuhşu teşvik edip, çam fidanlarının yok edilmesine sebebiyet verdiği, insanları ,insan onuruyla bağdaşmayan rezaletlere, sefaletlere ve cinayetlere teşvik ettiği için her haliyle islamdan ve müslümanlardan uzaktır. Bizim dini bayramlarımızda bize muhalefet eden, islamı ve müslümanları terörle bağdaştıranları taklit etmek, batıl kutlamalarına katılmak, hoş görmek müslümanım diyen insanların düşeceği durum değildir. Kimlik sorunu olan, dini yaşantısı ve milli değerleriyle barışık olmayan insanlarımız bu konularda uyarılmalı ve eğitilmelidir.

Hayatından bir yılı geride bırakmış, yapması gerekirken yapmadığı bir yığın vazifesi varken, ömür sermayesinden koskoca bir yılı kaybetmiş akıllı bir insanın- müslümanın hayatının muhasebesini yapması lazım olan bir günde nasıl olurda batılı taklit edebilir?

Ahseni takvim olarak yaratılan insanın uyuşturucuyla, alkolle, kumarla, fuhuşla yeni bir yıla girmeyi düşünmesi, akılla, dinle, inançla izah edilemez. Bunlar tamamen mataryalistlerin insanları, toplumları tüketime özendirerek ekonomik çıkar sağladığı rant araçlarından sadece bir tanesidir.

Müslümanım diyen hiç bir insan bu geceyi kutlama niyetiyle normal günlük yaşayışına ilaveten en küçük bir değişik davranışta bulunamaz. Aksini düşünmek iman ve itikat noktasından büyük tehlike arz etmektedir. Bu sebeple şuurlu mümine bu gecede düşen vazife; yemesinde içmesinde, giyim ve kuşamında en küçük bir değişiklik yapmayıp küfrü taklit etmekten uzak durmasıdır.

………………………………………………………………………..

Manevi Hastalıklarımız..!

 Bünyemize bir virüs bulaştığı zaman sağlam bünyemiz hasta olur, hastalıktan bütün bedenimiz rahatsız olur. Bulaşan hastalık tedavisi zor bir hastalıksa hem bedenen hemde psikolojik olarak yavaş yavaş yer bitirir. Tedavi edilemez bir hastalık durumunda çok sevdiğimiz, güvendiğimiz, sahip olmakla iftihar ettiğimiz bünyemiz yavaş yavaş solmaya, zayıflamaya ve ölüme doğru yol almaya başlar.

Aynen fiziksel bünyemiz gibi ruhumuz hastalıklardan korunmalı bulaşıcı günah virüslerine karşı dirençli olmalıdır. Dinen; ruhumuzu yok olmaya mahkum edecek, yiyip bitirecek bu hastalıklar önce tesbit edilmeli ve sonrada tedavi edilmelidir ki; şu imtihan dünyasında hakikati insaniyemiz olan ve ölmeyecek- yoluna devam edecek olan ruhumuzu hastalıklardan, virüslerden koruyabilelim.

Din bedeni ibedetlerde temizliği o ibadetlerin kabul olunması için zorunlu kılmıştır. Necasetli elbiseyle veya dinen pis sayılan yerlerde en önemli ibadet olan Namaz kılmanın kabulünü bile temizliğe bağlamıştır.

Elbisesini ve ibadet edeceği yeri temiz tutan insanların aynı şekilde manen ruhundaki, kalbindeki dinin necis- pis kabul ettiği kirlerdende temizlenmek lazımdır. Kalbi gurur, kibir, haset, ucub vs. gibi yapılan ibadetin kabul olmasına engel olacak her türlü manevi kirlerden arınmak lazımdır.

Bugün ibadetlerdeki gevşekliğimiz, günahların insanı ibadetten mahrum bırakmasından başka bir şey değildir. Her günah insandaki pozitif enerjiyi, iyi düşünme ve iyilik yapmayı yiyen, bitiren, yok eden bir hastalıktır.

Sadece bedeni temizlik yapmak kişinin bedenen ibadete, kulluğa ve iyi insan olmaya hazırlanmış hali Allahın kendisinden istemiş olduğu maddi temizliği yerine getirmekten ibarettir. Allah huzuruna maddi temizlikle beraber manevi temizliğini yapmış olanların ibadetlerini kabul edecektir.

