BİZİ BURADAN TAKİP EDİN!... Geniş içerik ve yepyeni bir görüntüyle hizmetinize sunduk. Yenilenen Haber Portalımzı ziyaret etmek için TIKLAYIN...

Nevzat LALELİ: PKK’yı doğuran sebepler..!

Nereye gidiyoruz yazı serisi (2) 

PKK, bu gün oluşan ve bu gün karşımıza çıkan bir terör çetesi değildir. Bunun oluşmasını sağlayan birçok iç ve dış ve tarihi sebepleri vardır. Bir evvel ki “Fe eyne tezhebün” başlıklı yazımda bu sebeplerden siyasi, dini ve ekonomik sebepleri anlatmaya çalışmıştım.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

 

Sizce ayrışma, çatışma mı güzel, yoksa kardeşlik mi?

Osmanlı döneminde ekonomik kurallar, İslami kurallardı. Yani ekonomi içerisinde “faiz” yoktu. “Vergi sistemi” vergiyi, varlıklı olanlardan alır, fakir halktan almazdı. Fakirler için devletten teşvik gören vakıflar devreye girer, fakir halka maddi ve manevi yardımlar dağıtırlardı. Bu esnada kimsenin ırkının ne olduğuna bakılmaz, onun bu ülkede yaşayıp yaşamadığına ve fakir olup olmadığına bakılırdı.

Hatta bu yardımlar, fakir halkın onuru kırılmadan, hangi zenginin hangi fakire verdiği belli olmadan yapılırdı. Devletin bu konuda çalışan “zekât amilleri” sınıfı bulunur, zenginlerden alınan zekâtlar, bu görevliler tarafından fakirlere dağıtılırdı. Böylece ne zengin “ben yardım ediyorum” diye nefsine pay çıkarır, ne de fakir “Ben bu yardımı falanca aldım” diye ona minnettarlık duyardı. Fakirler için “sadaka taşları” ve “sadaka askıları” bulunurdu. Hayır sahiplerinin buralara koyduğu yardımları fakirler, ihtiyacı kadarını alır, fazlasına el sürmez, kalanını da bir başka muhtaç kardeşim kullansın, diye düşünürlerdi.

Kumar” kesinlikle yasaktı ve kazanmak isteyenler için tek yol, çalışarak üretmekten geçerdi. “İçki” sadece Gayr-i Müslimlerin (Müslüman olmayanların) kendi aralarında kullandıkları bir içecekti.

Yukarıdaki satırları okuyanlar, bu tip olayları yaşamadıkları ve hatta hırsızlık, dolandırıcılık, hortumculuk, hakka tecavüz olaylarının fazlaca yaşandığı günümüzde “sanki cennetten bir tasvir dinliyorlarmış” gibi duygulandıklarını tahmin ediyorum.

Cumhuriyet döneminde Devlet başta Ziraat Bankasını, yabancı sermaye ise “Osmanlı Bankasını” kurarak ülkeyi faizci bir ortama taşıdılar. Sonra arkalarından diğer bankalar kuruldular. Batan veya hile batırılan bankaların zararları da maalesef Devlet tarafından yani bütçeden yani bu halkın vergilerinden karşılandı. Çünkü bütün bankalar, devlet garantisi altında çalışmaktadırlar.

Para lazım olduğunda devlet, kısa ve uzun vadeli “tahviller çıkartarak” özellikle bankalardan para alır, sonra bu parayı geri öderken faiziyle ödeyeceği için, halk üzerine yeni zamlar koyarak ve yeni vergiler ihdas Ederek ödemekteydi. Üreticiler, kullandıkları kredinin faizini masrafa yazarak maliyete ekler, böylece ödenen faizler, halkın satın aldığı (elbise, ayakkabı, ekmek gibi…) mallar üzerinden yine halktan tahsil edildi.

Özelikle Doğu ve Güneydoğu illerimizde çiftçilik, hayvancılık, üreticilik yapanlar, kullandıkları tohum, gübre, mazot gibi temel girdilerde çok yüksek maliyetler öderken, devletin taban fiyatlarında belirlediği fiyatlar, giderleri karşılayamaz hale geldi ve artık bunlar ekip – dikmez hale geldiler. Ama ihtiyaçlar durmak bilmiyordu. İşte bu sebeple gittikçe daha fakirleştiler ve her türlü istismara açık hale geldiler.

Mesela bugün Devletin kontrolünde olan mazotun, çitçiye ve üreticiye litresi 4,50 TL den verildiğini ama yat ve kotralarda keyif çatanlara 1,50 TL. den verildiğini biliyor muyuz?

HİLAFETİN KALDIRILMASI

Hilafet, ırkı ne olursa olsun bütün Müslümanları birbirine bağlayan çok önemli bir birleştirici idi. Bu aynen şuna benzemekteydi;

Birkaç ayrı ocaktan kamyonlarla getirilen kum, bir meydana yığılsın. Bu haliyle kum, hiçbir yük taşıyamaz. Ayağınızla kumun üzerine bastığınızda bunların dağılıp gittiğini görürsünüz.

Ve siz bu kumu bu haliyle tutarsanız, o kum yığını içinde, geldiği ocakla övünenler çıkacaktır ve diğerlerine; “Biz sizden üstünüz” diyeceklerdir. Bu gün Türklük, Kürtlük ve Araplık gibi insanların kendi ırklarıyla övündükleri gibi. Bu da yıllarca birlikte yaşamış aynı ülke insanı arasında ayrışmayı ve çatışmayı getirecektir.

Bu kumun içine, “İman çimentosu” koyarsanız, onları “Hilafet demiri” etrafında toplarsanız ve “İslam kardeşliği” kalıbına dökerseniz, o zaman kumlar, kolon – kiriş olacak, birbirlerine sarılacaklar ve tonlarca ağırlığındaki binaları kolayca taşıyacaklardır.

En son Sakarya ve Çanakkale savaşlarında düşmana karşı omuz omuza çarpışanların bir ırki tahlilini yapacak olursanız, bunlar içinde Türkler olduğu kadar Kürtler, Kürtler olduğu kadar Araplar, Araplar olduğu kadar diğer ırktan insanlar olduğunu anlarsınız. Ve bunların Yedi Düvele karşı, “Çanakkale geçilmez” hükmünü tarihe kazıdıklarını görürsünüz.

Düşman karşısında bu birlikteliği sağlayan en önemli sebeplerden birincisi imandır ve ikincisi imanın fiili tezahürü olan “Hilafetin varlığı” dır.

Cumhuriyet döneminde “Hilafet kaldırılmış” aynı milleti oluşturan insanlar arasında kendi ırkıyla övünen ve diğer ırkları küçümseyen insanlar (gençler) çıkmışlardır. Benim ırkım üstündür diyenlerin karşısında, diğer ırka mensup insanlar da “Hayır benim ırkım daha üstündür” diyecek hakka sahip olmuşlardır.

Böylece toplum arasında ki milli birlik beraberlik kaybolmuştur. 

…..

”Fe eyne tezhebun”

Allah (c.c) Kitabı Kur’na-ı Keriminde bize soruyor. “(Bu yanlışlarla) Nereye gidiyorsunuz?”

Güneydoğu illerimiz bu günlerde kan kokuyor, ateş ve barut kokuyor. Orada yaşayan kardeşlerimiz Kürt olsun, Türk olsun, Arap olsun veya başka ırktan olsun, endişe içindeler ve diken üstünde oturuyorlar. Sağlık merkezleri, okullar, iş yerleri ve bankalar günlerdir kepenklerini açarak çalışamıyorlar. Bu hal ise hem halkın ihtiyaçlarını karşılayamaması ve hem de iş yeri sahiplerinin çoluğuna çocuğuna götürecek rızkını kazanamaması manasını taşıyor. Tomoların, yarı zırhlı polis ve asker otolarının biri gelip diğeri gidiyor.

Dağlıca’ya saldıran PKK’lılar orada 16 askerimizi şehit ettiler. Ertesi gün Şırnak’ta 8 polisimiz şehit edildi. PKK’lılardan şu kadar kişi öldürüldü, bu kadar kişi öldürüldü diye haberler alıyoruz. Tabii bunlar ne kadar doğru bilemiyoruz. Bu gerginlik devem ettiği sürece daha birçok insanımız ölecek, birçok evladımız yetim, birçok hanımımız dul kalacak. Birçok annemiz, Hükümet yetkililerince “Analar ağlamasın!” dendiği halde ne yazık ki, ağlayacak.

Bir problemin (konumuz Güneydoğu illerimizde ki PKK terörü) görünen yüzüne bakarak karar vermek, bizleri yanıltır ve günlük çözümler üretmeye yöneltir. Ona da “pansuman metodu” denir ki, problem hiçbir zaman köklü çözüme kavuşmuş olmaz.

PKK’YI DOĞURAN SEBEPLER

Ceddimiz Osmanlı hiçbir konuya ırkçı bir anlayışla yaklaşmaz, içerisinde bütün ırkların yer aldığı ve onları birbirine bağlayan kardeşlik bağının inanç birliği yani İslam olduğu bir anlayışla çözerdi. Devletin adında bile Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza sıfatları bulunmadan sadece “Osmanlı” dedirdi.

Cumhuriyet döneminde bu kavram değiştirildi ve birçok ırkın birlikte yaşadığı bu topraklar da Türk ırkı öne çıkartılarak, Türklerin ülkesi manasına gelen “Türkiye” adı konuldu. Kürt vatandaşlarımızın yaşadığı Doğu ve Güneydoğu illerimiz başta olmak üzere dağlara, taşlara, şehir ve kasaba girişlerine “Ne mutlu Türküm” yazıları yazıldı.

İlkokullarda her gün ders başlamadan önce bütün öğrencilere tek bir ağızdan; “Türküm, doğuyum, çalışkanım…” antları tekrar edildi. Bu antlar, Milli eğitiminde “Tevhid-i Tedrisat kanunu” kapsamındaki bütün okullar, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olduğundan Doğu ve Güneydoğu illerinde ki okullarda da okutulmaktaydı.

TBMM’de bir gün Prof. Dr. Necmettin Erbakan bir konuşma yaparak, bu uygulamanın yanlış olduğuna dikkat çekti ve “Doğuda bir Kürt kardeşimiz de, (Ben Kürdüm, ben daha doğru ve daha çalışkanım…) deme noktasına getirildi” demişti. Sözünün bir yerinde; “Gecenin bir yarısında evinden alınan ve karların üzerine yüzün koyu yatılarak sorguya alınan Kürt kardeşlerimiz var” diyerek bu yapılanlara tepkisini ortaya koymuştu.

Psikolojik ve aşağılayıcı bu davranışlar, Kürtleri bu açmazdan kurtulmaya itmekteydi.

En tabii insan haklarından olan bir ırkın kendi dilini konuşamaması, yazamaması, kendi dilinde eğitim yapamaması da yine Kürtleri, bu haklarını aramaya itmekteydi.

DİNİ VE MİLLİ SEBEPLER

Osmanlı döneminde hemen her köyde medreseler, zaviyeler bulunur, buralarda halka dini bilgiler verilir, fen ve teknik öğretilirdi. İslami değerlere bağlı yetiştirilen halk, haksızlık yapmaktan ödü kopar, “bir haksızlığı Allah’ın affetmediğini ancak hak sahibinden helallik dilenmesi gerektiğine” inanırdı. Böylece de polisiye tedbirlere ihtiyaç duymaksızın halk kendi arasında “hakka hürmet ve riayet” kaidesini işletirdi.

Ancak daha sonra bütün medreseler kapatıldı, Kur’an öğrenimi yasaklandı, camilerin kapısına zincir vuruldu. Halk dinini öğrenecek yer ve kişi bulamadı ve cahil kaldı. Artık kim güçlüyse haklı oydu. Özelikle Doğuda Ağalar, halkı ve özellikle de Kürtleri bir köle gibi çalıştırmaya başladılar. TC Devleti bu yapıya çözüm getiremedi. 1974 yılında CHP-MSP koalisyon Hükümetinde Başbakan Sayın Ecevit her ne kadar, “Toprak işleyenin, su kullananın” diye bir vecize ortaya atmışsa da bazı fevri işgaller dışında bunun bir yaptırımı olmadı ve unutuldu gitti.

Cumhuriyet döneminde ve son 30 yıllık dönemde Devlet, köylerdeki medreselerin yerini dolduracak okullar açamadı. Açtığı okullara öğretmen gönderemedi. Gönderdiği öğretmenler ise köylümüze kendi dini ve milli değerlerini vereceklerine, yer sofrasında ve tek kaptan yemek yiyen bir topluma, “yemek masa da yenecek, çatal sol elde, bıçak sağ elde olacak gibi…” Batının değerleri verilmeye çalışıldı.

EKONOMİK SEBEPLER

Doğu ve Doğu Anadolu başta olmak üzere bütün Orta Anadolu şehirleri bilerek veya bilmeyerek geri bırakıldı. Bu bölgeler Devletin Makro planlamasından, devlet teşviklerinden, ucuz faizli kredilerden mahrum bırakıldılar. Cumhuriyetin ilk yıllarında 13 milyon olan nüfusumuz, 2000 yıllarda 70 milyona geldiği halde bu bölgelere yatırımlar ve tesisler yapılmadı. O bölge halkı çocuğuna iş bulabilmek için kendi doğduğu topraklardan, eşinden, dostundan ayrılarak Orta ve Batı şehirlerine göçer durumuna getirildi. Bu göç edenlerin çoğu Kürt kökenli kardeşlerimiz oldu. Bunlar gittikleri yerlere yerleştiler, kimi kapıcı oldu, kimi tarlada çalıştı, kimi de hamallık yaptı.

Cumhuriyet dönemi içinde bu tasnifi bozan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun ekonomik mak’üs tarihini değiştiren tek dönem 1974 yılında Hükümete koalisyon ortağı olarak giren MSP ve onun Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan oldu. Devletçe Planlanan 200 kadar Ağır Sanayi yatırımı Doğu ve Güneydoğu illerine kadar yaydı.

Mesela Diyarbakır Gaz türbinleri, Çimento, Tütün sanayi, Et kombinası, Hilvan’a Yem Fabrikası, Kars Şeker, Gübre, Nebati yağ fabrikası, Siirt Süt fabrikası, Mardin Çimento, Traktör, Şeker Fabrikası, Mazıdağı Peynir ve Tereyağı fabrikası, Muş Yem fabrikası, Şanlıurfa Ziraat aletleri fabrikası, Ağrı Şeker fabrikası, Bingöl Çimento fabrikası, Bitlis Çimento ve Sigara fabrikası, Hakkâri Süt ve Yem fabrikası, Van Şeker fabrikası, Tunceli Süt, Yem ve Et kombinası gibi.

Sonra gelen Hükümetleri bunları terk etti, sattı ve yok ettiler.

 

……………………………………………………………………………………………………………………………………………

Niçin ellerimiz kollarımız bağlı..!

İkincisi, benim yazım söz konusu kanunun uygulanmasını tenkitten önce bu kanunu çıkartan siyasi erkin, yanlış yaptığını belirterek, kanunun uygulaması sonuncunda bu millet yediği gıdaların özelliklerini taşıyarak ve kendisinin de kısırlaşacağını ifade etmiş ve bu kanununu mutlaka iptal edilmesi gerektiğini vurgulamıştım. Nitekim yazarı olduğum, 8.Kasım.2014 tarihli Konya Merhaba Gazetesi “Kısırlaşıyoruz” manşetiyle 1. sayfadan verdiği resimli haberde, “Kısırlık oranımız % 15’ çıktı” diyerek kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmaktaydı. Ayrıca GDO’lu tohumlarla üretilen gıdalarla beslenenlerin kansere yakalanma riskini artırdığını bu sebeple ülkemizde kanser oranının gittikçe yükselme olduğu bunun delilidir, demiştim.

GIDA OTORİTELERİ NE SÖYLÜYOR

Nitekim Dünya’nın en ünlü üniversitesi olan Harvard Üniversitesi Genetik Bölümü Başkanı olan ve 9. Danone Uluslararası Beslenme Ödülü’nü kazanması nedeniyle Sabri Ülker Gıda Araştırmaları Vakfı’nın (SÜGAV) beslenme zirvesine katılmak için Türkiye’ye gelen Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil bu konularda şu önemli uyarıları yapmıştır.

Hotamışlıgil, “Günümüzde beslenme konusu, en fazla bilgi kirliliğinin olduğu alandır” dedikten sonra “şu 4 hastalık savaştan bile beterdir ve insanlığı yok etmektedir” açıklamasını yapmış ve “bu hastalıkların Kalp, kanser, diyabet, obezite ve solunum hastalıkları olduğunu” söylemiştir.

İnsanların beslenmelerinde kullandığı, 45 günlük tavuklarla, arı’sız ballarla, fruktoz ve Mısır şurubuyla, Marshall Yardımı(!)yla, süt tozuyla, beyaz unla, beyaz şeker ve tek mineralli Tuzla, bitkisel yağ(!)larla, hibrit, dölsüz tohumlarla, asitli içeceklerle, sanayiye kurban edilmiş gıdalarla, bozulmuş toprağın ürünleriyle, bulutların ve toprağın kimyasallara öldürülmesiyle, atom ve kimyasal savaşlarla dünyanın en az yarısının canına kastedildiğini bilmeyen var mı…” demiştir.

Gönül isterdi ki Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, elindeki yüzlerce Ziraat Mühendisi, Gıda Mühendisi ve binlerce teknik personeliyle, bütün Türkiye’yi bir ağ gibi saran teşkilatıyla, 150’yi bulan Üniversitelerimizle, bunların Ziraat Fakülteleriyle, buralarda yüksek maaşlarla çalıştırdığımız Profesörler, Doçentler, Doktor ve Mühendislerle GDO’lu tohumlarla üretilen hububat, bakliyat ve sebzelerin, ziraatçı gözüyle ve tıbben araştırmalarını yapsınlar, günü birlik kararlarla milletimizin başına dertler açan siyasilerimizi de yönlendirsinler. Fakat, heyhat…

BAKANLIK YAZISINI İRDELEYELİM

İlgili Bakanlık yazısında; “köşe yazınızda gerçek olmayan yorum ve bilgilere yer verilmiştir. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için Bakanlığımızca aşağıdaki bilgi notunun tarafınıza iletilmesi ihtiyaç olmuştur” denilmektedir.

Köşe yazınızda “2006 yılında çıkartılan 5553 sayılı yasayla, ülkemizde tohumculuk üretimi yasaklanmış, üretim yapanlara ağır cezalar getirilmişti. Böylece ülkemiz yiyeceği bütün hububat, bakliyat ve sebzelerde artık ithal tohum kullanmaya mecbur olduk.”şeklinde kamuoyunu yanıltıcı, maksadını aşan yorumlar yapılmıştır” denmektedir.

Yazımda kanun numarasını belirtmiş bu kanunun 2006 yılında çıkarıldığını yazmışım. Lütfen okuyucularım, internetten “5553 sayılı tohumculuk kanunu”nu arasınlar ve incelesinler. Göreceklerdir ki bu kanun belirttim tarih ve sayıda yürürlüğü girmiştir.

Aynı kanunun 12 maddesinina, b, c, d ve f fıkraları; “Eğer şu sayacağımız şeyleri yapmazsınız, diyerek başlamakta ve sonra verilecek cezaları açıklamaktadır.

Satanlar, dağıtanlar, satışa ve dağıtıma arz edenler veya şahsî ihtiyacından fazlasını ticarete konu olacak kadar elinde bulunduranlara on bin Yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı halinde beş yıl süreyle faaliyetten men edilir. Bu tohumluklara Bakanlık tarafından el konulur ve bu tohumlukların müsaderesine sulh ceza mahkemesince karar verilir. Müsadere edilen tohumlukların imha edilmesine karar verildiği takdirde, imha işlemi masrafları bu fiilleri işleyenlere ait olmak üzere, Bakanlık tarafından gerçekleştirilir.

Bakanlıktan yetki almadan tohumluk yetiştiren, işleyen, satışa hazırlayan, dağıtan veya satan kişi veya kuruluşlara, on bin yeni Türk Lirası idarî para cezası verilir. Fiilin tekrarı halinde para cezası iki kat olarak uygulanır. Bu tohumluklara Bakanlık tarafından el konulur ve bu tohumlukların müsaderesine sulh ceza mahkemesince karar verilir. Müsadere edilen tohumlukların imha edilmesine karar verildiği takdirde, imha işlemi masrafları bu fiilleri işleyenlere ait olmak üzere, Bakanlık tarafından gerçekleştirilir.”

Buyurun bakalım, cezaları…

Görülüyor ki bu kanuna dayalı olarak çıkartılan genelgeyle de çiftçilerimize önüne kaldıramayacağı ağır yükler getirilmiş, bu şartları yerine getirmeyen veya getiremeyenlerin tohumlarının tescil edilmeyeceği ve sertifika verilmeyeceği bildirilmiştir. Bu şartları yerine getirebilenler, ancak çok uluslu tohum şirketler olmakta ve sertifikayı onlar almakta ve dolayısıyla tohumculuk piyasasına da onlar hâkim olmaktadırlar.

(Bakanlık bilgilendirme yazısına cevaplarım devam edecektir)

……………………………………………………………………….

Silahsız yok ediliyoruz..!

AGD Anadolu Gençlik Derneğimiz bir onulmaz yaramıza daha parmak basmış ve aşağıda gördünüz resmi verilerin tablosunu çıkartarak sosyal medyaya koymuştur. Kendilerini bu açıdan da tebrik ediyorum.

2006 yılında çıkartılan 5553 sayılı yasayla, ülkemizde tohumculuk üretimi yasaklanmış, üretim yapanlara ağır cezalar getirilmişti. Böylece ülkemiz yiyeceği bütün hububat, bakliyat ve sebzelerde artık ithal tohum kullanmaya mecbur olmuştur.

2006 dan bu yana 9 sene geçmiştir. Bu süre içerisinde eğer özel merakı ile yerli tohum üretip saklayanlar hariç, çiftçimizin elinde artık yerli tohum kalmamıştır. Zira tohumculukda devamlılık esastır. Bir sene ekilip dilimleyen tohumlar çürüyeceğinden bir daha yerli tohumlara dönme şansımız da kalmamıştır.

İthal tohumlarının fiyatları bu kanun çıkmazdan önce çok ucuz olduğu halde bu kanun yürürlüğe girdikten sonra tohum fiyatları adeta, “bir gram tohum, bir gram altın” seviyesine çıkartılmıştı. Tabii tohum ithalimizin büyük bir kısmını İsrail’den getirtmekte olduğumuzu söylemeye gerek duymuyorum.

İthal tohumlar, GDO’lu yani Genetiği ile oynanmış kısır tohumlardır. Bu tohumlarla ürettiğiniz gıdaların tohumlarını artık elde edilemez. Onları her mevsim tekrar ithal etmeye mecbursunuz. Yoksa o gıdayı yemeyeceksiniz. Üstüne üstlük, bu tohumlarla beslenenlerde tohumun özellikleri görülmekte ve şu anda % 15’e ulaşmış olan kısırlık oranımız her gittikçe artmaktadır. Ayrıca bu gıdalarla yapılan beslenmelerde kanser oranı da artmaktadır.

Kendilerinin ürettiği ama kendilerinin yemediği bu tohumlar, İsrail’de, ABD’de, AB Avrupa Birliği ülkelerinde, Rusya’da kesinlikle kullanılmamakta, bizim gibi dışa bağlı Müslüman ülkelerde yasayla yerli tohum üretimleri yasaklanarak, GDO’lu ithal tohumları kullanmaya mecbur bırakılmaktadır.

TABLO NE SÖYLÜYOR

Bu veriler, TÜIK Türk İstatistik Kurumuna aittir.

Tohum ithalatı genellikle özel sektör eliyle yapılmaktadır.

Altı dev gıda tröstüne bağlı bayilik ve distrübüterler vasıtasıla tohumlar ülkeye yayılmaktadır.Bütün gıdalara ait tohumlar ithal edilmektedir.

Devlet üretme çiftliklerinin ürettiği tohumlar var deniyorsa da, o tohumlar kendi tohumunu üretmiyorsa onlar da GDO’lu tohumlardır.

Bu tablo 2013 yılı verileri olup 2014 yılında değerlendirilmiş ve 2015 başında ilan edilmiştir.

İthal ettiğimiz tohumların bir kısmını ihraç etmekteyiz. (Bize bazı güvenen Müslüman ülkelere)Sadece domates tohumunu 55.568.190 milyon dolar ithalatımıza karşılık 4.450.697 milyon dolarlık bir ihracatımız söz konusudur. “Dostlar alış verişte görsün” kabilinden yapılan sadece domates tohumu ticaretinde 2013 yılı zararımız 51.117.493 milyon dolar olmuştur.

2013 yılı ithal tohum için toplam 109.044.679 milyon dolar öderken ihracatımızdan elde edilen 18.227.148 milyon dolar olmuştur.

Buna göre 2013 yılında sadece tohumlardan dış ticaret açığımız 90.817.531 milyon dolardır.

Bu gıdaların ülkemiz ve insanımıza saçtığı zehirin maddi ve manevi boyutu rakamlara sığmamaktadır.

Ne diyelim… Kazığı ve zehiri ile bu gıdalar hepimize afiyet olsun…

 

……………………………………..

Nereye gidiyoruz..!

Bir sistemin ekonomisi, ahlaki değerleri, sanayisi, hukuk düzeni, ilim çalışmaları, maarif sistemi, para kaynakları vs. bütüne ait bir parça, size o bütün hakkında haber verir.

Bütününe ait her şey iyi gidiyor denir de bunun bir parçası bozuksa sistem bozuk demektir. Çünkü parça, bütünün habercisidir. “Kedinin yavrusunu boğduğu gibi sistem, kendi insanlarını boğuyor” denir.

Aslında kaç sefer söyledik, kaç sefer yazdık… Aman, televizyonların ve gazetelerin aldatıcı yayınlarına kanmayın. Ziya Paşanın “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz,/ Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde…” sözünü hatırınızdan çıkarmayın, diye…

Bu genel prensipleri bir kere daha gözden geçirdikten sonra, bu yazımda ülkemizin asayiş durumuna resmi verilere dayanarak bir göz atmak istiyorum. Bakın bakalım, ülke iyiye mi gidiyor, kötüye mi?

Emniyet Genel Müdürlüğünün istatistik çalışma sonuçlarına göre, polis sorumluluk alanında günde ortalama 5 cinayet, 2,5 tecavüz ve 766 hırsızlık olayı meydana gelmiştir.360 gün kabul edilen 2007 yılında 1,992 cinayet işlenirken, 240 gün kabul edilen 2008’in ilk 8 ayında 1,249 cinayet işlendi. Polis kayıtlarına göre 2007 yılının tümünde 94,878 kişi kasten yaralanırken, aynı olayın 2008 rakamları ise 83,281 olarak gerçekleşti.

İLLERE GÖRE DURUM

İç İşleri Bakanlığı suçları, trafik, asayiş, kaçakçılık ve toplum suçları olarak tasnif etmektedir. Buna göre Türkiye’de 2003 yılında meydana gelen (trafik suçları hariç) toplam 342.664 suç olayının 322.189’u asayiş suçu (% 94), 15.007’si kaçakçılık (% 4,4), 3.676’sı toplum suçları (% 1) ve 2.176’sı terör (% 0,6) suçlarıdır.

Ülkemizde % 25’e ulaşan işsizlik (resmi rakamlar gerçeği yansıtmıyor), gerek birey ve gerekse toplum açısından ekonomik ve sosyal birçok sorunları beraberinde getirmektedir.

Türkiye’de asayiş suçlarının coğrafî dağılımına bakıldığında, sayıca en çok asayiş suçu İstanbul (82,529), Ankara (30,887), İzmir (22,482), Bursa (16,787) ve Antalya (14,677) gibi büyük şehirlerde meydana gelmektedir.

Türkiye’de nüfusuna göre suç oranının en yüksek olduğu on şehir; sırasıyla; Antalya (1.372), Bartın (1.255), Niğde (1.228), Burdur (1.196), Mersin (1.077), Muğla (965), Kastamonu (963), Gaziantep (950), Bursa (928) ve Ardahan’dır.

Şahsa Karşı Suçlar; Öldürme; müessir fiil (yaralama ve darp); genel adap ve aile nizâmı ile şahıs hürriyeti aleyhine suçlar (insan kaçırma, rehin alma, tehdit, aile fertlerine kötü muamele, hakaret, müstehcen hareketler, ırza geçme, taciz, fuhuş ve kumar gibi); devlet idaresi aleyhine işlenen suçlar (devlet memurlarına darp, saldırı, rüşvet, zimmet gibi) ve diğer suçlar (insan ticareti, ateşli silah taşıma ve intihar gibi) olarak ayrılmaktadır.

Türkiye genelinde şahsa karşı suçlar içerisinde en çok (% 42,2) yaralama olayları meydana gelmektedir. İntihara teşebbüs, ateşli silahlar kanununa muhalefet, devlet güçlerine karşı gelmek ve saldırı, aile fertlerine kötü muamele, tehdit ve insan kaçırma en çok işlenen suçlar arasındadır. Öldürme, yaralama, tehdit ve aile fertlerine kötü muamele gibi şiddet içeren suçlar % 51,2 gibi yüksek bir orandadır.

2001-2003 döneminde şahsa karşı suçlar, Türkiye genelinde % 4 oranında artış göstermiştir. Şahsa karşı suçlarda 100.000 kişiye düşen suç sayısı, şehirlere göre 88 (Erzincan) ile 828 (Bartın) arasında değişmektedir. Türkiye ortalaması 301’dir. Türkiye ortalaması üzerindeki yerlerin çoğunluğu Orta ve Batı Karadeniz, Güney Marmara, Ege ve İç Anadolu bölgelerinde yer almaktadır.

Mala Karşı Suçlar

Türkiye’de asayiş suçlarının çoğunluğunu (% 55) mala karşı suçlar oluşturmaktadır. Mala karşı suçlar içinde hırsızlık suçları % 81,1 gibi yüksek bir orandadır. Daha sonra dolandırıcılık ve mala zarar vermek ve benzeri suçlar (% 10,7), gasp/yağma (% 2,3), yangın (% 1,9) suçları gelmektedir. Hırsızlık, en çok evden, iş yerinden, oto hırsızlığı ve otodan hırsızlık şeklinde gerçekleşmektedir.

Türkiye’de mala karşı suçlar daha çok Türkiye’nin güney ve batı kıyılarında yoğunluk göstermektedir. Türkiye’nin güneyinde Mersin’den başlayarak batıya doğru Antalya, Muğla, Aydın, İzmir; Marmara Bölgesinde Bursa ve İstanbul; Batı Karadeniz’de Düzce, Zonguldak ve Bartın; İç Anadolu’da Ankara ve Niğde; Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Gaziantep, mala karşı suçların yüksek olduğu yerlerdir (bk. Harita 5). Buna karşılık, Yozgat, Aksaray, Karaman, Isparta ile Bilecik, Doğu Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu şehirlerinin büyük bir kısmında düşüktür.

İstatistikî bilgiler biraz eski de olsa ülkemizin durumu hakkında bize bilgi vermektedir. Yeni durumlar için siz mevcut rakamlara % 10-15 daha ilave edebilirsiniz.

 

………………………………………………………………………………..

 

Hayat Sistemi ve Irkçılık..!

Gençlik inceleme yazı serisi

Her hangi bir fikir veya hareket, önceleri sadece sözde kalırken aynı fikir ve hareket siyasi platforma geçince canlanır, hayat bulur. Onun bağlıları artık bu fikir ve hareketi yasalara geçirilerek bir hayat biçimine döneceğinden umutludurlar ve uğurda çalışırlar.

Fikir ve hareket diyorum, çünkü her siyasi var oluşumun mutlaka bir fikri yönünün bulunması gerekir. Böylece o fikri benimseyen insanların idealistleri (o fikir için her sahada fedakârlık yapacak insanlar) oluşur ve bu idealist kadro o fikri taşıyarak halka mal ederler. Bir fikrin halka mal olması ise o fikrin iktidar olması ve yaşanır hale gelmesi demektir.

Fikirsiz hareket de olur mu hiç, diye bir soru akla gelebilir. Fikirsiz bir hareket idareci kadro etrafında nasıl toplanır? Bunlar bu hareketi nasıl yayabilir ve nasıl iktidara taşıyabilir?

Çünkü fikir, inançtan kaynaklanır. Kim neye inanıyorsa onun fikirlerini taşır. Doğru inancın fikirleri de doğru, uygulamaları da doğrudur. Bunun tersi yanlış inancın fikirleri de yanlış, uygulamaları da yanlış olduğundan halka refah ve mutluluk getiremezler.

İslam bir inançtır ve ona inananlar, onun idealist kadrolarını oluştururlar. Bu kadrolar bu inancı halka yaymaya ve o inancın yaşanır hale gelmesini sağlamaya çalışırlar. O fikri siyasi sahaya taşırlar ve fikrin iktidar olmasını isterler.

Komünizm ve Kapitalizm, yanlış da olsa (denenen yıllarda ve yerlerde sadece kan ve gözyaşı getirmiştir) bir inançtırlar ve onun kadroları, bu yanlış ekonomik inancın yaşanması için çalışırlar.

IRKÇILIĞIN HAYAT SİSTEMİ NEDİR

Ama bir düşünün bakalım. Irkçılık diye bir inanç olur mu? Bu ırkçılık inancı halka yayılabilir mi? Bunun kadroları bu ırkçılık inancının iktidara getirebilirler mi? İktidara gelse bile bunların ekonomik, ahlaki, ilmi, hukuki, siyasi umdeleri nelerdir? İktidarda hangi şartlarda, halka hangi mutluluğu vaat edebilirler?

Aynı dünyada yaşıyor, dünyanın yükünü birlikte paylaşıyoruz. Irkımızdan dolayı bizi ayırmaya çalışanlar, insanlığa ve kardeşliğe düşman olanlar, “Irkçı Emperyalistler” dir.

Bu sorularımın cevaplarını, en yakınınızda gördüğünüz ırkçılık yapan birine sorun. Bakalım ne cevap alacaksınız? Vereceği cevap gayet basittir.

Bunlar fikriyatlarını tarif ederlerken biraz İslam’dan, biraz Kapitalizmden, biraz milliyetçilikten ve birazda kendi ırkının yüksekliğinden bahsederek, size güya mutluluk getirecek karma bir doktrin sunacaklardır. Böylece ekonomik yapısıyla, hukuki yapısıyla, ahlaki yapısıyla ve ilmi yapısıyla ırkçılığa ait bir komple sistem tarifi yapamayacaklardır.

İslam her şeyi (ekonomisi, hukuku, siyaseti, ahlakı, ilmi…) ile bir bütündür. Onun bir parçası değil ancak bütünü insana ve topluma saadet getirebilir.

Sistemi bir insan vücuduna benzetirsek, göz kendi yerinde kıymetlidir. Onu oradan söker başka tarafa taşırsanız onun artık çalışmadığını görürsünüz. El böyle, ayak böyle, kulak böyle, dil böyledir. Siz, ahlaki sistemi İslam’dan, ekonomik sistemi Kapitalizmden, ilmi sistemi ateşperestlerden, siyasi sistemi demokrasiden, askeri sistemi Hinduzimden alırsanız bu karma sistem olur ve bu ise size asla saadet (mutluluk) getirmez.

Bu gerçekler ortada iken ülkemizde, “Irkçılık hareketleri” nasıl oluyor da prim topluyor, birçok insan sanki kendilerine saadet getireceklermiş gibi bunların peşine takılıyor? Anlamak mümkün değildir.

7.Haziran.2015 seçimleri bu açıdan incelendiği zaman da fevkalade hayret edilecek neticeler ortaya koymaktadır. Irkçılık hareketlerinin siyasi ortamda boy gösterebilmelerinin izahı, mevcut iktidarın, yanlış ve hatalı icraatlarından kaçanların bunların etrafında toplanmaları ve/veya arka planda bazı güçlerin kendi isteklerine erişebilmeleri için bunları kullanmaları manası olarak karşımıza çıkmaktadır.

IRKLAR NİÇİN VARDIR

Yeryüzünde kafatasının şekline, tenin rengine, dilin faklılığına göre yaratılmış birçok kabile ve millet bulunmaktadır. Bunların yaratılış hikmeti nedir? Bunlar, kendi ellerinde olmadan bir kısmı beyaz, bir kısmı siyah, bir kısmı kırmızı tenli yaratılmışlarsa, bu farklılık bir övünme vasıtası olabilir mi? Bu sorulara yaratıcımız, bakın nasıl cevap veriyor.

“Ey insanlar… Gerçekten biz sizi bir erkekten bir dişiden yarattık. Sizi birbirinizle tanışasınız diye kabilelere ve milletlere ayırdık. Şüphesiz sizin Allah yanında en şerefliniz (üstününüz) takvaca (Allah’tan korkmada ve ona itaatte) en üstün olanınızdır. Hakikat, Allah her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.” Hucurat; 13

Rum suresi 32. Ayette ise; “Dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da onun ayetlerindendir (yaratmasındandır). Hakikat bunlarda bilenler için ibretler vardır”

Eğer insanlar, tornadan çıkmış parçalar gibi aynı renk, aynı dil, aynı kafa şekline sahip olsalardı, kimse kimseden ayırt edilemeyecekti. Böylece kim daha faziletli, kim daha fedakâr, kim daha çalışkan, kim daha tutumlu, kim daha güzel ahlaklı, kim insanlığın mutluluğu için çalışmış, kim mutluluğa kast etmiştir, bunlar tarif edilemeyecekti.

Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (s.a.v) yanında Mekke’den Mus’ab bin Ümeyr, Medine’den Eba Eyyup El Ensari, Habeşiştan’dan (Etopya) Bilal Habeşi, Farsdan (İran) Selmani Farisi gibi daha birçok insan bulunmuş, ancak bunlar inançlarının yeryüzüne hâkim olabilmesi için Saf suresinde belirtilen “Bünyanı mersus (Bir duvarın tuğlaları gibi birbirine kenetli)” olarak çalışmışlardır.

Kısaca, her birimizin ırkımız için söylenecek sözü; “Allah böyle diledi ve böyle yarattı” olmalıdır ve elimizde olmadan şu veya bu ırktan yaratılmış olmamız, bizim için bir övünç meselesi, bir üstünlük meselesi değil, bir şükür meselesi olmalıdır.

 

………………………………………………………………………………..

 

Saadet, onu isteyenlere gelir..!

Güncel yazılar serisi

7 Haziran 2015 Milletvekili Genel seçimleri yapıldı. Önce bu seçimlerin ve neticenin milletimize hayırlar getirmesini Allah’dan (c.c) diliyorum. Çünkü biz inanıyoruz ki “Esbab-a sarıldıktan sonra elde edilen netice, hakkımızda en hayırlı olan neticedir.”

Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de medya kimi tutmuş, kime destek vermişse o oy oranını yükseltmiştir. Bir de tenkit veya takdir edilse bile altenatif konumuna giren ve milletin dikkatine sunulan partiler (HDP bu şekildedir) barajı aşarak meclise girmiştir.

Seçim neticeleri açısından 13 senedir tek başına iktidar olan ve icraatları açısından milletimizden tasvip görmeyen AKP devletin tüm imkânlarını kullanarak seçimlere girmiş, buna rağmen büyük oranda oy kaybetmiştir. Şimdi kendi başına hükümet olamayacak ve öne sürdüğü Başkanlık sisteminden de vazgeçmeye mecbur kalacaktır.

Milli İttifak, Saadet Partisi ile seçimlere girmiş, canla başla çalışmıştır. Ancak kayıkçı kavgası milletimizi, sitemin partilerine yönlendirmiştir.

Bir an düşünelim. Şu anda meclise giren partilerden hangisi bu ülkeye huzur ve barış getirebilecek, hangisi milletin dertlerine çözüm üretebilecektir. Bu sözler bol bol konuşulduğu ve yazıldığı halde bunu nasıl gerçekleştirecekleri konusunda tek bir icraat gösterememektedirler.

Saadet için, şartlarına dikkat ederek önce ona koşmak gerekir…

AYNI TAS, AYNI HAMAM

Analar ağlamasın” deniyordu. Nasıl olacak bu… Hayım Nahum planı gereği, ülkenin parçalanması, milletin birbirine düşman edilmesi nasıl önlenecek? İslam kardeşliği ilan edilmedikten sonra…

Canımıza tak diyen işsizlik, pahalılık, geçim sıkıntısı, taşeron köleliği, asgari ücret rezaleti, emekli insan çilesi nasıl son bulacak? Üretim nasıl artacak, refah nasıl gelecek, dış ticaret açığı ve dış borçlar nasıl kapanacak? Adil düzeni kuramadıktan sonra…

Kapımıza dayanan ve gençlerimizi yakıp kavuran, aileyi yok eden, toplumu mahveden flört yangını ve zina her gün artarken, nasıl olacak da huzur ve mutluluk elde dilecek? Aile kutsiyetini, gençlerimizin kafasına ve gönlüne koymadıktan sonra…

Hırsızlık, soygun, hortumlama, rüşvet, yandaş kayırma, mala, cana ve ırza tecavüz nasıl önlenecek? “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” mantığı nasıl yok edilecek? Her işimizin başına “Ahlak ve maneviyatı” koymadıktan sonra…

Batı eksenli dış politikamızla, AB Bakanlığı kurmakla sadece Batılıların dümen suyunda gitmekten nasıl kurtulacağız? Daha dün bizim idaremizde iken bu gün her biri bir yangın yerine dönen Mazlum ve masum Filistin, Gazze, Irak, Suriye, Afganistan ve diğer Müslüman ülkeler Batılıların işgal ve sömürüsünden nasıl kurtarılacak? “Bana ne Amerika’dan…” diye bilen şahsiyetli bir dış politika uygulayamadıktan sonra…

Babaya moruk, anneye kocakarı…” diyen ve yer yer onları azarlayan, tartaklayan ve hatta öldüren “Hocasına bıçak çeken…” Komşusunun malına ve ırzına göz diken bir nesil nasıl olacak da “anneciğim, babacığım” diyebilecek? Onlara “of bile denmemesi” gerektiğini öğrenecek? Milli eğitimde bir ahlâk ve maneviyat devrimi yapmadan…

Bu ve benzeri sorular daha çok artırılabilir. Bu köklü değişiklikler olmadıktan sonra parti değiştirmişsin, iktidar değiştirmişsin bunların pek fazla bir önemi olmayacaktır.

Bir değişmez hükmü burada zikretmek istiyorum. “Siz nasılsanız, öyle idare olursunuz.” Siz saadete layık değilseniz, size saadet gelmez, gelemez.

PARTİZANLIK DEĞİL KARDEŞLİK

Siz, partizanlığı tercih eder de yarınınızı, çocuklarınızı, torunlarınızı ve onların geleceğini düşünmezseniz, “Bizim asker en büyük asker” mantığı ile hareket ederek bu “ahlaksız ve sömürücü rejimin” her hangi bir partisine oy verirseniz, bir de üstüne üstlük sizden olmayanı düşman ilan ederseniz, tarafsız olması gereken kurumlarımızı bir tarafın kurumu haline getirirseniz, kötü geleceğimiz artık baştan beli olmuştur, demektir.

Saadet, ucuz bir meta değildir. Saadete kavuşmanın da bir bedeli vardır. Bu önce bizlerin saadete (huzur ve refaha) layık olacak bir yapıya yönelmesi, arkasından da bu saadeti size getirebilecek tek parti olan Saadet Partisini desteklemekten geçecektir. Çünkü köklü değişim vadeden tek siyasi parti, Saadet partisidir.

Ben de mutlu olmak istiyorum, diyenler… Anlatabildik mi?

Yazımı Üstad Necip fazıl Kısakürek’in bir şiiri ile bitirmek istiyorum.

Mehmedim sevinin başlar yüksekte 
Ölsek de sevinin eve dönsek de
 
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte
 
Yarın elbet elbet bizimdir
 
Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir.

 

……………………………………………………………………………

Sünnet Şöleni Hatıraları..!

Milli Gençlik Vakfı yazı serisi

17 sene, bir annenin çocuğunu yetirmesi gibi emek verdiğim MGV’de baştan sona o kadar güzel hatıralarım var ki… Hiç olmazsa bunların bir kısmını siz dostlarımla paylaşmak istiyorum. Gerçi acı hatıralarım da oldu. Ama bunlar zaman içinde dostlarıma anlatabileceğim yine birer tatlı hatıraya dönüştüler.

