MÜŞAHEDE/ Hakikati Ararken Başımıza Gelenler..!

 

İnsan, kendini ifade etmesi için kullanabileceği yüzlerce, belki binlerce yöntem ihdas edebilir. Neticede kendimizi ifade etmek için kelimelerden örülü anlamlı bir dünya kurmak çabasındayız hepimiz.

Önemli olan bu anlamlı dünyadan ne anladığımızdır. Sadece ne anladığımız değil anlamlı bir dünya kurma çabası ile neyi hedeflediğimizdir. Demek ki, kelimelerden yola çıkarak

HASAN ÜRKMEZ
huerkmez@yahoo.de

zihnimiz, aklımız, zekamız ve diğer bilgi edinme vasıtalarımız aracılığyla bir dünya kurmanın çabası içerisindeyiz. Bu dünya ister insanın günübirlik hayatını tanzimi, isterse topyekün bir cemiyetin tanzimi için olsun, kullanılacak aletler hep aynı kalacaktır.

Fıtratımız hakikate mütemayil olarak yaradılmış varlıklarız. Bu temayülümüz neticesindedir ki, herkes kendi düşündüğünün, söylediğinin ve yaptığınız hakikat olduğu iddiasından vazgeçmek istemez. Emeller ferdi olandan içtimai olana doğru yükseldikçe hakikatlerimizdeki ortaklık da bu yükselmeyle orantılı olarak artıyor. Sonuçta cemiyetler, cemaatler, kavimler, milletler, devletler ortaya çıkıyor.

Bütün bu oluşlar esnasında gözümüzden kaçırmamak zorunda olduğumuz şey başlangıçta hakikati aramaya olan temayülümüzden yola çıktığımız gerçeğidir. Bu gerçek bir kere gözden kaçırıldı mı geriye dönüş çok zor oluyor.

Bugün insanlığın başına gelen musibetlerin, sıkıntıların, buhranların, zulümlerin arkasında, esasen bu sebebi aramak gerekir. Yani hakikati aramaktan vazgeçişimiz yüzünden geliyor, insanlığın başına ne geliyorsa.

Çağın insanı hakikati aramaktan vazgeçmiştir. Mutluluk hakikatle temas ettiğiniz ölçüde vardır. Adalet, cemiyette hakikati ihdas ettiğiniz sürece gerçekleşecektir. Hürriyet tam anlamıyla kendinizi hakikate teslim ettiğiniz zaman elde edilecektir.

Kendimden yola çıkarak, kendimi gerçekleştirmek, yani kâmil anlamda bir fert olmak istiyorsam, mutlaka hakikat denen «neyse o» şeyin, bilinçli veya bilinçsiz olarak peşine düşmeli ve kendimle hakikat arasında bir köprü kurmalıyım.

Uzatmayalım. Sonuçta mesele hakikatin mahiyetinin ne olduğu üzerinde düğümlenip kalmaktadır. Bugün insanoğlunun birbirini yemesinin arkasında bu yatıyor. Yani «Hakikat Nedir» sorusuna aradığı ama bir türlü bulamadığı cevap….

Herkese göre olan şey midir hakikat, yoksa herkesin üzerinde ittifak etmesi gereken bir şey midir? Bilmiyoruz.

Öğrenmemiz icabeden belki de en hayatî mesele budur. Bu soru cevaplandıktan sonra  hürriyet, adalet, fert, cemiyet, hayat, bilgi, kısaca insana ilişkin ne kadar soru varsa cevaplanma imkânını bulabilecektir.

Hayatı düalite üzerinden anlamlandırabiliyoruz. Kimileri «Ben ve Öteki» diyor buna. Hadiseyi müşahasslaştırıyor. Ben, yani benim gibi düşünen; öteki, yani benim gibi düşünmeyen…. Bu anlayışta karşıdakinin ne düşündüğü asla önemli değildir. Müslümanlar «İman-Küfür» ayrımı üzerinden yapıyor. Bunu yaparken iyi müslim olmak için küfrü en iyi bilmeyi gerekli görüyor. Muhyiddin ibn-i Arabi Hazretlerinin tabiriyle «Kâmil iman küfrü en iyi bilendedir». Demek ki, bizim yaptığımız ayrımda esas olan sadece ben değilim, karşımdakini de mutlaka hesaba katmalıyım. Bu hesaba katıştır ki, benim kendime ve cemiyetime ilişkin hakikatim bir bütün olarak tezahür edebilsin. Aksi takdirde hakikatle aramda kurmaya çalıştığım münasebet yarım kalacaktır.

Bize insanlarla münasebetimizi, hadiselere bakışımızı ve eşyayı değerlendişimizi bu şekilde yapmamızı emreden bir hakikat arayışı, diğer insanların hakikat arayışının derhal üzerine çıkar.

Çıkar ama heyhat! Böyle bir hakikat arayışından uzaklaşalı neredeyse iki asrı geçen bir dönemi bıraktık arkamızda. Şimdi kendimize ait olmayan sahte hakikatlerle kendimizi ve cemiyetimizi şekillendirmeye uğraşıyoruz. Bu kendine ait olmayan arayıştan çıkacak olan şeyin ne olduğunu fazla düşünmeye gerek yok: Sadece hüsran ve zillet…

 

 

Comments are closed.