Maddi ve manevi anlamda temizlenmiş bir kulun yapacağı ameller, yüze parlaklık, kalbe nur, rızka bolluk, bedene güç, insanların kalbinde sevgi oluşturur. Böyle insanların oluşturduğu toplum huzurun, emniyetin ve dünyada iken cennetvari bir yaşamın merkezi olur.

İşlenen her günahın akabinde kalplerde katılık, fertler arasında huzursuzluk, güvensizlik hakim olur ve o toplum yaşanılmaz bir hal alır. Çünkü her günah manen bir yıkımdır. Bu günahı işleyenler etraflarına negatif enerji yayarlar ve bu kötülükleri, günahları kendilerini helaka götüreceği gibi yaşadıkları toplumda bozulmalara, su-i misal olur.

Manevi hastalıklardan birisi ve en önemlisi Şirk günahıdır. Allah şirk dışında dilediği kulların günahlarını affedeceğini Efendimiz s.a.v ‘e Miraçta müjde olarak bildirmişti. ‘Allah kendisine eş tanınmasının (günahını) katiyen affetmez. Ondan başkasını dilediği kimse için affeder” (Nisa,116) ”Kim Allah’a eş tanırsa şüphesiz Allah ona cenneti haram etmiştir. Onun varacağı yer de ateştir” (Maide:72) ”Şüphesiz şirk büyük bir zulumdür” (Lokman, 13).

Diğer günahlara göre şirk en tehlikeli olan ve kişinin farkına varmadan tuzağına düşebileceği bir tuzaktır. Bugün dünya şirk bataklığının içinde debelenmektedir. İnsanlığın büyük çoğunluğunun şirke bulaşmamış bir imandan yoksun olduğu ve olacağı Kuranın açık beyanları arasındadır. ”Onların çoğu şirke bulaşmış olmadan Allah’a iman etmez”. (Yusuf Suresi/106)

Peygamber s.a.v ‘de “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara tapmaları değildir. Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli şehvettir.” İbn Mâce

Cahiliye döneminin Müşrikleri taştan, tahtadan, helvadan yaptıkları putlara taparak şirk günahını irtikap ederlerdi. Günümüzde şekil ve şemali olmayan o kadar çok putlar icad edildiki kimin ne zaafının olduğu, hangi yolla ayaklarının kayacağı belirsiz bir hal aldı.

Makamına yenik düşenler, sevgisini putlaştıranlar, çıkarını her şeyin üstünde görüp rızayı ilahiye tercih edenler, başarıları kendi nefsinden bilenler, kazandıklarının kendilerini ebedi kılacağını zannedenler maalesef farkında olmadan bu karanlık yolun içindedirler.

Şirkin olduğu yerde salih amel olmaz. Amelin kabul olması için ihlaslı yapılması yani, yalnız Allah için yapılmış olması gerekir. Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:”Rabbine kavuşmayı uman kimse, salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın..” (Kehf, 110)

Bu durumda her müslüman kendini tanımalı ve zaaflarını bilmelidir. Hangi konularda Allahın ve Dinin emirlerine uymayan zaafları varsa o konularda tedavi olmalıdır. Yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir. Çünkü şirk bir sapık mantığın, batıl bir inanışın sonucunda insanı helak eden bir günahtır.

Şirk bir diğer adıyla Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddi- manevi her şeydir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir. Allahın rızasını hayatın gayesi ve amacı haline getirmessek şeytan ve nefis düşmanlarının karşısında her an bu günaha girme tehlikesi vardır.

Unutmamak gerekir ki; amelden noksan olmak müslüman için bir eksikliktir. Dünyada kaza etme, telafi etme fırsatı bulunabilir. İmanda eksiklik ise kişiyi islam dairesinden dışarıya çıkarır. Onun için her müslüman önce şirksiz bir imana sahip olmalıdır. İmanda bir eksiklik, imani konularadaki bilgisizlik yapılacak amelleride batıl kılar.

Kişinin maazallah imansız ölmesine, amansız bir sona, telafisi olmayan bir yola sokar. Her şeyden önce İmanı tehlikeye sokacak her türlü manevi hastalıkları tanımalı ve tedbirli olunmalıdır. Amel eksikliğimiz olabilir Allah dilerse affeder ama imanda bir zaaf, eksiklik, şirk vs. her türlü hastalık manen ölmemiz demektir.