Sene 1990. MGV Isparta Şube Başkanımız, şimdi CANSUYU Yardımlaşma Derneği Genel Başkanı Mustafa Köylü. Her zaman büyük düşünen ve büyük işler yapan bu kardeşimiz o yılda da Isparta ve Yalvaç da sünnet şölenleri düzenlemiş. Yüzlerce çocuğu sünnet ettirmek için çalışmalar yapmış. Bir cumartesi günü akşamı Isparta’nın meydanına büyük kazanlar koydurmuş, pilavlar kaynatmaya başlamış. O alanı bayraklarımızla, afişlerimizle ve dövizlerimizle süslemiş. Belli ki çok büyük bir davetli kitlesine yemek ikram edecek.

Biz de Genel merkez olarak bu çalışkan ilimizi teşyi ve teşvik etmek için o gece Isparta’ya geldik. Sünnet şöleni alanını geziyor, yapılan çalışmalar hakkında bilgi alıyorum. Pazar günü, Konya Büyük şehir Belediyesinin mehter takımını da davet ettiklerini bu meydanda mehter marşları çalacaklarını öğreniyor ve Şube Başkanım Mustafa Köylü’yü tebrik ediyorum.

Bir ara yanıma yaşlıca bir adam yaklaştı ve bana; “Oğlum. Dur seni bir öpeyim” dedi. Ben de “Hayrola amca… Bu iltifatın sebebi nedir?” diye sorunca, adam;

 

“Evladım. Benim bir oğlum var. Ve maalesef sigara içiyordu. Ben ne kadar sigarayı bırakması gerektiğini söyledimse de o benim sözümü dinlemedi. Ama sen bir kere; “Sigara içmeyi bırakın” demişsin. O günden sonra oğlum bir daha sigarayı ağzına almadı” dedi.

MÜSLÜMANA SİGARA YAKIŞMAZ

Değişik vesilelerle gençlerle bir araya geldiğim zaman, onları toplum psikolojisinin de yardımıyla sigara içmeyi bırakmaya davet ederim. Toplum içinde bırakmak isteyenlerin sigara paketlerini alırım ve kendi gözleri önünde o paketleri parçalattırırım. Çakmaklarını da alır, onları “sigara bıraktırdığım gençlerin bir hatırası” olarak saklarım. Bu arada Kayseri Kısıklı’dan bir şairin sigara üzerine söylediği bir şiiri de okumayı ihmal etmem.

Bir garip bid’at zuhur etti cihana,/Rabbim nasip etmesin ehli imana…

Duhan deyu ona isim takmışlar/ Çıksın deyu tütsü verir imana…”

Bu çalışmanın ardından sigara bırakan gençlerimiz başta olmak üzere bütün gençlerimize dua ederek, “Allah’ım bu sigarayı bırakan kardeşlerime sen yardım et. Onlara güç ve kuvvet ver. Onları nefislerine mağlup etme…” diye konuşmamı bitiririm.

Sigar içme arzusu onları çok bunaltırsa, ağızlarına bir şeker alarak onunla kendilerini teselli etmeleri söylerim.

Tekrar hatırlatıyorum. “Ben Müslüman’ım. Davam, Hakkı hâkim kılmaktır” diyen bütün kardeşlerim, eğer sigara içiyorlarsa, hemen bunu bırakmalıdırlar. Sigara bırakmak isteyen kardeşlerime nerede olursam olayım, mutlaka dua edeceğim ve Allah’dan (c.c) ona yardımcı olmasını isteyeceğim. Yeter ki nevzatlaleli@gmail.com a bu konuda bir e-mail atsın ve bana bilgi versinler. Çünkü biz, sigaradan çok daha önemli konularla uğraşıyoruz.

 

Halkıyla iç içe ve her an bir hayırlı işin üstünde bir vali,
Şehabettin Harput..!

UNUTULMAZ BİR HATIRA DAHA

Yine aynı seneler. Bu kere Kırıkkale’de sünnet şöleni yapacağız. Şube başkanlığımız bir hafta içinde ikindiden sonraya program koymuş. Sünnet şölenini havuzlu bir bahçede yapacağız. Tabii şube başkanlığımız bizleri davet ettiği gibi, protokolden ve halktan da yine birçok isimleri davet etmişler.

Program başlaman bir saat kadar önce Genel merkez ekibi olara ben ve arkadaşlarım Kırıkkale’ye geldik ve doğruca havuz başı Sünnet şöleninin yapılacağı alana gittik. Genel Başkan olarak beni henüz davetlileri gelmedi ve masanın üzerinde “Protokol” yazısı bulunan bir yere oturttular.

Şube mensupları hazırlık çalışmamalarını sürdürürken yanıma öğrencili yıllarında Ankara’dan tanıdığım bir arkadaşım geldi ve bana; “Hoş geldin, Nevzat Bey” dedi.

Ben, simaen kendisini tanıdığım halde adını çıkartamadım. Ama nezaketen; “Hoş bulduk, teşekkür ederim” dedim. Bir taraftan da “acaba bu arkadaşın ismi nedir?” diye düşünüyorum. Bu arada bu arkadaş benim oturduğum protokole gelerek oturdu. Başladık “Hoş beş, etmeye…”

Evet, hoş beş ediyoruz ama… Şimdi bizim şube yönetimi gelir de bu arkadaşa; “Burası protokole aittir. Sizi bu tarafa alabilir miyiz?” derler mi, diye üzülüyorum.

Ben bu iç muhasebesi ile çırpınırken söz, onun Kırıkkale de ne yaptığını sormaya gelmişti. Kendisine sordum; “Siz Kırıkkale’de ne iş yapıyorsunuz?”

Ne dese beğenirsiniz?

Ben Kırıkkale valisiyim” demez mi?

Oh… Çok şükür bir pot kırmaktan kurtuldum diyerek, içimden Allah’a hamd ettim.

Meğer bu arkadaşımız eski Şanlıurfa ve Kırıkkale Valiliklerini başarı ile yürüttükten sonra, birinci derece il olan Bursa valiliğine atanmış olan Şahabettin Harput Bey imiş. Şimdi ise kendisine “Paralelci” yaftası takılarak merkez valiliğine alınmış olduğunu öğrendim.

 

…………………………………………………………………………………….

 

 İnsanlık nasıl sarmalanır..!

En güçlü silah kitabım

Irkçı emperyalizm’in gücüne güç katan ve onların ideallerine en kısa zamanda ulaşmasını sağlayan Medya, gelişen teknoloji sayesinde kendisini alabildiğince geliştirdi. Bir merkezden (stüdyodan) yapılan bir yayın bir anda milyonlara ve hatta bütün dünyaya ulaştırılıyordu. Ele alınan konu birkaç medya kuruluşu tarafından da tekrarlanınca o konu artık günün gündemi haline geliyor, medyanın tesiri (narkozu) altında ki insanların avlanması kolay oluyordu.

Gece karanlığında yol alan bir otomobilin karşısına çıkan bir tavşan, far ışığına baka kalır ve nasıl otomobilden kaçamazsa, medya tesiri altında kalan insanlarda da aynı olayı yaşıyorlardı.

Medya sadece bir koldan değil, toplumu olabildiğince daireler içine almıştır. Gazeteler bir daire, radyolar bir daire, dergiler bir daire, televizyonlar bir daire ve internet ile sosyal medya bir başka daire ile insanlığı kuşatmışlardır. Birinden kaçabilen bir insan bir diğerine yakalanmakta, ben hiç yakalanmıyorum diyenler bile bir başka yakalanmış insanların tesiri ile fikren ve fiilen esir edilmektedir. Fikren esir olan yani tesiri altında kaldığı medya gibi düşünen insanlar, artık onun istediği hareketleri oynayan maymunlar haline gelmişlerdir.

ÇOCUKLAR VE TELEVİZYON

Tüketiciler Birliği Antalya Şubesi Kadın ve Aile Komisyonu Sorumlusu Şenay Şekeroğlu, konu ile ilgili yaptığı bir açıklamada; Yapılan araştırmalarda ülkemizin, ABD den sonra en çok TV izleyen ikinci ülke olduğunu görülmektedir. Aman, çocuklarınızı TV den koruyun” diyerek, işin önemine dikkatlerimizi çekmektedir.

Ne kadar doğru olduğu bilinmeyen ve bir yerden çıkartılan bir haber, Sosyal medyada bir anda milyonlara ulaşıyor ve onların bir koyun sürüsü gibi habere uygun davranmalarını sağlıyor..!

Dünyada ve ülkemizde yapılan akademik araştırmalar sürekli TV izlenen bir ortamda yetişen çocuklarımızın büyük bir tehlike altında olduğunu ortaya koymaktadır. Bilgilenme, öğrenme ve eğlenme amacı dışına taşan televizyon seyretme süresi, insan hayatının dokuz yılını işgal etmektedir.

Araştırmalara göre sürekli TV izlenen bir ortamda yetişen ya da aşırı televizyon izleme alışkanlığı olan çocuklarda anti-sosyallik, ailesiyle ve arkadaşlarıyla ilişkilerinde olumsuzluk, gereksiz korkular, duygu sömürüsü, şiddete eğilim, uykusuzluk veya uyku bozukluğu, tembellik, okumama alışkanlığı ve sorumluluk duygusunun gelişmemesi ve yaratıcılığın azalması gibi etkiler ortaya çıkmaktadır, diye tespitler yapmıştır.

Bu konuda uzmanlar 2 yaşından küçük çocukların televizyon izlememesini, bu yaştan sonra ise günlük sürenin 2 saatle sınırlanmasını tavsiye etmektedirler. Araştırmalar çocukların %25,4’ünün 2 yaşından önce televizyon izlemeye başladığını, %29,1 inin de televizyonu tek başına izlediğini tespit etmiştir. Televizyon seyrederek yetişen 11 yaşındaki bir kız çocuğunun annesini silahla vurarak öldürdüğü gerçeği, hala kalbimizde derin ve kanayan bir yaradır.

Asıl düşünülmesi ve üzerinde durulması gereken nokta ise, televizyon kumandasının esiri haline kendimiz dönüşürken, yitirdiğimiz değerlerimiz ve şiddetin kucağına ittiğimiz çocuklarımızı bekleyen büyük tehlikelerdir” demektedir.

KARŞI MÜCADELE

Düşmanın silahıyla ve hatta ondan daha mükemmeliyle silahlanmak esastır.” İnsanlık düşmanları, madem televizyon silahı ile bütün insanlığı kendilerine esir etmek için çalışıyorlar, o halde biz de aynı yolla mücadelemizi yürütmeliyiz. Bir taraf, televizyonlarla insanlığın beynini ve fikrini iğfal ederken, diğer taraf televizyondan kaçarsa bu mücadele kesinlikle başarıya ulaşamaz.

Televizyon seyretmemeyi marifet zanneden saf cami cemaati, Sakallı Hüsnü’m, Kasketli Mehmet’im olayların düzelmesi senin uyanmana bağlıdır. Kendi medyanı yaşatabilmeye karar verdiğin gün, bu ahlaksız batılların tesirinden kurtulabilirsin.

Yoksa bir gün (maazallah) sen de esirleri arasına katılır, hürriyetin elinden gider, dünya mutluluğu artık bir hayal olur. Hayatta iken batıllarla gerektiği kadar mücadele etmediğinden dolayı ebedi saadetini de kaybeder, hüsrana uğrarsın.

Bilmelisin ki, “medyaya kimler sahipse, dünyaya da yine onlar sahiptir. Kimler medyadan kaçıyorsa onlar, esir ve köle olmaya mahkûmdurlar.”

 

…………………………………………………………………………….

Patatesi müzeye koyun..!

Ülkeleri işgal etmenin, insanları esir ve köle yapmanın yeni metotları keşfedildi. Bir Suriye bir Irak yerle bir oldu. Bu ülkeleri işgal edenler, o ülkenin sadece yer altı ve yerüstü zenginliklerini ele geçirdiler, insanlarının çektiği çilelere aldırış etmediler.

Şimdi o ülke insanına GDO’lu gıdalar yediriyorlar, kola cinsi gazlı içecekler içiriyorlar ve ülkede kısırlığı olabildiğince yayıyorlar. Kanunlar çıkarttırarak yerli tohum üretimini yasaklatıyorlar. Böylece ülke insanı, evlense bile artık kısır olduğundan üreyemiyor. Böylece nüfus gittikçe azalıyor ve tank, top kullanmadan bir millet yok ediliyor.

Çıkartılan “tohumculuk kanunlarında” üretilecek tohumlar tadat edilmediği için yasak kapsamına bütün tohum üretimi giriyor.

Yerli tohum kanunu çıkarılmadan önce özellikle de İsrail tohum üretici ve satıcıları, tohumları o ülkeye sokabilmek için o ülkenin televizyon ve gazetelerinde bol propaganda yapıyorlar. O ülkenin yetkililerine verdikleri brifinglerde, ithal tohumların kalitesinden ve veriminde bahsediyorlar, ithal tohumun rekoltesinden çok yüksek olduğunu anlatıyorlar. Bu arada fiyatını da çok düşük gösteriyorlar.

Ama o ülkede yerli tohum üretimi yasaklayan kanun çıkartılınca ve bütün hububat, bakliyat ve sebzelerin tohumlarını dışarıdan ithal etmeye mecbur kalınıyor ve fiyatını yükseltiyorlar. Diyorlar ki “istersen alma…”  Fiyatlarını da “bir gram tohum, bir gram altın…” olarak belirliyorlar.

PATATES TEMEL İHTİYAÇ GIDASIDIR

Ankara’da patatesin pazarlarda satış fiyatı kilosu 4 – 4,5 liraya, İstanbul’da ise 5 – 5,5 liraya çıkmasının sebebi işte budur.

Bir gram tohum, gram altın” mantığı ile önce patatesin tohum fiyatı yükseltiyor. Sonra bu fiyat patatesin üretimine dâhil oluyor ve tabii oradan da satışına intikal ediyor. Yerli tohum üreticilerinin de eli kolu kanunla bağlandığından, ithal tohumlar, piyasada cirit atıyor.

Buyurun patatesin ülkemizdeki macerasını birlikte inceleyelim.

Haber ajanslardan, haberi yayınlayan ise Milli gazetenin 2.Mayıs.2015 tarihli sayısı ve Sadettin İnan’ın haberi.

Günlerdir “fiyatıyla” gündemden düşmeyen patateste acı bir gerçek ortaya çıktı. Patateste asıl skandal, fiyatında değil tohumunda yaşanıyor. Türkiye’nin 2014’te dünyadan patates tohumu almadığı ülke kalmadı. Hollanda başta olmak üzere tam 16 ülkeden 16,6 milyon dolarlık patates tohumu ithal edildi.

Türkiye’nin patates tohumunda içler acısı durumu ortaya çıktı. Günlerdir yüksek fiyatı ile tartışma konusu olan patatesin asıl “gizemi” tohumunda yatıyor. Birçok ürünün tohumunda olduğu gibi Türkiye, bu ürünün tohumunda da dışa bağımlı durumda… TÜİK verileri, acı tabloyu gözler önüne seriyor.

İthalat İki Katından Fazla Arttı

2014 yılında toplam 16 ülkeden, 19 bin ton patates tohumu ithal edildi. İthalatın da bir önceki yıla göre iki katından fazla arttığı gözleniyor. 2013 yılında 8 bin ton olan patates tohumu ithalatı, 2014’te 19 bin tona çıktı.

Tohum dış ticaret verilerinde de patates tohumu, önemli bir yeri tutuyor. Domates tohumundan sonra ithalatına en fazla döviz ödenen kalemi patates tohumu oluşturuyor.

Patates tohumuna ödenen 16,6 milyon dolar, domates tohumuna ödenen 55,5 milyon dolardan sonra ikinci sırada bulunuyor.

İthal etmediğimiz ülke kalmadı!

Diğer yandan patates tohumunun ithalatının yapıldığı ülke sayısının çokluğu dikkat çekiyor. Miktar olarak ithalatta Hollanda birinci sırada bulunurken bu ülkeyi sırasıyla; Fransa, Almanya, İngiltere, Danimarka, Belçika, Lüksemburg, Finlandiya, Avusturya, Slovakya, Hong Kong, Çin, Kanada, Hindistan, ABD ve Peru takip etti.

19 bin tonluk ithalatın yarısı Hollanda’dan alındı. Türkiye, Hollanda’dan geçtiğimiz yıl tam 9 bin 940 ton patates tohumu aldı.

İhracat, İthalatın 8’de 1’i

İthalatın yanında ihracat verileri de dikkat çekiyor. 16 ülkeden patates tohumu ithalatı yapılırken Türkiye’nin sadece 2 ülkeye, Rusya ve Azerbaycan’a ihracatı görülüyor. Azerbaycan’a 3 bin ton ihracat yapılırken, Rusya’ya ise 75 ton patates tohumu satılıyor.

………….

 

 

Flörtle kızlarımızın %80′i nasıl terk ediliyor?

Değerli basın mensubu kardeşlerime,

16 seneyi aşkın zamandır “Bekârlarınızı evlendirin…” emr-i ilahisine uyarak bize başvuran kardeşlerimizden uygun olanlarının, “Yuvamız Evlendirme Bürosu” kanalıyla evlenmelerini ve Yuvalarını kurmalarını sağlıyoruz.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

 Şu ana kadar 80 çift (160 kişi) evlenmiş bulunmaktadır. Çok şükür bunlardan zorunlu sebeplerden dolayı iki çift dışında boşanma olmamıştır.

Ancak bu yeterli değildir. “Flört yangınıyla” milyonlarca kızımız perişan olurken, “TV’lerin evlendirme” metotlarıyla aile mahremiyeti ortadan kalkarken ve birçok gencimiz evlenemeyerek “zinaya meylederken” bizim daha çok insanı evlendirmemiz gerekirdi.

Halkımızın çalışmalarımızı yakinen bilmemesi ve “büro ile evlenilir miymiş” mantığıyla hareket etmesi sebebiyle çalışmalarımız dar kalmaktadır.

 

Çünkü;

Yuva kurmak, insanı korumaktır.

Yuva kurmak, kadını korumaktır.

Yuva kurmak, toplumu korumaktır.

Yuva kurmak, neslimizin devamı için şarttır.

Yuva kurmak, şehvetin nikâhla tatmininin sağlanmasıdır.

Yuva kurmak, dünya ve ahiret saadetidir.

Yuva kurmak, dinin yarısını tamamlamaktır.

Yuva kurmak, Peygamberimizin iftiharına vesile olmaktır.

Yuva kurmak, Allah’ın emrine uymaktır.

Basın mensupları sizi dinleyen, okuyan veya seyredenlerin içinde;

  1. Ülkemizde yüz binlerce evlenme çağı gelmiş ama kapısı henüz uygun bir damat adayı tarafından çalınmamış kızımız ve onun ailesinin “gözleri kapıda” beklemekte olduklarını,
  2. Devlet memuru (öğretmen, polis vb) mesleklerde ailesinden uzakta yaşayan ama elinden tutan olmadığı için yuvasını kuramayan yüz binlerce kardeşimiz bulunduğunu,
  3. Aksaray’da (3 çocuk tarafından tecavüze uğrayan) olduğu gibi binlerce yalnız veya bir – iki çocuğu ile yaşayan hanımlarımıza yabancı erkeklerin “kem gözle baktığını” bilmenizi isteriz.

Bu sebeplerle elinizdeki imkânlarınızla çalışmalarımızın yanında yer almanız gerektiğine inanıyoruz.

İşin önemini idrak edeceğinize inanır, selam ve muhabbetlerimi sunarım.

Nevzat Laleli/HAY-DER Genel Başkan

Flörtle kızlarımızın %80′i nasıl terk ediliyor?

Evlenebilmek ve uygun eş bulabilmek için yapılan flörtle kızlarımızın % 80’ni (bir kısmı evlenemeden bir kısmı da evlendikten hemen sonra) nasıl terk ediliyor, delikanlılar evlenecekleri zaman nelere dikkat ediyorlar?

Evlenmede adına sevgi ve aşk denilen hislerle mi karar verilmeli yoksa akıl ve mantık evliliği mi yapılmalıdır?

Flörtte dökülen kızların psikolojik ve sosyal sorunları nelerdir?

Siz, bu elmalardan hangisini tercih ederdiniz? Niçin?

Günümüzde boşanmalar, niçin evlenmelerden daha fazla oluyor?

Kadına şiddet nasıl önlenir?

Ailede huzur nasıl sağlanır?

Bu veya benzer soruların belgelerle cevaplandırıldığı, kendi sahasında ilk ve tek kitabımız; “Flört yangını” bütün gençlerimiz tarafından incelenmelidir.

Buna ait konferansımız, (AGD Üniversiteli kızlara verilen konferans) gençlerimiz tarafından takip edilmelidir.

Bir mutlu yuvanın kurulmasına daha (80. Çift) vesile olmamızı iftiharla arz ederiz.

HAY-DER Hayırda Yarışanlar Derneği / Yuvamız Evlendirme Bürosu

yuvamizda@gmail.com

Maltepe, Gazi Mustafa Kemal Bulv. 88/1 Tel – Fax: 0.312.230 51 25 – 0.555.219 85 15 ANKARA

 

…………………………………………………………………………………………….

En güçlü silah, medya kitabım..!

Beş mutluluğu bir arada yaşadık..!

HAY-DER Hayırda Yarışanlar Derneği beş mutluluğun bir arada yaşanmasını, 17 Nisan 2015 Cuma günü üç aylara girerken tertiplediği bir gece ile sağladı.

HAY-DER Genel Başkanı Nevzat Laleli, Genel kurul öncesi yaptığı açıklamada; “Üç aylar olarak bilinen Recep, Şaban ve Ramazan ayları, Anadolu’nun birçok il ve ilçesinde bir hafta öncesinden başlayan fener alayları ile kutlanırdı. HAY-DER de bu geleneği benimseyerek 17.Nisan da başlattığı çalışmalarla üç ayları kutlamış oldu. Üç aylar, bizim için başlı başına bir mutluluk kaynağıdır.

Kurulduğu günden bu güne kadar hayırlı çalışmalara imza atan HAY-DER, 17. Nisan.2015 Cuma tertiplediği gün ve gece ile üyelerine, misafirlerine ve gönüldeşlerine beş mutluluğu bir arada yaşatırken, yaşadığı zor şartlar altında bunalan milletimize ve tüm insanlığa da bir mesaj vererek, “Sabredin geliyoruz… HAY-DER en kısa zamanda sizlere de sahip çıkacaktır” mesajını verdi.

Programda görev alanlar toplu halde!

Bir şey eğer yarışmaysa, orada önde koşanlar, arkada gelenlerin olup olmadığına bakmaz, yarışmayı birinci olarak bitirmeye çalışırlar. Arkada koşanlar ise bütün güçlerini kullanarak bu yarışmayı önde bitirmeye veya hiç olmazsa dereceye girmeye çalışırlar.

Fetih marşının yazarı şair Arif Nihat Asya’nın dediği gibi;

Delikanlım, işaret aldığın gün Hocan’dan

Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan

Sana selam getirdim, Ulubatlı Hasan’dan…

………………

İKİNCİ MUTLULUK

İkinci mutluluk, HAY-DER’in yapılan, 2. olağan Genel Kurulunda yaşandı. HAY-DER Yönetim Kurulu ve üyeleri, inandıkları davada, derneklerinin adında da bulunan hayırda yarışacaklarını, mallarıyla ve canlarıyla da kararlılıkla yürüyeceklerini bildirmeleridir.

2. Olağan Genel Kuruluna HAY-DER’in üyeleri ve misafirler katıldılar. Genel Kurulda yapılan seçimler sonucunda Makine Mühendisi Nevzat Laleli Başkanlığında, Doktor Kazım Sezen, İşletmeci ve sanayici Orhan Candan, Emekli bürokrat İhsan Uslu ve esnaf Akil Gül asil idare heyeti üyeliklerine ittifakla tekrar seçildiler.

 

Medine İmam Hatip Ortaokulunun miniklerden oluşan ilahi gurubu

Yönetim kurulu yedek üyeliklerine ise iletişim uzmanı Efkun Emek, İnşaat Mühendisi Ali Özeroğlu, memur Harun Mansız, mer Faruk Kaplan ve Mücahit Karapınar getirildiler.

Denetleme kuru asil üyelilerine Doktor Mustafa Genel, Avukat Mustafa Vahdet Sürücü, Emekli sanayici Abdülkadir Evkaya, yedek üyeliklerine ise Sanayici Enver Bıyıklı, Mustafa Zayıf ve Mustafa Arslan getirildiler.

ÜÇÜNCÜ MUTLULUK

Âlemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v) in insanlığı kurtarmak için yeryüzüne teşrif ettiğinin sene-i devriyesinin bir arada yaşanmasıdır.

Hizmet-İş sendikası ev sahipliğinde yapılan gecede, Medine İmam hatip ortaokulu öğrencilerinden Muhammed Sedat Özmen’in okuduğu kur’an-ı kerimle başlanmış yine Medine İmam Hatip Orta Okulu müdürü Ayhan Özkan, yaptığı konuşmasında, Peygamberimizi “sevgili veya sevgililer sevgilisi” diye tanımlayarak, onun yüceliğini anlatmaya çalışmıştır. Yine aynı okulun miniklerden oluşan ilahi gurubunun söylediği ilahilerle de misafirler ve üyeler, unutulmaz dakikalar yaşamışlardır.

DÖRDÜNCÜ MUTLULUK

HAY-DER’i tanıtmak ve misafirlere hoş geldiniz demek üzere kürsüye gelen HAY-DER Genel Başkan Yardımcısı ve Tanıtma başkanı Orhan Candan, “HAY-DER’in dünya kurulduğu günden başlayan ve kıyamete kadar da devam edecek olan HAK ve BATIL mücadelesinde, Hak tarafında belirledi ve bu yarışmaya dernek olarak katılmasının üç yılını doldurarak 4 yaşına bastı” demiştir. Bu tebrik edilecek bir haldir. Her kesin nefsine uyduğu ve güçlü olanın yanında yer aldığı günümüzde, HAY-DER mensupları, azimle ve gayretle Hak’kın ve haklının yanında yer almışlardır” demiştir.

BEŞİNCİ MUTLULUK

HAY-DER’in hedefleri arasında bulunan “Mutlu insan, Sağlam aile, Güçlü toplum” sıralamasında ilk iki konunun ilim adamları tarafından, verilen konferanslarla tarif edilmiş olmasına rağmen bu gece yapılan gecede üçüncü hedefinin yani “Güçlü toplum”un ne olup olmadığının misafirlere ve kamuoyuna açıklanmasıdır.

Bu konuda slaytlarla bir konferans veren HAY-DER Genel Başkanı Nevzat Laleli, “Güçlü toplum, Allah Resulü Hazret-i Muhammed’in kurduğu toplumdur” dedi.

Bu toplumdur ki ilimde, ahlak da, hukuk da, ekonomi de, siyasette en güzel ve örnek bir medeniyeti kurmuş, insanlar neye inanırsa inansınlar o toplumda mutlu yaşama imkânı bulmuşlardır. Bu sebeple o çağa “altın çağ” denilmiştir. Bu çağda 300 mücahit, bütün imkân ve teknik üstünlükleri ile karşılarına çıkan 1000 kişilik Müşrik ordusunu Bedir de yenmiştir.

Aynı Güçlü toplum yapısını devam ettiren Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve son olarak da Osmanlılar da değişik zamanlarda mesela Sultan Alparslan Malazgirt de 40.000 kişi ile 100.000 kişilik Romen Diyojen’in ordusunu, 18.Mart.1915 Çanakkale’ye yığılan yedi düvele karşı göğsünü siper eden Mehmetçik de orada destanlar yazarak düşmana “Çanakkale geçilmez” demesini bilmişlerdir” demiştir.

Güçlü toplum; aileden başlayarak o toplumu oluşturan bütün insanların birbirleri ile kenetlenmiş olmasıdır. Kur’an-ı Kerim de Saf suresinde Allah (c.c) bu toplumu, “Bünyanı mersus – bir duvarın tuğlaları gibi” olarak tarif etmesi, bizin nasıl olmamız gerektiğini göstermektedir.

Atalarımız da Güçlü toplum için; “Baş başa bağlı, baş şeriata bağlı – Baş başa bağlı baş Padişah’a bağlı – Emir, demiri keser – En yakını ölen bir kimseye bile, ölen için üzülme senin “Baş’ın (başındaki kimse) sağ olsun” demişlerdir.

Ayrıca “Asker millet” kavramı da Güçlü toplumu tarif etmektedir. Hâlbuki bu gün bu yapı bozulmuş ve maalesef artık biz de asker millet özelliğini kaybederek, askere giden millet durumuna düşürülmüşüzdür. Zira aynı apartmanda oturan komşular bile birbirini tanımamakta, birbirleri ile kaynaşamamaktadır.

HAY-DER’in işinin zor olduğunu biliyoruz. Ama yine biliyoruz ki bu zorluğun yanı sıra yüklendiği iş de bir o kadar da şereflidir.

 

……………………………………………………………….

 

Medyanın çeşitleri..!

İlim adamlarımız (Prof. Dr. Necmettin Erbakan), ilmi tarif ederken; “El ilmü tasnifün-ilim tasniftir*” demişlerdir. Fizik ve kimya formülleri bu tasnifin harfler ve rakamlarla ifadesidir. Medyanın da tasnif edilmesi onun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

Herkes kendine göre bir tasnif yapabilir. Ben medyayı;

  • Yazılı medya (gazeteler, dergiler, bültenler gibi)
  • Sesli medya (radyo, teyp gibi)
  • Görsel (görüntülü) medya (televizyon, videolar, internet) ve sosyal medya (facebook, twitter, linkedin, you tube gibi) olarak yapacağım.

Yayınları açısından ise medya;

  • Ulusal medya (Daha çok İstanbul’da toplanmışlardır. Yayınları bütün ülke genelinden takip edilmektedir)
  • Mahalli (yerel) medya olarak sıralayabiliriz.

Hitap ettikleri toplumun fikri yapısına göre medya;

  • Sağcı (liberal – kapitalist) medya
  • Solcu (sosyal demokrat) medya
  • İş birlikçi medya (daha çok kapitalist medya benzer)
  • Milli medya (milletin değerlerini kendine ölçü alan medya) diyebiliriz.

Diğer iletişim vasıtaları;

  • Müslümanların ezanı, Hıristiyanların çanı…
  • Sinema, tiyatro
  • Belediye hoparlörleri, Münadiler (tellallar)
  • Telefon (sabit ve cep telefonları)
  • Kitaplar, broşürler, el ilanları, reklam panoları, duvar takvimleri v.b.

Sahiplerine göre medya denilince;

  • Gayri milli medya (Yabancıların çıkardıklar medya)
  • İşbirlikçilerin medyası (yapıları yabancılara göre ayarlı medya)
  • Milli medya (ülkenin ve milletin menfaatlerini ön planda tutan medya) guruplarına ayırabiliriz.

NASIL SARIP SARMALANIYORUZ

Bazı okuyucularımın bu tasnife itirazları olacağını tahmin ediyorum. Bunlar; “Aynı

ülkede çıkan ve yayınlanan medya böyle milli medya, gayri milli medya ve işbirlikçi medya diye tasnif edilir mi?” diyeceklerdir.

Olayı biraz daha ileriye götüreceğim ve konunun daha iyi anlaşılması için bizim gibi bir Müslüman ülkede (mesela Mısır) medya nasıl şekillenir?

Dünyayı kontrolüne almak ve tüm insanlığı kendine köle yapmak isteyen Irkçı emperyalizm (Siyonizm) daha önceleri yaydığı siyasi fikirlerin tesirini o ülkede görmektedir. Yani o ülke insanının bir kısmı kapitalizme, bir kısmı ırkçılığa, bir kısmı liberalizme, bir kısmı komünizme, bir kısmı ılımlı İslam’a, bir kısmı da şeriatı yaşamaya meyletmiş olmaktadır. Ama şurası kesindir ki Müslümanlardan bir kısmı hayatını İslam’a göre tanzim etmeyi ve sosyal boyutta Milli görüş’e göre hareket etmeye çalışmaktadırlar. Bu sağlam bünye her zaman ve her yerde olacaktır.

Irkçı Emperyalistler, önce o ülkenin bir sosyal haritasını çıkartırlar. Hangi fikirlerin o ülkede ne kadar olduğunu tespit ederler. Sonra kesenin ağzını açar ve her fikir mensuplarından medya işlerine meraklı ve kendileri ile iş birliği yapabilecek insanlar tespit ederler. Bu adamların birçoğu işin arkasında kim veya kimler olduğunu bilmeyebilir. Ama şurası bir gerçektir ki milyarlar harcayarak televizyonlar kurulur, gazeteler çıkartılır.

Yayınlanan Komünist medya, hep Komünizmden bahseder. Irkçı medya kendi ırkının üstünlüğünden dem vurur. Şeriatçı medya Allah’tan, Peygamber’den, Kur’andan ve şeraitten bahseder. Böylece o ülkede sosyal gücü olan bütün kesimler, kendilerine bağlanırlar.

O ülke de idealist fikirlerin insanları da bin bir gayretle kendi medyalarını yayınlarlar. Ortada aynı fikri yapıya hitap eden en az ikişer medya bulunur.

Halkın bunlardan hangisinin gerçek hangisinin sahte olduğunu anlaması için bir seçim geçirmesi yeterlidir. Seçim arifesine kadar bu birbiriyle güya kavgalı işbirlikçi medya kuruluşları, bir de bakarsınız ki iktidara getirilmek istenen aynı siyasi işbirlikçilerin tanıtılması ve seçtirilmesi için ağız birliği yapmışlar, durmadan onlara desteklerler.

 

……………………………………………………………

 

Medyanın Gücü..!

Medyanın gücünü anlatmaya çalıştığım yazıların sonunda bizzat yaşadığım bir olayı da nakletmem gerekir. Anlatacağım bu olayda, medyanın gücünün büyüklüğünü, medya sahibi, yazı işleri müdürü veya diğer yöneticilerinin hemen hepsinin fark ettiklerini biliyorum.

1998 – 99 yılları arasında Anakara’da bir kamu kurumu ihalesine girdim. Kamu kurumları ihale şartnamesi içinde ihaleye talip olan müteahhit veya taşeronlardan önce geçici, eğer ihaleyi kazanmışsa kat’i teminat mektubu alırlar. Ben de aynı prosedüre uyarak, kazandığım ihale için kesin teminat mektubu aldım. Ancak bu teminat mektubunu banka yerine bir finans kurumundan aldım. Dediklerimi aynen yaptıkları için de bu finans kurumunun ismini açıklamıyorum.

Finans kurumunun Ankara şube müdürü arkadaşımızdı ve finans kurumları teminat mektupları kendilerinden alınsın diye teminat mektubu masrafı almıyorlardı. Süresiz aldığım teminat mektubu için bir miktar paramı da bloke etmemi istediler. Ben de kabul ederek blokeye para yatırdım.

Medyanın gücü, bu duvarı delmeye ve sorunları çözmeye yetti.

İş, 13 aylıktı. İşi tamamladım, SSK’dan iş bitirme belgelerini aldım ve ihale aldığımı kuruma teslim ederek teminat mektubumun iadesini istedim. Fakat yazdığım yazılara ve açtığım davaya rağmen teminat mektubumu bana iade etmedi.

Bu arada finans kurumunda müdürlük yapan arkadaşım şubeden ayrılmış, yerine de bir başka müdür atanmış. Gelen yeni müdür; “Olur mu böyle şey?” demiş ve benim bloke paramdan başlamış teminat mektubu masraflarını kesmeye. Tabii benim bu değişiklikten hiç haberim olmadı.

SONRADAN DEĞİŞEN ANLAŞMA

Bloke param, teminat mektubumun masraflarına ödene ödene hesapta kalmamış. Finans kurumu yetkileri beni telefonla arayarak; “Nevzat Bey… Teminat mektubu masrafı olarak “şu kadar lira borcun var. Bunu kapatınız” dediler. Ben de;

“Nasıl olur bu? Teminat mektubu verirken bana, sizden masraf almayacağız dediniz, ben de bunun üzerine teminat mektubunu aldım. Yarı yolda şartları değiştiremezsiniz” dedim.

Bana eski müdürün gittiğini, yeni müdür tayin olduğunu, bu müdürün teminat mektuplarından masraf alacağını ve zaten teminat mektupları mevzuatının da değişmiş olduğunu söylediler.

Ben kendilerine; Benim muhatabım finans kurumudur. Müdürün veya mevzuatın değişmesi beni ilgilendirmez dedim. Sizden ikinci bir teminat mektubu almaya gelirsem bana yeni şartları söylersiniz. Ben de işime gelirse alırım, gelmezse almam” dedim.

Kendilerini ziyarete gittim, yeni müdürle görüştüm. Adamlar, tabiri caizse; “Nuh, diyorlar, Peygamber, demiyorlar” dı.

Ankara şube ile anlaşamayınca bu sefer telefonla İstanbul’da ki Genel müdürlüklerini aradım. Bir iki aramadan sonra Kurumun Genel Müdür yardımcısı ve Halkla ilişkiler müdürüne ulaştım. Kısaca konuyu kendisine anlattım ve mümkünse e-mail adresini vermesini, konuyu kendisine yazılı olarak aktarmak istediğimi söyledim.

Ben uzun zamandır gazetelere ve internet sitelerine yazılar yazıyorum. Basın yayın ve enformasyon Genel Müdürlüğünün “Sarı Basın kartına” da sahibim.

Yukarıda belirttiğim ihtilafı açıkça yazarak; “Benden teminat mektubu masrafı alınmaması gerektiğini ve blokede ki paramın da bana iade edilmesini bildirdim. Bu arada yazarlığımdan da bahsettim.

AKAN SULAR DURULDU

Bir – iki gün sonra bu Genel Müdür yardımcısını tekrar telefonla arayarak, yazımı inceleyip incelemediğini, incelediyse kararlarının ne olduğunu sordum. Genel müdür yardımcısı; “Nevzat Bey… Maalesef mevzuat değişti. Sizde masraf almaya mecburuz” dedi.

İşte o zaman ben de benim medya yönümden bahsettim ve “ Beyefendi. Ben yazarım. Şu anda 12 yerel gazete de köşe yazısı yazıyorum. 22 Web sitesine yazı koyuyorum. Ülke genelinde konferanslar veriyorum. Eğer siz, bu tutumunuzla güvenilmez bir kurum yapısını önüme koyarsanız, ben de sizin ülke çapında imajınızı bozarım” dedim.

Aman Ya Rabbi… Bu son sözüm, ortada ne mevzuat bıraktı, ne değişen müdürün tasarruflarını… Teminat mektubunu ben finans kurumuna iade edince, benden masraf almadılar ve masraf kesile kesile bitmiş olan Bloke paramı da kuruşu kuruşuna bana iade ettiler. Bu olay karşısında medyanın gücünün ne kadar büyük olduğunu bir kere daha tespit etmiş oldum.

 

………………………………….

 

Allah’dan büyük var mı..!

Bundan 10 – 15 sene kadar önce Amerika, uzaya bir uzay gemisi gönderdi. Gemi bazı arızalarla dünyaya geri dönmeye başladı. Ancak geminin nereye düşeceği kestirilemiyordu. Rast gele bir yere veya bir yerleşim merkezinin üzerine düşebilirdi. Televizyonlar, gazeteler bu haberle yatıp, bu haberle kalkıyorlardı. Bu uydurma gündemin peşinde bütün bir insanlığı koştururken, bu haberin arkasında masum ve mazlum insanlığa (genellikle Müslüman ülkelere) ne zulüm ve katliamlar yaptıklarını biz bilmiyoruz.

Nereye gitsem, kiminle konuşsam bu haber karşıma çıkıyor ve insanlar arasında müzakere ediliyordu. O esnada Konya’da bulunuyordum ve öğle namazımı cemaatle kılmak için Sahib-i Ata camisine gitmiştim.

Namaz bitikten sonra cami önüne toplanan 10-15 kişilik bir cemaat gurubu da bu meşhur ABD’nin Uzay gemisi konusunu görüşmekteydiler. Biraz kendilerini dinledim. Vay, şöyle düşecek, vay böyle düşecek… Vay şuraya düşecek, vay buraya düşecek… Dayanamadım ve ben de söze katıldım. Orada ki cemaate dönerek;

“Arkadaşlar, bu uzay gemisi diyelim ki Konya’ya, Sahib-i Ata camisinin bahçesine ve sizin üzerinize düştü. Bu uzay gemisi düşse kaç kişiyi öldürür?” dedim.

Hepsi birden yüzüme baktılar. Ben devamla, “10 kişiyi öldürür mü? 20 kişiyi… 40 kişiyi…” Hepsi nefessiz beni dinliyorlardı. Ben devam ettim. “Diyelim ki o kadar insanımızı öldürdü. Bu insanlarımız namazdan yeni çıkmışlar, henüz abdestliler ve kendilerine ölüm vaki olunca, Allah-u alem bu kardeşlerimizin hepsi şehit olmuşlardır, değil mi?” dedim.

“Allah aşkına… Bırakın bu olayı konuşmayı, varsın o kadar insanımız ölsün. Görmüyor musunuz ABD, bütün insanlara olduğu kadar, az önce camide Allah’ü ekber (Allah en büyüktür, Allahtan başka büyük yoktur) diyen sizlere bile, kendinden bahsettiriyor ve bu haberlerle kendinin büyük olduğu imajı altında sizi eziyor” dedim.

YAŞAM TARZINIZ MEDYADAN

Yaşadığınız ortam, “Ben Müslüman’ım…” diyen insanların çok olduğu (% 99) bir ortamdır. Dini, hayat tarzını İslam’a uygun olarak yaşayanlar vardır, çevrenizde… Minarelerinden beş vakit ezan okunur camilerinde ve “Allahu ekber…” nidaları arşa yükselir, her bir minareden. İçkinin, zinanın, kumarın, hırsızlığın, hortumculuğun, dolandırıcılığın, rüşvetin, yalan söylemenin, yetim hakkı yemenin, adam öldürmenin haram olduğuna inanılır ve kesinlikle bu fiiller yapılamaz Müslüman toplumda…

Bu Müslüman ülkeye ve bu ülkenin Müslüman halkının önüne önce gazeteler sonra radyo ve daha sonra televizyon diye bir kutu koydular. Bunlar haberlerinde, yazılarında, köşe yazılarında, ekranlarında, dizilerinde başladılar dinine aykırı ne varsa yazmaya, çizmeye ve göstermeye… Artık öyle bir duruma geldik ki gazetelerin, televizyonların yazdıkları ve gösterdikleri bizim yaşam tarzımızı oluşturdu.

Gün geçtikçe ülkede içilen yıllık içki tüketimi artmaya başladı. Kumar alenen oynanmaya bir milyonlarca insandan toplanan paralar birkaç insanın eline verilir oldu.

Zina o kadar aleni yapılmaktadır ki, adına flört dinelerek otobüslerde, metrolarda birbirlerine sarmaş dolmaş olmuş kız ve oğlanları görmediğimiz zaman olmuyor.

Medya bir zina veya tecavüz haberini verirken sanki siz de yapın der gibi okuyucuyu veya seyirciyi tahrik ederek veriyor. Üstüne üstlük, hükümet de zinanın suçunu kanunlardan kaldırmış ve zina artık suç değildir diye ilan etmiş…

Eş cinsellere dernek kurma yetkisi verildikten sonra erkek erkekle evlenir hale gelmiş, ülkemizde. 2014 yılı ekim ayında İstanbul’da iki erkeğin evlendiğinin haberlerini medyadan öğrendik. Lut kavminin haline dönüyoruz, biz de…

Her gün haberlerde soyulan bir sarraf dükkânını veya bir süper marketi görmekte, hırsızın soygununu kameralardan canlı olarak izlemekteyiz.

Hortumlama, “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” denilerek, devlet malını hortumlayan, hortumlayana… Serbest piyasada ise dolandırıcılık yaygın ve hâkim bir meslek dalı haline gelmiş…

Rüşvet alıp vermek artık olağan hale gelmiş. Rüşvet almaya akıllılık, almayana akılsız adam gözüyle bakılmaya başlanmış.