 ……………………………………………………

İhmal Ettiğimiz Gençlik!..

Hemen hemen hergün yaşadığımız çevrede gençlerle ilgili olumsuz haberler duymaktayız. Farklı ailelerin çocukları aynı sayılabilecek sorunlarla, sıkıntılarla iç içe yaşamaya devam ediyorlar. Anne ve Babalar çocuklarının bedeni ihtiyaçlarını, kullanacakları araçları, giyecekleri elbiseleri, cebine harçlık koyabilecek fedarkarlıkları yapmak için gece gündüz çalışıyorlar.

Maddi ihtiyaçları karşılanan, her türlü imkanlarla şımartılan ve eğitimden mahrum bırakılan ruhları ihmal edilen gençlerimiz hem aileler adına hemde geleceğimiz adına ciddi endişe duymamıza sebeb olmaktadır.

İnsan sadece bedeni olan ve bedeni ihtiyaçları karşılanan bir varlık halinde ele alınırsa bu acı tablo kaçınılmaz hale gelmektedir. Nasılki bedenimizin yaşamak- var olmak için yemeye, gıdaya ihtiyacı varsa hakikati insaniye olan Ruhumuzunda gıdaya ve bakıma ihtiyacı olduğunu unutmamalıyız.

Ruhsal sıkıntılar içinde sınırsız ve denetimsiz internet kullanımıyla beraber her gün biraz daha yanlızlaşan, içine kapanan genç önce ailesiyle sonrada toplumla bağlarını koparmakta ve daha kolay etkilenebilir konuma gelmektedir. Bu sorunlarla başa çıkmak için bulduğu çare sokaklarda gezmek, kötü arkadaşlıklar kurmak ve maalesef telafisi mümkün olmayan yollara girmekle son buluyor.

Zaman zaman konuştuğumuz, sohbet ettiğimiz gençleri söz geçmez, laf anlamaz bir durumun içinde görmekteyiz. Sorun tek taraflı ele alındığı zaman suçlu olarak geleceğimizi emanet edeceğimiz gençler görülmektedir.

Halbuki temele inildiği zaman onları dünyaya getiren, büyüten, istedikleri herşeyi satın almakla onları bu yola iten aileler sorumludurlar. Peygamberimiz (a.s) “Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar, ancak annesi- babası onu Yahudi ve Hıristiyan ve Putperest yapar” (Tirmizi, Kader, 5) buyurmuşlardır.

Eğitimine zaman harcamamış, işine gösterdiği duyarlılığı evladına göstermemiş, evinde dizi saatlerini kolladığı kadar evladına ilgiyi göstermemiş anne ve babalar hem kendileri, hem milleti hemde insanlık adına çok büyük yanlış yapmışlardır.

Evlerde günlük- haftalık- aylık eğitim saatleri, kitap okuma, konuşma, dertleşme saatleri belirlenmeli ve o saatlerde plan çercevesinde çocuklarla ilgilenilmelidir. Aile içinde konuşan, dertleşen ve manevi anlamda tatmin olan gençler dışarıda model olabilecek bir nesil olarak temayüz edecektir.

Gençlere her şeyden önce İman Dersleri vermek gerekir. Nitekim Peygamberimiz (asm) kendisinden Kuran öğrenmek için gelen gençlere “Önce İman Dersi” vermiş, sonra bu imana dayanan İlim ve ameli öğretmiştir. Gençlerin de, ilimleri ve ibadetleri arttıkça imanları artmış, imanları arttıkça ahlâkları daha da güzelleşmiştir.

Yarınlarımızı emanet edeceğimiz gençlerimizi ne kadar iyi ve doğru yetiştirir, İslami, ahlakî ve milli/ toplumsal değerlerle donatırsak geleceğimizden de o kadar emin olabiliriz. Bu bağlamda gençlerimizi içki, kumar, uyuşturucu, fuhuş vb zararlı alışkanlıklardan, her türlü haramlardan ve günahlardan, kötü arkadaşlardan, zararlı akımlardan da korumalıyız.