Allah’ın verdiği canı Allah alırdı, bir zamanlar… Suçsuz bir adamı öldürmek bütün insanlığı öldürmeye eş tutulurdu? Şimdi bir adamı öldürmek, bir tavuğu kesmekten daha kolay hale geldi. “Kafasına sıkmak…” tabiri bütün gençlerimizin dilinde… Sıkıyor da nitekim. Adam öldürmenin istatistikî rakamlarına bakarsanız bunu açıkça görürüsünüz.

Ananın adı koca karı, babanın adı moruk olmuş, etraflarında pervane olduğumuz evlatlarımız yanında…

Ne devlet kurumları, ne diyanet camiası, hocalar, vaizler, imamlar… Ne Milli Eğitim Bakanlığı, ne Aile ve Sosyal politikalar Bakanlığı, bizi biz yapacak değerleri ortaya koymuyorlar. Bir de bu yaraya tuz biber olsun diye olacak, Avrupalı olabilmek için Avrupa Birliği Bakanlığı kurmuşlar… Bu konuda yazacak o kadar çok şey var ki…

Medya gelmiş, bağrımıza çöreklenmiş, ille de sizin ahlakınızı bozacağım, sizin bütün değerlerinizi ayaklarımın altına alıp çiğneyeceğim ve bir de size kendimi alkışlattıracağım, demektedir, adeta…

 

………………………………………………………….

 

Görünmez iplerle oynatma..!

Evimize veya iş yerimize her gün bir veya birkaç gazete getirir bırakırlar. Bilhassa Batı ülkelerinde bu olay çok yaygındır. Televizyonlar ise biri mutfakta diğeri salonda olmak üzere aynı evde neredeyse ikiye ulaşmıştır. Olayı biraz daha karikatürize etmek için biz, “televizyonlar artık yatak odalarımıza girdi” demekteyiz.

Açıyorsunuz televizyonu elinizde uzaktan kumanda cihazı, başlıyorsunuz düğmesine basmaya… Sayısını bilemediğiniz kadar çok kanal karşınıza geliyor. Bunlar uydudan yayın yaptıkları için mahalli televizyon kanallarını bile televizyonunuzun artık sizin ekranınızda.

Hele küçük çocuklar… Onların tecrübesi de olmadığından iyi ile kötüyü birbirinden ayırma melekeleri henüz gelişmemiştir. Anne, evinin işini görebilmesi çocuğunu ayağı altında dolaşmaması için oturtur küçücük çocuğu televizyon önüne açar bir çocuk kanalı… Aman yarabbi… Bu nasıl çocuk kanalıdır ki onların şuur altına Hıristiyanlık ve ateizm (hiçbir ilaha inanmama) fikirleri aşılar durur. Sonra o çocuk büyüyünce biz kendilerinden saygı ve hürmet bekleriz. O da babasına; “Benim harçlığımı artır moruk… Yoksa senin çeneni kırarım” der. En küçük ihtiyacın karşılanmamasına sinirlenir ve kalkar annesini döver.

1975 – 85 arası önce hem de MSP’nin ve 80 sonrası RP’nin Denizli müfettişiyim. Her ay muntazaman Denizliye gider parti çalışmalarını kontrol ve deruhte ederdim. Yine bir gün teftiş için Denizliye gittim. Garajlar da otobüsten indim. Hemen o civarda yazlık kahvehaneler vardır. Kahvehaneler müşteriler için televizyon kurmuşlar. Bu surette müşterilerini kahvehanede tutmak ve onlardan para kazanmak istemektedirler.

Oto gardan biraz yürüyünce bir yazlık kahvehanenin önüne geldim. Kahvehanede kurulan televizyonun arka tarafı dışarıya, ön tarafı yani ekran kısmı içeriye dönük bir şekilde kurulmuş. Ben televizyonun arka tarafındayım. Hem de televizyonun önünde toplanmış seyircileri (8 – 10 kişi) görüyorum.

Burada size de bir tavsiyede bulunacağım. Bir gün siz de televizyonun arka tarafına geçin ve televizyonu seyredenleri, siz bir seyredin. Ne kadar hayret edeceksiniz, bilemezsiniz.

Bu kahvehanede ki TV seyircilerine bir bakıyorum, hepsi birden gülmeye başlıyorlar. Biraz sonra hepsi birden ağlamaya başlıyorlar. Biraz sonra hepsi bir den bağırarak ayağa haklıyorlar, daha sonra boş çuval gibi sandalyelerine yığılıyorlar. Ben TV’yi önden seyretmediğimden programın ne olduğunu bilmiyorum.

Ama seyircilerin hepsini aynı anda kılıktan kılığa soktuğunu görüyor, “Aman, Ya Rabbi. Bu ne müthiş cihaz bu böyle… Seyircilerin hepsini aynı ada oynatabilen bu güç ne büyük bir güçtür?” demekten kendimi alamıyorum.

Medyanın gücünü bilmeyenler, ona esir olurlar da esir olduklarını bile bilmezler… Bir stüdyodan yayın yapan TV, bir kişiyi değil 77 milyon insanı peşinden sürükler.

Siz bu daireyi geliştirin ve ülke genelinde televizyon seyredenlerin hallerini bir düşünün. 77 milyon insanımızı görünmez iplerle kukla gibi oynatan cihazın (televizyonun) gücünü düşünün. Bütün bir toplumu halden hale soktuğunu kabul edin.

Medya, Sultanı tahtından indirir, zindana sokar. Zindandaki adamı alır, Sultan yapar.

RP Erbakan hükümeti, 1996 – 97 sadece 1 yıl iktidarda ve bir ay gibi kısa bir zamanda İslam Birliğinin nüvesi olan D-8’i kursa da, Havuz sistemini kurarak Devlet kurumlarının Bankalar tarafından soyulmasını önlese de, emekliye, memura, dul ve yetime yüzde yüz, yüzde 300 maaş zammı verse de değil mi ki soygunculara akan musluğu, millete çevirdi. Bu büyük suçun karşılığı, onun iktidardan düşürülmesi olarak karşımıza çıktı.

AKP’li dostlarımızla zaman zaman görüşürüz. Kendileri de beyanatlarında ve açık oturumlarda, “Vatandaş, AKP’inn iktidarından ve icraatından memnundur. Bu sebeple seçimlerde AKP’ye rey vererek ve onun iktidarını ve icraatını desteklemektedir” demektedirler. Bu sebeple de AKP 12 senedir iktidardadır, diye bitirirler, sözlerini…

Doğru mudur, bu ifadeler… Bunu bir de biz, medya gücü açısında biz inceleyelim.

2014 yılı ilk ayları ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, il il dolaşarak açık hava toplantıları yapıyor. Tabii ülke televizyonlarının hemen hepsine yakını da bu mitingleri canlı olarak ekrana getiriyorlar. Ben evimdeyim, yanımda da oğlum var. Ona; “Şu kanalları sayalım bakalım. Kaç televizyon bu mitingleri canlı olarak yayınlamakta, kaç televizyon bunu birinci haber olarak takdim etmektedir” dedim.

Değerli okuyucularım… Siz ne dersiniz?

Erdoğan’ın yaptığı mitingleri canlı olarak veren televizyon kanallarından tam 12 kanal saydık, biz. Devletin kanalları TRT’ler, zaten Başbakan’ın konuşmalarını birinci büyük haber olarak vermeye zorundadırlar.

Köylü Ahmet, Bakkal Mehmet, hangi kanalı açarsa, karşısında Başbakanı ve onun yaptığı mitinglerde ki konuşmaları çıkmaktadır. Ve içinden şöyle demektedir. “Vay canına… Meğer ne büyük ve kudretli bir insanmış bu Tayyip… Halkın kafasında, onun bu büyüklük imajı uyanınca artık gözlerinde başka büyük kalmamakta ve seçimlerde oylar tekrar ona yönelmektedir. Görüyor musunuz, AKP’nin 12 yıllık iktidar olmanın sırrını…

………………………………………………………………………………..

Medya nasıl bir silahtır..!

Medyanın gücünün dördüncü değil birinci güç olduğunu yukarıda anlatmaya çalıştım. Bu yazımda da onun nasıl bir silah olduğunu hatta silahların en güçlüsü olduğunu anlatmaya çalışacağım. Silah, saldırı veya korunma amacıyla kullanılan, düşmanı tesirsiz hale getiren aletlerdir. Düşmanı ya öldürerek veya korkutup caydırarak tesirini icra eder.

Bugün yeryüzünde caydırıcılığı ile öne geçen silah, her halde atom başlıklı füzelerdir. Bu silahlarda İsrail’de 300 atom başlıklı füze olduğu söylenmektedir. ABD’de, İngiltere de, Fransa da, Rusya da, Çin ve diğer Avrupa ülkelerinde bu silahların bulunduğu bilinmektedir.

İkinci dünya savaşında (1939-45)ABD’nin, Japonya’nın Hiroşima ve Nazagaki şehirlerine attığı iki atom bombası o şehirlerde on binlerce insanın ölmesini sağlamıştır. Bu gün bile hala atom serpintileri orada bitkilerin yetiştirilmesini önlerken, orada yaşayanları da tehdit etmektedir.

MEDYANIN TESİRLERİ

Medya (gazeteler, TV’ler, dergiler, radyolar, sinema, tiyatro, sosyal medya ve internet) ise insanlığı ıslah (düzeltmek) için çalışmayıp, onları ifsat (bozmak) çalışmaktadır. Çünkü bunların sahipleri olan Yahudilerin karakteri böyledir. Bunlar bütün insanlığı (başta Hıristiyanları) ifsat ederek onları kendi emelleri için kullanmak istemektedirler.

Bir fikri veya bir haberi yazarken veya söylerken (özellikle haber ajansları) mutlaka onları kendi çıkarları nasıl gerektiriyorsa o şekle döndürmekte, bu fikir ve haberi alanlar sonunda onların istekleri doğrultusunda çalışmaktadırlar.

Cennet mekân Hocamız Erbakan; “Siyonistler öyle mikropturlar ki, Ben hiç Yahudilerin oyuncağı olmam, şarkısını söylete söylete sizi kendileri için çalıştırırlar” demiştir. Bu sözün devamında ise Hocamız, “bir insan şuurlu bir şekilde Milli görüş karargâhına bağlı değilse, mutlaka Yahudi kölesidir” diye tamamlamıştır.

Bir atom bombasının patlaması ve bütün bir bölgeyi tesiri altına alması…

Medyanın ABD’de Protestanlık adında bir mezhep kurması, arkasından bir adım daha atarak Evangelizm’i kurması ve 90 milyon kişinin Evangelist olması, ABD Başkanlarının ancak Evangelistler arasından seçilmesini temin etmesi düşünülürse, bunun çok büyük bir silah olduğu ortaya çıkar. Bura ifade edilenleri bütün ülkeler için de söyleyebilirsiniz.

MEDYA EN GÜÇLÜ SİLAHTIR

Şimdi can alıcı soruyu sormanın zamanı gelmiştir. “Niçin medya, en güçlü silahtır?”

Bizler Müslüman insanlarız. Müslümanlığın en önemli yönü Amentümüz de belirtilen altı esasa inanmak yani Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklerine, kitaplarına, Resullerine, ahiret gününe, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine, ölümün hepimize geleceğine ve bir gün tekrar diriltileceğimize inanmaktır.

Atom bombası atılan yerlerde on binlerce insan ölebilir. Nitekim Hiroşima ve Nazagaki de bu yaşanmıştır. Ama atom bombası insanların sadece dünyasını karartmış onların ahretlerine karışamamıştır. Hâlbuki insanlığı ifsat eden bir medya, eğer sizi de esir almış, kafanızı ve düşüncelerinize tesir etmişse, yaşantınızı bunların ortaya attığı esaslar üzerine kumuşsanız yani siz de artık bir ifsat adamı olarak çalışmaktaysanız, medya sizin dünyanızı da ahretinizi de helak etmiş demektir.

Dünya hayatı kısadır. Ne kadar yaşarsan yaşa, ne kadar zengin olursan ol bir mutlaka ölüm gelecektir. Ama ahiret hayatı ebedidir (sonsuzdur) Orada size bir daha ölüm gelmeyecektir.

Sizi ifsat yolunda çalıştırarak, sizin dünyada sömürülen bir köle olmanızı, ahirette ise ebedi cehennemlik olmanızı sağlayan ifsat medyası, elbette ki atom bombasından daha tesirlidir.

Kendini, çoluk çocuğunu ve diğer sevdiklerini dünya ve ahret saadetine kavuşturmak isteyenler, hakkın emrinde ve hakkın hâkimiyeti için çalışan bir ıslah medyasını evine sokmaya çalışmalıdır. Ki ancak böylece ifsat medyasının tesirinden kurtulabilsin…

Sen, “Ben ifsat medyalarından birini takip etmiyorum” desen bile bir yakın arkadaşın oralardan tesir alıp, senin yönünü de tesirle belirlemeni sağlamaktadır.

 …………………………………………………………………………………….

Medya Hakkın Emrinde..!

Bir haberi veya bir olayı en kısa zamanda, en çok insana ulaştırabilen vasıtalara medya denmektedir. İlk insan Adem (a.s) dan günümüze medya kullanılmış, günümüzde ise gelişen teknoloji ile birlikte medya, çok büyük boyutlara ulaşmıştır.

Âdem (a.s) Allah’tan (c.c) aldığı emir ve yasakları çocuklarına, torunlarına ve onların torunlarına ulaştırabilmek için hiç şüphesiz, konuşma da olsa bir vasıta kullanmıştır. Daha sonraları insanların sayısı artmış ve bunlar başka ülkelere göçmüşlerdir.

Diğer Peygamberler ve özellikle ahir zaman Peygamberi Hazret-i Muhammed (s.a.v) döneminde değişik yerlerdeki insanlara “Hakkın tebliğ ve davetini yapabilmek” için mektup, tellal (medya) kullanılmıştır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v) İslamı, yakın aile fertleri başta olmak üzere bütün Mekkelilere duyurması gerekince, yakın ailesini bir yemekte toplamış, İslamı onlara tebliğ etmiş (duyurmuş) ve bu yemeği vesile kılarak onları İslam’a davet etmiştir.

PEYGAMBERİMİZ MEDYAYI KULLANDI

Bir mağruf (bilinen) Hadis-i Şerif’de, Peygamberimiz bütün Mekkelileri bir araya toplayarak onlara; “Şu dağın ardında size doğru gelmekte olan bir düşman ordusunun varlığını haber versem, ne dersiniz?” deyince, Mekkeli Müşrikler;

“Sen Muhammed’ül eminsin (güvenilen Muhammedsin) sana inanırız” demişler. O zaman Peygamberimiz (s.a.v) Aynı katiyetle söylüyorum ki her şeyi yaratan ve yaşatan bir Allah vardır ve ben de onun Resulüyüm (elçisiyim), ona da inanın, buyurmuştur.

Mekkeliler arasında bulunan şedid (küfründe inatçı) Müşrikler, “Bizi bunun için mi topladın” diyerek O’nu kalabalık içinde yalanlamaya çalışmışlardır.

Bu olayda dikkat etmediğimiz bir önemli nokta, Peygamberimizin Mekkeli Müşrikleri bir araya nasıl topladığıdır. İki insanı yan yana getirmenin, zamanımızda bile büyük problem olduğu bilinirken, Peygamberimiz bütün Mekkelileri bir araya nasıl toplamıştır?

Bu soruya vereceğimiz cevap, Peygamberimizin Mekkelileri toplamakta bir vasıtayı kullandığıdır. Yani Peygamberimiz Mekkelileri toplarken medyayı kullanmıştır.

İslam’dan önce Mekkeliler, bir deprem, yangın, düşman istilası gibi bütün Mekkelileri ilgilendiren konuları birlikte görüşebilmek için, bir araya gelmenin zaruretini hissetmişler ve bunu temin etmek için yüksekçe bir tepenin üzerine bir çan koymuşlardır. Bir tehlike anında bu çan çalınır ve çanın sesini duyan Mekkeliler hemen ellerinde ki işlerini bırakarak çanın yanına koşarlarmış. Orada konu konuşulur alınan karar hep birlikte uygulanırmış.

İşte Peygamberimiz, Mekkelileri bir araya toplayabilmek için bu çanı  (zamanının medyasını) çalmış, böylece en kısa zaman da en çok insana (Mekkelilere) İslam’ı duyurabilmiştir.

Peygamberimizin bu kullandığı vasıtaya, zamanımızda medya denilmektedir.

Medyayı bir müddet takip eden insanlar, takip ettikleri medya gibi düşünmeye ve yaşamaya başlarlar.

MEDYA SİLAHININ TESİRLERİ

Medya olarak incelediğimiz bu konunun adı “Medya, en güçlü silah” tır.

Bildiğiniz gibi silah, korunma ve taarruz (hücum) maksatlı olarak kullanılan ve karşı tarafı güçsüz ve tesirsiz bırakan bir alettir. Burada silahın, karşı taraf üzerinde ki tesiri (etkisi) konuşulmaktadır.

Zamanımızda silah olarak tabanca, tüfek, makineli tüfek, miteralyöz, top, füzeler, atom başlıklı füzeler gibi aletler kullanılmaktadır. Bu vasıtalarla, eğer hücum ediyorsanız, düşmanın gücünü yok ediyor ve ülkesine giriyorsunuz. Yok, düşman size hücum ediyorsa onun gücünü kırarak, onun sizi istila etmesini önlüyorsunuz.

Hâlbuki zamanımızda insanları öldürmeye, onların mallarını imha etmeye ihtiyaç duymadan onları istila ve esir etmeniz, mallarını, canlarını, ırzlarını, yer üstü ve yer altı servetlerini ele geçirmeniz ve hem de çok para kazanmanız mümkün olabilmektedir.

Yapılacak iş gayet basittir. Gözünüze kestirdiğiniz ülkede para, makam, rütbe ile satın aldığınız bazı işbirlikçilerle birlikte çalışırsınız. Onlara “çok satan büyük gazeteler” yayınlatırsınız. Reytingi çok (seyredilme oranı yüksek) televizyonlar kurdurursunuz ve başlarsınız yayına…

O ülkenin milli değerlerini, milli kahramanlarını, tarihini, inancını hafife alacak, hatta alay konusu yapacak olayları haber yaparsınız, açık oturumlar tertipler, satılık adamları bu açık oturumlarda konuşturursunuz. Satılık kalemlere makaleler yazdırır, yorumlar yaptırırsınız. Bir müddet sonra bu medyayı takip eden insanlar da, okuduğu ve seyrettiği medya gibi düşünmeye ve yaşamaya başlar. Yani onların beyinlerini artık siz esir almış olursunuz. Artık kendi işbirlikçilerinizi onlara tanıta tanıta yüceltir, milli değerleri bağlı insanları ve kuruluşları kötüleyerek, onları halkın gözünden düşürürsünüz.

Eh… Sisteminiz de demokrasi ise ve devleti yönetecek insanlar seçimlerle geliyorsa, işiniz iştir. Siz, işbirlikçilerinizi (ne kadar kötü idare ediyorlarsa etsinler) istediğiniz kadar seçtirerek hükümetin başına uzun yıllar tutabilirsiniz.

Bu haliyle medya, bir işgalde kullanılan silahlardan daha tesirli değil midir?

 

……………………………………………………………………………………………

 

Medya Dünyayı Nasıl Sallar..!

Dünyada meydana gelen olaylar, iyi bilelim ki tesadüfen yaşanmaz. O olayın bir plan ile ortaya çıktığını, o anda anlamasak bile zamanla (yazılanlar ve itiraflar) bu olayın arka perdesini bize gösterirler

Bu tip olayların arka planında karanlık maksatlı ve karanlık kişiler vardır. Sonra bu plan, zamanlama yapılarak program haline getirilir. Programda hangi işin kim veya kimler tarafından yapılacağı belirtilir. Ve son olarak da bu programın nasıl uygulanacağı ayrıntılarıyla ele alınır. Bizler, olayın sadece bize görünen yüzüne göre değerlendiririz. Tabii böylece de kazılmış olan kuyuya düşeriz. Plancıların da istedikleri budur zaten.

Son dönemlerde, milletin aleyhine yapılan bir icraat veya çıkartılmak istenen bir kanun, bu kanunun çıkarmak isteyenlerce milletin dikkatinden kaçırılmak istenirse ortaya uydurma bir gündem atılır. Millet bu sanal gündemle oyalanırken, o icraat veya çıkartılan kanun sessizce çıkar ve yürürlüğe girer.

Bütün bu oyunları milletten gizleyen ve milletin gözünden kaçıran en büyük güç medyadır. Dev TV’ler sun’i gündemi günlerce ekranlarına getir, büyük gazeteler günlerce yazarlar ve elde edilmek istenen neticeler, böylece kolaylıkla tahsil edilmiş olur.

Bir gün “Başkanlık sistemi” diye bir sakız ortaya atılır. Muhalefetin de maşallahı vardır. Hemen atılan yeme takılır ve veryansın etmeye başlar. Olurdu, olmazdı, diye günlerce memleket çalkalanır. Sonra arkasından ne gelir biliyor musunuz? Bir yabancıya toprak satımı 25 dönümken, bir kanunla 300 dönüme çıkartılır. Aynı kanunda Bakanlar Kurulu bu miktarı iki katına çıkarabilme yetkisi de verilir. Artık şehitlerin kanı ile alınan topraklar, her bir yabancıya 600 dönüm olarak satılabilecektir.

Vatandaşın bu kanunun çıktığından ve yürürlüğe girdiğinden haberi bile yoktur. O hala, ortaya alın “Başkanlık sistemi” nin münakaşasını yapmaktadır.

BİR TARİHİ GERÇEK

1914-1918 yıllarında gerçekleşen 1. Dünya Savaşı Adolf Hitler’i fanatik bir ırkçıya dönüştürmüş ve Almanya’yı kurtarma düşüncesi onda adeta saplantı haline gelmişti. Ortamı germek ve bu fikirleri yayabilmek için o zaman ki Alman gazeteleri her gün yayınlar yapıyor, haberler veriyor ve yorumlar gündeme getiriyordu. Hitler, Alman siyasi aktörleri tarafından uçlarda olan bir çılgın olarak görünüyordu.

1929 yılında meydana gelen büyük ekonomik kriz Almanya’yı da derinden etkilemiş, tüm ülkeyi büyük bir umutsuzluğa sürüklemişti. Naziler ve komünistler arasındaki kanlı sokak çatışmaları gün geçtikçe kızışıyordu. Medya “Kızıl Tehlike” korkusunu durmadan pompalıyor, milyonlarca Alman vatandaşının Hitler’e oy vermesine neden oluyordu.

Demokrasi risk altındaydı ve onu koruyacak kimse de kalmamıştı. Hitler’in 1933 yılında Başbakan olmasıyla, Nazi rejiminin karanlık gölgesi Almanya’yı kaplamıştı. Hitler bir yandan barış mesajları verirken, bir yandan savaş için hazırlıklarına başlamıştı bile…

Savaş, yani “kurt dumanlı havayı sever” kaidesince Hitler bir taraftan savaşırken, diğer taraftan kendisine karşı duranları imha etmekle meşguldür. Bu imha ettikleri insanlar içinde ise Alman Yahudileri ilk sırayı almaktadır. Onları tutuklattırır, vagonlarda taşır, hapishanelere doldurur ve daha kötüsü onları fırınlara doldurup yakar.

Yahudilere yapılan bu katliam olayları o günler, yine Yahudi Alman medyasının gündemindedir. Gazeteler günlerce yazar ve çizerler.

Bu günlerde bile “Yahudilerin Almanya’da gördükleri o korkunç olayları anlatan filimler, videolar hazırlanmakta, yazılar yazılmakta ve yorumlar yapılmakta, Yahudilerin masum bir topluluk olduğu ve Hitlerin bunları nasıl imha ettirdiği anlatılıp durmaktadır.

Medyanın bu olayları abartarak vermesinin yanı sıra acaba işin gerçeği nedir?

Hitler’i, Başbakanlığa hazırlayan Yahudi Alman Medyasıdır. Onun hem dengesiz bir insan ve hem de acımasız birisi olması sebebiyle ve daha önemlisi kendisinin “Yahudilere hizmet sözü” vermiş olmasından dolayı iktidara taşımışlardır.

 

…………………………………………………………………………………………………………………………………….

 

AB Değil, İslam Birliği..!

Değerli insanların tanıtımı;

Ziyattin Tokar ismini duydunuz mu veya bu şahsı tanıyor musunuz?

Nereden tanıyalım, diyebilirsiniz. Aslında bu insan, milletine ve memleketine hizmet etmede en önde gidenlerden… Başını önüne eğen ve önündeki işini en güzel bir şekilde yapamaya çalışan müstesna insanlardan. Bu şahsı tanımamanız, onun kendisini ve işini fazla reklam etmemesinden dolayıdır.

Milletine hizmet eden insanlar genelde üçe ayrılırlar.

İlk sınıfa giren insanlar, silik insanlardır. Hep iteleyip kakalayarak çalıştırırsınız onları. Dünyaya geldiğine bile pişmandır, bu adamlar. Yap diye verdiğiniz bir işi kırk sefer sormazsanız, kendisinden iş alamazsınız. İşimi bitirdim dediği zaman bile o işte birçok yanlış ve hata bulabilirsiniz.

İkinci sınıf insanlar, kendisinin ve yaptığı işin reklamını iyi yapan insanlardır. Zannedersiniz ki bu adamın on parmağında on hüner var. Ağzı güzel laf yapar. Giyindiği zaman çok şık giyinir. Oturduğu makamı doldurur. Fotoğrafın her karesinde onu görürsünüz. Ancak işi ne durumda derseniz, onun o işi yaptığına pek rastlayamazsınız. Böyleleri, milleti de kendi amirlerini de aldatmaya çalışırlar. Meşhur ziya Paşamız böyleleri için; “Ayinesi (aynası) iştir, kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserindediyerek bu gibileri tarihe altın yazıyla kazımıştır. Bu yapıdaki insanlar, bir de medya ile ilişkileri iyi olursa kandıramayacağı insan artık yoktur.

Üçüncü sınıf insan, bir karınca, bir arı gibi durmadan çalışır durur. Ellerindeki işi en kısa zamanda ve en güzel şekilde nasıl bitirebilirim diye uğraşır, didinirler. Onların sesleri pek çıkmaz. Kendilerini reklam etmeyi, ihlâslarına yediremezler. Yaptıkları işi, “Bir iyilik yap, denize at. Balık bilmezse Hâlık bilir” diyerek tevazu gösterirler. İşte bunlar, sorumluluk duygusu altında ki gerçek kahramanlardır.

Önce sanayi Bakanlığında motor sanayi mühendislik Daire Başkanlığı ve daha sonra Konya Motor sanayi A.Ş. de Genel Müdürlüğünü yapan değerli insan…

TÜRKİYEDE MOTOR YAPTILAR

Ziyattin Tokar, Makine mühendisidir ve iyi derecede İngilizce ve İtalyanca bilmektedir. Sırasıyla Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Türk Motor Sanayi Mühendislik Daire Başkanlığı, TUSAŞ (TÜRK UÇAK SANAYİSİ) Uçak Fabrikası İmalat Müdürlüğü, GÜNMAK Fabrika Müdürlüğü, Sanayi Bakanlığı Savunma Sanayi Müsteşarlığı Havacılık Koordinatörlüğü, TÜMOSAN, GENTAŞ ve BELTAŞ Genel Müdürlüğü, 20’inci Dönem Ağrı Milletvekilliği ile Prof Dr. Necmettin Erbakan’ın 1996- 97 yılları arasında Başbakanlık yaptığı 54’üncü hükümet de  Çevre Bakanlığı yapmıştır. Şimdi ise SP (Saadet Partisi) Genel Başkan yardımcısı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Ziyattin Bey geçenlerde bir beyanat vermiş. Hepsi değil ama birkaç gazetede bu beyanat yer almış. Bunlardan biri de MilliGazete…

Akşam iş dönüşü Metro ile evime giderken gazetemi açtım ve okumaya başladım. Gazetede Ziyaeddin Bey’in; “Biz iktidara gelirsek, AB (Avrupa Birliği) Bakanlığı değil İslam Birliği Bakanlığı kuracağız” dediğini okudum ve bana yerini ikram eden kardeşime seslenerek; “Bak, bu beyanı verebilen tek isim ve tek parti…” dedim.

Bu arkadaş bana, beyanatı iyi ve kötü demesi gerekirken; “Hep böyle söylerler ama iktidara gelince yapmazlar” demez mi…

Bu ifadelerle iki ayrı kanatın ifade edilmek istendiğini anladım. Bunlardan birincisi, siyasilerin, halk üzerinde menfi bir intiba bırakmış olmalarıdır. Bundan öncekiler de bu gibi ifadeleri olduğu halde iktidara geldiklerinde bu sözlerini unuttular, demektedir.

İkincisi de her siyasi ve her parti birbirinin aynıdır. Verilen sözler yalandır ve bu sözler bir türlü tutulmaz, demeye getirmektedir.

Arkadaşımın haksızlık yapmakta olduğunu kendisine anlatmaya çalıştım. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt edebilmemiz için Allah bize akıl ve feraset vermiştir. Ama bu akıl ve feraset o insanın elinden kaçmışsa, onun için (iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, adalet-zulüm) her kes birdir.

Bu ne kadar yanlış bir davranıştır ve bu davranışla hiçbir zaman kendisine yar olacak insanları bulamayacak, seçemeyecek ve her seferinde de hayıflanacaktır.

Milli Görüş, bu milletin inancı, tarihi ve hayat nizamıdır. Ben “Milli Görüşçüyüm” diyen bir insan, siyasette de olsa kesinlikle yalan söylenemeyeceğini ve söylenmesi halinde Allah’ın bir yasağının işlendiğini (harama düşüldüğünü) bilir, dedim.

İkincisi de bunları değişik zamanlarda (koalisyonda olsa) iktidarda oldular. Ne yapıp yapmadıklarını bizler de, milletimizde açıkça görmüştür. O bakımdan söylenen bu beyanat gerçeği yansıtmaktadır, dedim.

 

……………………………………………………………………………………………………

 

En güçlü silah Medya..!

ÖN SÖZ

MİLLİ değerlerimiz, inancımız, tarihimiz, bunlardan doğan örf ve adetlerimiz olarak tarif edilmektedir. “Örf ve adetlerin dayandığı tek temel, inançlarımızdır” demek de mümkündür. Çünkü inançlarımıza dayanmayan örf ve adetler, bizleri yanlış inanca ve yanlış yollara götüreceklerdir.

BİZİM değerlerimiz, hakka hürmetkâr olmayı esas alır. İnanan bir insan, adaleti önce kendisi kalbinde sağlar, sonra karşısındakine uygular. Maneviyatçıdır. Öldükten sonra tekrar dirileceğine ve her şeyden hesap vereceğine inanır. Bu sebeple “Aman kimsenin hakkı bana geçmesin” diye çırpınır. Eğer bilmeden bir haksızlık yapmışsa o insanı bulur, gönlünü yapar ve mutlaka helalleşir.

Bir insan zayıf da olsa, onun malı, canı, ırzı toplum tarafından korunur. Bir insan güçlü (taraftarı çok, maddi gücü yerinde, makamı yüksek) de olsa kimse onun yanında yer almaz. Böylece başkasının hakkı ondan alınarak zayıfa olana verilir.

1960’lı yıllarda doğum yerim olan Konya’da, Kapu Camisi olarak bilinen caminin etrafında bu gün olduğu gibi o gün de sarraf dükkânları vardı. Bizim dükkânımız da o civarda olduğun için ben zaman zaman orada geçerdim. Kapu Camisinde öğlen, ikindi ve akşam ezanları okunduğunda sarraflar, namazlarını camide cemaatle kılmak için dükkânlarının kapısını kilitlemezler, kapıya bir tabure veya sandalye koyarak namazlarını kılmaya giderlerdi. Bir müddet sonra namazdan dönerler ve kapı önündeki sandalyeyi kaldırarak tekrar işlerini yapmaya başlarlardı. İşin en güzeli, hiçbir esnaf, “benim dükkânım soyulur mu acaba?” diye düşünmezlerdi.

Batılılar bile tek merkezden idare edilen Siyonist medyanın esiri olduklarını, bu karikatürle itiraf ediyorlar…

Bu gün aynı yerdeki sarraf dükkânları güvenlikleri için, kameralar taktırmakta, bir ucu polise bağlı alarm zilleri bağlamakta, özel güvenlik elemanı tutmakta, kendini ve malını korumak için silah bulundurmaktadırlar.

21. asra girdiğimiz bu dönemde “örf ve adetlerimiz” olarak o kadar çok ve yanlış şeyler takdim edilmiştir ki hayret etmemek elde değildir. Şimdilerde özellikle Batıdan bizlere sokulmuş o kadar bozuk adetlerimiz bulunmaktadır ki… Bu yanlış adetler yüzünden canlar feda edilmekte, kanlar dökülmekte, bir büyük toplum baskısı uygulanmaktadır. Ailesinin vermek istediği kocaya değil de kendisi istediği erkeğe kaçan kızını öldüren veya öldürten babaya soruyorsunuz; “Kızını niçin öldürdün?” Adam; “örfümüz öyledir” diyerek karşınıza çıkmaktadır.

Bu adamların örfüne göre, yıllar önce ailesinden birini öldüren aileden de birinin de öldürülmesi şarttır. Henüz rüştünü ispat etmemiş bir çocuğun eline silah verilir ve karşı aileden birisi öldürtülür. Ve tabii bu öldürmelerin sonu gelmez ta ki ailelerden biri tamamen yok edilmiş olsun.

“Devletin malı deniz, yemeyen domuz…” sözü de bu asırda yine geçerli kılınan tekerlemelerden bir haline gelmiştir. 50 senede güvenlik ve mutluğun zirvesinden, korku ve ümitsizliğin derinliğine yuvarlanan bu aziz milleti, kim veya kimler bu duruma düşürmüştür?

BALIK BAŞTAN KOKAR

Bu asil milleti, yıllardır başına getirdiği Batıya bağlı, Batıyı üstün gören güya okumuş Aydın (!) insanlar bozmuştur. Bunlar, “Demokrasi fazilet rejimidir” dediler. Halk kendini idare edecek insanları, kendisi seçsin dediler. Partiler kurdular. Parti Başkanının onaylamadığı insanları asla adaylığa bile getirmediler.

Ülke içerisine çöreklenmiş, sahipleri milli değerlerimizden uzak insanların radyoları, gazeteleri, dergileri, televizyonları ve diğer iletişim organlarıyla Milli değerlerden uzak insanları milletin önüne koydular. Günlerce; “Bunlar, on parmağın on hüner olan insanlardır” diye takdim ettiler. Milli değerler bağlı insanları ya hiç anmadılar veya yazmaya mecbur kaldılarsa da kötüleyerek halka takdim ettiler.

Rahmetli Erbakan Hocamız, (partilere eşit haklar tanımayan, birine hazineden milyarlar veren ve diğerine bir kuruş vermeyen, birine bütün medyayı kullandıran diğerinin adını bile anmayan, seçim baraj sistemi adıyla daha baştan birini mahkum eden) bu sistemi; “Demokratur, yani Demokrasiyi alet eden sistem…” olarak anlatmış ve seçim sistemine de, kendi isteği aday ve partiyi öven, ama kendi istemediği milli değerlerimize bağlı adayları yeren sisteme de; “bili bili, kiş kiş…” sistemi adını vermişti.

Milli değerlerimizden uzak, çalışmaların en önemli gücü medya idi. Medya, söylendiği gibi (askeri güç, hukuki güç ve idari güç) dördüncü güç değil, belki birinci güçtü. Ülke medyasına kimler sahipse, sonunda onlar ülkenin de sahipleri olmaktaydılar.

Bu kitabı okuyunca, bunu daha iyi tespit edeceğinizi umarım.

 

……………………………………………………………………..

 

Müslümanın bağları..!

Gençlik inceleme yazısı 

Müslüman, Allah’ın emirlerine (koyduğu ölçülere) teslim olan demektir. Zira o, bilir ki Allah (c.c) neyi yapmamızı istemişse o insanların faydasınadır, neyi de yasaklamışsa o da insanların zararınadır.

İlmin ve fennin hayli ilerlediği günümüzde görülmektedir ki ilim de aynı şeyleri ifade etmektedir. Mesela içkinin zararları saymakla bitmemektedir. Bütün bu zararlarına rağmen dünyada ve ülkemizde içki tüketimi giderek artmaktadır. İnsanın bedenine, ruhuna, aklına, nesline zararlı olduğu, sağlıklı bir toplum yapısını bozduğu bilinmesine rağmen içki kullanımı niçin azalmamakta bilakis artış göstermektedir? İslam bunu baştan Haram (yasak) kapsamına almış ve kendine inanan ferdi ve toplumunu korumuştur.

İSLAM İNKILÂBI

Bugün hepimizin şikâyetçisi olduğumuz olaylar, insanlığın Allah’ın emirlerine uymamasından kaynaklanmaktadır. Hıristiyan olduğu halde sonradan Müslümanlığı kabul eden bir insan, içki de dâhil bütün kötülüklerden kendisini kurtarabilmekte, eski yaşantısı ile yeni yaşayışı arasında “kuyunun dibi ile minarenin tepesi arasındaki fark” meydana gelmektedir. Asr-ı saadette de böyle olaylar görülmüş, Ömer bin Hattab, cahiliye devrinde (İslam’a girmeden önce) kendi öz kız evladını diri diri toprağa gömerek öldürebilen cani ruhlu bir insanken, İslam la müşerref olduktan sonra “Adaletiyle dünyaya örnek” bir insan yani Hazreti Ömer olmuştur.

Asr-ı saadette başlayan bu inkılâp (büyük devrim) kıyamete kadar bu şekilde devam edecek, hiçbir dinin ve ideolojinin kendi müntesiplerinde (bağlılarında) başaramadığı bu değişimi, İslam kendine bağlanan bir müntesibinin gönlünde ve kafasında hiçbir zorluk çekmeden ve mukavemet görmeden başaracaktır.

İslam’ın ferdi (kişiyi) bağlayan emir ve yasakları olduğu gibi, toplumu ilgilendiren emir ve yasakları da bulunmaktadır. İslam fert ve toplumun bütün yönlerini kaplamakta, emir ve yasak koymadığı en küçük bir alan dahi bulunmamaktadır. İnsanları dünya ve ahiret saadetlerini (mutluluk) sağlamak için gönderilmiş bir din olan İslam’ın, ahlaki sahada istek ve yasakları bulunduğu gibi ekonomik, hukuki, ilmi ve siyasi sahada istek ve yasakları da bulunmaktadır. Kim, “Ben Müslüman’ım” dedikten sonra O’na uymaz, kendinden uydurduğu bir takım yalan yanlış ölçülerle hayatını tanzim ederse, o uydurduğu şeyler o’nun dini olmuş olur, İslam oradan uzaklaşır. Neticede o insan mutluluğunu kaybeder, anarşi, terör, ekonomik sıkıntılar, ahlaki yozlaşmalar, siyasi çalkantılar gibi büyük sıkıntılar içine düşer.

İMAN BAĞI

İslam’ın temeli İman (inanma) dır ve en önde gelen bağ olup, Kur’anı Kerim “Mü’minler birbirlerinin kardeşidir” buyurmaktadır. Müslüman, taklid-i (uydurma) bir iman ile değil hakikî (gerçek) bir imanla yaşamalıdır. Bu da “Allah’ın varlığına ve birliğine…” inanmanın yanı sıra “Hazreti Muhammed’in O’nun kulu ve resulü (elçisi) olduğuna…” tereddütsüz inanmadır. Buna kelime-i şahadet denmektedir. İman bağı manevi bir bağdır ve bir ömür devam eder.

İslam’da iki şeyin şakası olamaz. Veya iki şeyin ciddisi ile şakası, yapanı aynı sonuca götürmektedir. Bunlar, iman ve nikâhtır.

İNTİSAP

Bir âlimin veya şeyh efendinin, ilim veya zikir halkasına girmek isteyenin başvurduğu bir bağlanmadır. Âlimin ilminden, Şeyh efendinin tasavvufî bilgilerinden istifade edilecektir. İntisap, o âlim veya şeyh efendinin ailesinden olmak, onun terbiyesine kendini bırakmak demektir. Kur’an-ı Kerim; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ve “Allah’ı çokça zikredin” buyurmaktadır. Birçok ayet ve hadis-i şerif, ilmin önemi ile Müslümanların ilimle ve zikirle hemhal (beraber) olmaları gerektiğine işaret etmektedir. İntisap, ilim ve zikirle uğraştığı sürece Müslüman’ın taşıyacağı çok büyük bir derecedir.

İKTİDA

Bir Müslüman’ın namazlarını cemaatle kılmaya dikkat etmesi ve namazda ( o vakit namazı için geçerli olan) İmam’a “iktida” etmesi (bağlanması) demektir. İmam namaz esnasında ister uzun ister kısa sure okur, ister şu sureyi, ister bu sureyi okur ona müdahale edilmez. Kıyamda (ayakta), Rükûda (eğilmede), secdede(yüzün yere konması) de imama, ona uyan cemaatin karışmamasıdır. İktida bir farz namazı ile sınırlıdır. Namaz bitiği zaman o imama olan iktida da sona erer

BİAT’LEŞME

Asr-ı saadette (peygamberimizin yaşadığı asır) müslümanlar, peygamberimize imandan sonra “biat” etmişler (bağlanmışlar) onun idaresinden razı olmuşlardır. Peygamberimizin irtihalinden (vefatından) sonra bu biat etme işi önce “Hülefayı Raşidin” (dört halife)ye yapılmış, daha sonra da Müslümanlar başlarında kendilerini idare edenlere biat ederek İslam’ın bu geleneğini sürdürmüşlerdir. Biat’in süresi de yine bir ömürdür.

İtaat, biat edenin yapacağı bir harekettir. Fetih suresi 10. ayette; “Sana biat edenler, gerçekte Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli o biat edenlerin ellerinin üstündedir. Her kim biatinden cayarsa kendi aleyhine (zararına) caymış olur. Kim de verdiği sözde durursa Allah ona büyük bir mükâfat verecektir” buyrulmaktadır. Caymak; verilen emirlere uymamak, Emir’e (yöneticiye) tavır almak, Emir aleyhine kulis yapmak, hizip çıkarmak, isyan etmek ve etrafına topladıklarını da isyana sevk etmektir.

Nisa suresi 59. ayette; “Ey iman edenler. Allah’a, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin” buyrulmaktadır. Bu hitap sadece iman edenleredir ve iman ve itaat kavramları başka manadadırlar. Ayette, emir sahibinin de “sizden” olması şartı getirilmiştir. İnandıklarınıza inanmayanlara emirlik görevi verilmez, verilse de ona itaat edilmez. Bu konuda Müslüman gibi görünen, konuşma ve hareketleri Müslümanlara benzeyen, ancak icraatları ile Müslümanlara hizmet etmeyen münafıklara çok dikkat edilmiştir.

 

……………………………………………………………………………………………

 

 Allah’a isyandan sakınalım..!

HAY-DER, Hayırda Yarışanlar Derneği Genel Başkanı ve MGV Şeref Başkanı, Makine Mühendisi Nevzat Laleli, 2015 yılına girerken, milli değerlerimizi yok eden bir dejenerasona işaret ederek; “Yılbaşı kutlamalarını, Allah’a toplu isyanın yapıldığı bir gece olmaktan kurtaralım” dedi.

Laleli; “2014 yılı ahlaksızlıklarıyla, ekonomik krizlerle, hukuk skandalları ile, ilim hırsızlıklarıyla, maden facialarıyla, terörle ve Müslümanların kanı, canı ve ırzlarının heder edilmesiyle bir büyük kayıp yıl olmuştur. Temennimiz 2015 yılının da bunun gibi olmamasıdır. Bunun için en önemli iş, Batıya göbeğinden bağlı idarecilerden kurtulmak, milli görüşe sahip, milli değerlerimize bağlı idarecilere kavuşmaktır. Zira bir Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v); “Sizin dininiz, başınızdakilerin dini gibidir” buyurmuştur.

Bir Peygamber olan İsa (a.s – Aleyhisselamın) doğumunun güya yıldönümü kutlamaları, namazla, oruçla, niyaz ve dualarla, bir Peygambere yaraşır şekilde kutlanması gerekirken, Allah’ın haram kıldığı ve yasakladığı ne varsa, bu gece fütursuz olarak sergilenmektedir” dedi.

Yılbaşı gecesi münasebetiyle kumarlar oynanmakta, içkiler içilmekte, kadınlı- erkekli çılgın toplantılar tertiplenmekte ve zinalar işlenmektedir. Bu fiillerin hepsi de Allah’ın yasakları arasındadır” demiştir. Laleli devamla;

Ey Allah’a isyan edenler,

Allah’ın mülkünden başka bir mülk mü buldunuz da O’na isyan ediyorsunuz?

Allah’tan başka size nimet veren mi buldunuz da, nimet-i küfür edersiniz?

Allah’tan başka size sıhhat ve afiyet vereni mi buldunuz da O’na nankörlük edersiniz?

Allah’tan başka size mal ve mülk veren birini mi buldunuz da O’na karşı gelirsiniz?

Allah’tan başka size evlatlar veren var mıdır ki de O’nun emirlerini çiğnersiniz?

Allah’tan başka öldüren ve dirilten bir Rab mi buldunuz da çılgınlıklar yaparsınız?

Allah’tan başka “maliki yevmiddin – mahşerin sahibi” var mıdır ki hesap gününü unutursunuz?

Allah’tan başka mizanda amelleri (yaptıklarımızı) tartacak ve ona göre bize mükâfat veya mücazat verecek var mıdır ki, günahları korkmadan işlersiniz?

Allah’tan başka cenneti ve cehennemi olan var mıdır ki de cennete girebilmeyi ummaz, cehennemden düşmekten korkmazsınız?

Söyleyin bize… Siz neyinize güveniyorsunuz?

Ben Müslüman’ım…” diyen herkesi, Yılbaşı gecesi ve diğer günler, Allah’a toplu isyandan sakınmayı ve AGD Anadolu Gençlik Derneğimiz gibi derneklerimizin, ülkemizin her yerinde tertipledikleri “Mekke’nin fethi” gecelerine katılmaya çağırıyorum.

Allah, bizi nefsimize ve bizim amansız düşmanımız şeytana uymaktan korusun ve bizleri kendi rızasına uygun ameller yapmaya muvaffak kılsın…” demiştir.

 

………………………………………………………………………………………………………………………….

 

Üniversite mezunu olun..!

Bu başlığı gören okurlarım, “Herkesin üniversite me’zunu olması mümkün müdür?” diyecekler ve en azından bunun için mekân, zamana ve imkâna ihtiyaç olacaktır, diye ekleyeceklerdir.

Bu üniversite, bizim bildiğimiz üniversite değildir ve bunun için gereken şey de mekân, zaman ve imkân değil iman, ihlâs ve fedakârlıktır.

Bu sözlerimle sizlere Müslümanlığın kademelerini tarif etmeye çalıştım. Her şeyde olduğu gibi Müslümanlıkta da kademeler vardır. Bu ifademizi daha iyi anlayabilmek için Asr’ı saadete bakmak yeterli olacaktır.

İlkokulla başlayarak Üniversite sona kadar devam eden eğitimin kademeleri…

Siz hangi kademesiniz?

Peygamberimize nübüvvet (peygamberlik) görevi Mekke’de verildi. İlk Müslümanlar Dar’ül Erkam (Erkam’ın evi) da toplanır orada İslamı öğrenmeye çalışırlardı. O dönemde inzal olan ayetler hep iman esasları üzerine idi. Allah’ın varlığı ve birliği, kudret ve kuvveti, melekler, cennet ve cehennem, Peygamberler gibi… Bu ayetlere Mekkî ayetler denmektedir.

İkinci dönem yine Mekke’de devam etti. Bu dönemin özellikleri Müslümanların karşılaştıkları nefislerine hoş gelen bir takın olaylara karşı direnmeleri ve nefislerini terbiye etmeleri ile Münafıkların yaptıkları zulümlere karşı dayanma ve direnme hareketleridir.

Bu dönem Müslümanların imtihan dönemidir ve zorluklar karşısında çelikleşme ve bilenme dönemidir. “Ben Müslüman’ım” diyen bir insan bu inancında ne kadar samimidir? Gerçekte Allah’a malum olan bu husus, bizim de kendimizi tanımamıza sebep olmaktadır.

Üçüncü dönem fedakârlıkların başlaması dönemidir ki bu Hicretle başlamaktadır. Evini, yurdunu, malını, mülkünü, sevdiklerini, Allah için terk edebilme dönemidir. Mekke’de varlıklı bir insan, Medine’ye hicret edince beş parasız ve fakir durumuna düşmüştür.

Bu arada ayetlerin şekli de değişmiş ve adına Medeni ayetler dediğimiz, bir devletin kurulması ve adaletle devam edebilmesi için ekonomik, siyasi, hukuki, ahlaki, ilmi ayetler yani “ahkâm ayetleri” inmeye başlamıştır.

İslamın canı olan Cihad bu dönemde farz kılınmıştır. Cihadın ilk hareketi, “biatla” başlar. Peygamberimizin nübüvvet vasfında (özelliği) başka bir diğer vasfı da imamet, reislik, başkanlık, devlet başkanlığı vasfıdır. Müslümanlar bu vasfı kabul ettiklerini göstermek için 1. Akabe ve 2. Akabe biatlerini yapmışlar, Mekke’nin fethi esnasında “Rıdvan biati” diye anılan biati gerçekleştirmişlerdir.

Düşmanla mukatele (savaş), Bedir harbiyle başladı. Dikkat edilecek olursa Cihat çok geniş manasıyla “Allah’ın adını (hükmünü) yeryüzüne yaymak” olduğu halde savaş (mukatele) lüzum görüldüğü zamanlar yapıldı. Arkasında Uhud harbi, Hendek harbi gibi…

Harpler, Müslümanların davasında çelikleşmelerini sağlamış, onların en kıymetli varlığı olan canını bile bu uğurda verebileceklerinin fedakârlığını gösteren olaylardır. Harplerin sonunda aldıkları unvan ya şehitliktir veya gazilik olacaktır.

Bütün bu safhaları, zamanımızın okullarına benzetirsek, ilkokula başlamayı yeni Müslüman olmaya, Dar’ül Erkamda bulunmaya ilkokul öğrenimini devam etmeye…

Mekke ortamında karşılaşılan nefse cazip gelen (Arap kızlarının ayaklarında halhallerle yürümeleri- Kumar ile bir anda zengin olunmayı- kadeh tokuşturarak içki içmeyi- cengi (dansöz) kızları oynatmayı- zina etmeyi) ve müşriklerin işkencelerine dayanmayı Ortaokul tahsiline… Hicret ederek fedakârlık sınavını kazanmayı lise öğrenimine… Biat etmeyi, Üniversiteye girmeye benzetebiliriz.

Hemen ifade etmeliyim ki biat işin henüz başıdır ve sadece söz vermedir. Cihad etmek ve gerektiğinde kumandanın emri ile mukatelede etmek, biatla verilen sözün tutulmasıdır. Söz vermişsin ama tutmamışsın. Allah vermesin bu imtihanın kaybedilmesidir. İmtihanı kazanabilmek için verdiğin sözü tutacaksın, cihad için malını ve canını terk edeceksin.

Onun için Kur’an-ı Kerimde nerede bir cihad ayeti gelmişse hemen arkasında “bi emvaliküm ve en fisüküm” buyrulmakta ve “mal ve canın bu uğurda verilmesi” gerektiği vurgulanmaktadır.

Bu maneviyat üniversitesi diploması size ya “Bu Müslüman, Gazi’dir” diye verilir veya “Şehittir, hesapsız cennete girmeye hak kazanmıştır” diye verilir.

Burada dikkat edilecek husus, Müslüman’ın Allah rızası için çalışmasıdır. Yeryüzünde Allah’ın hükmünün uygulanması demek, bütün dünyada kurulan ahlaksız, kapitalist ve sömürücü düzenlerin yerine “Adil düzen”in kurulması, Adaletin geri getirilmesi, soygun ve sömürünün sona erdirilmesi, ahlaksızlıkların yerine üstün ahlak kurallarını ikamesidir.

Zamanımızda “Ben Müslüman’ım” diyenlerin durumlarına baktığımızda hemen hepsinin ilkokul seviyesinde ki çocuk durumunda olduğu görülmektedir.

Ya adam, inandım der orada kalır veya iman der okur okur gene imanı okur. Eskilerin dedikleri gibi “Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur.” Ortaokula gitmenin gayretini bile gösteremez. Hele üniversite mezunu olmak, aklının ucundan bile geçmez. Müslümanlığı sadece kitap okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, hac ve umreye gitmek zanneder.

Hele ,“Ben Müslüman’ım” dediği halde, sömürü ve soygun düzenine omuz veren, ona destek olan insanların ise yarın yakalarını nasıl kurtaracaklarını ben bilmiyorum. Bu soruyu kendilerine yakın bildikleri bir hoca efendiye sorsunlar, belki o bilir…

……………………………………………………………………………………………..

 

Feryatlar yükselmeye başladı..!

Bundan altı sene önce yani 2008 yılında üç yazı yazmıştım. Bunlar; “Tohumculuk yasaklandı – Tohumculukta korkunç boyutlar – Ari ırk yaratmak” başlılarını taşıyordu. Orada da belirttiğim gibi “Tarihin en asil bir milleti yok ediliyor” diyerek tohumculuk yasasına ve olaylara dikkatinizi çekmiştim. Yok, yok… Milletimiz tankla, tüfekle, topla değil… Onun, evlatlarının ve sevdiklerinin her gün üç öğün yediği gıdalarla bu yok oluş gerçekleştiriliyor demiştim.

O zaman bu yazımı okuyanlar, ya benim fazla işkilli olduğumu veya benim komplo teorisi kurduğumu zannederek belki de güldüler geçtiler.

Ben demiştim ki; “Bu milletin yediği gıdaların hemen tamamının GDO’lu (Genetiği değiştirilmiş) gıdalardan meydana geldiğini, bu gıdaların ise insan vücudunda, onun kanser hastalığına yakalanma riskini arttığını ve/veya onun da yediği gıdalar gibi kısırlaşabileceğini belirtmiştim.

Yediğimiz gıdaların zaman içinde toplumda meydana getirdiği kötülükler anlaşıldıkça, biz de kendi milli tohumlarınıza döner, bu GDO’lu gıdaları yemekten vazgeçeriz” demek bile mümkün olamayacağını yazmıştım. Tohum yetiştirmede devamlılık esastır. Siz bir veya iki sene tohum yetiştirmeyi bırakırsanız, eldeki tohumlar çürüyeceğinden, bir daha yetiştirmek mümkün olmayacaktır.

TOHUMCULUK KANUNU ÇIKARTILDI

31.Ekim.2006 tarihinde kabul edilen 5553 sayılı Tohumculuk kanunda (Resmi gazetenin de 26 340 sayısında 08.11.2006 tarihinde yayınlanmıştır), milli tohum üretmek yasaklandı. Bu tohumu üretenler yakalandığında ilkinde 10.000 (On milyar) TL, ikincisinde ise 20.000 (Yirmi milyar)TL cezaya çarptırılacakları öngörüldü. Yakalan tohumların müsaderesi ve imhası esnasında yapılacak bütün harcamalar da yine o tohumu üreten çiftçiden alınacak ve o çiftçi 5 sene boyunca çiftçilikten men edilecektir, denildi.

Dikkat ederseniz bu çiftçi hırsızlık, soygun yapmıyor, rüşvet almıyor. Kendi ekim ve dikimi için bir miktar tohum yetiştiriyor. Vay… Sen misin bu tohumu yetiştiren… Vurun abalıya…

GDO’LU GIDALARI KENDİLERİ YEMİYOR

Bundan bir müddet evvel, bizim birleşerek tek devlet olmak istediğimiz, bu yetmiyormuş gibi adına ayrı Bakanlık kuruduğumuz AB (Avrupa Birliği) Ortadoğu ülkelerinden, gıda ithalatı yapıyor. İthal edilen gıda ürünlerinde GDO bulaşığına rastlanıyor. “Bu bulaşık ithalat esnasında gemilerde mi bulaştı yoksa imalat esnasında mı bulaştı” İşte AB ülkelerini tedirgin eden olay bu oluyor ve uzun uzun araştırma ve inceleme yapıyorlar.

İsrail GDO’lu gıda tohumlarının hemen hemen tamamını bize ve bizim gibi Müslüman ülkelere kendi ihraç ettiği halde bu türlü bitkileri ağzına koymuyor.

Rusya bundan 6 ay kadar önce Türkiye’den 68,5 ton dolmalık biber ithal etmişti. Yapılan laboratuar araştırmalarında bunların yenilmesinin sakıncalı buldular ve dolmalık biberlerimizi iade ettiler. Yine aynı Rusya bundan 3 ay kadar önce bir o kadar marul istedi, Türkiye’den. Onlar da aynı gerekçeyle dolma biberler gibi geri gönderildi.

Bize gelince, her yıl milyonlarca dolarlık GDO’lu tohum ithalatı yapıyoruz ve bunlarla yetiştirdiğimiz bütün bakliyat, hububat ve sebze çeşitlerini yiyip duruyoruz.

Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl; “Küresel ve ırkçı emperyalistler, GDO tohumları, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere (Müslüman ülkelere) yayarak, tarlalardaki orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler kurdular, bunlar aynı zamanda dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları kutuplarda buzdan mağaralarda saklamaktadırlar” demektedir.

FERYAT KONYA’DAN

Konya bölge gazetesi niteliğinde olan günlük 2000 trajlı Merhaba Gazetesi 8.Kasım.2014 sayılı nüshasının birinci sayfasında başlık altından “KISIRLAŞIYORUZ…” diye manşet almış. Ara başlıkta ise “Her 100 çiftten 15’i Kısır” yani bu çiftlerin çocuğu olmuyor, denilerek habere yer vermiş. Bu arada çocuğu olanların çocukları, cılız ve çelimsiz olmaktadırlar.(Resim de)

Bu haberin uzmanları, bu çalışmalarını henüz GDO’lu ürünler üzerinde yoğunlaştırmamışlar, bu kısırlık alametlerini sigaraya ve yediği hormonlu gıdalara bağlamışlar.

Bu haber, “İman kalemizin Orta direği Konya’dan…” gelen ilk feryat. Bu feryada bir müddet sonra “mızrak çuvala sığmadığı için” diğer gazeteler ve Televizyonlar da katılacak, (kendini büyük gören gazeteler ve reytingi yüksek TV’ler hariç) o zaman hep bir ağızdan “Bremen mızıkacıları gibi” feryat edeceğiz ama…

Evet. Feryat edeceğiz ama bu derdimize çözüm bulamayacağız. Çünkü önce yukarıda yazdığım kanunun iptal edilmesi gündeme gelecek. Peki, kim yapacak bu iptali? Bu kanunu çıkaranlar mı? İptal edecekleri kanunu çıkartırlar mıydı hiç? Meclisteki muhalefet partileri eğer bu konuda birleşebilirlerse, onların oyu yetecek mi? Bir an için kanun iptal edildi diyelim. Aradan 8 sene geçtikten sonra acaba ülkemizde hiç milli tohum bulabilecekler mi?

Eğer bu ilk ikazla ülke yöneticiler harekete geçmezlerse, bir müddet sonra bu yüzde 15 yüzde 50’ye yükselecektir. Yeni nesil yetişmediğinden ülkemiz birkaç sene içinde ihtiyarlıkta Avrupa ülkelerini geçecektir.

Düğünlerde derneklerde her kesin içinde, “Gelin hanıma, 3 çocuk yap, 4 çocuk yap…” diyeceğinize, onu çocuk yapabilecek şartlara kavuşturun. Yoksa yakında bu millette eser kalmayacak.

 

……………………………………………………………………………………………………………………………………………….

 

 ’Eşel Mobil Sistemi geldi..!’

Medyadan öğrendiğimize göre 2015 yılı cezaları 2014 yılına oranla % 10 oranında artacaktır. Bu artışı otomatiğe bağlayan hükümet, her yıl ülkede ki enflasyon oranında bu artışları vatandaşından isteyecek.

Bu konu ile ilgili haberin başlığı ve haberi şu şekildedir. “Vatandaşa para makinesi gözüyle bakılan Türkiye’de, insanın kıymeti toplanacak hâsılat kadar etmiyor.”

2015 Yılı Programı’nda asgari ücretli, memur ve emekli, yine “asgari” zamlara layık görülürken; vergi, harç ve cezalar yüzde 10.11 oranında zamlandı. 

Vergi, harç ve cezalar yüzde 10.11 artarken, motorlu taşıtlar vergisinden pasaport haçlarına, trafik cezasından damga vergilerine kadar pek çok kalem zamlanmış ve bunların yine vatandaşın cebinden çıkacağı gerçeği hasıraltı edilmiştir. Bu ceza ve vergi artışları meraklıları tarafından her zaman ve her yerde bulunabilir.

Bu uygulama sadece bu seneye ait değildir. Önümüzdeki sene başında yine şekilde yani enflasyon oranında vergiler, cezalar ve harçlar artacaktır. Bu, vatandaşın “Yandım anam” demesine kadar devam edecek ve bu gidişle vatandaşlarımızın durumu Suriye’den ülkemize iltica edenlerden daha kötü duruma düşecektir.

EŞEL MOBİL SİSTEMİ NEDİR

Bu kelimeyi biz ilk defa Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın 1996 yılında Başbakan olarak hükümeti kurunca duymuştuk. Hocamız “Eşel Mobil sistemini” ilan ederken;

Bizim hedefimiz adil ekonomik düzeni kurmaktır.

Adil düzende, mal fiyatlarının içine girmiş ne faiz, ne dolaylı vergiler ve ne de reklam giderleri olamaz. Böylece Adil düzende mal fiyatları bu günkü mal fiyatlarına nispetle 1/3 oranında daha ucuz olacak, büyük kapasiteli fabrikalar 1/3 oranında daha az sermaye ile kurulabilecektir. Tabii bu aynı zamanda istihdamın da büyük artışlar sağlayacaktır.

Adil düzenin kurulmasına kadar geçen zamanda işçi, memur, dar gelirli, dul, yetim, öksüz ve engelliler için Eşel mobil sistemini hayata geçiriyoruz. Yani onların ücret ve maaşları, her yıl ülkede artan enflasyon oranında otomatik olarak artacak ve buna ne hükümet ve ne de sendikalar mani olamayacaklardır” demişti. Bu sözleri demekle kalmadı. Aldığı kararlarla Eşel mobil sistemini fiilen hayata geçirdi.

Böyle hayırlı ve güzel bir uygulamaya “sendika ağalıkları” saltanatları ellerinden gideceğine inandıkları için büyük tepkiler gösterdiler. Yürüyüşler ve mitingler yaptılar. Refah-Yol hükümetinin yıkılması çalışmalarında bu sendika ağaları yine büyük roller aldılar. Basında adına beşli çete denilen bu adamları en önde görmekteydik.

2015 Yılı Programı’nda asgari ücretli, memur ve emekli, yine “asgari” zamlara layık görülürken; vergi, harç ve cezalar yüzde 10.11 oranında zamlandı. 

İŞTE HOCANIN ÖĞRENCİLERİ

Sekiz on kanunun aynı anda meclise sunulmasına ve onun kanunlaşmasına “torba yasa” deniliyor.

Kanun tasarı ve tekliflerini tek tek meclise sunsalar, her bir yasa komisyonlarda ve meclis genel kurulunda muhalefet milletvekilleri, bunlar hakkında aşağı yukarı konuşmalar ve oylama yapılarak kanunlaşacaktır. Hâlbuki torba yasada kim hangi yasa maddesiyle ilgili konuşacak bunlar alenen görülemeyecektir. Onun içi dikkat ederseniz iktidar mensupları yasalar hakkında fazlaca görüşme yapılmadan “Ben yaptım, oldu” mantığıyla hareket ederek, kanunları çıkartmakta ve halk üzerinde uygulamaya başlamaktadır. Onun için iktidar mensuplarının son zamanlarda başvurdukları yöntem “torba yasası yöntemi” olmaktadır.

2015 yılı vergi, ceza ve harçlara gelen bu zamlar, milletin belini daha da bükse de iktidar mensupları bundan çok memnunlar.

Erbakan Hocanın öğrencileri de Hocaları gibi Eşel mobil sistemini uygulamaya geçirmiş, Hocalarının yolunda olduklarını dost düşman her kese göstermişlerdir. Bir farkla ki; Hocamız bu sistemle, 70 milyon halkımızın refahını sağlamasını düşünerek, “ücret ve fiyatlara eşel mobil sistemi uygulamış”, ancak öğrencileri halkın cebinden daha çok almayı yeğleyerek, eşel mobil sistemini bu şekilde (vergi, zam ve harçların artışı için) çalıştırmışlardır.

 

…………………………………………………………………………………………………………..

 

  ‘Kutsiyetpenahları (!)”

KATOLİK Hıristiyanların etrafında toplandığı Papa, Müslüman Türkiye’nin Cumhurbaşkanı tarafından yazılan mektupta, “Kudsiyetpenahları – kendisine sığınılacak insan” kelimeleri ululaştırılarak Türkiye’ye davet edildi.

Papa 28 – 30 Kasım tarihleri arasında Papa önce Ankara’da bazı programları yerine getirdi, sonra da İstanbul’a geçerek asıl maksadını da açığa vurdu ve; “Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’una, Kontantinopolis” diyerek, Katolik ve Ortodoks Hıristiyanları arasında 950 yıldır devam eden ihtilafları gidererek ve Fener Rum Patriği Bartholomeos’u Ekumenikliğini (Bütün Ortodoksların lideri) ilan etti.

Azıcık tarih bilgisi ve şuuru olan bir insanın kalben büyük yara aldığı bu ziyaret, kısa bir zaman sonra Roma’daki Kataliklerin Vatikan Devletinde olduğu gibi İstanbul’un göbeğinde de bir “Fener Rum Ortodoks devletinin kurulacağının” işaretlerini taşıyordu.

Hemen ifade edelim ki İslam’da bırakın din adamını Peygamber de olsa kendisine sığınılamaz. Ancak Allah’a sığınılır ve ancak ondan yardım istenir. Bunu “İyyake nağbudu ve iyyake nesteiyn – Yalnız sana kulluk eder, ancak senden yardım isteriz” ayetinde görebiliriz.

Lütfen bir düşünelim. Lozan’da yapılan anlaşmayla İstanbul fener Rum Patrikliği sadece İstanbul ve civarında ki Rumların dini ihtiyaçlarına cevap verecek bir Patriklik olarak kabul edilmişti. Patrikliğe muhatap olarak da TC Fatih Kaymakamlığı gösterilmişti. Patriklik gayrimenkullerinde bir artış yapamayacaktı.

PATRİKHANEYİ BÜYÜTEN ÇALIŞMALAR

Patrik Bartholomeos, bu arada Koç Holding sahibi ve Vehbi Koç’un oğlu Mustafa Koç’un özel yatıyla Karadeniz’e açıldı (2001) ve Kırım’da ki Batum’u ziyaret etti. Zira Rusya’da ki Patrik İstanbul’da ki Patriğin Ekumenliğini (Dünya Ortodokslar başkanlığı) kabul etmiyor, Ortodoksların Ekumenliği benim diyordu. Batum ziyareti Rusya Patriğini bir yumuşatma ve Patrik Bartholomeos’un Ekumenliğine ikna operasyonu oldu.

Fener Rum Patriğinin devletin üst kademelerle teması AKP hükümetleri ile başladı. Bütün azınlıklar AKP’yi oylarıyla destekledi. AKP’de Fener Rum Patriği Bartholomeos’u zamanlı zamansız yemekli toplantılara davet etti. Hükümetin Başbakanı ile muhatap olan Patrik artık bütün iş ve isteklerini Başbakan’a direkt olarak iletme imkânı buluyordu. Bunu da ABD ve AB üst düzey yetkilileri her ülkemizi ziyaretlerinde AKP Hükümetinden istiyorlardı. Artık Fatih Kaymakamlığı tamamen devre dışı kalmıştı.

Bu arada vakıflar kanununda bir değişiklik yapan AKP iktidarı (2006) azınlık vakıflarına büyük yetki ve imkânlar verdi. Bu yetkiler arasında yeni gayrimenkuller alma, bunları Patrikhane adına tescil ettirme, yurt dışına üye olma, yurt dışından üye alma, yurt dışına para gönderme, yurt dışında para alma gibi yetkileri sıralayabiliriz.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül eski Papayı Türkiye’ye davet etti (2013). Tabii bu ziyaret ülkemizde Devlet protokolü ile karşılandı. Eski papa göstermelik birkaç ziyaretten sonra asıl maksadı olan Fener Rum Patrikhanesini ziyaret ederek Patrik Bartholomeos ile dostane(!) bir görüşme yaptı.

Sırada “Ruhban okulunun açılışı” na izin verilmesi gerekiyordu. AB insan hakları mahkemesi karar verdi, AKP hükümeti bu kararı yerine getirdi. (2014) yılı başı itibariyle bu da gerçekleşti. Şimdi artık Ortodoks âleminin bütün patrik ve papazları İstanbul’da yetiştirilecekti.

Bu, kara cübbeli ve kara vicdanlı adamlar artık ülkemizde yetişecekti. Papazların Müslüman düşmanlıklarını 19 Haçlı seferine gördüğümüz gibi en son (1974) Kıbrıs’ta, Papaz Makaryos’un masum insanları ve çocukları (cesetleri banyo küvetine doldurmuştu) katletmesiyle bir kere daha görmüştük.

PAPA ZİYARETLERİ

2014 yılının ortalarında, Rusya Patriği de dâhil olmak üzere Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Güney Kıbrıs Patrikleri 8- 10 kişilik bir Patrikler toplantısı İstanbul’da yapıldı. Anlaşılan o dur ki Rusya Patriği İstanbul’a gelerek Fener Rum patriğinin davetine icabet etmiş ve onu fiilen Ekumenik olarak kabul etmişti.

Ve 2014 yılı sonu… Yeni Cumhurbaşkanının “Kudsiyetpenahları – kendisine sığınılacak insan” diyerek yaptığı daveti, yeni yapılan 1000 odalı Sarayı ile ve ilk yabancı konuk olarak artık yeni Papa ağılanabilinirdi.

Ve bu “Çılgın proje” gereği yeni Papa’da Devlet töreniyle karşılandı. Göstermelik ziyaretlerini tamamladı ve esas gayesi olan fener Rum Patriğini ziyaret etti. Bu karşılamaya ait törenleri hepimiz televizyonlardan nefesi kesik olarak takip ettik.

Artık sadece Fatih kaymakamı değil Başbakan Ahmet Davutoğlu bile Patrik Bartholomeos’un muhatabı değildir.

Fener Rum Patrikanesinin, Roma’da Vatikan Devleti gibi İstanbul’un göbeğinde bir devlet kurmasına artık bir adım kalmıştır. Bizim terör gibi, PKK gibi, Suriye veya Irak’a asker sevk etme gibi bir sıkıntılı bir anımızı kollayacaklar ve ilk fırsatta “Ortodoks Fener Rum Devletini” ilan edeceklerdir.

Ve böylece 1453 de Sultan fatih’in fethetmesiyle ortaya çıkan ve adına İstanbul denen o Eyyup El Ensari’lerin metfun olduğu şehir, AKP İktidarının en güçlü olduğu bir zamanda korunamamış olacak, Papanın dediği gibi İstanbul, Kostantinopolis haline getirilmiş olacaktır.

İKTİDAR VE MUHALEFET PARTİLERİ

Bütün bunlar olurken ABD, AB, Vatikan, AB insan hakları mahkemesi ve Fener Rum Patriği bu programı canla başla yürütürken iktidar ve muhalefet partileri ne yapıyorlardı?

İktidar Partisi Başbakanı Ahmet Davutoğlu Gümüşhane ve Erzurum il teşkilatlarının Genel kurullarına katılmış, ana muhalefet partisine laf yetiştirmeye çalışıyordu. Ana muhalefet Partisi Genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Diyarbakır il örgünün Genel kuruluna katılmış AKP ve MHP yi tenkit ediyordu. MHP Genel Başkanı Tunceli’ye bir çıkarma yapmış eski Dersim’in yaralarını kaşıyor ve hatta onları kanatıyordu.

Ülkenin sürüklenmek istendiği badirelere ışık tutan ve yapılan Papa karşılama törenlere karşı çıkan tek parti Genel Başkanıyla ve Hanımlarının şehir içi toplantılarıyla yaptığı açıklamalarla Saadet partisi yapıyordu.

GİK üyeleri toplantısında Papa’nın Türkiye’ye gelişini değerlendiren Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa Kamalak:”Türkiye’de istenmeyen olaylar meydana geliyor. Papa Türkiye’yi ziyaret ediyor ama ‘Türkiye’yi ziyaret ediyorum’ demiyor, ‘Konstantinapolis’i ziyaret ediyorum’ diyor. İki kilise arasındaki ittifakları gidermek için geleceğini söylüyor. Bu millet İstanbul, Konstantinapol olmasın diye 450 bin şehit verdi. Bu ifadeler Papa’nın zihniyetini ortaya koymaktadır. Bu bir turistik gezi değildir. Çok önemli hedefleri ve amaçları vardır. En önemlisi de Ekümenik diyerek patrikhaneye özel statü vermektir. Papa Türkiye için değil, Cumhurbaşkanı’nın daveti için değil, Patrikhane için geliyor” dedi.

Bu gerçeklere rağmen, Cumhurbaşkanı’nın Papa’ya hitaben yazdığı davet mektubunda “kutsiyetpenahları” diye hitap etmesini eleştiren Kamalak; “Cumhurbaşkanı hiç lüzum yokken yazdığı mektupta ‘kutsiyetpenahları’ diye hitap ediyor. Kutsiyetpenahı sığınılacak yer, sığınılacak merci anlamına geliyor. Bizim inancımızda kimseye kutsiyet atfetmek yoktur. Bizim inancımızda peygamberler bile önce kuldur. Bu yüzden ‘abduhü ve rasulühü” diye geçer. Yani önce kul, sonra resul” diyordu.

 

………………………………………………………………………………….

 

İktidarı tenkit etmek..!

Bundan evvelki dönemlerde olsun, zamanımızda olsun iktidar partisi yetkilileri ve taraftarlı, en küçük tenkide bile tahammül edememekte, yapıcı tenkitlere bile dost ve arkadaşlığı bozacak seviyede tepki göstermektedirler.

İlk cumhuriyetin kuruluşu esnasında olsun, 1946 yılı çok partili hayata başladığımız günden bu günlere gelinceye kadar iktidara gelenlerin hepsi birer insandır. Ve insan ise “her zaman hatalı, kusurludur” İnsanı, hatasız, kusursuz ve tenkit edilemez görmek, onu ilahlaştırmak manasına gelir. Bu şekilde hareket eden hem kendine, hem çevresine ve hem de iktidarda ki insana haksızlık yapılmış olur. İktidardakiler de “her şeyi ben yaptım, ben ettim. Ben olmasan kimse bir şey yapamaz. Veya biz olmasak, memurun maaşı bile verilemez” şeklindeki davranışından sakınmalı, onlara gönül bağı bağlı olanları hatalı yollara sürüklememelidirler.

Hadis-i kutsi de Allah; “Sizi hatasız kullar olsaydınız, sizi helak eder, yerinize hata işleyen ama af dileyen kullar yaratırdım” buyurmaktadır.

YAPICI TENKİT YOL GÖSTERİR

Tenkitlerin iktidar üzerinde yoğunlaşması, onun icraat yaptığındadır. Çünkü yapılan icraatlar sadece iktidardaki partiye oy verenleri değil bütün milleti ilgilendirmektedir. Muhalefet partileri sadece söylemlerinden tenkit alırlar. Tenkit edilmeseler bile millet, yanlışla doğru söylemi ayıracak ferasete sahiptir.

Tenkitler, muvaffak olmak isteyen iktidarlar için yollarını aydınlatıcı birer lamba gibidirler. İktidar sahipleri bu tenkitlere kulak vermeli, onları değerlendirmeli, gerekirse bir erdem olan özür dilenmeli, hatalı davranışlardan dönülmeli ve makul olanları plana alınarak yapmalıdır. Bu şekilde ki davranış, bir anda görülemeyen bir icraatı daha görmek ve muhalefette ki insanların bile gönlünü kazanmaktır.

İktidar sahiplerinin etrafını, her zaman çıkarcı, menfaatçi insanlar çevirirler. Çünkü oralar çıkarcılar için çok büyük menfaat devşirme yerleridir. Onlar, iktidar sahipleri, doğru da hatalı da yapsa, “İsabet buyurdunuz, efendim” diyerek, iktidar sahiplerini yanıltırlar. Bu şakşakçı ve çıkarcı gurubun iltifatlarına aldanarak iktidarı o şekilde sürdürenler, bir gün ayaklarının yerden kesildiğini görürüler ama o zaman da çok geç olacaktır.

HAZRET-İ ÖMER NE YAPTI

Adaleti ile yeryüzüne örnek olan, “El adlü esasül mülk – Adalet mülkün temelidir” esasının sahibi Hazret-i Ömer (r.a), bir hutbe de kendisini dinleyenlere; “Siz bozulursanız ben sizi doğrulturum. Ama ben bozulursam ne yaparsınız?” diye sorar. Cemaat içinde zayıf bir Müslüman kalkarak; “Ey Ömer. Sen bozulursan, seni eğri kılıçlarımızla düzeltiriz” der. Hz. Ömer, bu sözü duyunca; “Allah’ıma şükürler olsun ki, ben bozulunca beni düzeltecek bir ümmetin başına Emir olmuşum” diye hamd eder.

Yine bir gün Hazret-i Ömer hütbe irat ederken cemaate hitaben;

Ey, Müslümanlar. Dinleyin ve itaat edin” der. Cemaat içinden bir Müslüman;

Ey, Ömer. Ne seni dinleriz ne de sana itaat ederiz” der. O zaman Hz. Ömer (r.a),

Niçin dinleyip itaat etmesiniz?” deyince de aynı Müslüman;

Aynı harp de birlikte bulunduk. Harp sonrası dağıtılan ganimet kumaş ile ben bu zayıf vücuduma bir elbise çıkartamazken, sen nasıl oluyor da o iri vücuduna bu ganimet kumaşından bir elbise yapmış giyiyorsun?” der.

Hz. Ömer (r.a) cemaat içerisinde oğlu Abdullah’a seslenerek, “Konuş, ya Abdullah”

O gazada ben de bulunmuş, her kesin aldığı ganimetten ben de almıştım. Babam bir Halife (Devlet başkanı) olduğu halde çok yıpranmış bir elbise giyiyordu. Benim ganimet hissemle babamın ganimet hissesini birleştirerek onu bu elbiseyi giydirdik” dedi.

Bu itirazı yapan Müslüman ayağa kalkarak; “Konuş ya Ömer. Şimdi seni dinleriz ve sana itaat ederiz” diyerek, cevap verir.

Fırat kenarında bir kurt bir koyunu kapsa, Adl-i ilahi gelir de sorar, Ömer’den onu” demek yetmez, bu sözün onun haliyle hâllenmek (sözü yaşamak) de gerekir.

 

……………………………………………………………………………….

 

Nevzat LALELİ:    Yuvamız nasıl çalışır..!

Flört yangını kitabım (22)

Çevrenize birçok insan göreceksiniz ki bunlar sadece dertleri dile getirirler. Olumsuzlukları ve kötülükleri söyler dururlar. Siz biteviye bu olumsuzlukları dinlemekten bıkar usanırsınız. Hâlbuki her derdin mutlaka bir çaresi vardır. Çünkü kırk dert bir çare etmez. 

Bir atasözümüz; “Karanlığa küfredeceğine, bir mum yak” demişlerdir.

Peygamberimiz ise; “Her derdin çaresi vardır. Siz çareyi helalinde arayın” buyurmaktadır.

Batıdan ithal edilen ve asla bizim yapımıza uymayan, moda, erkek kadın arkadaşlığı, flört, evlenme adet ve usulleri için de durum değişmez.

Yukarıdan beri izah ettiğimiz gibi Batı’da ve hele bu asırda aile mef’umu kalmamıştır. Batılılar için tek şey cinsel ihtiyaçlarını giderebilmektir. Nikâhmış, zinaymış bunlar hiç ama hiç aranmamaktadır.

Biz kendi bünyemizde yaptığımız bir araştırmada evlenme adet ve şekillerinin önce iki ana gurupta toplandığını görmekteyiz. Bunlar, adına sevgi ve aşk denilen hislerle karar verilen ve uzun ömürlü de olmayan “flört metodu”yla evlenmeler. Diğeri ise adına akıl ve mantık evliliği de denilen “Görücü usulü” evlenmelerdir.

Bir de bu sonuncusuna ilave ettiğimiz ve Damat ve Gelin adaylarının henüz birbirine karar vermeden önce birbirinin özeliklerini öğrendikleri “çağımızın evlenme sistemi”dir.

Hemen ifade etmeliyim ki bu üçüncü sistemi, hedeflerini “Mutlu insan, Sağlam aile, Güçlü toplum” olarak belirlemiş ve Genel Başkanlığını bendenizin yaptığı olan HAY-DER Hayırda Yarışanlar Derneğimiz yürütmektedir.

Derneğimizin Genel merkezi Ankara olmakla birlikte bu çalışmalarını bütün dünya sathın sürdürmektedir. Mesela Almanya’dan başvuran bir Gelin adayımız Bursa’da ki Damat adayımızı uygun bulduğu için Bursa’ya gelin gelmiştir.

Adresimiz, Maltepe, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı 88/1 Tel: 0.312.229 47 75 – Faks/Tel: 0.312.230 51 25 e-mail adresi: yuvamizda@gmail.com dur.

NASIL ÇALIŞIRIZ

Ülkemizde evlenmeler üç çeşittir.

Bunlar; A) Görücü usulü B) Flört metodu ile C) Çağımızın evlenme sistemi iledir.

GÖRÜCÜ USULÜ

Damat adayının annesi, teyzesi, halası gibi yakınları oğullarının özelliklerine uygun kız (gelin adayı) ararlar. Uygun bir kız bulunca da kız ve oğlanın tanışmasını sağlarlar. Bu metot da gençler ilk etapta birbirleri ile karşılaştırılmadığından evlenme kararı hislerle değil, akılla verilir. Pek tabiidir ki “Nikâh da keramet vardır.” Yuvalar, bir ömür devam eder.

FLÖRT METODU

Gençler arasında çok yaygın olan bu metot da, boşanmalar da bir o kadar yaygındır.

Flört eden kız ve oğlan, beğenilmek istediğinden birbirlerine iyi taraflarını gösterirler. Adına sevgi veya aşk denilen hislerle de evlenmeye karar verirler.

ÇAĞIMIZIN EVLENDİRME SİSTEMİ

Metodumuz, hislerle değil akılla karar verme şeklindedir. Ancak damat ve gelin adayının bilgileri baştan kendilerine verilir. Kararı adaylarımız verir.

Tencere yuvarlanıp kapağını bulmazsa, kaynamaz” atasözü gereğince “dindara, dindar eş, liberale liberal eş, sosyal demokrata sosyal demokrat eş” bulunmaya çalışılır.

MÜRACAAT ŞEKLİ: Çalışmalarımız, dünya genelinde yapılmaktadır.

Adaylarımız;

  • yuvamizda@gmail.com e-mail adresimizden 3 form alırlar.
  • Formlar, okunaklı şekilde doldurulur.
  • Üç vesikalık fotoğraf ve bir boy fotoğrafı eklenir.
  • Evraklar kargo ile adresimize gönderilir.
  • Beylere 3 ay, hanımlara 6 ay hizmet verilir.
  • Bu sure içinde gelen uygun adayların formları, internetten gönderilir.
  • Her iki taraf da birbirini inceler. Eğer taraflar birbirini uygun bulmuşlarsa, damat adayına kızın telefonu verilerek, görüşmeleri sağlanır.
  • Kızın bildireceği uygun bir yerde, adaylar birbirleri ile görüşüp tanışırlar.
  • Biz, sizin evlenerek yuva kurmanıza çalışıyoruz, yaratıcı değiliz.
  • Çalışmalarımız, büromuza başvuranlarla sınırlıdır. Başkasına bilgi verilmez.
  • Bu çalışmalarda masraflarımıza katkı için, küçük bir kayıt ücreti ödenir.

 

 

 

 

……………………………………………………………………………………………………………

Duyup gelenler kazandı..!

Derneğimiz, 15.Kasım.2014 Cumartesi günü HİZMET-İŞ sendikası salonunda saat 13 de “Üyeler ve Gönüldaşlar kaynaşma toplantısı”nı yaptı. Toplantıya derneğin idarecileri, 39 üyesi ile “Facebook” taki 4900 arkadaştan Ankara’da oturanları davet edildi.

Açılış, yapılan bir yoklama ile başladı.

Ancak davet edilenlerin yanı sıra gelenlerin “devede kulak” misali olduğu görüldü. Batıl yolda çalışanların “İstanbul gezi parkı olayları” ile diğer çalışmalarını “Sosyal medyadan” gerçekleştirdikleri ve muvaffak oldukları halde, “Biz hak yoldayız” diyen HAY-DER’in üye ve gönüldeşlerinin davetlere gereken ilgiyi göstermemesi ve toplantılara katılmaması, camiamız için üzüntü vericidir” diyen Genel Başkan Laleli,

Hâlbuki Allah (c.c) Kur’nı Keriminde bize; “Allah’a, Resulüne ve sizden olan Emir sahiplerine itaat (dikkat; bu ayette itaat buyrulmuş) edin” buyruğu göz önüne alınınca “külahımızı önümüze alarak, düşünmeliyiz” dedi.

HAY-DER Genel Başkanı konuşmasında; “İslam, insanın mutluluğunu (dünya ve ahiret saadetini), ailenin sağlam kurularak bir ömür (ve hatta cennete bile) devam etmesini ve Müslüman toplumun (düşmanlarına galip gelebilmesi için) madden ve manen güçlü olmasını…” istemektedir.

HAY-DER ise İslam’ın bu isteğini; “Mutlu insan, sağlam aile, güçlü toplum” sloganı ile kendisine bu sahada çalışacağını hedeflemiştir.

OLUMSUZLUKLAR ORTAMI

Belki fark ettiniz, insanlar arasındaki ilişkinin hak esaslarına yürütülmesi ve “Ahlaki, ekonomik, adil, ilmi, siyasi…” bir sitemin de kurulması da gerekli kılmaktadır.

Yoksa bu gün olduğu gibi “ananın – babanın belli olmadığı, insanın ırz ve namusunun heder edildiği, malının ve parasının gasp edildiği, en küçük bir münakaşa esnasında bile cana kastedildiği …” bir ahlaksız sistem yürürlükteyse…

Sokaklar, otobüsler, metro, tramvay ve trenler birer zina mahalli haline gelmişse, bu yangına dur diyecek bir otorite bulunamıyorsa,

Adalet, varlıklıların ve makam sahiplerinin emrine tahsis ediliyorsa…

Ekonomi, zengin (bankalar) ve varlıklılar (Holdingler) arasında onların isteklerine göre çalışıyorsa…

Siyaset, haksız ve güçlü olanların (hazine yardımları, iletişim araçları olan gazete ve televizyonlar) kullanabildiği bir sistem halinde işliyorsa…

Milletin parasıyla çalışan üniversiteler, ilimde faydayı gözeteceğine “ilim ilim içindir” sözüne göre çalışıyor, telif eserler yerine tercüme eserler çıkartıyorlarsa…

Sanayimiz, “fabrika kuran fabrikalar” yerine montaj sanayi şekline getirilmiş, imalat ve üretim durdurulmuşsa…

Yıllık ithalat ve ihracat arasında ki “Dış ticaret açığı” her yıl daha çok açılıyorsa,

Komşu Müslüman ülkeler ölüm, kan ve gözyaşı denizine dönmüşken, aynı ateşin ülkemize sıçramasına ramak kalmışsa…

HAYIRDA YARIŞANLAR NEREDESİNİZ

Bize sormazlar mı ki; HAY-DER olarak “Mutlu insan, sağlam aile, güçlü toplum”u nasıl gerçekleştireceksiniz?

Bütün bunlara ilaveten, “Ben Müslüman’ım” yani “çevremde yaşanan bütün kötülükleri elimle düzelteceğim, elimle düzeltemezsem dilimle düzelteceğim, dilimle düzeltemezsem kalbimle buğz edeceğim” demesi geren insanlar, bunları sağlayacak kurum ve kuruluşların toplantılarına katılmaz, oralarda görev almaz, aidatlarını ödemez ve bağışlarıyla çalışmalarda katkıda bulunmazsa, korkarız ki bu yangın en kısa zamanda hepimizi de yakacaktır.”