İhmal edilen nesil aynı zamanda anne- babanın maddi anlamda kazanımlarını tüketecek ve onlarıda mağdur edecektir. Hele bu gençler Avrupada yetişiyorlarsa üç yaşından onsekiz yaşına kadar yabancı kültürlü birisinin eline veriliyor ve kendi kültüründen, inancından ve değerlerinden uzak delikanlılık çağlarına geliyorlar.

Aileleri yönlendirecek, gençleri manen takviye edecek dernek, vakıf ve eğitim kurumlarımızın olmaması ayrıca düşünülmesi gereken en büyük eksikliklerimizdendir. Hastane veya hapsane ziyareti yapmak için gayret gösteren idareci, öğreticilerin onları hapsaneden kurataracak veya gelecekte gençleri bu hazin duruma düşürmemek için gayret göstermeleri toplum adına yapılabilecek dini, milli ve insani hizmetlerin başında gelecektir.

Belli yaşa gelmiş, karakter ve ahlakı oturmamış gençler hem ailelerine hemde değerlerine yabancılaşıyor ve aile bunun farkına vardığı zaman geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş oluyor.

Hastanelerde psikolojik sorunlardan dolayı yatan, ilaç kullanan çıktığı zamanda toplumla barışık olmayan sonrada hapsanelere düşen yüzlerce gencimiz gurbet içinde gurbet yaşıyorlar. Eğitim göreceli bir kavram. Kişinin manevi donanımına, dünya görüşüne göre değişebilir. Ama değişmeyen bir şey varki genelimizin çocukları karakter ve ahlak eğitiminden mahrum büyümektedirler.

Çok zaman ailelerle bir araya gelip okul yaşındaki çocuklarını mutlaka din dersine, camiye getirmelerini, dinlerini ve dillerini öğretmelerini telkin etmekteyiz. Nedense çok az sayıda ailenin dışında duyarsızlık ve ilgisizlikle karşılaşıyoruz.

Anne ve Babalar evlatlarını bir emanet bilmeli ve topluma ahlaklı, karakterli bir fert olarak yetiştirmelidirler. Anne ve Babanın evladına bırakabileceği en güzel miras güzel ahlak ve terbiyedir. Şayet ahlak ve terbiyesi ihmal edilmiş çocuklarımız varsa maddi anlamda kazandıklarımızda bizi kurtarmayacak belkide çok zaman kazanımlarımızda istemediğimiz yollarla elimizden çıkacaktır.

Arkasından dua edecek evladı olması için gayret etmeyen her anne ve baba sadece dünyada değil aynı zamanda ahirettede sorumlu olacağını unutmamalıdır. Zira Peygamber a.s hesap defteri kapanmayacak olan üç zümre insanı sayarken arkasından hayırlı bir evladı- nesli bırakan anne ve babayıda zikrediyor. Şuurlu ve bilinçli bir evladı yetiştirmek anne ve babayı hem dünyada memnun edecek hemde ahirette onların hesap defterine yaptığı her hayırlı amel için bir hasene yazdıracaktır.

Evladın, hanımın, kocanın birbiriyle imtihan edildiği unutulmamalı ve bir aile içinde huzur ve saadetin yaşanılacağı ortam hazırlanmalıdır. Bugün farkına varıp yarın için harekete geçmeli ve geç kalmışlığımıza bakmadan neslimizle, eğitimiyle ilgilenme gayreti içinde olunmalıdır.

Bize verilen her türlü nimet, evlat, mal, mülk, makam, mevki birer imtihan vesilesidir. Aynı şekilde insanın karşısımıza çıkan her türlü sıkıntı, zorluk, hastalık, birer imtihan vesilesidir. Gençlerimiz, evlatlarımız adına atacağımız her adım, yapacağımız her çalışma bir tohum gibi geleceğin bağrında filizlenecek ve şekil bulacaktır.

Bugün şikayet ettiğimiz gençler dün eğitimini ihmal ettiğimiz, dini ve ahlaki gelişimi için fedakırlıkta bulunmadığımız çocuklarımızdır. Yarın şikayet etmemek için bu günden evlatlarımıza sahip çıkalım, gençlerimizin eğitimi için harekete geçelim.

Unutmayalım, Gençlik bir radyoaktif çekirdek gibidir, kendi haline bırakılırsa radyasyon yayar, kötü ellere geçerse atom bombası olur, iyi ellerde ise büyük bir enerjiye dönüşür.

Comments are closed.