Toplantıya katılanlara, HAY-DER’in 2015 yılı duvar takvimi ile rozeti, “Flört yangını” ve “Adil düzen nedir, ne değildir” kitapları dağıtıldı. 

 

 

………………………………………………………………………………………..

 

Flört yangını konferansı..!

Flört yangını kitabım (21)

HAY-DER Genel Başkanı Nevzat Laleli, Üniversiteli kızlara “Flört yangını” konferansını verdi. Ankara da ESAM Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar merkezi konferans salonunda verilen konferansa AGD Anadolu Gençlik Derneği Üniversiteli kızları katıldılar.

Konuşmasına; “Biz biliyoruz ki AGD’li kızlarımızın kendisi Milli ve Manevi değerlerimize bağlı olup, diğer gençleri ve kızları da aynı değerlere bağlayabilmek için çalışmaktadırlar. Milli ve manevi değerlerimiz, nikâhsız bir erkek ve kızın uygunsuz ortamlarda ve uygunsuz şartlarda birlikte olmasına izin vermez. O halde bu konferans sizler için değil çevrenizde aklı kafasından bir karış yukarıda bulunan kız arkadaşlarınızı ikna etmeniz içindir” demiştir.

Flört yapan bir kızımız nasıl yanıyor, flört yapan bir delikanlımız nasıl yanıyor, bunlar örnekleriyle bilinirse bu kızlarımız ve delikanlılarımızın ikna olacaklarını tahmin ediyorum” diyerek başlamıştır.

Konferansın sonun da AGD’li Üniversiteli kızlar Nevzat Laleli’ye çiçek verdi.

Konferansında devamla Laleli; “Bir kızımız flört ederken kendine iyi bir eş bulabilmek için flört etmektedir. Ancak delikanlılarda durum bu şekilde değildir. Flört eden bir kızın karşısına şu dört erkekten birsi çıkar ve kız kesinlikle hangi özellikte bir delikanlının çıktığını bilemez. Çünkü hepsi de “yandım, öldüm, bittim…” ağzıyla konuşurlar. Kıza ufak tefek hediye alırlar. Kızın yaka, kemer, cep veya çantasıyla oynarlar.

Şimdi burada açıklıyorum ki bu delikanlılar önce iki gurupta toplanırlar. Bunlar flörtünü evlenmek amacıyla yapanlar ile flörtünü hoşça vakit geçirmek, kızdan yararlanmak için flört yapanlardır. Bu ikinciler bir müddet sonra kızı terk ederler. Flört edilen kız hem her şeyini ya vermiş veya vermek üzere olduğundan büyük yıkım yaşarlar. Dünyaları adeta zindan olur. Bir kısmı intihara bile teşebbüs ederler. İlk gurupta ki erkeklerin % 50 si ekonomik ve sosyal yönden ailesine bağlıdırlar. Genellikle aile oğullarına kendi konuştuğu kızı değil, belirledikleri kızı almak isterler. Bu nedenle flört yapan kızları % 25’i dökülürler.

Kalan % 25 flört âşıkları bütün engelleri aşarak evlenirler. Ancak bunlar flört esnasında birbirlerine beğenilmek istediklerinden hep iyi ve güzel taraflarını birbirine gösterir, eksik, hatalı ve kusurlu taraflarını birbirlerine göstermezler. Bir de üstüne üstlük evlenme kararını adına sevgi ve aşk denilen hislerle veririler. Hâlbuki hislerle verilen kararlarda isabet oranı çok zayıftır. Hatta bu konuyu özetleyen “Aşkın gözü kördür” sözü ne kadar anlamlıdır.

Bu flört âşıkları evlenip de “cicim ayları” geçtikten sonra birbirlerinin hatalı kusurlu taraflarını görmeye başlarlar. Her iki tarafın dilinde de; “Ne umdum, ne buldum…” sözleri dolaşır. Bu noktaya gelinince önce kafalarda ki saraylar yıkılır, sonra da yuvalar…

Bir psikiyatri kurum başkanı, “flört ederek evlenenlerin % 80’i boşanmaktadır” tespitini yapmıştır.

YA DİĞER ERKEKLER

Flört eden erkeklerden % 40’ı kızdan yaralanabilmek için bu işi yapmaktadır. Kesinlikle evlenme isteği yoktur. Ama bunu kız, ancak kendisi terk edildiği zaman anlar. O zaman da iş işten geçmiş olur.

Geriye kalan % 10’luk bir erkek kesimi bu işlerde en tehlikelisidir.

Yakışıklı gençleri eğiterek onları piyasaya salarlar ve kız tavlamasını isterler. Erkek yakışıklı, eğitimli olduğu için bunların avına düşmeyecek kız hemen hemen yok gibidir.

Bunlar bir müddet kızla flört ederler. Daha sonra kız bir de bakar ki kendisi ya bir gazinoda, ya bir pavyonda veya bir genelevinde bulur. Artık ağlaması, sızlaması, bağırıp çağırmasının kendisine hiçbir faydası olmayacaktır. Kendisi için verilen görev, vücudu bir “seks kölesi” olarak bir takım erkeklerin iştihasına terk etmek olacaktır.

Bunların yanında kendisine “Badigart” denilen ve eli sopalı erkekler bulunur ve eğer güzellikle istenen işleri yapmazlarsa, kemikleri kırılıncaya kadar dayak yerler.

Artık bunlar eski hayatlarına dönmelerine de imkân yoktur. Ne baba evine, ne koca evine ve ne de topluma çıkamazlar. Bu kızın üzerine bir sürü borçlar yığılmıştır. Bir hayat boyunca bu borç bitmez. Ağızlarında ise iki kelime dolaşır; “Bizi buraya düşürenler utansın ve Erkek milletine güvenilmez…”

Belki 100 yıldır bu kızlarımızı seks kölesi yapan sistem yürürlüktedir ve ne hikmetse ne bizler bu çığlıkları duymakta ve ne de ülke idarecileri bu bataklığa düşen kızlarımızı kurtarmak için parmak oynatmaktadırlar.

Bizim duyduğumuz tek şey, “falanca kız kaçmış veya falanca kız kaçırılmış…” gibi basit bir haberden ibarettir. O kızın başına neler gelmiş, kızı kaçırılan anne ve baba, o aile ne duruma düşmüş, bunları düşünmeyiz bile… Bir müddet sonra da unutulur gider…

Genel değerlendirme de flört yapan 100 kızımızdan ancak 10 – 12’si yuvasını kurmaya ve onu sürdürmeyi başarmaktadır.

Bu rakamın küçüklüğü evlenmenin bu yolla yapılmasının ne kadar hatalı olduğunu göstermeye yeter ve artar bile.

SİZİ BİZ EVLENDİRELİM

Konuşmasının sonunda flört eden erkek ve kızlara bir çağrı yapan Laleli; “Kızlar ve delikanlılar eğer evlenmek istiyorsanız, gelin sizi biz evlendirelim. Hem de hayaliniz deki eşinizle…” demiş ve Yuvamız Evlendirme Bürosuna başvurmalarını salık vermiştir.

 

…………………………………………………………

 

 

Hükümete düşen çalışmalar..!

Flört yangını kitabım (20)

Bu ülkeyi idare edenler, evlatlarımız yanarken, kızlarımız hayallerini kaybederken, ailelere çatır çatır yıkılırken, toplum çökerken sizin bu yangını söndürmek için hiçbir çalışmanız olmayacak mı?

Bu önemli çalışmayı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, İç İşleri Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, TRT il ilgili Devlet Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı gibi Bakanlık yetkililerinden oluşan bir Bakanlıklar arası bir kurula verelim ve milletimizin bu yangınını söndürelim. Çünkü,

Flörtü önlemek kızlarımızı korumaktır…

Flörtü önlemek delikanlılarımızı korumaktır…

Flörtü önlemek, aileyi korumaktır…

Flörtü önlemek toplumumuzu korumaktır…

Milli Eğitim de Batı mantilisine göre hazırlanmış müfredat ve kitaplar en kısa zamanda değiştirilmeli ve kitaplarımızda milli değerlerimiz ortaya çıkartılmalıdır. Evlatlarımız, milletimizin ahlak ve maneviyatına uygun olarak yetiştirilmelidir.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kendini, aileyi korumaya programlamalı, binlerce sayfa kitap yazarak/yazdırarak çalışıyor görünümüne gireceğine, “Nikâhın önünü açmalı, gençlerin flörtünü önleyecek tedbirler (önlemler) almalıdır.”

Televizyonlarda ki programlar ve diziler aile yıkmayı değil, korumayı hedef almalıdır.

TRT, aile mutluğunun sağlanması konusunu, programlar ve diziler de işlemelidir.

Avrupa Birliği uyum yasaları olarak çıkartılan yasalar, değiştirilmelidir. Zina tekrar suç sayılmalı, tecavüzler idam kapsamına alınmalıdır.

2013 yılında İstanbul Bahçelievler de bir kız arkadaşıyla aynı evde birlikte kalan Haliç Üniversitesi Beslenme ve Diyetisyenlik Bölümü 2′nci sınıf öğrencisi Fatma Nur Ç. İnternet bağlama bahanesi ile evlerine giren bir cani tarafından önce tecavüze uğrar. Sonrada elleri ayakları koli bandıyla bağlandı ve boğularak öldürüldü.

KIZ OKULLARIMIZ YENİDEN AÇILMALIDIR

28.Şubat.1997 den önce var olan ama bu güne kadar açılmayan,

Kız okullarımız” (Kız liseleri, kız enstitüleri, kız meslek liseleri, kız imam Hatip Okullar, kız sağlık meslek liseleri, kız ticaret liseleri gibi…) bu ders sezonu başında artık açılmalıdır.

Evlenmek isteyen delikanlılara devlet faizsiz (sıfır faizli) kredi vermelidir. Evlenenlere konut ve eşya alımında destek ve teşvikler verilmelidir.

SİZİ BİZ EVLENDİRELİM

Evlenmek isteyen kız ve delikanlılarımız, eğer evlenmek istiyor ve flörtü bu maksatla yapıyorsanız, geliniz sizi biz evlendirelim ve size halinizde ki eşinizi bulalım.

Bizim “Aday bilgi formlarımızı” doldurunuz ve bize gönderiniz.

Atalarımız, “Tencere yuvarlanıp kapağını bulmazsa kaynamaz” demişlerdir. O halde dünya görüşleri birbirine benzeyenler ve aradığı diğer bazı özellikleri bulmanızda size yardımcıyız.

2000 yılı başına kurduğumuz, Yuvamız Evlendirme Bürosu büyük bir titizlik, güven ve gizlilik içinde ve sadece ilgili iki kişi arasında çalışmaları sürdürmektedir.

Çalışmalarımız sadece Ankara’da değil yurdumuzun her yerinden ve yurt dışından yapılan başvurularla sürdürülmektedir. Almanya’dan başvuran bir gelin adayımız uygun bulduğu bir damat adayımızla evlenerek Bursa’ya gelin gelmiştir.

İki taraf da birbirlerinin resimli formlarını incelemekte ve adayın uygun olup olmadığı bize bildirilmektedir. Çalışmalarımızda her iki taraf da hislerle değil akılla karar vermektedirler.

Ancak ondan sonra kızımızın telefonları damat adayımıza verilerek görüşmeleri, tanışmaları, ailelerin tanışması, nişan, nikâh ve düğün yapmaları sağlanmaktadır.

Bu çalışmalarımız; HAY-DER Hayırda Yarışanlar Derneğinin “Mutlu insan, Sağlam aile, Güçlü toplum…” hedeflerine erişmek amacıyla yürütülmektedir.

 

………………………………………………………………………………..

 

Delikanlı, flört yapma..!

Flört yangını kitabım (19)

Allah’ın emrine, Peygamberin sözlerine karşı gelmeyin ve flört etmeyin. Sizin de kız kardeşiniz, bacınız, anneniz, teyzeniz ve halanız vardır. Onların başına gelmesini istemediğiniz hareketleri siz de başkasının kızına yapmayın. Kızın sevgi ve aşkını istismar etmeyin.

Nikâh kıyarak evlenmeden, onun elini tutmak, onunla karı-koca hayatı yaşamak suretiyle bir başkasının kızını kirletmeyin.

Evleneceğiniz kızın sizden önce bir başka erkekle flört etmiş olmasını istemiyorsanız, siz de bir kızla flört etmeyin.

Isırıp attığınız elmalar, sizin ve bu ülkenin namusudur. Ona sahip çıkmak ve korumanın sizin de göreviniz olduğunu bilin.

ANALAR-BABALAR

Öncelikli yapılması gereken beş şeyden biri olan; “…Akil baliğ olan (rüşte ermiş) oğlunuzu ve kızınızı evlendirin…” Peygamber sözünü dinleyin ve gereğini yapın.

Kız velileri, kızlarınızı talibi gelecek diye beklemeyin. Onları Yuvamız’a kaydedin. Size uygun damat adayınızı, birçok aday içinden siz belirleyin.

“Nikâh’ın hayırlısı külfeti az olanıdır” Resül sözüne dikkat edin. Damat adayınızı mal ve eşya konusunda zorlamayın.

Ev eşyalarınızın hepsini birden alarak bir kere mutlu olacağınıza, her birini yuva kurulduktan sonra alın ve her eşya alınışında bir kere daha mutlu olun.

Çeyiz ve mehir de Hazret-i Ali (r.a) veya Hazret-i Fatıma (r.a.h) gibi mütevazı olun.

TOPLUM NİKÂHA AĞIRLIK VERMELİ

Bazı şeyler vardır ki siz onun müspetini (olumlusunu, yasal olanını) sağlamazsanız, o zaman menfisi (olumsuzu, yasal olmayanı) ortalığı sarar. Bu durum sizin çocuğunuzu da yakar benim çocuğumu da…

İşte toplum olarak bizler meşru olan nikâh’a ağırlık vermez, bekârlarımızı evlendirmez, onları kendi haline bırakırsak o zaman onlar da gayri meşru yolu yani zina yolunu tercih ederler. Çünkü “Şehveti de yaratan Allah’tır” Bunu ortadan kaldırmak, kız ve oğlanlarımızı kuzu gibi yapmak kimsenin elinde değildir.

Bu söylediklerimizin daha iyi anlaşılabilmesi için olayı bir terazi örneğiyle anlatmaya çalışalım.

Bir takım ağırlıkları tarttığımız adına terazi dediğimiz alet gibi…

Bir tarafına tartmak istediğiniz ağırlığı korsunuz, terazinin diğer gözüne ölçülerimizi. Ve tarttığınız şeyin ağırlığı hakkında bilginiz olur.

Hukukçuların da böyle bir terazisi var. Bu teraziyi mesleklerinin rumuzu olarak kullanmaktadırlar. Bu terazi ile hukukçular; “Bir karşılaştığımız her konuyu bu terazi ile tartarız. Bir kefeye karşılaştığımız olayı koyar, diğer kefesine ise bunu karşılayacak “hak, hukuk, adalet koruz” Böylece bu olaya verilecek ceza veya mükâfatı belirleriz” demek istemektedirler.

Bizim terazimiz ise cinsiyetler arasında var olan “şehvet terazisi”dir. Bunun bir kefesi nikâh’a, diğer kefesi ise zina’yı ifade eder.

Bir toplum nikâh’a ne kadar ağırlık verir, bekârlarını evlendirmek için seferber olursa bu terazinin zina kefesi yukarıda kalır.

Eğer bir toplum nikâh’a önem vermezse…

Bir de üstüne üstlük televizyonlarında, gazetelerinde, dergilerinde zina yollarını güzel gösterecek yayınlar yaparsa.

Ve daha kötüsü kanunlarınız zinayı suç saymaz ve ona cezayı kaldırırken…

İşte o zaman bu terazinin zina kefesi ağır basar ve nikâh kefesi yukarılarda kalır.

Zinanın tabii sonucu, nüfus artışı durur, nüfus ihtiyarlaşmaya başlar, anne belli olmaz, baba belli olmaz. Toplumun yok olması ve Allah’ın koyduğu kuralların işlememesi neticesini doğurur. Bu konuda en iyi örnek Batı ülkeleridir.

Bu ise toplumun helake götürür. İşte Ad ve Semud kavmi ile Sodam ve Gomore şehirlerinin helakleri bu sebeplerden yaşanmıştır.

………………………………………………………………………………………

 

Bataklık ve bunu kurutmak

Flört yangını kitabım (18)

Bataklığa düşen (genel evler, gazinolar, pavyonlar) binlerce kızımızın durumundan haberiniz var mı? Bunlar orada hangi şartlarda ve nasıl yaşıyorlar? Niçin, evlerine dönemiyorlar? Niçin, feryatlarını bizler duymuyoruz? Biz duymuyorsak milletimizin böyle bir derdi yok mudur? Gazeteler, televizyon bu bataklığı bize daha doğrusu genç kızlarımıza niçin her yönü ile tanıtmıyorlar?

Bataklığa düşen (genel evler, gazinolar, pavyonlar) binlerce kızımızın durumundan haberiniz var mı? Bunlar orada hangi şartlarda ve nasıl yaşıyorlar? Niçin, evlerine dönemiyorlar? Niçin, feryatlarını bizler duymuyoruz? Biz duymuyorsak milletimizin böyle bir derdi yok mudur? Gazeteler, televizyon bu bataklığı bize daha doğrusu genç kızlarımıza niçin her yönü ile tanıtmıyorlar?

Bu ve benzeri birçok sorular sorulabilir. Ama bu soruların karşısında alacağımız cevap bir büyük “HİÇ” olacaktır.
TC kanunlarından güç alan ve fuhuş faaliyetlerini kanunların gölgesinde yapan bu adamlar, kimlerdir? Nerede oturur, ne yaparlar?
İnternetten “google” arama motoruna girer, oraya Matild Manukyan yazarsanız, çok nadiren de olsa birkaç tane haber bulabiliyorsunuz. Pek tabii binlerce kızımızın bir hayat boyunca yaşadığı insanlık dışı hayattan, bir büyük faciadan birkaç küçük haber…

Flört eden kızlar bu hale dönmemelidir. Sonuçta her biri, bir erkeğin eşi olacaktır.

BİR KAZAZEDENİN AÇTIĞI DAVA…

13 yaşından bu yana genelevlerde çalışan 36 yaşındaki Filiz Kargal, Matild Manukyan’ın tek varisi olan oğlu Kerope Çilingir aleyhine 500 bin dolar tazminat istemiyle dava açtı. Hem de bir ilke imza atıp vesikasının silinmesi için iptal başvurusunda bulundu.
FİLİZ Kargal’ın avukatlığını yapan Abdurrahman Tanrıverdi, Hürriyet’e, İstanbul Beyoğlu İş Mahkemesi’nde açılan 2003/948 sayılı dava ile 500 bin dolar tazminat istediklerini, 2003/345 sayılı dava ile de sigortalılığın tespiti ve emekliliğinin sağlanması talebinde bulunduklarını söyledi.
Kargal, açtığı davada işe yıllık ve haftalık izinlerinin kullandırılmadığını, mesai, fazla çalışma ile yıpranma tazminatının ödenmediği ve SSK primlerinin yatırılmadığını savundu. Kargal, dilekçesinde şu görüşlere yer verdi:
‘‘Manukyan’ın seks kölelerinden biriyim. Genelevden çıkarıldığım tarihte tek kuruş tazminat almadım. Hâlbuki bunlarda 23 yıl çalışmış olup hiçbir sosyal garantim ve gelirim bulunmamaktadır. Üç çocuk annesiyim. Tekrar oraya dönmek istemiyorum. 13 yaşında genelevde çalıştırılmanın herhalde resmi bir kaydı olmayacaktır.
Polis baskınlarında bizi ya kömürlüğe saklarlardı veya çatıya çıkarırlardı. İstanbul Ahlak Masası’nda mutlaka bu kayıtlarımız vardır. Ben yavrularımın bakımını adeta sürünerek yapıyorum.
Gençliğimi yaşayamadım, ilkokulu bitirdim ve bunların umumhanesinde işe başladım, ortaokul ve lise çağlarımı yaşayamadım.
Onlar ise kaçıramadıkları vergilerde rekorlar kırdılar, madalyalarla şereflendirildiler. Bu nedenle sigortalılığımın tespiti ile geçmiş yıllarımın primlerini yatırılarak, emekli edilmemi talep etmekteyim.

FLÖRT ÖNLENMELİDİR

Kızlarımızı yakan, aileyi dağıtan, insan şeref ve haysiyetini ayaklar altına alan flört toplum içinde mutlaka önlenmelidir.
Bunun için çok kapsamlı bir program hazırlanmalı, her kuruluş ve her kes üzerine düşen görevleri yapmalıdır.

KIZLAR FLÖRT YAPMAYIN

Flörtün önlenmesinde ilk görev kızlarımıza düşmektedir. Hisleri harekete geçiren, adına sevgi ve aşk denilen ve gözleri kör eden duygularla karar verilmesini sağlayan flört oyununun en önemli tarafı hiç şüphesiz kızlardır.

Kızlar, flört yapmayın… Annenizin-babanızın, sizin üzerinizde hakları vardır. Onları hiçe sayarak onlardan habersiz flört yapmanız, onların haklarına saygı göstermemeniz demektir.
Yukarıda açıkladığım ve başınıza bildiğiniz, bilmediğiniz felaketlerin gelmemesi için sakın flört yapmayın.
Hayatınızın kararmaması, hayatınız boyunca mutluluk kervanını kaçırmamanız için flört yapmayın.
Müstakbel kocanızın yanında, ona ihanet etmiş bir kadın acısını sürekli yaşamak istemiyorsanız, flört yapmayın.
Peygamberimizi eşi Hazret-i Hatice, kızı Hazret-i Fatıma’ya benzeyerek dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşmak dururken, yolunuzu yanlışa çevirerek flört yapmayın.
Allah’ın emirlerine sırt dönerek, Peygamberimizin şefaatini kaybederek sizi yok oluşa sürükleyecek bir davranıştan kaçının ve flört etmeyin.

 

———————————————–

 

Flörtten kötü yola düşmek..!

Flört yangını kitabım (17)

2014 yılı ilk ayında TV’lerde bir müthiş haber görüntülendi. Bir Gürcü kızın saçlarından çekerek götüren bir adam(!). Biraz sonra onu bahçede açtığı bir çukura yüz aşağı yatırdı ve canlı canlı üzerine toprak örtmeye başladı. Kız bu canavarın ellinden kurtulmaya çalışıyor ancak başaramıyordu. Bu arada bu adam, kızın başına elinde ki küreğin tersiyle vurdu ve üzerine toprak atmaya devam etti.

Bu olay, bu zalimin adamları tarafından cep telefonu ile görüntülenmiş. TV kanalı haberi verirken, “Fuhşa zorlanan bir Gürcü kız…” olarak duyuruyordu.

Anlaşılan odur ki, bu adamlar bu kızı fuhşa zorlamışlar o da bunu kabul etmeyerek onlara direnmişti. Bu davranışlarıyla bu canavarlar, kızı fuhuş yapmaya ikna etmeye çalışıyorlardı. Kameraya çekmelerinin nedeni ise bundan böyle direnecek kızlara bu film seyrettirilerek, onlara gözdağı vermek ve onların itirazsız fuhuş yapmaları sağlanmış olmaktı.
Bu kızlar bizim kızlarımız, bizim namusumuzdur. Bu anasından, babasından, kocasından, çocuklarından koparılarak fuhşa ve zinaya zorlanan kızları kim, hangi hükümetler kurtaracaktır? Nereden bunun kanunları? Hala vali muavinlerinden biri “vesika” vermeye devam mı edecektir?
Tüm flört yapan kızlara oranla, sayıları az da olsa flörtte yanında ki erkeğe güvenerek kötü yollara düşürülen kızlar, (Allah vermesin) böyle bir olayı yaşamanız, ölmeden sizi zindana koymak, demek değil midir?

Hiçbir gözyaşı, bir kızın flört ederken kaybettiği değerleri ona geri vermeyecektir.
<> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <>
Mahzun rumuzuyla yazan flört kazazedesi bir kızın arkadaşı:
Arkadaşım yıllar evvel 15–20 yıl önce birini çok sevdi, delikanlı da arkadaşımı seviyordu, aslında biz seviyor sanıp yanılmışız, delikanlıyla arkadaşım doludizgin bir flört dönemi yaşıyorlardı.
Gel zaman git zaman delikanlı başka biriyle nişanlandı, arkadaşım bunu duyunca dünyası yıkıldı, ayrılmak istedi, delikanlı tabiri caizse arkadaşımın ağzından girdi burnundan çıktı, seni seviyorum, senin için ölürüm ayrılamam diyerek kandırdı ve ilişkileri devam etti.
Delikanlı kısa süre sonra nişanlısıyla evlendi.
Ben hop oturup hop kalkıyorum, arkadaşıma bağırıp;
“ Sen deli misin bu delikanlı seni kandırıyor, aile baskısıyla nişan düğün olur mu yarın öbür gün daha fazla üzülmeden ayrıl diyorum”
Ama aşkın gözü kör, arkadaşım Nuh diyor peygamber demiyor.
Delikanlının sözlerine kanmaya devam ediyordu. Neymiş efendim aile baskısıyla evlenmiş, evlendiği kadını sevmiyormuş, eli eline değmemiş vs. vs. yalan dolan…

Bizim kızda inanıyor çünkü körkütük âşık… Bir zaman sonra eli eline değmediği karısı hamile kaldı ve arkadaşıma da haberi geldi tabii… O zaman anladı ki boş bir aşkın, ya da aşk sandığı şeyin peşinden koşup durmuş, çok acı çekti, çok üzüldü ama yapabileceği bir şey yoktu. Gerçeği kabullenip kendine yeni bir yol çizdi.
Aşk güzel ama sonu olmadıktan sonra neye yarar.
Genç kızlar, erkeklerin her sözünü ölçün tartın, aşkın gözü kör derler ama siz bir gözünüzü hep açık tutun.

KÖTÜ YOLLARA DÜŞÜRÜLEN KIZLAR
Zannederim 1992 yılıydı. Demirel hükümeti vergi rekortmenlerini açıkladı. Bir de ne görelim. Ülkemizin en büyük Holdinglerinin sahipleri Sabancıları, Koçları sollayarak vergi rekortmeni olan Matild Manukyan isimli bir Ermeni kadını değil mi? Bu kadının, vergi rekortmeni olmasında iştigal sahası, “Genelev patroniçesi” olmasıydı.
Siz de tahmin edebilirsiniz ki kanunlarımızın koruması altında binlerce kadını, ülkenin her yerinde ki Genelevlerinde çalıştıran bu insanlar (!) kazandığı paralarla vergi rekortmeni olan bu kadına hükümetimiz, madalya(!) takıyordu.
Vergi rekortmeni olabilmek için sadece İstanbul’daki genelevler yetmez. Bütün ülke genelinde bu işin tek elden (tek organizasyon) yapılması lazım ve buralarda evinden yurdundan kopartılmış binlerce kızımızın çalıştırılıyor olması lazımdır.
Hekimoğlu İsmail’in (Ömer Okçu) (1969 – Öğrenci olduğum yıllar), “Bir ülkede genelevler açık olduğu surece o ülkenin kadınları ve kızları oraya sermaye olmaya namzettir. Zira oralar, sermayelerini bu toplumdan alırlar” demişti.
Bu zalim adamlar, yakışıklı gençleri bularak onları flört konusunda eğitir ve masum kızların peşine salarlar. Evlenmek ve eş aramak maksadıyla flört eden kızları bir müddet oyaladıktan sonra bu alçak adamlar, bu kızları “Beyaz kadın tacirlerine” satarlar.
Artık bu kız için bir daha ana babanın veya kocanın evine dönmek, bir evin hanımı olmak, çocuklarının annesi olmak gibi mutluk kaynakları olmayacaktır.

 

—————————————————————————————————————————-

Nevzat LALELİ:     Dağılan ve kopan flörtler..!

Flört yangını kitabım (16)Flört ederken dağılan ve kopan flört örmekleri ve bunların çok yüksek olan oranlarda olmaları başta kızlarımızı ve hepimizi korkutmalıdır.Münevver Karabulut ve Cem Gariboğlu’da böyle bir sevdaya yakalanmış gençlerdi. Ancak bu flört hikayesi, kızımızın bizzat flört ettiği ve “seni deliler gibi seviyorum” dediği delikanlı tarafından öldürülmesi ile sonuçlandı.

Flört yangının büyük bu kadar boyutlara ulaşması, TV’ler ve orada yayınlanan diziler kanalıyla gerçekleştirilmektedir.

Bu adamların tek derdi daha çok reyting ve daha çok para kazanmaktır. Ülke gençliği, ülkenin flörtle dökülen kızları, dağılan aileler, yıkılan yuvalar, boyunları bükük kalan çocuklar onların umurlarında değildir.
İnternettte bana gelen ve flörtüm tehlikelerini ortaya koyan yaşanmış iki hikâyeyi size sunmak istiyorum.
İlki televizyonlarda dizilerin çocuklar ve gençlerin üzerindeki olumsuz tesirlerini göstermektedir. Olay bir televizyon kanalı sahibinin odasında geçmektedir.
<> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <>
Özel kalem müdürü, telaşla girdi.
- Efendim, çok özür dilerim. Bir şey arz etmek istiyorum.
- Söyle bakalım…
- Efendim, şu anda bizim kanalımızda biraz erotik bir film oynuyor… İzleyicilerden büyük tepki var… Telefonlar susmuyor… Aileler, çocuklarına zarar verdiğini söylüyorlar… Filmi keselim mi?
- Ne münasebet canım. Hangi çağda yaşıyoruz? Biraz çağdaşlık öğrensinler. El âlem cinselliği okulda ders olarak öğretiyor…
Görevli dışarı çıktı…
On dakika kadar geçmişti ki, program müdürü geldi.
- Şey, efendim… Çok özür dilerim… Faks, e-mail ve telefon yağmuruna tutulduk. Santrallarımız kilitlendi. Millet ölçüyü kaçırıp, sövmeye de başladı. Şu filmi kaldırsak mı acaba?
- Olmaz dedim ya… Hem bu filmde ne var anlayamadım? O arayanların cinsel hayatı yok mu?
- Ama çocuklar…
- Çocukların da gözü açılsın. Bırak da bir şeyler öğrensinler…
- Peki efendim.
Adam dışarı çıktı. Bir çeyrek geçmemişti ki, tekrar göründü. Patron konuşturmadı bile.
- Ulan gene aynı mevzuysa sakın girme! Bir şey söyleme! Yeter be…
Adam kapının aralığından:
- Başka bir konu var efendim.
- Neymiş o?
- Kızınız efendim… Bale kursundan çıkıp eve giderken, 4 sapık tarafından tecavüze uğramış. Çocukcağız perişan. Şu an hastanede!!!
- Neeee? Ulan bu memlekette hiç mi ahlâk, namus kalmadı be…
Yazar, yazının devamında kendi bu konu ile ilgili görüşünü anlatıyor.
Aynen, hikâyedeki gibi… Ama ateş, ”düştüğü yeri” yakıyor…
Hele ”nasır”a basılınca; ”Cayırtı”nın bini bir para…
”Neee!.. Ulan bu memlekette hiç mi ahlâk, namus kalmadı be…
Bıraktınız mı ki, kalsın…
Alın işte; ”flört etmekten ne çıkar?” diyerek, ”kız-erkek muhabbeti”ni teşvik ederek, ”Namus apışarasında değil, beyindedir” diyerek, ”çocuk” denecek yaştaki bir ”genç kız”ın daha hayatını kararttınız… Haberiniz var mı?
Hasan Karakaya
<> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <>
Gonca Gül rumuzuyla yazan bir okuyucu da;
Selam herkese.
Üç ay önce birisiyle tanıştım ve tanışmamızdan kısa bir süre sonra sevgili olduk.
Her şey çok güzel gidiyordu, ruh ikizimi bulduğumu düşünüyordum.
Çok âşık olup, çok kapılmıştım.
Ta ki, onun bir dikkatsizliği sonucu, aslında 2 yıldır nişanlı olduğunu ve 1 ay sonra evleneceğini öğrenene kadar…
Şu an bana yalvarıp yakarıyor, onunla bazı şeyler yaşandığı için onu yüz üstü bırakamam ama seni çok seviyorum, seninle olan dünyam apayrı, oraya ikimizden başka kimse müdahale edemez diye…
Ben ısrarla reddediyorum ama ona karşı olan zaafımı biliyor ve bırakmıyor peşimi.
İşin kötüsü ben de onu çok sevmiştim ve onun da beni sevdiğine inanıyorum.

—————————————

Nevzat LALELİ: Aile tahrip ediliyor..!

Flört yangını kitabım (15)

Haber ve yorumlarına güvenilen bir gazete olan Milli Gazete’nin 15.07.2010 tarihli sayında, konumuzu ilgilendiren aşağıda önemli haber yayınlandı. Aile olma, yuva kurma ve onu sağlıklı bir şekilde devam ettirebilme sosyal ve psikolojik yönlerini ele alan ve kendisi de bir psikoloji merkezi sahibi olan Ayşe Katre bakın ne diyor.

“Ayzep Psikolojik Danışmanlık Merkezi Psikoterapisti Ayla Ketre, televizyon kanallarında ekrana gelen ve geniş bir izleyici kitlesine ulaşan evlilik programlarının aile kurumunu derinden sarstığını iddia ederek, bu tür programlara ilgili bakanlığın müdahale etmesini istedi.”

Ailenin toplumun en küçük sosyal birimi olduğunu ifade eden Ayla Ketre, aynı zamanda bireyin sağlam bir psikolojiyle yetişmesinde de oldukça önemli bir yeri olduğunun altını çizdi.

Bugün toplumda yaşanan sorunlara bakıldığında hemen hemen her problemin altında ‘aile’ faktörünün öne çıktığını kaydeden Ketre, cinnet getiren bir kişinin öncelikli olarak ailesine şiddet uygulamasının yanı sıra aile içindeki cinsel sapkınlıklara kadar birçok davranış bozukluğunun temelinin de aile köklerinin sağlanmamış olmamasına dayandığını vurguladı.

Aşk evliliklerinde boşanma oranı yüzde 80
Aşk ve sevgi temeline dayanan evliliklerde dahi boşanma oranının yüzde 80′e ulaştığı bilgisini vererek, özellikle son dönemlerde televizyon kanallarında sıkça ekrana gelen ve yoğun ilgi gören evlilik programlarının toplum üzerindeki olumsuz etkisine dikkat çeken Ketre, söz konusu programların temeli hiç de sağlam olmayan bir evlilik tutumunu özendirdiğini anlattı.

Bu tür programların uzmanların ‘zararlı’ olduğu görüşünde birleşmesine karşın neden hala popüleritesini koruduğu ve geniş bir izleyici kitlesine ulaştığının yanında toplumun hangi ihtiyaçlarını karşıladığı sorularına yanıt aranması gerektiğini belirten Ketre, her iki konunun da büyük bir hassasiyetle irdelenmesi gerektiğini savundu.

Türkiye’deki boşanma vakalarının her geçen gün arttığına işaret ederek sağlam temellere dayanmayan bu tür evliliklerle kurulacak olan ailelerin topluma getireceği olası problemlerin neler olacağını soran Kerte;
“Evlilik programlarını irdelediğimiz zaman karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor; kadınlar ekonomik ve sosyal güvenceye önem verirken, erkeklerse karşısındakinin kendisine ne vereceği yönünde bir yaklaşım içinde. Bu tür programlara özellikle ekonomik anlamda herhangi bir güvencesi olmayan kadınlarla ikinci baharını yaşamak isteyen beylerin yoğun ilgi göstermesi bir başka dikkat çekici nokta” dedi.

Bir aile kurulacaksa üzerinde durulması gereken oldukça önemli konular olduğunun altını çizen Ayla Ketre, bunların da arkadaşlık ilişkileri, gelinen ailenin özellikleri, dini inanç ve tutumlar, cinsel yaşam ve boş zaman alışkanlıkları olarak sıralanabileceği bilgisini verdi.

Ketre, “Stüdyo ortamında, birkaç kişinin, ‘Bizce bu çift birbirine uygun’ ya da ‘Şu nedenle olmaz’ gibi öngörülerle yetişkin bireylere yön vermeleri, bireylerin henüz kimlik kavramlarının olgunlaşmadığının aynı zamanda da bir göstergesidir. Ama yakın çevresinden kolayca etkilenen, dış ses odaklı bireylerin bu tür bir programa bağlı olarak yapacakları evliliklerinden kolayca hüsrana uğrayabileceklerini belirtmekte fayda var” diye konuştu.

Toplumsal yozlaşmaya katkı sunuyorlar
Söz konusu programları bazı kişilerin popüler olma adına ekranda Türk kültürüne ve milli değerlere uygun olmayan birçok tutum ve davranışlarda bulunarak, toplumsal bir yozlaşmaya da katkı sunduklarını ifade eden Kerte;
Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ı (aynı davet daha sonra Bakanlara da yapılmış sayılır) da göreve çağırarak; Aile kurumunu derinden sarstığını savunduğu bu tür programlara gerekli müdahalenin yapılmasını istedi.

Ketre, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ülkedeki evlilik yaş ortalamasının 23 olduğuna dikkat çekerek, buna rağmen yaşları 20 – 21 arasında değişen genç kızların televizyon ekranlarına çıkarak evlenmek istediğini beyan etmesinin doğru olmadığını da sözlerine ekledi.

 

———————————-

Flört yangını kitabım (14)

Flörtte hisler ataktadır..!

Flört yapan gençler, kız olsun erkek olsun birbirlerine karşı tarif edilemez duygular taşırlar. Bu duyguları o ana kadar hiç tatmamış olmaları, onları birbirine daha çok bağlanmalarını sağlar.

Önce bakışmalar her iki tarafa da büyük haz verir. Sonra birbirlerine ilgi duymaya başlarlar. Sonra sırada sevmek ve sevilmek vardır. Daha sonra birbirlerine, “ölseler de ayrılmayacaklarını…” söyleten aşk gelir.

Aşk gelir ama “Aşk’ın da gözü kördür” Bu durumdaki âşıklar birbirlerinin hatalı kusurlu taraflarını göremeyecek kadar gözleri kapalı bir durumdadırlar.
Birinci değerlendirmemize giren yani her iki tarafın da evlenme isteğiyle flört etmeleri olayında erkek olsun, kız olsun beğenilmek istediklerinden, flört döneminde birbirlerine hoşa giden yönlerini göstermeye, zayıf ve kusurlu taraflarını göstermemeye çalışırlar.

Genç delikanlı kültürlü, güçlü ve kuvvetli, zengindir. Genç kız güzel yüzlü ve vücutlu, alımlı, becerikli ve cana yakındır. Buluştuklarında romantik ortamları, kimsenin rahatsız etmeyeceği yalnız mekânları seçerler. Yenilip içilir, gezilir oynaşılır, öpüşüp koklaşılır. Bu dönemde şehevi istekler, cinsel dürtüler o kadar azmıştır ki, hemen evlenmek istenir. Bu amaca ulaşabilmek için birbirlerine bağlılık sözleri verilir.

Flört eden erkek, kızla birlikte olduğu zamanlar, daha ileri, daha ileri gitmek istese de kız henüz nikâhlanmadıkları için olaya fren koymak ister. Bu sefer delikanlının elinde “Bana güvenmiyor musun” silahını kullanır.

“Bana güvenmiyor musun?”

Kız güvenmiyorum derse o noktada ilişkilerinin bozulacağını, güveniyorum derse bu sefer de delikanlının karı koca hayatı yaşama isteğine evet demesi gerekeceğini bilir. Ama öpüşmeler, koklaşmalar, sevişmeler gibi belli mesafeler alındığı için bu yolun her zaman dönüşü olmaz ve kızımız henüz nikâhlanamadığı (delikanlı sorumluluk yüklenmediği) halde kendini kadın olarak buluverir.

Gençler, evlilik yüzüklerinizi hâkim’in tokmağı altında ezdirmeyiniz…

FLÖRT YOLUYLA EVLENENLER

Flört ederek evlenen çiftler, ilk birkaç ay sonra (cicim ayları geçince) artık birbirlerine beğenilmek için caba göstermezler ve her bir eş normal yaşayışlarına dönerler. O zaman da çiftin her birinin hatalı kusurlu tarafları birbirine görünmeye başlar. Her iki taraf ta birbirleri için “Aaa… Ben ne umdum, ne buldum…” demeye başlarlar. Bu düşünce önce kafalardaki sarayları yıkar, sonra da yuvaları…

Evlenmeye muvaffak olan yüzde 25 kızımızın bir yarısı (% 15’i) (flörtte dökülen kızların genel tasnifi böylece % 80’e çıkıyor) ise evliliklerinin ilk birkaç senesi içinde boşanarak evliliklerini sonlandırırlar. Belki de bu, kızımızın ilk ve son evliliği olacaktır.

Çünkü boşanan bir kız bizim toplumumuzda ikinci sınıf bile değil toplumun dördüncü sınıf bir vatandaşı durumuna düşer. Artık kendisini arayan soran olmaz. Bir eşinden ayrılan delikanlılar bile evleneceği ikici eşinin bekâr olmasına dikkat eder.

Beni ziyarete gelen bir delikanlımız; “Eşimle yedi sene flört ettik. Evlendik. Ancak yedi ay sonra da ayrıldık” diyerek yaşadığı acıyı anlatmıştır.
Yazımın burasında kızlarımıza sesleniyor ve onlara; “Sakın… Boşanmış bir kadın durumuna düşmeyin” diye ikaz ediyorum.

On beş senedir yaptığım “Yuvamız Evlendirme bürosu” çalışmalarımda bize en çok başvuranların kızlar olduğunu ve bu başvuruların yüzde sekseninin de boşanmış kızlar olduğunu söylersem toplumumuzun acıklı halini bilmem dile getirmiş olur muyum?

BOŞANAN BİR HANIM

“Ben, on üç yıllık evliliği boşanma ile biten bir hanımdım. Eski yaralarımın deşilmesini istemediğim ve artık bir yorum yapmanın da bir fayda sağlamayacağını bildiğimden eski eşimden bahsetmeyeceğim. Tek diyeceğim ve bildiğim, çok uğraşmış ama olmamış, yuvamı sürdürememiştim. Dört çocuğumuz vardı. Mahkeme çocukların velayetini bana vermişti.

Şimdi dul bir kadındım. Dul kalana kadar toplumun dullara ne gözle baktığı hakkında bir bilgim yoktu. Meğer dul ve boşanmış bir kadın, toplumda üçüncü sınıf bir insan durumuna düşüyor hor ve hakir görülüyormuş. Sizi dinleyen ve anlayan kimse olmuyordu. “Boşanmak veya dul kalmak benim kabahatim değildir” diye feryat ediyordum ama nafile. Sessiz feryatlarınızı yollayabileceğiniz tek makam kalıyordu o da Allah (c.c) tı.
Çocuklarıma sahip olmak, alkolsüz ve onun rezaletlerinin olmadığı bir ortamda yaşamak ne kadar güzel olurdu. Aynı zamanda birçok sıkıntıyla karşı karşıyaydım. Öyle anlar oluyordu ki kendimi dünyada tek başıma kalmış gibi hissediyordum.

Yaşadıklarım, beni yeniden evlenme fikriyle meşgul etmeye başlamıştı. Lakin bu imkânsız gibi görünüyordu. Yahut karşımdaki insanların telkinleriyle öyle bir bakış açısı içine girmiştim. Hatta tanıdıklarım; “ Seninle evlenecek kişi her halde evliya olmalı” diyorlardı.

 

………………………………………………………………..

Şu dört  gençten  hangisi

Flört yangını kitabım (13)

Genellikle evlenmek ve yuvasını kurmak amacıyla flört eden ve eşini arayan bir genç kızımızın karşısına dört delikanlıdan birisi çıkar. Bir başka ifadeyle flört eden erkekler, dört gurubu oluştururlar. Ancak partneri olan kız, kesinlikle nasıl bir gençle flört ettiğini bilemez. 

Baygın bakışlar, seviyorum, ölüyorum sözleri, kızın üzerindeki kuşak, yaka, cep gibi objelerle oynayarak onu bir takım ürpertiler içine itmek ve onu koruyormuş gibi davranmak, kızın üzerinde büyük tesirler ve tarif edilemez heyecanlar uyandırır. Böylece delikanlı kızın kendine bağlanmasını sağlar. Ara sıra alınan küçük hediyeler bu bağı kuvvetlendirir.

Flört eden erkeklerin bir yarısı, yüzde ellisi dürüsttür, flört ettiği kızla evlenmek istemektedir. Ancak diğer yüzde ellisi kızı oyalamak, onunla hoşça vakit geçirmek, ondan yararlanmak için flört etmektedirler.

Dürüst olan ve flört ettiği kızla evlenmek isteyen gurup içindeki yüzde ellisi (genelde yüzde 25) delikanlı evlenmenin önündeki bir takım maddi ve manevi zorlukları yenerek vuslatı (kavuşma) gerçekleşir. Yuva kurulur.

Dürüst olan delikanlılar içindeki diğer gurup ( genelde yüzde 25) delikanlı bilhassa ekonomik bağımsızlığı olmadığından ve duygusallığından dolayı ailesine bağlıdır. Aileler ise genellikle oğullarına kendi düşündükleri kızı almak isterler.

Bu nedenle delikanlının flört ettiği kızı istemezler ve onun bu kızla evlenmesine karşı çıkarlar. Bu flört evlilikle bitmez, buradaki kızlar terk edilirler.

Genç kızımızla flört eden genç, acaba bu genç horozlardan hangisi…

Üçüncüsü gurup delikanlı (yüzde 35 – 40), flörtü gönül eğlendirmek, hoşça zaman kazanmak için yapmaktadır. Bu iş erkek için bir gönül eğlendirme olayıdır, yaşanmıştır ve bitmiştir. Hayatını çapkınlıklar üzerine kurmuş bir genç bundan sonra bir başka kızla aynı macerayı yaşabilmek için yeni planlar kurulmakta yeni eşler (kurbanlar) aramaktadır.

Dördüncüsü gurup delikanlı(yüzde 10 -15), kötü niyetlidir. Kendisine dürüst duygularla bağlanan genç kızı kötü yollara düşürmek istemektedir. Flörtün sonunda genç kız kendini bir daha çıkamayacağı bir bataklığın içinde bulur.

Hatta öyle yakışıklı ve eğitilmiş gençler, ortalarda dolaşmaktadırlar ki bunlar saf ve güzel kızları ağlarına düşürerek onların sırtından elde edecekleri paralar için çalışmakta, tuzağa düşen kızlar ise gözlerini kadın tüccarlarının elinde açmaktadırlar. O noktada kız için yapacak hiçbir kalmamış, yaşlanıncaya kadar acı bir ömür yaşanmaya başlanmıştır.

Yaşlanıp ta erkekler artık onun yüzüne bakmayınca, o kadın bu halinde sokağa atılmaktadır. Bataklıktan çıkmış bir kadın ise ne anne evine, ne de koca evine dönememekte, hatta toplum içine bile çıkamamaktadır. Bu haliyle sürüne sürüne ölüp gitmektedir.

Bir de olayı sayısal olarak gösterelim. Kızlarla flört eden her 100 erkekten;
Dürüsttür, evlenmek için flört etmektedir. (50 erkek – % 50)
Ailesine ekonomik ve duygusal bağı var. Evlenemez (25 erkek – % 25)
Ailesinin onayı olsun olmasın evlenir. (25 erkek – % 25)
Dürüst değildir, kızı aldatmaktadır. (50 erkek – % 50)
Kızla hoşça vakit geçirmek, ondan yararlanmak (35-40 erkek – % 35- 40)
Kızı kötü yollara düşürmekle görevlidir (10 -15 erkek – % 10 – 15)
Ortalama, flört eden erkeklerden flört ettiği kızla evlenenlerin sayısı 100 erkekten
25’dir. Kızların 75’i, şu veya bu şekilde hiç beklemediği kötü bir sonuçla karşılaşır.
O sonuç ise “Terk edilmek ve aldatılmak…”tır.

Hele kötü yollara düşerek hayatını zindan edilen kızların ağzında her zaman şu iki cümle dolaşır. “Beni bu yollara düşürenler utansın… ve Erkek milletine güvenilmez…”

<> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <> <>

FLÖRTTE KIZLARIN ZARARI

Dr. Cemal Zeki Önal, flörtçü kızların ortak akıbetlerini şöyle tasvir etmektedir.
“Aşkla şakalaşan kızlar, bıçakla oynayan çocuklara benzerler ve ekseriye yaralanırlar. Bu yaralar çok defa pek acı kanar.

Kız, kızlığını ve ulu benliğini kaybeder, gebe kalır, pis hastalıklar kapar, türlü felaketlere uğrar. Flörtte erkeğin maskesi ekseriyetle kızın başına bu felaketler geldikten sonra düşer. Bu tehlikeli oyunda erkeğin dostluğu, buraya kadardır ve kıza verdiği musibetle onu yüzüstü bırakır, kaçar.

Kız için perişanlık buradadır. Sevildiğine inanırken aldatılmış olmak ve böyle bir musibetle yalnız başına kala kalmak. Bu zevk cellâdının adı ekseriya; “arkadaş, sevgili veya nişanlıdır.” Kız çok defa seve seve bu cellâdın koluna girer, onunla el ele, baş başa verir.

………………….

 

Flört yangını kitabım (12)

Flört nedir, nasıl başlar..!

Flört sözlükte; “kadınla erkeğin arkadaşlık etmeleri” ansiklopedilerde ise; “birbirini sevdiğini zanneden bir kadınla bir erkeğin birbirinden neşe ve heyecan alıp alamadıklarını denemek için yapılan bir anlaşmadır” diye tarif edilmektedir.

Kimilerince nikâhsız beraberlik adı da verilen flörtte eşler, güya evlilik öncesi birbirlerini tanımak maksadıyla her yönden birbirlerini denemektedirler. Ve bu, tabii bu işin nerede başlayacağı ve nerede son bulacağı da belli olmayan bir maceradır.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Flört, gençler arasında alabildiğince yaygınlaşmakta, flörtün etmenizin sebebi nedir diye sorulan gençler; “arkadaşlık, evlilik öncesi tanışma yâda gönül eğlendirme…” diye cevaplar vermektedirler.

Flört, bir erkek ve bir kızın aralarındaki doğal ve ahlaki sınırları aşarak, arkadaşlık yapmalarıdır. Bu arkadaşlık bir kere başladığında artık nerede durulacağı iki taraf tarafından da bilemediği bir maceradır. Her iki tarafın da arkadaşlık olarak başlattıkları flört, genellikle bir müddet sonra karı koca ilişkilerine dönüşür.

Flört, kız ile oğlanın aynı ortamda bulunmasında, birlikte oturup kalkmalarında, birlikte yiyip içmeleri esnasında birbirlerine karşı bir ilgi duymaya başlamaları ile başlar. Çünkü yaratıcımızın halk ettiği, karşı cinse duyulan ve adına sevgi ve aşk denen duyguları ile birbirine ilgi duymaya başlamışlardır.

“Göz görünce gönül kayar” kuralı, her zaman, ama her zaman geçerli bir kuraldır. Bilindiği gibi erkek kız arkadaşlıkları, onun devamında flört, daha sonra sevgili, daha sonra nikâhsız birlikteliklerinin, ilk devresi gençlerin birbirlerine bakışmaları başlar.

Burada hemen ifade etmelim ki eğer bu gençler aynı ortamı paylaşmamış olsalardı, sonunda başlarına büyük sıkıntılar açacak olan kız-erkek arkadaşlığı veya flört başlamamış olacaktı.

Bu gün genç erkek ve kızları bir araya getiren başlıca ortamlar, okullar (karma öğrenim yapan) sosyal hayat ve kültürel çalışmalar, eğlence ve tatil mekânları, televizyon dizileri ve filimler, İnternet ortamı vs…dir.
Hemen ifade etmeliyim ki özelikle flört eden erkekler, kendileri flört etseler dahi evlenecekleri kızın daha önce bir başkası ile flört etmesini istemez, onun bakire olmasını tercih ederler.

Burada anılan bakirelik, sadece cinsel ilişkide bulunmamış olmak demek değildir. Eşi olacak kızın kafasında, ruhunda, bedeninde başka bir erkeğin izi ve işaretinin bulunmamasıdır.

Günümüzde olduğu gibi gençlerin yoğun bir şekilde flört ettiği ortamlarda evlenmek isteyen genç erkekler, müstakbel eşlerini ararlarken buna çok dikkat etmektedirler. Çokça duyduğumuz ifadeler şunlardır. “Evlenecek kız bulamıyoruz. Bakire (el değmemiş) kız bulmak bu devirde çok zor. Bari az kullanılmış olsaydı…” diyen gençlerimiz bulunmaktadır.

Flört ederken dökülen kızlar, bir kelebeğin kanadına bir insanın dokunmasıyla nasıl bir daha uçamazlarsa, bu kızlar da bir daha isteseler de mutlu olmamaktadırlar.

FLÖRTTE ERKEK VE KIZIN DURUMU
Flörtte kızlar, genellikle evleneceği erkeği bulma çabasındadırlar.
Hoşça vakit geçirmek, delikanlı ile zaman harcamak, flörtün heyecanından yararlanmak gibi duygular kız için geçerli olmaz. Kendisi de bilir ki “hayalindeki beyaz atlı prens” tektir. Biri olmadı, o halde diğeri ile hayatıma kaldığım yerden devam ederim, demezler.

Çünkü yaratıcımız bir kadını bir erkeğe bağlanabilecek fıtratta (yapıda) yaratmıştır. Bu flört esnasında onu buldu, buldu. Bulamadı ise, yaptığı yanlış tercih onun için bir yıkım olur.

Flörtte kız yanındaki delikanlıya;
-Beyninde ona yer vererek,
-Kalbinde ona yer vererek,
-Bedeninde ona yer vererek büyük yaralar alır.

Eğer flört ettiği gençle evlenebilirse bu yaralanmalar zamanla tedavi olunur. Ancak flört yapan 100 kızımızda 80-85’inin döküldüğü veya boşandığı gerçeği karşısında, hayatı zindan olan kızların sayısı çok fazladır. Bu kızlar daha sonra başka bir delikanlı ile evlenseler bile ne kendileri mutlu olabilirler ve nede kocalarını mutlu edebilmektedirler.

Çünkü daha önce flört ettiği delikanlı ile yaşadığı heyecanlı anlar her an aklına gelmekte ve kendisini her an, “kocasına ihanet etmiş kadın” duygusu içine sürüklemektedir.

Erkeğin yaratılışı ise farklıdır. O sevgisini ve ilgisini, aynı anda birden fazla kadına verebilecek fıtratta yaratılmıştır. Bu gerçek, çapkın erkeklerde daha açık görünür. Onlar bir her zaman birden fazla kadın ve kızla düşüp kalkmaktadırlar.

 

………………………………………………..

 

Her genç kızın hayali

Flört yangını kitabım (11)     
Sizi ve çalışmalarınızı uzun süredir takip ediyorum. İnternet sitelerinde yazılarınızı okuyor bu konuda verdiğiniz konferansların notlarını takip etmeye çalışıyorum. Sonun da size bu mektubu yazmayı uygun buldum.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

“Her genç kız gibi benimde geleceğe yönelik birçok hayallerim vardır. Öğrenimi tamamlamak, bir kariyer sahibi olmak, iyi bir iş sahibi olmak, sonra kendisini anlayan ve seven, kendisinin de onu sevdiği ve “kocam” diyebileceği bir erkeği olmak.

Daha sonra çocuklarının annesi olmak. Bunlara bakmak, bu çocukları ile mutlu bir hayat yaşamak istiyorum. Bu hayaller için de en önemlisi hiç kuşku yok ki evleneceği erkeği seçmek, böylece mutlu bir hayatın kapısını aralamak, geliyordu.

Siz de karşılaştığınız olayları yazın…

Çevremde birçok kız arkadaşım, kendilerine bir takım erkek arkadaşlar bularak onlarla flört etmeye başlamışlardı. Her bir arkadaşım, delikanlı ile neler konuştular, neler yaptılar, nasıl heyecanlar yaşadılar bunları bana anlatıyorlardı.

Ben bunları dinliyorum ve içimden bir ses bana; “Senin bu kızlardan neyin eksik. Flört eden kız arkadaşlarına söylesen onlar da erkek arkadaşlarına söylerler ve sana da bir erkek arkadaş bulurlar. Veya sınıfta beğendiğin delikanlıya biraz hissettirirsen o seni hemen arkadaşlığına alacaktır.” diyordum.

Aynaya bakıyor, çirkin bir kız olmadığımı görüyordum. Hatta güzel bir kız bile sayılırdım. Boyum, bosum yerindeydi. Giydiklerime dikkat ediyor, eteğim ile ayakkabımın, çorabım ile çantamın uyumlu renkleri taşımasına dikkat ediyordum. Saçlarını itina ile tarıyor, ancak kabartarak delikanlıların dikkatlerini üzerinde toplamaktan kaçıyordum.”

Ama ben bu yolu tercih etmemiş, her şeyimi ama her şeyimi kendisine “kocam” diyebileceğim bir delikanlıya vermenin erdemini taşımak istiyordum.

Çevremde bir delikanlılar ile flört eden kız arkadaşlarım vardı. Ancak flört eden arkadaşımın o yılışık hallerini, oğlanın yapışkanlığını ve cüretini hoş karşılamıyordum. Sonra benden büyük bazı kızlar flört ederlerken, delikanlı tarafından terk edilmişler ve bu kızlar büyük yalnızlık içine itmişlerdi.

Yine çevremde flört ettiği ve kendisini çok seviyorum, dediği delikanlı ile evlenen ancak birkaç sene sonra boşanarak ayrılan bazı kızlar tanıyordum. Bunlar flört ederlerken, “kendi evleneceğim eşimi kendim tanımak ve daha sonra onunla evlenmek isterim” dedikleri halde evlilikleri fazla uzun sürmemişti.

Kendi kendime soruyordum, “Bu nasıl tanıma ve nasıl evlenme… Maden birbirinizi tanıdınız ve evlendiniz. O halde niçin boşanıyorsunuz?”

Boşanan kızların durumu gerçekten içler acısıydı. İlk evliliği boşanma ile sonuçlanan bu kızlara, evlenmek için hiç kimse talip olmuyordu. Bunlar kızken etraflarında pervane gibi dönen insanlardan artık kimse kalmamıştı. Boşanan bu kızlar toplum içinde ikinci derecede bile değil, ta dördüncü dereceden düşmüşlerdi.

Sonra annem veya babam, benin flört etmesini nasıl karşılarlardı? Her halde hoş karşılamazlar diye düşünüyordum. “Annem ve babam, benim her zaman iyiliğimi ve mutluluğumu istemişlerdir. Onların benim flört etmeme sıcak bakmamaları da yine benim iyiliğim içindir. Onlar memnun olmadıkları halde ben flört edersem onların kalplerini kırmış ve üzerimdeki haklarını çiğnemiş olmaz mıyım?” diye aklımdan geçiriyordum.

Geçenlerde ablamın (S) adında ki bir kız arkadaşı anlatmıştı. “Nişanlım Bülent, bana talip olmadan önce çok beni araştırmış. Hatta nişanlandıktan sonra da araşmasını sürdürmüş ve beni gözlemlemiş. Benim daha önce hiçbir erkekle konuşmamış biri olmadığı anlayınca bana talip olmuş ve benimle nişanlanmayı kabul etmişti” demişti.

İşin başında olması gereken en önemli şey, yaratıcımızın bu konuda ki emir ve yasakları nelerdir?” Çünkü flört yapanlar, kız olsun erkek olsun, bunlar birbirleri ile nikâhlı değillerdi. Ama yaşadıkları hayat sanki nikâhlı iki insanın hayatıydı.

Bu kafamı kemiren soruları din ve ahlak dersi hocası Ahmet Hoca, zaman zaman derste açıklık getiriyor; “Bakın çocuklar. Flört yapmak, dinimizde yasaklanmıştır. Yaratıcımız bir erkek ve kızı, ancak nikâhlanmak suretiyle bir birinin helali olabilirler. Flört yapan erkek ve kızın tutuşmuş oldukları elleri, bunlar birbirinin helali değillerse o zaman helakleri (dünya ve ahiret zararları) olur” diyordu.

Ama bu Hocayı dinleyen pek olmuyordu. Onlar birbirlerine, falan dizide kız oğlana ne demiş, oğlan kıza ne yapmış bunları konuşuyor, dizide seyrettiklerini kendileri de uygulamaya çalışıyorlardı.

İşte bütün bunları düşünüyor ve bir gün kendisinin de bu acı yalnızlığa itilmemesi için “yapılacak flörte ile bu yolla evlenmeye değer mi, bütün bu acılar?” diyordum.

Duyuyor ve takip ediyorum ki, HAY-DER, Hayırda Yarışanlar Derneği, “Yuvamız” diye bir büro açmış. Genç kızlar hayallerinde ki “Beyaz atlı prenslerini” oradan bulmaları mümkün olabiliyormuş.

Ne güzel bir haber bu… Böylece genç kızlarımız bünyesinde büyük tehlikeler taşıyan “Flört yapmak” yerine buradan kendileri işin uygun eş bulabilecekler” diyerek bizlere, selam ve saygılarını sunuyordu.

 

……………………………………………………………………………………………………………..

Flört yangını kitabım (10)     

Erkek ve kadının birbirlerini çeker

Bildiğimiz, bilmediğimiz birçok hikmeti (veriliş sebebi) bulunan bir ilahi kanun da erkek ve kadının birbirlerini çekmesini sağlayan duygulardır. Önce adına sevgi ve aşk denilen hisler, daha sonra dokunma duygusuyla ortaya çıkan ürpertiler, devamında gelen şehvet ve yakınlaşma esnasında duyulan zevk ve alınan hazlar hep yaratıcımızın ihsan ve ikramlarıdır. Yaratıcımız eğer dilese, bizleri iki kuru ağaç gibi hissiz ve duygusuz da yaratabilirdi.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Bütün bu birbiri ardınca gelen duyguların insana sağlayacağı şey mutluluktur ve bu yakınlaşmanın meyvesi olan çocuk sahibi olmaktır. Kaldı ki her genç kızın en büyük ideali, anne olabilmek ve çocuğunu kucağına alabilmektir.

Karşı cinsin yakınlaşması ki (Allah’ın muradı da budur) her iki tarafın aileyi oluşturması, aile içinde tarafların yetki ve sorumluluklarının yüklenilmesi, acı ve tatlı günlerin birlikte yaşanması, çocukların beslenmesi, korunması ve terbiyesinde katkılarda bulunulması için bir takım ölçüler konulmuş ve bu ölçülere uymak isteyenlerin “Nikâh bağıyla” birbirine bağlanması istenmiştir. Bu tür yakınlaşma şeklinde taraflar, büyük bir tatmin ve mutluluk hali yaşarlar.

Batı’dan bize gelen ve tarafların (erkek ve kadının) her hangi bir ölçüye bağlanmasını lüzumsuz gören bir yakınlaşma daha vardır ki buna da “zina” denmektedir. Zina fiilinde ne erkek ne de kadın bir sorumluluk yüklenmezler. Bu yakınlaşmada maksatları neslin çoğalması da değildir. Sadece kendi nefislerini tatmin etmektir. Bu yakınlaşma sonunda taraflar her zaman bir pişmanlık içindedirler.

Mutluluk, ancak nikâhla sağlanır.

Eşler arasında nikah yoksa, ne eş olunur ve ne de mutluluk sağlanır.

 Toplumlar, ister dini kaygılarla ve isterse toplumun sağlıklı olması açısından kesinlikle zinanın yaygınlaşmasını istemezler. Bu konuda çıkartılan kanunlar hep aileyi korumuş ve zina fiiline ceza vermişlerdir.

Ancak öğreniyoruz ki AB (Avrupa Birliği) ülkelerinde zina serbest bırakılmış, zina için her hangi bir ceza uygulaması yapılmamaktadır. AB’ne girmek için çırpınan ve bu konuda inançlarını bile yok sayarak “zina suçuna cezayı” kaldıran bizler de bu cezayı, 2006 yılında kanunlarımızdan çıkarmışız. Toplum içinde zinanın serbestçe yapıldığı Batı toplumlarında bile yöneticiler, bunu sınırlandıracak bir takım tedbirler almaktadırlar. Mesela zina eden kadın ve erkeğe ceza uygulanmakta, evlenmenin önündeki engeller kaldırılmaya çalışılmakta, evlenen çiftlere ve doğacak çocuklara maaş ikramiyesi verilmektedirler.

Ancak buna rağmen mesela Fransa’da bugün nikâhsız doğan çocukların sayısı, nikâhlı doğan çocukların sayısına erişmiş bulunmaktadır.

BİR LİSELİ KIZIN MEKTUBU

Her genç kızın, ömrünün dönüm noktası, onun eşini ve erkeğini tanıması, onula evlenmesi, bembeyaz gelinlik içinde baba evini terk ederek kendi evine gitmesi gibi hep sonu mutlulukla biten hayalleri vardır. Bu hayaller içinde sonu kötü biten bir hayal yoktur ama gerçek hayatta insanın her istediği olmuyor her zaman. Bazen de işler ters gidiyor ve elde olmadığı halde büyük acılar yaşanıyor.

Şurası kesin bilinmelidir ki özellikle de evlenme işlerinde adına sevgi ve aşk denilen hislerle verilen kararların her zaman isabet etmediği ve bu işlere akılla karar vermenin daha uygun olduğudur.

Aşağıda okuyacağınız mektup, H. A. adında bir genç kızımıza aittir. Bu kızımız mektubunda diyor ki; “Hayallerimin başında hiç şüphesiz, eşim olacak delikanlının beni sevmesi, benim de onu sevmem gerekir. Her genç kız, kocası olacak delikanlının yani “beyaz atlı prensinin” anlayışlı, yakışıklı, bir kariyer sahibi ve çevresinde saygınlık uyandıran bir insan olmasını ister. Tabii biraz da varlıklı olması gerekir ki yaşamı, başkalarına el açarak geçmesin.” diye yazıyor.

 

…………………………………..

 

Flört yangını kitabım (9)   

Yuvalarımız yıkılıyor..!

Batılılaşmanın bir göstergesi olan aile facialarında istatistikî bilgileri aşağıda verilmiştir. Bu rakamlar 5 sene öncesinin verileridir. Bu gün bu rakamlar daha fazladır ve boşanmaların çokluğu toplumumuzun gücünü yok etmektedir.

Aile ve Sosyal politikalar Bakanlığı diye bir bakanlığımız var. Ancak bu Bakanlık, yaşanan aile facialarını ve boşanmaları kendine dert edinmiş değildir.

Akademik çalışmalar, toplantılar ve konferanslar ile bunların kitaplarının bastırılmaları gibi bürokratik ve teknik çalışmalarla vakit geçirmektedir.

Boşanmalar üzerine yapılacak araştırmalarda, tutulan istatistiklerde “Boşanan ailelerin yüzde kaçının “evlilik öncesi flört yaptığı” tespitleri yapılmalıdır. Görülecektir ki bu çalışmalar, boşanmaların gerçek sebeplerini oraya koyacak ve boşanmaların yüzde 80’inin “evlilik öncesi flört yapanlar arasında” olduğu anlaşılacaktır.

Ama heyhat…

At sahibine göre kişner” diyen Rahmetlik Erbakan’ın kabrine nur yağsın. Bütün resmi dairelerde olduğu gibi bu Bakanlıkta da memurlar bilgisayar başında boş şeylerle meşgul olmaktadırlar.

2007 yılında 638 bin 311 çift evlenirken bu sayı 2008 yılında 641 bin 973’e yükselmiştir.

2007 yılında 94 bin 219 çift boşanırken 2008 yılında 99 bin 663’e yükselmiştir.

Boşanma hızı 2008 yılında binde 1,40 olarak gerçekleşmiştir.

Boşanmaların yüzde 41,3’ü evliliğin ilk 5 yılı içinde, yüzde 23,1’i ise 16 yıl ve daha fazla süre evli olan çiftlerde gerçekleşmiştir.

6 YILDA 1 MİLYON YUVA YIKILDI.

2 MİLYON İNSAN VE 4 MİLYON ÇOCUK…

İstatistiklere göre;

2002 yılında 153 bin 409,

2003 yılında 185 bin 414,

2004 yılında 156 bin 450,

2005 yılında 156 bin 577,

2006 yılında 154 bin 945,

2007 yılında da 159 bin 17 boşanma davası açıldı.

2002–2007 yıllarında açılan toplam boşanma davası sayısı ise 965 bin 812 oldu.

EN ÇOK BOŞANAN BÜYÜKŞEHİRLER
2002–2007 döneminde en çok boşanma davası üç Büyükşehir’de açıldı.

İstanbul’da ki boşanmalar;

2002 yılında 34 bin 996,

2003 yılında 47 bin 800,

2004 yılında 36 bin 106,

2005 yılında 35 bin 568,

2006 yılında 35 bin 738,

2007 yılında 36 bin 220 boşanma davası ile 6 yılda toplam 226.428 oldu.

İzmir’de açılan dava sayısı

2002 yılında 13 bin 129,

2003 yılında 16 bin 175,

2004 yılında 12 bin 788,

2005 yılında 13 bin 470,

2006 yılında 13 bin 974

2007 yılında da 13 bin 961 ile 6 yılda 83.497 oldu.

Üçüncü sırada ki Ankara’da ise;

2002 yılında 11 bin 875,

2003 yılında 16 bin 157,

2004 yılında 12 bin 251,

2005 yılında 12 bin 948,

2006 yılında 12 bin 764,

2007 yılında 13 bin 401 ile toplam 79.306 boşanma davası açıldı.

Üç Büyük şehirde ki toplam boşanmalar 389.231 yaklaşık 400 bin boşanmada 800 bin insan ve bunun birkaç katı çocuk perişan oldular.

İstanbul, İzmir ve Ankara’yı Adana, Bursa, Antalya, Konya gibi Büyükşehirler izledi.

Yıllar ilerledikçe müspete giden (evlenenlerin arttığı, boşanmaların azaldığı) bir ülke görmeyi umduğumuz halde maalesef yukarıda görülen fasit döngünün artarak devam ettiği görülmektedir.

 

…………………………………………………………………………………………..

Flört yangını kitabım (8)     

Çağ değişince ne değişir..!

NE bulursam, nerede bulursam alayım yiyeyim – içeyim düşüncesi ve duygusu, o insanı başkalarının malına ve mülküne el uzatmaya götürmüş, hırsızlık, dolandırıcılık, kap kaçlık gibi haksız davranışların toplumda yer bulmasını sağlamıştır. Bu arada malı ve mülkü gasp edilen insanların hakları ile çektiği sıkıntılar hiç düşünülmemiştir.

Adına sevgi ve aşk denilen hislerine, karşı cinse duyduğu şehvetinin tatminine meşru gayri meşru (zina ve fuhuş) demeden saldıranlar, başkasının ırz ve namusuna zarar getirmiş, bir gün de aynı şey benim başıma gelir diye düşünülmemiştir.

Nikâh, insan için en önemli kurallardan biridir. Nikâhsız birliktelik sadece hayvanlara aittir.

Bu örneklerde insan kendini ne kadar medeni olarak sayarsa saysın, sanki bir hayvan gibi davranmış, hatta ayette belirtildiği gibi “Belhum adal – hayvandan daha aşağı” bir konumda düşmüştür.

Bu haksız istekler sistemleştirilince de karşımıza Kapitalizm (sağcılık) ve Komünizm (solculuk) gibi sistemler çıkmıştır.

Hâlbuki insanı hayvandan en önemli yönü, bir doğru (hak) takım kuralları isteyerek kabul etmesi, kendi başkalarının haklarına tecavüz etmezken, başkalarının da kendi haklarını çiğnemesini önlemektedir.

Yaratıcı insanoğlunda yarattığı duyguların ve düşünceler ile bunlara bağlı davranışların o insana, çevresine ve bütün insanlığa fayda getirmesini sağlamış ve bir takım kurallarla tahdit (sınırlama) altına almıştır. Bunda da dinimizin “Haram (yasak) ve helalleri(serbest)” kuralları ortaya çıkmıştır.

Başkasının malını, parasını onun isteği dışında almak haram kılınırken, çalışarak veya hizmet üreterek başkasının külfetini azaltmak suretiyle para almak helal kılınmış ve hatta teşvik edilmiştir.

İnsana iki şehvet (aşırı istek) verilmiştir. Bunlar;

1)      Yeme – içme şehveti  / Kuralsız tatmin, haksızlıkları getirir.

2)      Karşı cinse duyulan şehveti  / Kuralsız tatmin, fuhuş ve zinayı getirir.

Bunların insana verilmesinde ki iki gaye (amaç) ise insanın hayatının yaşayarak hayatını devam ettirebilmesi ve insanın soyunu devam ettirebilmesi içindir.

Bu duygular verilmemiş olsaydı kim, para kazanmak, ihtiyaçlarını temin etmek, onları yemek veya içecek olarak hazırlamak, bulaşıkları yıkamak gibi takım külfetlerin altına girerdi ki… Diğeri ise kendi dışında bir insanın (eşi dahi olsa) nazını, kaprislerini çekmek, çocuk sahibi olmak, onu büyütmek, sıkıntılarına katlanmak gibi bir takım eziyetlere katlansın ki… Ana olsun baba olsun bir evladın yetiştirilmesinde çekilen sıkıntılar açıkça ortadadır.

İşte bütün bu sıkıntılara katlanılmasının en önemli sebebi insanlar arasında oluşan, sevgi ile insanın o esnada taşıdığı şehveti sebebiyledir.

Bu şehvetler kurallara bağlandığında faydaları sayılamayacak kadar, kurallara bağlanamadığı takdirde ise zararları sayılamayacak kadar çoktur.

Yuva kurmak – dost hayatı yaşamak, nikâhlı birliktelik – zina yapmak, evlat sahibi olmak – çocuk yerine köpek beslemek, evine ve eşine sahip çıkmak – evini ve eşini kıskanmamak, başkalarına peşkeş çekmek… gibi hareketler kurallara uymak veya kuralsız davranışlar içerisinde yaşamaktan meydana gelen iyi ve çirkin hareketlerdir.

ZAMANIMIZDA AİLE YAPIMIZ

Uygulanan bir metodun iyi veya kötü olduğunun en önemli işareti, onun sonucunun iyi ve kötü olmasına bağlıdır.

“Bekârlarınızı evlendirin…” hükmünün bir uygulaması olarak kurduğum “Yuvamız Evlendirme Bürosu” çalışmalarında da gördüm ki, evlendikten 4 ay sonra, hatta 3 ay sonra boşanmış kızlarımız var. Bu hâl bir felaketin ilanı değil de, nedir?

Buyurun elime geçen bir istatistikî bilgiyi sizinle paylaşalım.

………..

Çağ değişince ne değişir..!

Flört yangını kitabım (7)      

Çevrenizde çok çok duyduğunuz, ama gerçekle alakası olmayan bazı sözler vardır.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

- Zaman sana uymazsa, sen zamana uy…

- Çağdaş yaşam, çağdaşlık…

- Moda bunu gerektirir…

- Gençsin, güzelsin… Hayatını yaşa…

- Hangi çağda yaşıyoruz…

- Hür ve bağımsız olmak… v.b.

Bu sözler ve ifade ettikleri manalar, hayatta uygulanmaları kesinlikle doğru şeyler değildirler. Aslında bu sözleri söyleyenler, kendi nefislerine uymuş ve zevklerini başkalarının üzerinden devşirmeye çalışan insanlardır.

O halde zamana göre değişen nedir? İnsanın yapısı nasıldır?

● İnsan, ilk yaratılışı olan Âdem aleyhisselamdan günümüze kadar hep aynı özelliklere sahip olarak gelmiştir.

Günümüzden kıyamete kadar da aynı özelliklere sahip olacaktır.

İnsanoğlu, acıkır-susar, yer-içer, gezer-yorulur, uykusu gelir-uyur, sever-sevilir, öfkelenir-kin tutar, kazanır-harcar…

● İnsana ait bu özellikler, kontrol edilmez ve bir ölçü altına alınmazsa o insan zulme (nefsine ve çevreye) yönelecek ve kendinden zayıf olanları ezecektir.

Kontrol altındaki özellikler, toplumda adaletin doğmasını sağlamaktadır.

● Duygular ve hisler kontrol altına alınmaz, onlara bir ölçü verilmezse toplumda zina yaygınlaşır, aile müessesi ortadan kalkar.

Kontrol altındaki hisler, eşlerin birbirlerini sevmesini, mutlu yuvanın kurulmasını, evliliğin meyvesi çocukların doğmasını ve saadetle yaşamayı sağlar.

● Asır değiştikçe her şeyin değiştiğini iddia edenler veya feza devrindeyiz, elektronik asırdayız diyenler, değişenlerin sadece aletler ve vasıtalar olduğu gerçeğini gözlerden kaçırarak, insanın duygu ve hislerinin de değiştiği yalanın yaymak isterler.

Zamana göre değişen sadece vasıtalar ve aletlerdir. İnsan duyguları, hisleri ve zevkleri ile hep aynı insandır.

Bunlar isterler ki hayatlarında hiçbir ölçü, hiçbir kurala bağlı kalınmasın, özellikle cinsel ihtiyaçlarının karşılanmasında bir hayvanın sahip olduğu “hürriyete sahip olunsun” istemektedirler.

● İnsana ait özelliklerin ve duyguların ölçülerini Allah (c.c) koymuş, bu ölçüleri elçisi Hz. Muhammed (s.a.v) uygulamalı olarak bizlere göstermiş ve bu ölçülere uymaları istemiştir.

● Kızlarımız başörtülerini niçin bağlamakta, kadınlarımız niçin tesettüre dikkat etmektedirler?

● Erkeklerimiz, gözlerini, kulaklarını, ellerini, ayaklarını ve diğer uzuvlarını niçin korumaktadırlar?

Elbette ki bu diğer ölçülere uymak, bize hem Allah’ın rızasını kazandıracak ve hem de başkalarının;

-          Can güvenliği,

-          Mal güvenliği,

-          Irz ve namus güvenliği,

-          Akıl güvenliği,

-          Nesil güvenliği sağlamış olacağından, toplum mutlu olacaktır.

Bu beş husus, yeryüzünde kurulu bütün devletlerin kendi vatandaşlarına sağlaması gereken hususlardır. Yakın tarihimizde görülmüştür ki hiç bir “izm” bunu sağlayamamış, bu konuda başları sağlayan ve zamanımıza yakın tek devlet Osmanlı devleti olmuştur.

Bu önemli hususların sağlanması sadece Müslümanlarla sınırlı değildir. Sultan Fatih İstanbul’u kuşatmış, fetha sayılı günler kalmıştır. Bizans’ın Rumları arasında şu sözler çok dolaşır olmuştur.

“Biz, Kardinal şapkası görmektense Müslüman sarığı görmeye razıyız”

Elbette Rumların bu duyguya gelmeleri, ceddimiz Osmanlının her işinde hak ve adaleti aramasındandır.

……………………………………………………………….

Güçlü Devletin Ailesi..!

Flört yangını kitabım (6)    

BİZİM geçmişimizde bir kıza talip olunacağında onun ailesinden istenmesi esastı. Kız isteme de “Allah’ın emri, Peygamberin kavli ile kızınızı oğlumuza istiyoruz” denilerek işe başlanırdı.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Oğlan ve kız için “küfüv – denklik” aranır, birbirine uygun olanlar bir ileri kademe olan nişan, nikâh ve düğüne giderlerdi. Küfüv’de en çok “dindarlık – dünya görüşü” gözetilir, mal, güzellik ve asalet fazlaca öne çıkartılmazdı.

Evlenmeye kararı, bizzat kız tarafından verir, rızası olmayan kız, nikâh aşamasında da olsa bozulur, o şahısla evlendirilmezdi. Ancak bu karar, kızın aile reisi (babası, dedesi) tarafından erkek tarafına bildirilirdi.

Görüldüğü gibi bu şekilde evlendirmelerde, evlenecek olan oğlan ile kız ilkin karşılaştırılmaz, böylece evlenme kararı iki tarafın özelliklerinin bilinmesi ve kararın verilmesi akıl ve mantıkla yapılırdı. Kız olsun oğlan olsun bir birlerini görür ve evlenme kararı bunlar tarafından verilirdi. Kızın ve oğlanın razı olmayacağı evlendirme yapılmazdı.

Koca bilirdi ki “karısı, Allahın kendine bir emanetidir.” Ona emanetlere gösterilen titizlik gösterilir, zorla bir şey yaptırılmazdı. Kadın da “Kocasını rızasını almanın cennet’e girmeye vesile olduğuna” inanır, evin reisi olan kocadan habersiz ve onun rızası dışında bir şey yapmazdı. Böylece karşılıklı sevginin yanı sıra karşılıklı saygının da eşler arasında oluşması sağlanırdı.

Çocuk ailenin en güzel meyvesidir. Bir kadının güzelliği, onun doğurduğu çocuk sayısına ve çocuklarına olan ilgisi ve bakımına göreydi. (1000 temel eser – Türkiye mektupları – Tercüman gazetesi yayınları) Bu kitabı bularak, okumanızı tavsiye ederim.

Pazarda ve marketler de tezgâhta alıcı bekleyen bu elmalardan, siz hangisini alırdınız? Niçin?

Boşanma, milletimizin tarihinde çok nadir olarak görülen bir şeydi. Bir boşanma olsa toplum boşananlara iyi gözle bakmaz, bu durum boşanmak isteyenler için, caydırıcı olurdu. Çünkü Peygamberimizin; “Bir talak (boşanma) olursa arş titrer” Hadis-i Şerifini her kes bilirdi. Arşın titrememesi için hemen boşanmaya gidilmezdi.

Kirvelik gibi “Dünürbaşılık” diye bir kurumumuz vardı. Dünürbaşı; erkek ve kız tarafının sevip saydığı, sözünü dinlediği bir insandı. Gençlerin evlenmeleri sırasında görev yapan “Dünürbaşı” evlilik boyumca eşler arasında çıkabilecek anlaşmazlıkları da aralarına girerek çözer, böylece yuvamım yıkılmasını, ailenin dağılmasını, çocukların boynu bükük kalmasını önlemiş olurdu.

Boşanan veya eşi ölüp de dul kalanlar, yakınları ve komşuların araya girmeleriyle hemen yeniden nikâhlanır, toplumda nikâhsız kimsenin kalmamasına dikkat edilirdi. Çünkü Nur suresi 32. ayette; “Bekârlarınızı evlendirin” buyruğunun yerine getirilmesinde titizlik gösterilirdi.

Boşanan veya dul kalan özellikle hanımların, kocadan kalan malları ve mihri hiç esiksiz hanıma aitti ve ona verilirdi.

Milletimizin geçmiş dönemlere ait evlenme ve boşanma istatistikleri bu söylediklerimi ispat etmektedir.

Ama aradan bir müddet geçip de insanımız, Batılılaşma rüzgârları ile kavrulmaya başlayınca, aile yapımız, boşanmalar ve özellikle yalnızlığa terk edilen hanımlar (boşanmış ve dul hanımlar bugün toplumda horlanmakta, ikinci sınıf insan bile sayılmamaktadır) hayatın bütün yükünü kendi başına taşımaya mecbur bırakılmaktadırlar.

Hepimizin dilinde; “İyi çıkarsa kendilerinden, kötü çıkarsa senden bilirler. Sana çöp çatan derler.” Gibi sözlerle bu güm bekârlar, kendi kaderlerine terk edilmekte veya “yapabiliyorsan kendi eşini kendin bul” denilerek flört yapmaya zorlanmaktadırlar.

 

 

……………………………………………………………………

Allah ne buyuruyor..!

Flört yangını kitabım (5)  

ÜLKEMİZDE flört eden genç kız ve delikanlıların yüzde doksan dokuzu Müslümandır. Kızımız açıktır, cilvelidir. Oğlumuz yakışıklıdır, gelecek vaat etmektedir. Ellerinde birer akıllı telefon, dillerinde birer batı şarkısı… Üzerlerinde inandıkları din ile alakalı bir işaret yoktur. Onlara dışarıdan baktığınızda bunlar Müslüman değil bile diyebilirsiniz. Ama aynı gençler, İslam’ı savunmak noktasına geldiklerinde, karşısındakilere güçleri yettiğince anlatmaya çalışırlar. Bu şekilde ki gençlerle çok karşılaşmışımdır.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Ankara’da metro ve otobüslerde bana yer veren gençlerin hemen çoğunluğunu bu tip gençler oluşturur. Bana yer veren genci, kız olsun oğlan olsun, hemen bırakmam. Bu vesile ile onunla diyalog kurarım. Ona yazı yazdığım yerel gazetelerden takdim ederim ve ilave ederim. “Siz bana yerinizi verdiniz. Ben de size teşekkürü yazılı yapmak istiyorum” derim.

Delikanlı ve genç kızımız gazetedeki makalemi okurlar. Biraz sonra onların tebrik ve teşekkür dolu bakışları ile karşılaşırım. İşte bu sözleriyle hep İslam’a sahip çıkan bu gençlerimiz, bir taraftan da flört etmektedirler.

Konumuza dönmek gerekirse İslam yani yaratıcımız Allah, flört konusunda ne demekte ne buyurmaktadır?

Dikkat edilecek olursa buyruk bir Kaymakamdan değil, bir Validen değil, bir Bakandan değil, bir Başbakandan değil… Onları da yaratan Allah’tan gelmektedir.

Kâinatın yaratıcısı ve düzenleyicisi Allah (c.c) bizim dünya ve ahret saadetine (mutluluğuna) erişmemizi istiyor ve ekonomik, ahlaki, ilmi ve hukuki konularda bir takım emirler veriyor ve yasaklar getiriyor.

NİKÂHSIZ YAKLAŞMAYIN

Şurası iyi bilinmelidir ki, Allah’ın (c.c) haram kılarak yasakladığı şeylerde, fert ve toplum olarak bizim için zararlar vardır. Helal kılarak yapmamamızı istediği şeylerde ise bizim için faydalar bulunmaktadır.

Mesela içkinin, kumarın, zinanın, yalanın, hırsızlığın, haksızlığın v.b yasaklanmasında fert ve toplumun ezilmemesi ve sömürülmemesi gerçeği yatar. Kazancın temiz olması, ölçüde ve tartıda hakka uyulması, temiz yiyeceklerden yenilmesi ve içilmesi hep bizlerin mutluluğunu sağlamak içindir.

Bu fayda ve zararı sadece maddi boyutlarda almamak lazımdır. Bu zararların, ekonomik, sosyolojik, psikolojik boyutlarda da büyük zaraları dokunmaktadır.

Ferdin ve toplumun korunması, aile ocağının sağlam olmasına bağlıdır. Ailesi dağılan bir toplum da, dağılmaya mahkûmdur. Zina ve fuhşun yayıldığı bir toplumda aile olmaz, toplum dağılır, nesil üremez, toplum ihtiyarlaşır, aile saadeti bulunmaz, nesil bozulur, anne ve baba olma, bir evlat yetiştirme mutluluğuna erişilemez.

Bu ve benzeri kötülüklerin önlenmesi için Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerimde diğer bütün haramları “yapmayın…” derken, iş zina fiiline gelince, “zina etmeyin…” denmiyor, “zinaya yaklaşmayın… (İsra 32)” buyruluyor.

Bu buyruk ile Rabbimiz, zinaya gidebilecek bütün yolarlıda kapatmış oluyor. Yani gençlerin nikâhsız olarak birbirlerine yaklaşmaları da yasaklanmış oluyor.

Buna rağmen flört eden gençler Allah’ın bu yasağını çiğniyor ve pek tabiidir ki hem dünyaları berbat oluyor, Allah’ın emrine karşı geldiklerinden dolayı hem de ahiretleri…

Adına sevgi veya aşk denilen hislerle hareket eden bu gençler, acaba kendilerini bekleyen tehlikenin farkında mıdır?

Genç kardeşim; Tuttuğun el helalin değilse, helakin olabileceğini unutma…

Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (s.a.v) ise; “Gözlerin zinası bakmak, ellerin zinası tutmak, ayakların zinası gitmektir. Ferç (cinsel uzuvlar) bunu ya tekzib eder (kabul etmez) veya teyit eder (zina yapar) buyurmaktadır.

Görüleceği gibi dinimiz, bu yasaklar getirmiş ve “Ben Müslüman’ım…” diyenlerin uymasını istemiştir.

Allah’ın emirlerine uyup uymamak, bize bırakılmıştır. Eğer uyarsak bu bize, dünya ve ahret mutluluğunu kazandıracaktır. Eğer uymazsak, bu sefer “flört yangını” kitabımızda da anlatmaya çalıştığımız gibi dünya acıları ile karşılaşacağımız gibi, emri tutmamak ve emre karşı gelmekten dolayı da ahiret azabına uğrayacağız.

………………….

Batı çaresizlik içinde..!

Flört yangını kitabı (4)
Bir başka Batı ve aile raporunda, şunlar yazılı.
“Batı da aile” diye bir şey kalmadı. Büyük bir yozlaşma, büyük bir dram yaşanıyor. Toplum tamamen çürümüş vaziyette. Büyük bir cinnet yaşanıyor. Bir kaç nesil sonra Batı’da toplum diye bir şey kalmayacak.
Nüfus hızla yaşlanıyor. Açığı kapatmak için –faşist alt yapılarına rağmen- göçmen nüfusa göz yummak zorundalar.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Doğum oranını artırmak için ter türlü teşviki uyguluyorlar. Bir sürü paralar harcıyorlar ancak istedikleri neticeleri alamıyorlar. Üstelik doğan çocukların en az 3’te biri evlilik dışı doğumla dünyaya geliyor. Hatta bazı ülkelerde bu oran % 50 den fazla.

Bu korkunç rakamların üzerine boşanma oranlarını da eklerseniz, Batı’nın geleceğinin, babası bilinmeyen, aile ortamı yaşayamayan çocuklar olduğu gerçeği ile karşılaşırsınız. Babasız ve ailesiz bu çocuklar, kreşlerde büyüyor.

Aile diye bir şey kalmamış. Kadın “Annelik” vasfını kaybetmiş. Hayvan gibi yaşamak artık gündelik hayat gerçeği haline gelmiş. Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla yetinir olmuş. Bir zamanlar Amerikan yerlilerini katletmek için “Lûtîlik” iftirasınının arkasına saklanan Avrupa’da bugün hemcins evliliklerini yasallaştıran ülkeler var. Bu tür evlilik yapan insanlardan Bakan düzeyine gelenler var.

“Batı toplumu” çatır çatır çöküyor. Büyük bir cinnet yaşıyor.”

“Avrupa Parlamentosu için hazırlanan ‘Avrupa’da Ailenin Evrimi 2008′ başlıklık raporda, Avrupa’da günümüzde birçok insanın tek başına yaşadığı ve yaşlı nüfusun her geçen gün arttığı kaydedildi.
Yapılan araştırmalarda, AB üyesi ülkelerdeki her 5 hamilelikten 1′inin kürtajla sonuçlandığı vurgulanırken, 1980 ve 2006 yılları arasında evlilik oranının da yüzde 24 azaldığı, her 3 haneden ikisinin çocuğunun olmadığı ve yaklaşık hane sayısının yüzde 28′inde tek kişinin yaşadığı kaydedildi.”
Bu rapor 4-5 yıl öncesinin verilerini yansıtıyor. Her yıl çöküş bir çığ gibi büyüyerek devam ediyor.
“Avrupa Birliği istatistik kurumu Eurostat tarafından açıklanan son verilere göre üye ülkelerde boşanmalar yüzde 70′lere kadar tırmandı.

İngiliz Ulusal İstatistik Bürosu’nun yaptığı araştırmaya göre ülkede 1 milyon çift aynı evde yaşamıyor. Araştırmada, aile yaşamı açısından yeni bir olgunun oluştuğu ve resmi deyişle “ayrı evlerde beraberlik” olarak sınıflandırıldığı belirtiliyor.

Karşılıklı sevgi ve saygı… Bir de bebek… En güzel mutluluk…

AİLE HAYATIMIZ NASILDI

Milletimiz uzun yıllar aileyi çok kutsal bir kurum olarak kabul etmiştir. Çünkü ferdin saadeti, toplumun gücü hep ailenin sağlam kurulmasına bağlıdır.
Konuya girmeden hemen yazmam gereken gerçek şudur. Aile hayatımızın düzgün kurallara kurulduğu ve dayandığı devirlerde biz, dünyanın süper gücüydük.

Bizden habersiz bir korsan, Akdeniz de haydutluk yapamazdı. Uzak doğu ülkelerinden Japonya dâhil dört bir tarafta bizim sözümüz geçerdi. Ama aradan geçen yıllardan sonra aile hayatımız batı değerleri ile kurulmaya başladı. Biz, ABD, AB, İngiliz, Fransız hatta İtalyanların sözlerine bile kulak verir hale geldik.

Biz de bir aile mahremiyeti vardı ki onun başkaları tarafından bozulmasına asla müsaade edilmezdi. Mahremiyetin (aile gizliliği) korunmasına sokak kapısından başlanırdı.

Her kapı üzerinde iç içe iki halkalı tokmak bulunur, gelen misafir erkekse dış tokmağı çalarak kapıyı evin erkeğinin açmasını, eğer gelen hanımsa daha tiz ses çıkaran iç tokmağı çalarak, kapıya bir hanımın geldiğini haber verir ve kapıyı hanımının açmasını sağlardı.

Zamanımızda da bu inceliği yaşatan aileler bulunmakta eğer zil çalıyorsa bir yabancının geldiği, kapı tokmağı hafifçe tık tık vuruyorsa gelenin hem komşu ve hem de hanım olduğu anlaşılmaktadır.
Ailenin dağılması, yabancı birinin aile fertlerinin birisi ile yakın ilgi ve ilişki kurmasıyla bozulacağı bilinir ve evlerimiz “haremlik – selamlık” olarak tanzim edilirdi. Haremde evin hanımı, hanım misafir birlikte iken, eve gelen erkek misafirler de selamlık da evin erkeği ile birlikte bulunurlardı.

 

…………………………………..

Rüzgar fırtınaya dönüştü..!

Flört yangını kitabı (3) 
1995 yılında bizzat şahit olduğum bir olay, İsviçre gibi milli geliri çok yüksek bir ülkede gençliğin geldiği durumu tespit etmekte ve bize önemli ipuçları vermektedir.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Zurih’in ortasında bir büyük parkta kızlı – oğlanlı belki 500 – 700 kadar genç toplanmışlar. Onlar bir birleriyle aşırı samimiyet içerisinde konuşuyor, görüşüyorlar.

Onların biraz (100 veya 150 metre kadar) uzağında İsviçre polisi çepeçevre onları kuşatmış, onlar da beklemekteler. Ben yanımda beni gezdiren mihmandarıma (rehberime) sordum.

“Burası neresidir? Bu gençler burada ne yapıyorlar ve polis niçin onları kuşatmış, beklemektedir?”Mihmandarım (rehber);  “Başkanım, bu gençler uyuşturucu kullanan İsviçreli gençlerdir.

Polis bunların uyuşturucuda kullandıkları enjeksiyonunu bizzat dağıtmakta ve bu gençleri sürekli olarak kontrol altında tutmaktadır. Zira bunların çoğu AIDS virüsü taşımakta olduğundan aynı enjeksiyonu kullanmaları halinde birbirlerine uyuşturucu şırınga ederken AIDS mikrobu bulaştırmaktalar. Bunlar, polisin verdiği yeni enjeksiyonları kullanmakta ve kullandıktan sonra çöpe atmaktadırlar(!)” demiştir.

<> <> <>

Kadınlar ve kızlar, sokakta, iş yerinde, lokantada, kahvede ve her yerde soyunmuş, çevrelerinde ki erkeklerin dikkatlerini üzerlerine çekmek, onları tahrik ederek nikâhsız birlikteliğe gitmek için fırıldaklar çevirmektedirler.

Onlar için anne olmak, evladını kucağına alıp onu yetiştirmek, bir erkeğin eşi, bir evin hanımı olmak gibi yüksek duygular ortadan kalkmış, hepsi bu davranışlarıyla birer seks aracı haline getirilmişlerdir.

Sadece 3 – 5 dakikalık zevkin tatmin edilmesine odaklanan Batılı erkek ve kadınlar artık çocuk ta doğurmamakta, çocuk yerine köpek taşımayı tercih etmektedirler.

Avrupa ülkeleri ve Almanya da görülen “Maaş ve ücretlere çocuk zammı” uygulamaları da bir işe yaramamakta, Batı’da nüfus gittikçe azalmakta ve çocuklar ve gençlerin genel nüfus içerisinde ki oranları düşmekte, yaşlıların oranı ise gittikçe yukarılara doğru yükselmektedir.

Kızlar ve kadınların evlilik öncesi cinsel ilişkileri, onların tecrübe kazanmış olmalarına bağlanmakta 10 ve 11 yaşın üstünde hemen hemen bakire kız bulunmamaktadır.

<> <> <>

Batının büyük trajlı bir gazetesi olan İngiliz “The Daily Telegraph” gazetesi bu konuda şunları söylemektedir.
“İngiltere’de yayınlanan istatistiklere göre bu ülkede 2002 yılından bu yana 10 yaşında olan kız çocuklarından yaklaşık yüzde 15’i ve 11 yaşında olan çocuklardan yüzde 39’u hamile kalmaktadır.”

<> <> <>

Batı insanı, görüleceği gibi mutluluktan çok uzaktır.

Batıyı hemen arkasından takip eden ve AB (Avrupa Birliği) ne girmeyi kendine büyük hedef sayan Türkiye de o noktalara doğru hızla gitmektedir.

“Kel, merhem bulsa önce kendi başına sürer” atasözümüz bu gerçeği açıklarken maalesef ülkemiz insanını “Batılılaştıracağız…” diye yırtınanların, çığırtkanların mutlaka bu adamların bir takım menfaatlerinin (çıkarlarının) bulunması lazım gelir.

Aradan geçen 100 sene zarfında ülke insanımızın hayatı tamamen, Batılılara benzeme üzerine kurulmuş ve işte bu günkü aile faciaları çokça yaşanır olmuştur.

Bu lisede 90 kız öğrenci hamile ya da anne

ABD’nin Tennessee eyaletine bağlı Memphis kentindeki bir lisede, 90 kız öğrencinin hamile ya da doğum yapmış olduğunun ortaya çıkması Amerikan kamuoyunda şok etkisi yarattı.

Frayser Lisesi’nde, eğitim gören, yaşları 13 ile 17 arasında değişen kız öğrencilerden yüzde 26’sının hamile olduğu ya da bu eğitim yılı içinde doğum yapmış oldukları belirtildi. Amerikan televizyonlarında geniş yer bulan haberlere göre, çocuk yasta anne olan öğrencilerin en yoğun olduğu okullardan biri olan Frayser Lisesi’nde, 508’i kız, toplam 978 öğrenci eğitim görüyor.

Her dört kız öğrenciden birinin hamile ya da anne olduğu lisedeki hamilelik oranı, Memphis kentinin yüzde 15-20 arasında bulunan, küçük yaşta hamile kalan kız çocukları oranını da geçiyor. Reşit olmayan yaşta hamilelik, dünyada en çok ABD’de yaşanıyor. Hastalık Önleme ve Denetleme Merkezi’nin verilerine göre, ABD’de her üç genç kızdan biri, 20 yaşına varmadan hamile kalıyor.

Ülkede, bir yılda yaşları 13 ile 19 arasında değişen 750 bin genç kız hamile kalıyor. Bu hamileliklerden yüzde 80’inin istenmeyen, yüzde 81’inin de evlilik dışı ilişkilerden kaynaklanan hamilelikler olduğu belirtiliyor.

 

 

……………………………………………………………….

Batıdan esen rüzgar..!

Flört yangını kitabı (2) 

“Süper güç” olduğumuz ve bütün dünyaya nizam verdiğimiz, günler üzerinden henüz bir asır geçti. O yıllarda toplumumuz güçlü, ailemiz sağlamdı. Ne koca karısına ihanet etmeyi düşünürdü ne de karı kocasına… Aralarında sadakat denilen manevi bir bağ bulunurdu.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Erkek karısının, “Eşim bana Allah’ın bir emanetidir” diye inanır, her emanet gibi bu emanetin de bir sahibi bulunduğunu bildiği için ona şiddet ve baskı uygulayamazdı. Karı da kocasını, “onun rızasını kazanmam, benim cennete girmeme sağlar” diye inanır, kocasını saygısızlıkta bulunmazdı. Sonra her ikisi de ”Bir talak (boşanma) olursa arş titrer” diye inanır, birbirlerini kusurlu davranışlarını hoş görerek, affedici olulardı. Böylece yuvalar uzun ömürlü olur, en küçük şeyde hemen boşanmaya gitmezlerdi.
Tanzimat fermanından bu yana ülkemizde, bir kuvvetli bir Batılılaşma cereyanı estirilmiş, batının fen ve teknik alandaki bazı buluşları bizi adeta bir mıknatıs gibi kendisine çekmiştir. Aydınlarımız (okumuş yazmış kesim) her fırsatta Batılılaşmaktan dem vurmuş, fakat Batının teknik ve fennini değil, hak ve hakikatlerden uzak, kendine bile mutluluk getiremeyen adet ve uygulamalarını almış, kendi milli değerlerine sırt dönmüşlerdi.
Batı, bütün tarih boyunca kuvveti, çoğunluğu, çıkarı, asaleti üstün tutmuş, kendi dışındaki ve özellikle Müslüman ülkelerin insanlarına büyük zulümler yapmış hala da yapmaya devam etmektedir.
Bizim değerlerimiz ise kısaca; her insanın doğuştan elde ettiği, yaşama hakkı, aklın korunması, neslin korunması, malın korunması hakları, emek karşılığı doğan hak, anlaşma gereği doğan hak, adalet gereği haklarının insana sağlanması olarak tanımlanmaktadır.
Aydınımız, İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” sözünü hiç düşünmemiş, bile…
Balkanlarda, Kafkaslarda, Birinci dünya savaşında Afrika’da İspanyolların, Fransızların, İtalyanların, Rusların, Ermenilerin, Yunanlıların yaptıkları katliamlar unutulacak gibi değildir. Daha dün denecek kadar yakın olan 1915 de Ermenilerin milletimize uyguladığı katliamlar. 1963, 1974 de Makaryos Papazı öncülüğünde EOKA’nın Kıbrıs katliamları, 1990 yıllarda Avrupa’nın göbeğinde ve Avrupalıların gözleri önünde Bosna’da uygulanan ve 15.000 kişinin katledildiği Sırp katliamları, lisan-ı hal ile bize haykırıyor ve sanki Batılılara karşı bizleri uyarmaya çalışıyorlar.
Ya Irak’a ne demeli… 11. Eylül’de ABD’de ki ikiz binalara insansız uçaklarla yapılan saldırıları (bu bir komplo idi) bahane edilerek, 2003 de Irak’a giren koalisyon güçleri (ABD, İngiliz, Fransız, İtalyan v.b) Irak’ta bombalanmamış şehir bırakmamış, bir milyondan fazla Iraklıyı öldürmüş, yüz binlerce Iraklı hanıma tecavüz edilmiş, mallar talan edilmiştir.
Afganistan… Rusların boyunduruğundan kurtuluyor, ABD’nin ve Avrupalıların boyunduruğu altına giriyordu. Sanal (hayali) âlemde oluşturulan bir “El Kaide ve Bin Ladin” fobisi, Afganistan yerle bir edilmesine yetiyordu. Şimdilerde ise Pakistan ayni anarşi ve terör ortamına çekilerek ayni akıbete uğratılmaya çalışılıyordu.
Ya Filistin… Dün denecek kadar yakın bir zamanda (1900’lü yıllar) İspanya’dan kovulan Yahudilere bizim kucak açmamıza ve vatanımıza yerleştirmemizle ortaya çıkmışlar, bunlar bize şükran duyacaklarına, Filistin’de halkı çoluk-çocuk, kadın-erkek, genç yaşlı demeden katletmektedirler. Katledemediklerini de uyguladıkları ekonomik ambargolarla yok etmeye çalışmaktadırlar.
Elbette İsraillilerin dayandıkları ve destek aldıkları büyük dayanak, ABD ve Avrupa ülkeleri olduğunu söylemeye lüzum yoktur. BM (Birleşmiş Milletler), NATO ve diğer Avrupa ülkelerinin kurmuş oldukları kuruluşlar İsrail’e destek olmaktadırlar.
Dünya üzerinde İslam devriminden bu yana bağımsız hareket edebilen tek ülke olan Iran da, bu günlerde batının hilesine ve tuzağına düşürülmeye çalışılmaktadır.

BATI AHLAKI VE GENÇLİK
Batılıların kendi dışında ki ülkeler ve özellikle de İslam ülkelerine yaptığı taarruz ve tecavüzlerin burada hesabını tutacak değilim. Tarih bu cinayet ve katliamların listesini tutmuş bulunmaktadır. Ama bu adamların uyanıklığına bakın ki “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” sözüne uygun olarak kendi caniliklerini bize yıkmaya çalışmakta ve bunda başarı sağlamaktadırlar. Nerede bir Müslüman görseler (sadece Türkler değil) hemen “Terörist” damgasını bastırmakta, ellerinde ki medya vasıtasıyla birçok saf insanı da aldatmaktadırlar.
Bugün Batı’da “çıkar – menfaat” en önde giden duygulardır. Batılı çıkarı için gerekirse kendi anne ve babasını kesmektedir. Batı kaynaklı bütün polisiye film ve romanlarda katilin, maktul’ün yakını bir insan olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir gün kendi çocuklarının da kendisini kesebileceğini düşünmeden…
Batıda ki milli gelirin yüksekliği, bazı insanlarımızda Batı hayranlığını ortaya çıkarmış, ancak bunlar zenginliğin peşine değil, modasını, fuhşunu almışlardır. Hâlbuki bu zenginlikler, bir sömürü çarkının Doğu aleyhine ve Batı lehine çalışır olmasıdır.
Bunların kendi insanlarına karşı davranışları da yukarıda ki vahşiliklerine paralel olarak devam etmektedir. Ana belli değil, baba belli değildir. Avrupa’da gerçek babasını arayan o kadar çok insan vardır ki, hayret edersiniz.
Kadın erkek ilişkileri teşvik edilmekte, içki, sigara, uyuşturucu, kumar ve zina alenen (açıkça) işlenmektedir.

 

………

Flört Yangını

Bu yazım, hazırladığım “Flört yangını” isimli kitabımın önsözüdür. Söz konusu kitabımı makaleler halinde sizlere takdim ettikten sonra sizlerin istifade için kitap olarak da çıkacaktır.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Bu kitabımı dernekler, vakıflar, sendikalar, partiler, spor kulüpleri, okul ve cami dernekleri ile birçok insanı bünyesinde barındıran diğer kuruluşlar toptan alarak kendi üyelerine dağıtmalıdırlar. Ümit ederim ki bu kitabı okuyarak flört yapmaktan vazgeçen birçok genç kızımız kurtulsun, bu yangına düşmesin.

ÖNSÖZ

HAYATIMIN büyük bir bölümünü milletimizin ve insanlığın saadeti için harcadım ve çalışmalarımı bu sahaya tahsisi ettim. Çünkü benim için “Milli Görüş” milletimizin ve tüm insanlığın mutluluğunu istemek ve bunun için her türlü fedakârlığı yaparak çalışmak idi. Kur’an kursaları Federasyonu, Milli Gençlik Vakfı, HAY-DER Hayırda Yarışanlar Derneği hep aynı gayenin tahakkuku için kurulmuş ve çalışmalar yaptığım kuruluşlardır.

Bu çalışmalarda hedeflerim; “Mutlu insan, Sağlam aile, Güçlü toplum” u kurmak istiyordum. Bu gün ülkemizde hatırı sayılır sayıda bir “Milli Gençlik” varsa ve kendinden söz ettiriyorsa, bu uğurda yapılan çalışmalardandır.
Ancak yetiştirmeye çalıştığım bu gençliği, hislerinden yakalayarak, kendilerine maddi imkânlar vaat ederek, karanlık değirmenlerinde öğütüp yok etmek, isteyen güçlü lobiler (güç odakları) de yok değildi.

Akıldan çok hisleri ile hareket eden gençlerimizi erkekse kızlarla, kızsa erkek arkadaşlarla çözmek, onların ideallerini körelterek his taraflarını ve şehvetlerini öne çıkarmak ve böylece bir millet yok etmek isteyenler vardı.
1980 ihtilalı sonra bunların gençlere attığı slogan; “Dövüşme, seviş…” idi. Bunlar toplumun temeli olan aile kurmak, bir yuvamın mutlu ferdi olmak, evlatlar yetiştirmek gibi ahlaki talepleri yok etmek için harıl harıl çalışıyorlardı.

Bir millet, kız ve kadınlarının milli değerlere bağlılığı ile millet olur ve bunlar bu değerlerden uzaklaştırılır ve orta malı kadınlar yapılırsa ortada milletten eser kalmazdı. Onun için ellerinde ki medya körüğü ile durmadan ahlaksızlıkları pompalıyorlar, felakete duçar olmuş bir kızımızın haberini anlatırken, sanki okuyucuyu/seyirciyi tahrik ederek anlatıyorlardı.

Ve kızlarımız şunu iyi bilmelidirler ki birisinin başına istenmeyen bir şey geldiği zaman inanın en çok ben üzülüyorum. “Şimdi bu kızımızın dünyası da ahreti de zindan olacak. Ne yapacak şimdi bu kardeşimiz” diyorum.
Bu kitabımı da onları bekleyen tehlikelerden korumak ve her birinin hayalinde ki “beyaz atlı prens…” ile evlenerek mutlu yuvalarını kurabilmeleri için hazırladım. Tabii erkeler içinde hayallerinde ki “Pamuk prensesi” bulmayı vaat ederek…

Yukarıda flört yapmaya yeni başlayan iki gencin fotoğrafını koydum. Bu işin başlangıcıdır ve gönül hırsızlığının nasıl ve ne kadar cazip yapılmakta olduğunu göstermektedir. Bu fotoğrafı görüp de bütün hayat bu şekilde devam edecek zanneden kızlarımızı şimdiden ikaz ederek diyorum ki “Hayır. Bu işler böyle başlamakta ama böyle devem etmemektedir”

Genç kızlar;
Bütün ziynetlerinizi sizi nikâhlayacak olan kocalarınıza vermek istemez misiniz?
O halde bu kitabı okuyun…

Delikanlılar;
Evleneceğiniz kızın sizden önce başkalarıyla flört yapmasını ve sanki ısırılmış bir elmanın talibi olmak ister miydiniz? O halde siz de flört yapmayın ve bu kitabı okuyun…

Bu kitapta, bu işlerin nasıl başlayıp nasıl devam ettiğini ve nasıl neticelendiğini birlikte inceleyeceğiz. Temennimiz, hiçbir kızımızın “Flört yangınına…” düşerek yanmamasıdır.

Kitabı isteyeceğiniz adres;

Dernek merkezinden ve
Orhan Candan candan.orhan@gmail.com
Kazım Karabekir Cad. Murat Çarşısı 39/56 İskitler/ANKARA
Tel: 0.312.384 10 30

 

……………………………………………

Panelistler

Güncel konular yazı serisi 

Yazılarımı takip eden okuyucularım bilirler ki 3 seneden beri HAY-DER Hayırda Yarışanlar Derneğini adında bir dernek kurduk ve yürütüyoruz. Bu büyük hayrı bize nasip eden Rabbimize şükürler ediyoruz.

Dernek çalışmalarımızda, hangi faaliyeti yapmaya kalkışsak, o hareketin gerçekleşmesinde gereken fikir, personel, imkân, mekân, araç gibi bütün şartların birbiri arkasından oluştuğunu görüyoruz. Bundan dolayı da bir kere daha Allah’a şükrediyoruz.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Derneğimizin “HAY” adı, sizin de tahmin ettiğiniz gibi Cenab-ı Hak’kın Esma-ül Hüsna’sından bir ismidir. Bu adı her okuyan ve söyleyen aynı zamanda Allah’ın bir adını zikretmektedir. “Hayırda Yarışanlar” ise Bakara suresi 148. Ayet başta olmak üzere birçok ayette bize; “Kötülük de değil, iyilikte ve hayırda yarışın…” şeklinde bir emr-i ilahidir.

Bizler, Müslüman olarak zaten “hayatı iyiliğe programlamış insanlarız” Elimizden, dilimizden başkalarının eziyet çekmemesi ve her şeye ve her kese iyilik yapmamızın emredilmesi de bunu sağlamaktadır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) çok maruf (bilinen) bir Hadis-i Şeriflerinde; “Hayrun nas, men yefeunnas – İnsanın hayırlısı, insanlara faydalı olanlarıdır” buyurması da bizi hayra yönlendirmektedir

Derneğimizin hedefleri; “Mutlu insan, Sağlam aile, Güçlü toplum” olarak belirlenmiştir. Aslında bunlar birbirlerine bağlı ifadelerdir. Mutlu insan olmazsa güçlü toplum olmaz. Güçlü toplum varsa mutlaka, aile sağlam kurulmuştur da ondandır.

Pek tabidir ki bu ifadelerimiz, beraberinde birçok müesseseyi de kurmamızı gerektirecektir. Kur’an kusları, yurtlar, eğitim kurumları, konferans salonları, spor salonları gibi tesisler ile gazete, dergi, radyo ve televizyon gibi iletişim vasıtaları bunlardan bazılarıdır.

PANELLER ZİNCİRİ

Derneğimiz hedefleri olan“Mutlu insan, Sağlam aile, Güçlü toplum” konularında, birbiri arkasına (birer aya ara ile) 3 panel hazırlamakta ve bu her ifadeyi ilim adamlarımızın müzakeresine sunmak istemekteyiz. Bu paneller de ilmi konuşmalar kitapçıklar birer kitapçık haline getirilerek halkımızın ve gençlerimizin istifadesine sunulacaktır.

Böylece özünde hayır yapma özelliği bulunan evlatlarımızın, bu gün içine düştükleri sigara, içki, uyuşturucu, kumar ve zina ile kendilerine, hırsızlık, soygun, adam öldürme, ırza tecavüz gibi başkalarına yaptıkları kötülüklerin önlenmesini sağlamış olalım.

Derneğimiz panelist tespitinde, aşağıda ki ilanı yayınlamıştır. Ankara’da yapılacak bu panellerimize konuşmacı olmak isteyenlerin e-mail ve telefonlarını bekliyoruz.

Şurası da bir gerçektir ki bu çalışmalarda elbette mali desteğe büyük ihtiyacımız vardır. Mübarek Ramazan’a da girerken bu konuda desteklerinizi de bekliyoruz. Şartlı bağış yapanların telefon veya e-mail adresimize şartlarını belirtmelerini de isteriz.

Adresimiz; Maltepe, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı 88/1 ANKARA

Tel–Faks: 0.312.230 51 25 Gsm: 0.532.275 50 69” dur. Web sitemiz henüz kurulmamıştır.

 

PANELİSTİMİZ OLUR MUSUNUZ?

  • Birer ay ara ile yapacağımız 3 panel için konu başlıklarını ve bu konuların konuşma başlıklarını görüyorsunuz.
  • Her panelde 4 panelist konuşma yapacaktır.
  • Aşağıdaki konuşma başlıklarını uygun buluyorsanız bize bildiriniz. Bulmuyorsanız yeni tekliflerinizi yazmanızı bekliyoruz.
  • Bunlarda hangisine panelist veya panel yöneticisi olarak katılmak istersiniz?
  • En geç bir hafta içinde bize dönmenizi önemle rica ederiz.

Selam ve saygılarımızla… Nevzat Laleli Genel Başkan nevzatlaleli@gmail.com

Mutlu insan,

- İnsanımız mutlu mudur?

- Mutlu olabilmenin şartları nelerdir?

- Mutluluk ve din ilişkisi…

- Mutluluk ve siyaset ilişkisi…

Sağlam aile,

- Sağlam aile nasıl kurulur, hangi esasları uygular?

- Aile bireyleri arasındaki bağ nasıl olmalıdır?

- Kadın ve erkeğe düşen görev ve sorumluluklar…

- Kadına şiddet nasıl önlenir?

Güçlü toplum

- Günümüzde toplumumuzun durumu nedir?

- Güçlü toplumdan ne anlarız? Örneklemeler…

- Güçlü toplum nasıl kurulur ve nasıl çalışır?

- Güçlü toplum ve medya ilişkisi…”

………………………….

 

 

Baş nasıl belirlenmeli

Gençlik inceleme yazı serisi 

Adına 1. Akabe biatinde Peygamberimiz, Müslümanlara onların başı olduğunu da kabul ettiriyor ve her hal şart altında kendisine itaat edeceklerinin sözünü alıyordu. Biat sözleşmeleri bunu açıkça göstermektedir.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

İman, bir insanın kelime-i tevhit veya kelime-i şahadet getirmesiyle olurken biat, Müslümanların Peygamberimizin elini tutmaları şeklinde gerçekleşiyordu. Nitekim Fetih suresi 10. Ayetinde Rabbimiz biat konusunda; “Sana biat edenler gerçekte Allah’a biat etmişlerdir. Allahın eli o biat edenlerin eli üstündedir…” buyurmakla “biat etmenin” kendi emri yani farz olduğunu bildirmektedir.

Ertesi yıl yani bisetin 13. yılında Medine’den Mekke’ye gelen Müslümanların sayısı 75 e çıkmıştı. Bunlardan ikisi de kadındı. Bu kafile yine Akabe kayalıklarına çıktı ve Peygamberimize orada biat ettiler. Buna da 2. Akabe biati denilmektedir.

Kadınların biati, Peygamberimizin elbisesinin bir ucundan tutarak veya bir kap içindeki suya önce Peygamberimiz elini sokup çıkartıp sonra da kadınların o suya ellerini sokmaları şeklinde tamamlanmıştır.

Medine de sayıları 80 – 90 kişi kadar olan Müslümanlar henüz başsız, yani sevk ve idareden yoksunlardı. Bu arada Mekke’den birçok Müslüman da Medine hicret etti.

Ancak hemen ifade etmeliyim ki atalarımızın; “kırk işçi, bir başçı” sözü henüz gerçekleşmemişti. Bu oluşum, Peygamberimizin Hazret-i Ebubekir efendimizle Medine’ye Hicret etmeleriyle gerçekleşti ve böylece Peygamberleri aynı zamanda başları (başkanları, komutanları) olan bir sosyal yapıya kavuştular.

Medine de toplanacakları, kararlar alacakları, seriyeler (askeri müfreze) sevk edecekleri, Medine dışına elçiler gönderecekleri ve Medine dışından gelen elçileri kabul edecekleri, ilmi çalışmalar yapacakları, gelen davalara bakacakları ve bunları karar bağlayacakları, düğünlerini akt edecekleri ve nihayet ibadet edebilecekleri bir binaya ihtiyaçları vardı. Mescid-i Nebevi birçok amacı gerçekleştirmek için kurulan bir bina oldu.

Peygamberimizin kurduğu bu teşkilat piramidi, görüleceği gibi tepeden başlayarak kuruluyor, sonra da ihtiyaç olan konularda vali, komutan, İslam’a davet elçileri tayin (atama) suretiyle gerçekleşiyor, bu piramidin tabanını ise Medine’de ki Müslümanlardı.

YUKARIDAN AŞAĞIYA KURULAN PİRAMİT

İslam’da devlet piramidinin yukarıdan aşağıya oluşumunun diğer örnekleri Peygamberimizin vefatından sonra Halifelerin intisabında (belirlenmesinde) takip edilen yollardır. Halifenin belirlenmesi, Medine’de ki tüm Müslümanların oyları ile olmadı.

Hz. Ebu Bekir, ben-i Sakafe de toplanan Ensar (Medineli) ve Muhacirlerin (Mekkeli) önde gelenleri bir araya geldiler. Burada Hazret-i Ömer’in, Ebu Bekir’e biat etmesiyle Halife belirlenmiş oldu. Diğer sahabeler de Ebu Bekir efendimize biat ederek yeni başlarına (başkan, emir, halife, reisi, imam) kavuştular. Daha sonra da Medine deki ve Mekke de ki bütün Müslümanlar yeni Halifeye biat ederek teşkilat yapısını güçlendirdiler.

Ebu Bekir Efendimiz, kendisinin hayattan ayrılacağını anladığı zaman yerine Ömer’e biat edilmesini ve onun Halife yapılmasını istemesi, devlet piramidi oluşumunda karşımıza çıkan ikici bir metottur. Nitekim Müslümanlar, bu isteğe uydular, hiçbir Müslüman nefsaniyet yaparak “Halife seçiminde benim görüşüm ve kararım alınmadı” demedi. Çünkü onlar, Halifelerin belirlenmesinde uygulamalarının İslami bir sistem olduğunu biliyorlardı.

Hazret-i Ömer’in namaz kılarken sırtından bıçaklanarak ağır yaralanması üzerine orada bulunan Müslümanlar, halife olarak kendilerine kimi teklif ettiğini sorunca Hz. Ömer; “Hz. Osman’ın ve oğlum Abdullah’ın da içinde bulunacağı 6 kişilik bir heyetin, kendi içlerinden birisini Halife seçmelerini istedi. Ama oğlum Halife olmasın” dedi. Niçin oğlun Halife olmasın deyince de “Bir evden bir kurban yeter” diye cevap verdi.

Bu heyet Halife olarak Hazret-i Osman’ı belirledi ve Müslümanların ona biat etmeleri için adını ilan etti.

Hazret-i Osman’ın da bir müddet sonra şehit edilmesi üzerine Sahabeler mescidde toplandılar. Bedir Eshabından olan Hz. Ammar Bin Yasir ve Eba Eyyup El Ensari (Eyup Sultan) nin (Müslümanların ileri gelenleri) istekleriyle hep birlikte Hazret-i Ali’ye biat ettiler.

Böylece Hz. Ali’nin Halifeliği başlamış oldu.

Kendisi Şam valisi olduğu halde Hz. Osman’ın kanını bahane eden ve devletin başına seçilen Hz. Ali’ye biat etmeyen Muaviye ve oğlu Yezit, ihtilafların çıkmasına ve Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimiz başta olmak birçok Müslüman’ın kanının dökülmesine sebep olmuşlardır.

Görüleceği gibi Peygamberimize yapılan biatler olsun, Halifelerin belirlenmeleri şekli olsun, hepsinde “Devlet piramidi” tepeden itibaren kurulmuştur. Önce Baş belirlenmiş sonra devletin diğer uzuvları oluşmuştur.

Fıkıh âlimlerimiz bu tatbikata bakarak Halife (baş, imam, reis, başkan) belirlenmesi işinin o toplumun ileri gelenleri tarafından belirlenmesini daha sonra bütün Müslümanların ona biat etmeleri kuralını vazetmişlerdir.

İslam’da devlet piramidi, tepeden aşağıya göre kurulmakta, zamanımızda olduğu gibi tabandan tepeye doğru kurulmamaktadır.

Bu uygulamalarda, insanları bir yarışma içerisine sokan ve hizip, kulis, tefrika, çatışma gibi kardeşi kardeşe düşüren, nefsanî davranışların oluşmasına imkân yoktur.

Halife seçimi, 2 – 3 sene de bir yapılmamakta, bir Halifenin görevi onun ölümüne kadar devam etmektedir.

Orada “yenilikçi-gelenekçi, ak saçlı-genç” gibi kelimelerin de yeri yoktur.

Devlet idaresi ve işleri, devamlılık sağlamakta, her gelenin kendine göre icraat yaptığı bir yaz-boz tahtası olmamaktadır.

………………………………………………………………………..

Soma”da biz de ağlıyoruz

(16 Mayıs’14)

13.Mayıs.2014 Salı günü vardiya değişimi esnasında her iki gurup da kömür ocağında iken, elektrik trafosu patlaması neticesi ocak girişinde bir göçük meydana geldi ve 270′den fazla maden işçisi ocakta mahsur kaldı.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Aldığımız son haberlere göre de ocakta ölen işçilerimizin sayısı 232’ye yükselmiş bulunmaktadır.

Bu kaza münasebetiyle başta Soma’yı, sonra bizleri ve bütün Türkiye’yi yasa boğan bu patlama sonunda hayatını kaybeden madencilerimize, Allah’tan rahmet, kederli aile ve yakınlarına başsağlığı dileriz.

Manisa’nın Soma ilçesindeki maden ocağında yaşanan patlama ile Türkiye çok sayıda evladını kaybetmiş, yüzlerce ailenin ocağına ateş düşmüştür. Aileler reissiz, kadınlar dul ve masum çocuklar babasız kalmışlardır.

Maden ocakları ölümleri, bizim gibi geri kalmış ülkelerin kaderi gibi gözükmektedir. İleri ülkelerde o kadar geniş güvenlik tedbirleri alınmaktadır ki oralarda ocak kazaları olsa bile ölümler çok az sayıya indirilmiş bulunmaktadır.

Ocaktan yaralı olarak çıkartılan bir işçimiz hastaneye kaldırılırken…

Bu münasebetle bir açıklama yapan HAY-DER genel Başkanı Nevzat Laleli; “İnsan hayatı, bu kadar ucuz olmamalıdır. Her maden ocağı felaketinde saçımızı-başımızı yolduğumuz halde gerekli önlemler alınmıyor ki bir sonrakinde yine saçımızı-başımızı yolmaya mecbur kalıyoruz.

Bu olaylar gösteriyor ki önlem diye alınanlar sadra şifa önlerler değil, halkın gözünü boyamaya matuf önlemler olmaktadır” demiştir.

Soma’da felakete maruz kalan insanların hemen yardımlarına koşan ve onları bu acılarında yalnız bırakmayan hükümet yetkililerine, sivil toplum kuruluşlarına ve siyasi partilerimizin yöneticilerine, ocakta mahsur kalan işçilerimizi çıkarmak için gece sabahlara kadar çalışan kurtarma ekiplerine, güvenliği sağlayan güvenlik kuvvetlerine ve yaralıları en hızlı şekilde hastaneye taşıyan sağlık elemanlara teşekkür ederiz.

………………………………..

 TOPLUM VE TEŞKİLATLANMA

Gençlik inceleme yazı serisi

İnsan, topluluk halinde yaşamaya mecbur bir varlıktır. İhtiyacı olan her şeyi bir insanın kendisinin yapması ve kullanması mümkün değildir. Değişik üretim ve imalat madde ve malzemeleri, ihtiyacı olan insanlar tarafından alınarak kullanır.

Dışarıdan gelebilecek her türlü tehlikelere karşı da (düşman, tabii afetler) o tehlikenin bertaraf edebilmesi için yine insanlar topluluklar halinde yaşamaya mecbur kılar.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Bizim toplumumuzda ilim öğrenmek ve nefis terbiyesi yapabilmek de gene toplum halinde (cemaat) yaşamamızı gerekli kılmaktadır.

İnsanlar, toplum haline gelirlerken duruma göre ya öbek öbek (cemaat) olarak veya adına teşkilat (piramidi) şekilde bir araya gelmektedirler.

Konumuz “teşkilat piramidi” olduğundan biz bu yazımızda piramidi ve bu piramidin oluş şekli üzerinde durmaya çalışacağım.

Toplumun güçlenmesini sağlamak, o topluma gelebilecek her türlü tehlikeyi bertaraf edebilmek, toplumu oluşturan fertler arasında bir organizasyon kurmak, toplum için gereken işlerin yapılabilmesi için görev taksimatları yapmak, o görevlerin takip ve intacını sağlamak, insanların bir piramit görüntüsünde bir araya gelmeleri ile mümkündür.

Piramidin en üstünde o topluluğu idare eden bir başkan bulunur. Bir aşağı kademede onun yardımcıları, danışmanları yer almıştır. Daha aşağı kademede yukarıdan verilen emirlerin ve isteklerin yapılmalarını sağlayacak yöneticiler gelmektedir. En alt tabakada ise yönetilenler yani halk (teşkilat üyeleri) yer alır. Bu piramidin tepesinde bir kişinin bulunmasına rağmen en alt kademesinde belki de milyonlarca insan vardır.

PİRAMİDİN KARŞIMIZA ÇIKTIĞI YERLER

Teşkilat piramidi, bu yapıya sahip derneklerde, vakıflarda, partilerde, belediyelerde, askeri kuruluşlarda, şirketlerde ve nihayet devletin kuruluşunda karşımıza çıkmaktadır.

Bir derneğin başkanı vardır, yardımcıları vardır. İlk halkanın altında o derneğin il ve ilçelerde ki şube ve temsilcilikleri bulunur. Hepsinin altında o derneğin üyeleri yer almıştır.

Bir askeri kuruluş olan orduda da başta bir Genel Kurmay Başkanı bulunur. Sonra Kara, hava ve deniz kuvvetleri komutanları ile Jandarma komutanı bulunur. Piramidin başından aşağıya doru inildikçe daha küçük rütbeli subaylar ve en alt tabakada ise erat (askerler) bulunmaktadır.

Devlet yapısı da yine teşkilat piramidi şeklinde organize olmuş insanlar topluluğudur. En başta Devlet Başkanı veya Cumhurbaşkanı yer alır. Sonra Başbakan veya Bakanları, daha sonra Müsteşarlıklar ve Genel Müdürlükler bulunur. Her bir Bakanlığın il ve ilçelerde birimleri ve en tabanda da halk bulunmaktadır.

Yukarıdan verilen emirler ve taleplerin aşağı katmanlarda ki insanlara ulaşması, aşağı kademelerde yapılan işlerin sonuçlarının (raporlarının) yukarıya iletilmesinde görevli insanlar vardır. Böylece bu piramidin aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya devamlı bir canlılık ve hareketlilik bulunur.

Bu organize insanları yok etmek veya o toplumu kendi isteklerine esir etmek isteyen o toplumun düşmanları, öncelikle bu piramidin başında bulunan insanla uğraşırlar. Onu öldürerek (Pakistan Devlet Başkanı Ziya-ül Hak gibi) saf dışı bırakmak veya değiştirmek suretiyle piramidin içinde yer alan bütün insanları kendi arzularına göre kullanabilirler.

ASR-I SAADETTE SOSYAL YAPI

Peygamberimiz, İslam’ın ilk tebliğ (duyurma) döneminde yalınız bulunuyor ve yalınız çalışıyordu. Yapılan tebliğler karşılık buldu ve birer ikişer insanlar inanmaya ve Müslüman olmaya başladılar.

Peygamberimiz, bu yeni Müslümanları eğitmeye, onları inandıkları bir davada nasıl fedakârlık (mal, gençlik, sıhhat, ilim ve nefes) yapmaları gerektiğini onlara telkin ediyor ve hatta bunu sadece nazari (teorik) olarak değil ameli (filen) yapmalarını da sağlıyordu. Bu işler için ise “darül Erkam – Erkam’ın evi” ni kullanıyordu. Bu sosyal yapılanma bugün bir alim veya bir Şeyh efendinin etrafında toplanan ve adına “cemaat” denilen şekildi.

Ancak bu sosyal yapı Müslümanları, Mekke Müşriklerinin zulümlerinde kurtarmaya yetmiyor, Mekke’de yaşanan kötülüklerin Müslümanlara bulaşmasına engel olamıyor ve Müslümanların inandıkları gibi yaşamalarını sağlayacak bir ortam sağlayamıyordu.

Müslümanlarda ki bu sosyal yapının değişmesi ve onların “Teşkilat piramidini” şeklinde organize olmaya başlamaları, ancak bisetin (Peygamberliğin) 12. yılında karşılaşıyoruz.

Medine’den Mekke’ye gelen 12 Müslüman, Peygamberimizle Akabe kayalıklarında buluşarak, ona biat ettiler. Medineli Müslümanlar bu biatlarıyla, Allah ve Resulüne iman etmekle kalmamış, Hazret-i Muhammed (s.a.s) Efendimizi kendilerine Baş (İmam, reis, komutan) olduğunu da kabul etmiş oluyorlardı. Nitekim Peygamberimiz, bu oluşumu gizli tutmak ve oluşumdan Müşriklerin haberdar olmasını önlemek için “Biat merasimini” Darül Erkam’da yapmamış, Mekke’den 10 km. kadar uzakta “Akabe kayalıklarında” yapmıştı.

İmam-ı Gazali Hazretleri İhyay-ı Ulumiddin adlı eserinde Peygamberimizin 3 vasfı (özelliği) olduğunu, bunlardan ilkinin “Nübüvvet vasfı (Peygamberlik)” ikincisinin “İmamet (Başkanlık, liderlik, ordu kumandanlığı) vasfı” üçüncü vasfının ise “Hâkimlik, kadılık vasfı” bulunduğunu belirtmektedir.

Asr-ı Saadet Müslümanları, Peygamberimizin Nübüvvet vasfına İman, İmamet vasfına biat, Hâkimlik vasfına da verdiği kararlara kabul etmekle karşılık vermişlerdir.

…………………………………………………………………………

Eğri Kılıçla Doğrultmak

Gençlik inceleme yazı serisi /06 mayıs 2014

Görülen bir yanlışın tenkit edilerek düzeltilmesi çok önemli bir husustur. Ancak tenkit edilen bir şeyin iç yüzünün çok iyi bilinmesi gerekir. Bu iyice bilinmeden yapılan tenkit, insanı her zaman zan’na ve pek tabii, sui zanna (kötü zan) düşürür.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Zamanımızda, “Tenkit etmek benim hakkımdır” diyerek bir toplantıda (bilhassa genel kurul toplantılarında) mikrofonu eline alan bir adamın, muhatabına (söz söylediği insana) veya muarızına (karşısındakine) ağzına ne gelirse söylemesi şeklinde anlaşılıyor. Bu konuşma esnasında hakaretler yağdırıyor. Biraz daha coşarsa tehditler ve küfürler savurmaya başlıyor.

Elbette karşısındaki muhatabının da arkasında kendini destekleyen bir gurubu vardır. Onlar da bu sözlere, karşı tehditler ve hakaretler yağdırmaya başlıyorlar. Sonra küçük bir kıvılcım bu öfkeli iki gurubun birbirleriyle kavgasına yetiyor da artıyor. Sandalyeler havada uçuyor. Kafalar kırılıyor, gözler patlatılıyor. Her iki taraf da “vatan kurtaran aslan” edası içinde birbirlerine düşman kardeşler oluyorlar.

Aynı amaçla bir araya geldikleri cemiyetlerini sadece toplantı sistemindeki yanlışlıklarla parçalamış oluyorlar. Eğer bunlar bir siyasi parti çatısı altında oluyorsa ( birçok siyasi partide bu manzaralara şahit oluyoruz) kendi içinde birlikteliği koruyamayanların ülke idaresine geldiklerinde millet bütünlüğü nasıl koruyacakları merak konusu oluyor.

TENKİT DÜZELTMEK İÇİN YAPILIR

Her hangi bir şeyi tenkit etmeden önce, bir yanlışı veya hatayı tespit ederek onu dillendirmeyi isteyenlerin düşünce tarzı şu olmalıdır.

Tenkit yapılacaksa, mutlaka bir yanlışı düzeltmek adına olmalı, tenkit eden kendini ortaya çıkarma, topluluktan puan toplama, kendini ispatlama, karşıdakilerin moralini bozma veya kendi tarafına moral verme adına olmamalıdır.

İkincisi, her insanın yanlışı ve kusuru olabileceği baştan bilinmelidir. Hiç kimse ne kadar bilgili ve tecrübeli olursa olsun hatasız değildir. Bir gün veya bir konuda mutlaka hata edebilir. Ben hiç hata etmem diyenin bu sözü aslında kendisi için büyük bir hatadır.

Nitekim Cenabı Hak bir Kutsi hadiste; “Eğer siz hatasız kullar olsaydınız, sizi helak (yok) eder ve yerine hata eden ama af dileyen kullar halk ederdim” buyurmaktadır. Bizzat Allah’ın (c.c) himayesi (koruması) altında olan Peygamberler dahi adına “zelle” denilen küçük hatalar yapmışlardır.

Üçüncü önemli kural; “Benim hata olarak gördüğüm şey, aslında olması gereken şeydir ve o işi yapmak elzem (lazım) olabilir” diye düşünmeli, tenkit etmeden önce insaflı olunmalıdır. Nitekim bazı tenkit edilen olayların iç yüzü açıklanınca tekidin haksız olduğu anlaşılmakta ve hatta özür dilenmektedir.

Adaletiyle Dünya’ya örnek Hazreti Ömer (r.a) bir gün üzerinde yeni dikindiği elbiseyle hutbeye çıkarak; “Ey insanlar. Dinleyin ve itaat edin…” diye konuşmaya başlayınca, cemaatin içerisinden bir Müslüman ayağa kalkarak;

Ey Ömer. Ne seni dinleriz, ne de sana itaat ederiz” demiştir. Hz. Ömer bunun sebebini sorunca da; “Ey Ömer. İkimiz de aynı gaza’da (savaşta) bulunduk. O savaşta elde edilen ganimetten ben de senin gibi payıma düşeni aldım. Ancak bana verilen kumaştan benim gibi zayıf bir insana bir elbise çıkmazken, sen nasıl oluyor da iri vücuduna bir elbise yapabilecek kumaş alıyorsun?” der.

Hz. Ömer, sözün burasında cemaat arasında bulunan oğlu Abdullah’a seslenerek; “Konuş, ya Abdullah” diyerek onun konuşmasını ister.

Abdullah bin Ömer de; “Aynı gazada ben de bulunmuştum. Ganimetten benim payıma da bir elbise bile çıkmayacak parça düşmüştü. Hâlbuki babamın Halife olarak yeni bir elbiseye ihtiyacı vardı. Ben, bana düşen parçayı babama verdim. Babam her ikimizin kumaşından kendisine bir elbise yaptırdı. İşte üzerindeki elbise budur” der.

Hz. Ömer’e itiraz eden şahıs tekrar ayağa kalkarak; “Konuş, Ya Ömer. Seni hem dinleriz ve hem de itaat ederiz” diyerek tenkidinden döndüğünü bildirir.

TENKİT (ELEŞTİRİ) NASIL YAPILIR

Dördüncüsü, tenkit edeceğim diye konuşmanın ölçüsü kaçırılmamalı, itidalli (temkinli) olunmalıdır. Hele tenkit ederken hakaret veya küfür kesinlikle yapılmamalıdır.

Beşincisi, tenkit itham ve hakaret şekline dönüşmemeli, o konunun aslını öğrenmek için sorulan bir soru şeklinde konuya yaklaşılmalıdır. Bu maksadın da karşıdaki insana hissettirmesi muhatapla kurulacak diyalogun yumuşak olmasını sağlayacaktır.

Dikkat edilecek bu temel esasların yanı sıra tenkit duruma göre şu üç şekilde yapılabilir.

Eğer bir hareketi veya şahsı bir toplum içerisinde tenkit edilecekse; tekit edilen şahıs deşifre edilmeden, onun adını veya anlatılacak olaydan onun adının çıkarılması planlanmadan yapılmalıdır. Yapılan tenkitte benzer bir olay anlatılır ve “bu olayın bize uygun değildir” denilerek yapılan hata ihsas edilmeli ve hatanın önlenmesine çalışılmalıdır.

Tenkitte ikinci bir şekil, eğer sözünüzü dinleyeceği tahmin ediyorsanız, hatayı yapanı bir kenara çekerek; “Bak kardeşim. Şu yaptığın hatadır. Bunları bir daha yapmasan iyi olur” gibi cümlelerle hata eden ikaz edilir.

Tenkidin üçüncü bir şekli ise hata yapanı, bir üst makama bildirmektir. Hatalı olan şahıs memursa amirine, evlatsa babasına, öğrenciyse hocasına hatanın kim tarafından nasıl yaptığı anlatılarak onun hatalı şahsı düzeltmesi istenmelidir. Bir üst makam ise usulü dairesinde hatalı şahsa durumu bildirerek hatanın böylece düzeltilmesi sağlanmalıdır.

Bu hareket kesinlikle bir gammazlama ve şikâyet olmamalı, hareket içerisinde hata yapan şahsın ikazını ve hatanın düzeltilmesini esas almalıdır.

Tenkit edilen kişiler ise kendisine yapılan ikazlara memnun olmalı, “ne mutlu ki benim hatalarımı bana söyleyerek beni daha doğru işler yapmamı sağlayan dostlarım ve kardeşlerim vardır” demelidir.

Toplum olarak bu hususlara dikkat etmemiz halinde, fertler arasındaki dostluk ve kardeşlik bağları güçlü olacağından, “toplum güçlü bir toplum” olunacak, aksine hareketler toplumda insanları birbirine bağlayan bağları zayıflatacaktır. Eğer tenkit hastalığı yaygınsa bu o toplumun yıkılıp yok olmasına kadar gidecektir.

 

…………..

 

Gençlik inceleme yazı serisi     

29 Nisan 2014 @ 00:01

Tek kalp, tek vücut olmak..!

İslam, kendi müntesiplerini (bağlılarını) tek kalp, tek vücut olarak görmek ister. Bunu birçok ayette ve birçok hadis-i şerifte ortaya koymakta, Müslümanların bu özelliğe uymaları halinde dünya ve ahret saadetine erişeceklerini aksi halde dünya ve ahirette “elim bir azaba uğrayacaklarını…” (Saf suresi 10 – 11. Ayetler) haber vermektedir.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

İslam’ın kaynakları bu hakikati haykırırken, Asr-ı saadet bu birlikteliğin örnekleri ile doluyken, zamanımız Müslümanlarının birbirinden kopuk parça parça olması, elbette ki zamane Müslümanlarının hele hele onları tesiri altında bulunduran bir takım şeyhlerin ve idarecilerin nefsaniyetinden başka bir şey değildir.

İkaz ve irşad edildiğimiz bir Hadis-i Şerifte; “Aynı sofrada ve aynı kaptan yemek yiyen sahabeleri görünce Allah’ın Resulü; Bir gün gelecek ki Ümmetimin düşmanları onların üzerine sizin şu kabın üzerine geldiğiniz gibi her yönden geleceklerdir” buyurdu.

Sahabeler sordular; Ya Rasulallah… O gün Ümmetin sayısı az mı olacak?”

“Hayır. Çok olacaktır. Ama onlar, su üzerinde ki saman çöpleri gibi dağınık bulunacaklardır” buyurdu.

Ben baş olayım, benim sözüm daha doğru, benim taraftarım daha çok gibi İslam’ın değer vermediği ama zamanımız sistemlerinin baş tacı yaptığı bu nefsaniyet hali, bu havada olanların, onlara uyarak yanlışa gidenlerin ve içinde bulundukları toplumun aslında her gün başını ağrıtacaktır. Ama hey hat… Her şey görene, kör’e ne…

BİRLİK OLMAK ŞARTTIR

Cenab-ı Hak, kitabı keriminde; “Hepiniz, Allah’ın ipine sarılın, ayrılıp tefrikaya düşmeyin…(Ali İmran 103)” buyurarak, bizlerin sosyal hayatta nasıl hareket etmemiz gerektiğini açıklamaktadır. Allah’ın ipine sarılmak, Kur’ana sarılmaktır. Kur’an ise baştan sona serapa birlik ve beraberlik emretmektedir. Arkasında gelen ayette ise zaten ayrılıp tefrikaya düşmemiz yasaklanmış (haram kılınmış) bulunmaktadır.

Saf suresinde geçen bir ayette ise “Bünyan-ı mersus…” buyrularak Müslümanlar arasında ki birlikteliğin “bir duvarın tuğlalarının birbirine girift olması…” tarifi yapılmaktadır.

Müslümanların birlikteliği, pratik olarak nasıl sağlanır? sorusunu kendimize sorar da bunun cevabını ararsak, karşımıza onların tek baş (başkan, reis, imam, lider, önder) etrafında toplanmalarından başka çözüm çıkmaz.

İşte Asr-ı Saadet böyle bir yapıya sahipti. Aynı zamanda toplumun İmamı (lideri, komutanı) da olan Peygamberimizin vefatından sonra onun yerine (İmamet makamına) geçen halifeler (Devlet başkanları) döneminde de İslam birliği korunmuştur. Bu birlik sayesindedir ki İslam toplumu saadet içinde yaşarken, bu saadeti kendi dışındaki insanlara ve topluluklara da taşımış, oralara fetihler gerçekleştirmişlerdir.

Bir kere daha ifade etmeliyim ki fetihler, bu günkü işgallere benzemezler. Fetihler, toprak kazanmak, ülkeler elde etmek, orada ki insanlara zor ve baskı uygulamak değil, o insanların da mutlu yaşamalarını sağlamak için yapılır.

Osmanlı da yine tek başa bağlılık devam etmiştir. Rahmetlik ninem her zaman; “Oğlum… Baş başa bağlı, baş şeraite bağlı…” der, belki de bilmeden sistemi tarif ederdi. Osmanlı’nın yıkılmasından sonra ise ortalık karıştı ve “horozu çok olan yerde, sabah tez olur” kaidesi işlemeye başladı. Bu zayıflığımızdan dolayıdır ki bu gün İslam âleminde kan ve gözyaşı hâkimdir.

Aklı eren siyasi otoriler; “Müslümanlar güçsüz değil, başsızdır” diyerek, yaşanan problemi yorumlamaktadırlar.

NEFSİNE UYANLAR OLACAKTIR

Ebu Hureyre (r.a) rivayetindeki bir Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v); “Ben-i İsrail’i Peygamberleri idare ediyordu. Bir Peygamber ölünce onun yerine ikinci bir Peygamber geçiyordu. Ancak benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Ama ardımdan emir sahibi Halifeler gelecektir. Ancak onlar müteaddid de (çok da) olabilirler.

Orada bulunanlar, “Onlar hakkında bize ne buyurursunuz? Ya Resulallah…” dediklerinde Peygamberimiz (s.a.v); “İlk biatınıza (bağlılığınıza) sadık kalın ve onlara hakkını verin”(Buhari, Enbiya 50) buyurmuştur.

Yine bir başka Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v); “Bir İmamınız (emiriniz) varken ikinci bir İmam çıkarsa, ikincisinin boynunu vurun” buyurmaktadır.

Âlimlerimiz boynunu vurun ifadesini, “ikincisinin etrafında toplanmayın ki o, ortaya çıkmaya cesaret edemesin” diyerek yorumlamışlardır.

Peygamberimizin sevgili torunları Hazret-i Hasan ve Hüseyin efendilerimiz, nefsine uyan ve etrafına topladığı bir takım adamlarla baş olma iddiasındaki Muaviye ve onun oğlu Yezid’in adamları tarafından şehit edilmişlerdir.

Selçuklularda ve Osmanlılarda da zaman zaman taht kavgaları yaşanmış, bu kavgaların taraftarları arasında birçok masum insan ölmüş ve çok kan dökülmüştür.

İslam tarihinin her döneminde bazı insanlar nefsinin isteği veya dış tahriklerle kapılarak baş olma iddiasına kapılmışlardır. Bunlar bu istekleriyle Müslümanların birlikteliğini bozarak, onları badirelerin içerisine sürüklenmesine sebep olmuşlardır.

Osmanlıda birlik ve beraberliğin muhafazası için işi yani tahta çıkmak ve tahtta kalmak işi sistemleştirilmiş, 700 sene boyunca ihtilaflara sebep olabilecek olaylar fazlaca yaşanmamıştır. Şehzadelerin taht talepleri henüz kımıldanma döneminde, Sultan’ın hafiyeleri tarafından Payitah’ta haber vermesi ile işler önlenmiş ve nadiren de olsa, isyan çıkaran şehzade idam edilmiştir.

……………….

Mısır’da Hukuk Katlediliyor

15 Nisan 2014

Mısır’da darbe ile iş başına geçen ve yaptığı askeri darbeyle kendisini o makama getiren insanın idam edilmesini isteyen Sisi Firavunu, şimdi de uydurma mahkemesinden 529 İhvan-ı Müslimin’nin idam edilmesinin kararını çıkarttırmıştır.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Zor kullanarak eline geçirdiği iktidarı, kendi kör nefislerinin tatmininde kullanan bütün diktatörler, ülkelerini bir yangın yerine çevirmekte, ağlayan, sızlayan, merhamet dilenen insanların gözyaşına bakmamaktadırlar. İnsan haklarıymış, hukukmuş bu evrensel kelimeler onlar için hiçbir mana ifade etmemektedir.

Tarihe göz attığımız zaman bu tip Derebeyleri, Neronları, diktatörleri, Firavunları bol bol görmek mümkündür. Bir şartla ki bu zalimlerin yaşadıkları devirler, sonradan gelen nesiller için bir lanet devri olarak şerle yâd edilmektedir.

Pek tabiidir ki bir adı da “Hak” olan Rabbimiz, bu zalimleri ve kâfirleri “yüzün koyu cehenneme atacağını bildirmekte, onların orada ebediyen (sonsuzu kadar) kalacağını” ifade etmektedir.

Son devrin İslam âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu ve benzeri zalimler için; “kâfirler için yaşasın Cehennem” diyerek, bu bahse son noktayı koymuştur. Biz de aynı şeyi söylüyor ve “Firavunlar için de yaşasın cehennem” diyoruz.

 

Mısır Cumhur Başkanı Mursi, Peygamberimizi ziyaretinde…

DEMOKRASİ HAVARİLERİ NEREDE

Batılıların ve bizde ki Batıcıların pek önem verdikleri(!) Demokrasi ile ve yüzde 52 oy alarak seçilen Devlet Başkanı Mursi, daha bir yılını bile doldurmadan General olan ve Genel Kurmay Başkanlığını yürüten Sisi tarafından darbe ile düşülerek hapsedildi.

Uydurma hâkimler, uydurma mahkemeler ve uydurma gerekçeler bir birine eklendi ve şimdi Mursi idam edilme noktasına gelmiş bulunmaktadır. Mursi ile birlikte 529 İhvan-ı Müslim’in yöneticisini de aynı şekilde idam edilmek istenmektedirler.

Biz, Avrupa ülkelerinden, AB ve ABD’den Mısır’da ki bu zulme karşı durmalarını beklemiyoruz. Onlar 80 senedir yaptıkları icraatlarda Müslümanlara karşı yapılan zulümlere hep bigâne kalmışlar, hatta ellerine geçirdikleri fırsatlara bizzat kendileri de zulmetmişlerdir.

Ancak Müslüman ülkelerin yöneticileri ve özellikle de Türkiye hükümet yetkilileri… Bunlar nerededirler?

30. Mart seçimlerinde yaptığı her açık hava toplantında eline alarak “Haşhaşiler” diye yüklendiği insanlar kadar önemi yok mudur bu insanların ki bizim hükümetimiz ve ağzını açıp tek beyanat vermez, bu konuda bir tek aksiyon göstermezler.

Nerede bu konuda yetkililerin olayı kınayan beyanatları, nerede BM’leri devreye sokma çalışmaları, nerede Müslüman ülkelere ziyaretler yaparak onların da bu meş’um olaya karşı çıkmalarını sağlama çalışmaları.

Aziz, Milletimize sesleniyoruz… Mısır’da ki masum kardeşlerinizi unutmayınız. Bütün dualarınızda onları zikrediniz. Allah’tan o kardeşleriniz için Dünya ve ahret saadeti isteyiniz. 529 kardeşimizin haksız idamlarına karşı nerede bir tepki olursa bu tepkilere siz de katılınız. “Büyük fırtınalara yön veren gücün küçük kelebeklerin kanat çırpışları olduğunu…” unutmayınız. Bu azgın Sisi Firavunun da sonunun, o Musa (a.s) ve kavmine zulmeden o eski Firavunlar gibi olmasını Yüce Allah’dan isteyiniz.

Dünyanın neresinde olursa olsun, “Mutlu insan, Sağlam aile ve Güçlü toplum…” hedeflerine ulaşmak için çalışan HAY-DER Hayırda Yarışanlar Derneğimiz, Mısır’da yaşanan bu “Hukuk katliamını” bütün kalbiyle kınar, en kısa zamanda masumların “Dünya ve ahret saadetine kavuşmalarını…” Züntigam (zalimlerden intikam alıcı) rabbimizden dileriz.

“Mısırlı kardeşlerimiz ve bütün dünya bilsinler ki onlar yalnız değildirler. İbrahim’in ateşini söndürmeye giden karınca gibi HAY-DER her zaman onların yanında ve yardımında olacaktır.”

 

………

Nerede Kız Okullarımız..!

Nereye gidiyoruz yazı serisi

28 Şubat 1997`de ki MGK (Milli Güvenlik Kurulu) toplantısında ortaya atılan insan haklarına aykırı, gayri demokratik uygulamaları, dönemin iktidarı 42. Erbakan hükümetine yaptıramamışlardı.

30 Haziran 1997`den sonra iktidara gelen DSP ortaklı ve DTP destekli ANAP Mesut Yılmaz hükümeti, 11.Ocak.1999 tarihinde hükümet olan Bülent Ecevit azınlık hükümet ile 28.Mayıs.1999 tarihinde iktidara gelen DSP – MHP – ANAP hükümetleri ise adeta “çalmadan oynayan gelin” misali bu istekleri büyük bir heyecanla yapmışlardı.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Anayasaya göre bakanlar kuruluna tavsiye niteliğinde kararlar vermesi gereken MGK, Anayasayı çiğneyerek Bakanlar Kuruluna adeta baskı uygulamış ve gayri demokratik kararların uygulanmasını istemişti. Nitekim aradan geçen 15 sene sonunda 28 Şubat mucitleri yakalarını hukuka kaptırmış ve uzun bir yargılama dönemine girmişlerdi.

Şu neticeye bakın ki savcıların müebbet (ömür boyu) hapis talebi istedikleri 28 Şubat tutukluları birer ikişer serbest bırakılmışlardır.

Münevver Karabulut’un Cem Garipoğlu’yla okul arkadaşlığı ile başlayan ve sonu ölümle biten macerası hepimizi derinden üzmüştü..!

 

BİR ÖNEMLİ KONU

28 Şubat öncesi, bizim kız okullarımız vardı.

Kız liselerimiz, Kız meslek liselerimiz, Kız İmam Hatip okullarımız ve Özel kız okullarımız öğretim veriyordu. Benim ilk iki kızım İmam Hatip Okulu mezunu iken, son iki kızım ise Özel kız lisesinden mezun olmuşlardı.

Bu okullar o günden bu yana 28.Şubatçıların istekleri doğrultusunda karma yani kız erkek karışık öğrenim yapmaktadırlar. Yani kızlar ve erkek öğrenciler birlikte oturuyor, birlikte yiyip içiyor, birlikte çalışıyor, birlikte oynuyor ve birlikte kumruluk yapıyorlar. Tabirimi mazur görün, “ateşle barut yan yana getirilmiş…” bulunmaktadır.

Caddeler, sokak araları, kafeler, piknik alanları şimdi genç kız ve erkek öğrencilerle dolup taşmakta, derslerini asan öğrenciler buralarda kâğıt veya tavla oynayarak, nargile içerek vakit geçirmekte ve hatta baş başa sevişmektedirler.

Şurası unutulmamalıdır ki daha genç hatta çocuk yaşta kız ve erkek öğrencilerin bir arada bulunması, birbirlerine nikâhsız yaklaşması aile kurumumuzun dinamitlenmesi ve toplumumuzun yok olması manasına gelir.

Bir kısmı daha evlenmeden, bir kısmı da evlendikten sonra dökülen ve boşanmalarda oranın % 80’lere ulaştığı bu flört eden genç kızlar, daha sonra bir yuvada sorumluluk yüklenerek nasıl anne olabileceklerdir? Özellikle flörtte dökülerek “eli böğründe kalan…” kızlar, daha sonra bir gence nasıl hanım olacak, nasıl mutlu olacak ve çocuklarına nasıl annelik yapacaklardır?

TOPLUMUN TEMELİ AİLEDİR

İnsanlar, dağ başlarında mağaralarda tek başına yaşayamazlar. Onlar ancak toplum olarak yaşamak zorundadırlar. Ancak bu toplumun başka toplumlar tarafından esir edilmemesi, kendi ihtiyaçlarını kendi üreterek karşılaması, böylece de başka toplumlar tarafından sömürülmemesi gerekmektedir.

Eğer siz toplumun temeline dinamit koymakla eş değerde olan genç erkek ve kızların okullarda, caddelerde, sokaklarda, kafelerde birlikteliklerine izin verirseniz, bu önce aileyi ortadan kaldırmanız sonra da toplumu yok etmeniz demektir.

Bir önemli konu da zinanın toplum içinde hızla yayılmasıdır. Zina bir toplumda yayılırsa o toplum sonunda Ad, Semut, Lut kavimleri ve Batıda ki Sodom ve Gomore toplumları gibi helak olacaklardır.

Batının önemli ülkelerinden Fransa’da bu gün nikâhsız doğan çocukların sayısı nikâhla doğan çocukların sayısına ulaşmış bulunmaktadır.

Avrupa, bu gün toplum olarak bir çıkmazın içine girdiğinin farkına varmış ve sadece Kilisenin okullarında değil devletin okullarında da kız ve erkek ayrı öğrenim kurumları kurmaya başlamıştır. İsrail’de ise bu kural daha yaygın bir şekilde uygulanmakta belediye otobüslerinde ya otobüsler veya kadınlarla erkeklerin binecekleri kapılar ve oturacaklar yerler ayrılmış bulunmaktadır.

İKTİDARIN RENGİ, İCRAATLARIDIR

12 senedir büyük bir çoğunluklar AKP Erdoğan hükümeti iş başındadır. Bu çoğunluğu ile istediği kanunu çıkarmakta hatta Anayasayı bile çıkarmaya cesaret etmektedir.

Sorulduğu zaman kendilerine “Biz de Erbakan’ın talebeleriyiz veya onlar da Erbakan’ın talebeleri…” gibi cevaplar vermektedirler. Biliyoruz ki bir şeyle övünmek yetmemekte, onun yolunda gitmek veya ona benzemek gerekmektedir.

42 senedir birlikte çalıştığım Erbakan Hoca, kendi iktidarında 28 Şubatçılara prim vermediği gibi eğer bu gün tekrar iktidara gelmesi mümkün olsa hemen 28 Şubat öncesi var olan kız okullarımızı açardı. Böylece bu asil milletin ırz, haysiyet ve şerefini korur, aile yapımızı güçlendirir, toplumumuzun güçlü bir toplum haline gelmesini sağlardı.

Şimdi aynı talebi, kendisini “Muhafazar” ilan eden, konuşmalarında Allah lafını ağzından düşürmeyen 12 yıllık iktidara sahip AKP’li Erdoğan hükümetinde de istiyoruz ve diyoruz ki “Nerede bizim 28.Şubat öncesi kız okullarımız?”

AKP’nin dindar seçmenine de sesleniyor, “AKP Milletvekili ve Bakanlarının bulunduğunuz il ve ilçelere gelmesi halinde onlardan bu haklı talebinizi isteyiniz ve onlara; “Nerede bizim 28.Şubat öncesi kız okullarımız” deyiniz.

12 senedir kendileri idrak ederek kız okullarımızı bize geri vermediklerine göre, bizler isteyerek yapmalarını sağlayalım. Görüyorsunuz ki “Ağlamayan çocuğa, bunlar da meme vermiyorlar

——–

 

25 Mart”14 Sali

Seçimlerle nereye gidiyoruz (7)           

Önümüzdeki yerel seçimler milletimiz için tarihi bir fırsattır, dönemeçtir. Çünkü insanlar seçimlerde, aslında partileri değil, kendi geleceklerini seçmektedirler. Herkesin geleceğini oy verip desteklediği partinin zihniyeti ve gelirse icraatı belirleyecektir.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Oyumuz da sadece kendimizin ve yakın çevremizin değil 70 milyon milletimizin, milyarlarca ezilenin İslam âleminin ve tüm insanlığın hakkı vardır. Çünkü oy verdimiz partilerin bütün iyilik ve kötülükleri ile bunların yan etkilerine ortak olunmaktadır.

Bu seçimler, iktidarda ki AKP ile ana muhalefet partisi CHP’nin meydanlarda birbirlerine atıp tutmasının kafalarda doğurduğu “işte karşımızda iki parti var” imajından ibaret değildir. Aslında sandık başına giden bir vatandaşımız yirmi parti arasından birini değil, AB veya ABD birini mi yoksa Milli görüşümü seçecektir, buna karar verecektir.

ABD, faiz ve sömür demektir, “ümüğümüzün sıkılması” demektir. AB bağımlılık demektir, işbirlikçilik demektir. Avrupa, işsizlik, açlık, yokluk ve zillet demektir. Yüksek Hızlı Trenler, hava meydanı ve uçaklar, deniz altından tüp geçit yapılması için aldığımız krediler ile her şeyin kontrolünü onlara bırakmamız demektir.

Önümüzdeki seçimleri ABD’ci bir partinin kazanması halinde milletimiz bu günkü ekonomik, sosyal ve siyasal krizlerden daha kötüsüyle karşılaşacak demektir. Seçim sonra yağmur gibi yağacak zamları, yeni vergileri şimdiden kabul etmek demektir.

Oysa  mikroptan ilaç ve faizden fayda gelmez. Bunlarla bir ülkenin kalkındığı asla görülmemiştir. Venezuala ve Malezya’nın kalkınma hamlesi Batı ile göbek bağılarını kesmesi ile gerçekleşmiştir. Elbette her zaman ikili anlaşmalar yapılır. Ancak bu anlaşmalarda “nimet – külfet dengesi” ne dikkat etmek gerekir.

YA MİLLİ GÖRÜŞ

Size, “Milli görüşün” edebiyatını yapmaktan daha çok 1973 – 1978 arası ile 1996 – 1997 arasında yarım yamalak (koalisyon halinde) iktidara gelmiş olan “Milli Görüşlü hükümetlerde” neler yapılmış milletimize neler kazandırılmış bunları iyice düşünmenizi tavsiye ediyorum. Hatırlamakta zorlananlar veya yaşı küçük olup ta o yakın devreleri henüz bilemeyenler yaşı müsait olanlardan öğrenebilirler.

Ağır sanayi hamlesi… Fabrika yapan fabrika… Her ile bir fabrika…” gibi hamlelerle 200 ağır sanayi fabrikası kurulması için yoğun çalışmalar yapılmış, 1978 sonunda “Güneş motel oyunuyla” bu hükümet düşürülürken, fabrikalardan 70 tanesi bitirilmiş, 130 tanesi ise programı gereği zaman içerinde bitirileceği var sayılmıştır.

Bunların içerisinde “Motor fabrikası (Konya) Traktör fabrikası (Konya) Elektronik cihazlar fabrikası (Aydın) Elektromekanik (gaz ve su türbinleri) cihazlar (Diyarbakır) Hidrolik makineler (Trabzon), TUSAŞ Türk uçak sanayi A.Ş’nin Uçak sanayi fabrikaları, İş makineleri fabrikası (Polatlı ve Kulu) ve daha yüzlerce ağır sanayi fabrikası…” iç ve dış borçların faizlerinden kurtarılan paralarla yapılmaya çalışılmıştır.

Şimdi bu fabrikaların yerinde yeller esmekte ve çoğu da yabancılara satılmış bulunmaktadır.

1996’da Refah-yol hükümeti kurulduğunda “asgari ücret belirleme komisyonu” toplantı halindeydi ve bir evvelki Başbakan Mesut Yılmaz, kendi iktidarında işçiye % 5 – 10 gibi zamlar verirken yeni hükümetin ilk zammı % 50 oldu. Arkasında 6 ay sonra bir % 50 zam daha verdi. Memuru böyle, emeklisi, dul ve yetimi maaşlarını böyle zamlı aldı. Köylüsü, çiftçisi, üreticisi böyle yüksek taban fiyatları aldı.

Sonra 28.Şubat’ın tahribatını yaşadık ve 28.Şubatın ürünü olan partilerin birbiri arkasına hükümete geldiklerini görmekteyiz. Bütün kazanımlarımızı kaybettiğimiz gibi ekonomik, sosyal ve ahlaki sıkıntıların içerisine sokulduk, krizlerle boğuşur hale getirildik.

SAADET Mİ FELAKET Mİ

Siyasi hayatımızda belirgin çizgilerle ortaya çıkan üç dönem göze çarpmaktadır.

1950 – 1974  “Alalım dönemi, Efendim ne lazım… Dışarıdan alalım…”

İkinci dönem, Milli Görüş zihniyetinin hükümette bulunduğu dönemler;

1974 – 1979Yapalım dönemi, Efendim, kendimiz yapalım…” dönemleri,

Üçüncü dönem AKP’nin tek başına iktidar olduğu dönmemler;

2002 – 2014Satalım dönemi; Ne var ne yok, satalım, satalım efendim…” dönemi.

Bu dönemde ülkemizde bu da bizim diyebileceğimiz bir şey kalmamış bütün fabrikalarımız, Televizyonlar, Bankalar, arazi ve arsalar yabancılara satılmıştır. Türk Telekom, cep telefonları hatları, stratejik mal ve malzeme üreten tesisiler, “Ne olmuş yani alıp ta götürmüşler mi?” sloganlarıyla, “Babalar gibi satarım” beyanlarıyla satılmıştır.

Bu satışlardan elde edilen paralar nerede mi? Onu ne siz sorun ne biz cevap verelim. Bunlar “Dış borç faizleri” olarak (2009 yılında 57 milyar dolar – her hafta bir milyar dolardan fazla – faiz ödeyecekler) yine yabancılara verilmiştir. Şimdi ne elimizde kurulu bir tesisimiz kalmış, ne de onların satışından elde dilen paralar… Borcumuz mu? Bu kadar ödemeye rağmen borcumuz da bunların faizleri de azalmamış, artmıştır.

GENEL SEÇİME BASAMAK

Önümüzde ki seçimler bir genel seçim olmayıp yerel seçimlerdir. Dolayısıyla iktidarı değiştiremeyiz” sözü doğrudur. Ancak bu seçimde iktidarın partisinin aldığı oyların, iktidarın icraatlarının onaylanması, desteklenmesi olacağının iyi bilinmelidir.

İkincisi de bu seçimler bir geçiş dönemidir. Ya ABD’ci partilerinin veya Milli görüşün partisi Saadet Partisini iktidara taşımanın provasını yapılmış olunacaktır.

Ben iktidarın belediye reisini onaylamıyorum ama o gelmezse ana muhalefet partisinin başkanı gelir, onun icraatı daha kötüdür” diyenlere;

Hayrın kendisi varken, iki şerden birini tercih etmeye mecbur değiliz. Hepimiz ona yönelir, evlatlarımızın ve torunlarımızın geleceğini kurtarırız” dememiz gerekir.

Şunu da unutmamak lazımdır ki bu yerel seçimlerde baraj korkusu yoktur. Hangi aday ne kadar almışsa o rey onun hanesine yazılacak ama demokrasi gereği oy çokluğunu sağlayan belediye başkan adayı Belediye Başkanı olarak seçilmiş olacaktır.

………..

Neleri nasıl yapmalı..!

Seçimlerde nereye gidiyoruz (6)

Her neslin (kuşağın) daha önce yapılmış ve belli bir noktaya gelmiş insanlardan faydalanmak yerine, aynı tecrübeyi kendilerinin yeniden yapmaya kalkışması, her sahada ilerlemenin olmaması ve zaman kaybından başka bir şey değildir. İnsanların birbirlerinin tecrübe ve deneyimlerinden faydalanmaları, o insanlar başta olmak üzere toplumun her sahada daha ileri noktaya gitmesini sağlayacaktır.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Belediye başkanlığı kendi belediye kadrosunu sevk ve idare ederken bir taraftan da hizmet üretmek ve iş yapmak mecburiyetinde bir insandır. Halkla iyi ilişkiler içerisinde olmak, onların belediye başkan ve personeli ile yapılan hizmetlerden memnun olmasını sağlamak elbette onların gözetmesi gereken en önemli hususlar arasında olmalıdır.

Ancak bir işte başarıya ulaşmanın kriterlerini kısaca ve özet olarak tekrar gözden geçirecek olursak bunların;

HİZMET ALABİLMENİN ŞARTLARI

Başkanın kendisinin, meclis üyelerinin ve kendilerini seçen insanların manevi

değerlere sahip olması ve bu değerlerin korunmasına büyük önem vermeleri iş yapabilmenin en önemli şartıdır. Buna kadro çalışması denilir.

Bir fabrikanın her bir makinesi ve dişlisi nasıl planlanan üretimdeki görevini yerine getirirse işte uyumlu kadro çalışması da bunun gibidir. Siz hiç bir fabrika da bazı makine ve dişlilerinin üretim planlamasının tersine veya kendi çıkarına çalıştığını duydunuz mu? Ama maalesef uyumsuz ve sadece çıkar için çalışan kadrolar, kendini, yakınlarını ve yandaşlarını gözeten insanların bulunduğu ekipler, yeterince hizmet üretmeleri mümkün değildir.

Her işlerinde adaletten ayrılmamaları ve işleri ehline vermeleri şarttır. Bir kadronun uygun ve ehil insanla doldurulması iş yapmanın en önemli esaslarından biridir.

Partizanlığın geçerli olduğu günümüzde artık derdimiz “işe uygun adam bulmak” değil “adama iş bulmak” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu olumsuz davranış hizmet imkanlarını ortadan kaldırmaktadır.

Zira göreve başlattığınız personel kadronun beklediği işi kendisi yeterli olmadığından yapayınca o makamda iş akışında bir yığılma olmakta bu yığılma sonuca tesir ederek hizmeti, üretimi azaltmakta veya durdurmaktadır.

Rüşvetin her türlüsüne karşı olmaları esas olunmalıdır.

Bilindiği gibi rüşveti almak, haksızlığa boyun eğileceğinin işareti, rüşvet vermek ise hakkı olmadığı halde bir insana hak tanımak ve ona başkalarının hakkını vermek demektir.

Rüşvet vererek iş almaya kalkışan bir müteahhidin manevi yapısı daha baştan bozuk demektir ve bundan her türlü kötülük beklenebilir. Bu adam yaptığı binanın demirinden ve betonundan çalarsa belki binayı tamamlar ama bir müddet sonra o bina göçmeye ve içindekilerini yok etmeye müncer olacaktır.

İSRAF EDEN İFLAS EDER

İsrafın (savurganlığın) önlenmesi şarttır. Tutumlu olmaktan kaynaklanacak imkânların halkın hizmetlerinde kullanmaları hizmetin kalitesini ve verimliliğini artıracaktır.

Hemen ifade etmeliyim ki israftan arınmak öncelikle bir zihniyet meselesidir. Belediyenin mallarını ve makinelerini halka gösteriş olsun diye kullanmak, imkânlarını boş şeylere sarf etmek israfın başta gelenlerindendir. Hele zaman israfı… İşleri rantabl (en uygun zaman ve masrafla en yüksek verim almak) bir programla yürütememek, israfın başta gelenlerindendir.

İsrafı önlemenin yegâne yolu önce başkanın ve kadrosunun, “iki günü birbirine müsavi geçen zarardadır” hükmüne inanması ve bunu her an uygulaması gerekir.

Adam durmuş lavabonun önünde mesela saçlarını tarıyorsa… Ama önündeki musluk açık ve şarıl şarıl su boşa akıyorsa… Hemen verilmesi gereken hüküm şudur. “Bu adam suyu böyle kullanıyorsa israfçı birisidir. Bu, zamanı da parayı da kadroyu da yine böyle kullanacaktır demektir” şeklinde olmalıdır.

Hele adına “Temsil giderleri” denilen bir gider kalemi vardır ki bununla değişik zamanlarda değişik insanlar davet edilir, yenir, içilir. Yasalarımız bu harcamayı yapmaya başkanlar yetkili kılmıştır. Bunun ayda birkaç kere tekrarlandığı var sayılırsa siz belediye giderleri varın hesaplayın, artık.

İsrafın önlenmesinin yegâne yolu, zihniyet olarak istese de israf yapamayacak bir zihniyete yetki vermek gerekir. Bu ise milli görüş mensuplarından başkası değildir. Zira onlar; “Allah israf edenleri sevmez” hükmüne candan inandıkları için hiçbir değeri boşa harcayamazlar. Böylece bu değerler halka hizmette kullanılacaktır, demektir.

HALKLA HER AN BİRLİKTE OLMAK

Halkla her zaman içi içe olmak, onlara belediyenin ve başkanlık makamının

kapılarını kapatmamak asıldır.

İdareci kadronun hak ve adaleti sağlama çabaları, bir siyasi söylem olarak değil “halka hizmetin hak’ka hizmet olduğunun şuuru” karşısında kendilerine her zaman ilahi yardımın da ulaşacağına inanmaları gerekir.

İşsizliğin ülkemizi kasıp kavurduğu ve bu işlerin sadece hükümete ait işler olduğu düşünüldüğü bu ortamda Belediyelerimiz, yatırımcılara çeşitli kolaylıklar sağlayarak yarımcıları bulundukları şehre çekmeli ve istihdamın doğrulmasına katkıda bulunmalıdırlar. Bilhassa taşradaki hemşerileri bu konuda ilk müracaat edilecek insanlar olmalı onlara içinden çıktıklar kendi bölgelerinde yatırım yapmaya davet edilmeli ve kendilerine belediye imkânlarıyla (arsa tahsisi, proje yapımı, vergi taksitlendirmesi v.b) desteklemelidirler.

Kanunlar sıkı takip edilirse birçok ahlaksızlığın önüne geçilebilinir. Örneğin içki satış yerlerinin okullar ve camilerden belli uzaklıkta olmasına dikkat etmek, buralara ruhsat verirken halkın sağlığının bozulmamasına itina göstermek önemlidir. Buralarda yapılacak denetimlerde sağlığa aykırı hususların tespiti halinde yasaları uygulamaktan çekinmemek.

Halkı ve özellikle gençliğimizi her türlü olumsuzlardan korumak için belediye imkânlarını seferber etmek halka hizmetin başında gelmelidir.

………

 

Takdire Layık Hizmetler..!

Seçimlerde nereye gidiyoruz (5)

BÜYÜK başarılara imza atan ve milletin kalbinde taht kuren “Milli Görüşçü Belediyeler” 1989’da Belediye hizmetlerinde yaptıkları devrimlerini şöyle kabaca gözden geçirmemizin önümüzdeki döneme büyük faydaları olacağı kanaatindeyim. Zira bu güzel ve örnek çalışmaların hem halkımızın hafızasında canlanmasına sebep olacak ve hem de bundan böyle Belediye başkanlığına seçilecek insanlara örnek olacaktır.

NEVZAT LALELİ
nevzatlaleli@gmail.com

Milli görüş belediyeciliğinde önce halka vaat edilen ve belediyelere gelince de sunulan hizmetler, altı çizilecek hizmetler olması açısından önemlidir. Bir inanç işi olan ve ancak “Milli Görüş’e sahip olanlarca yapılabilen başka görüş sahiplerinin isteseler de yapamayacakları hizmetleri” şöyle sıralayabiliriz.

MİLLİ GÖRÜŞE MAHSUS HİZMETLER 

1) Demokratik ve şeffaf bir yönetim anlayışı belediyelere getirilmiş, evvelki dönemlerin “ben ne dersem o olacak” veya “astığım astık, kestiğim kestik…” mantığı ve anlayışı terkedilmiştir.

2) Yolsuzluklar ortadan kaldırılmıştır. Yasalara uygun olmayan imarsız ve ruhsatsız bir çok yanlış icraat durdurulmuş ve disipline edilmiştir.

3) Milletin parası çalınmamış ve çaldırılmamıştır. Çünkü bu paralar önce başkana sonra diğer personele emanettir. Emanet hıyanet (kötülük) insan olana ve hele milli görüşçü insanlara kesinlikle yaraşmayan bir harekettir. Bunun bugünkü bir başka söylenişi, “yemeyeceğiz, yedirmeyeceğiz” şeklindedir.

4) Rüşvet ortadan kaldırılmıştır. Yapmaya mecbur olduğu vatandaşın bir işini ondan para alarak yapmaya alışmış devlet memurları, artık o ortamı bulamamışlardır. Belediyelerin giriş kapısından başlayarak görülecek bir çok duvarına “Rüşveti alan da veren de ateştedir” şeklinde levhalar asılmış ve vatandaş belediyeye girerken onlara baştan psikolojik rüşvet tedavisi yapılmış, bunu almaya ve vermeye kimsede cüret (kötü cesaret) kalmamıştır..

5) İsraf (savurganlık) ortadan kaldırılmış, milleti parası en rantabl (verimli) bir şekilde millete hizmete yönlendirilmiştir. İsrafın kalkmasıyla “bereket” gelmiş, işler planlandığından daha iyi ve çabuk tamamlanır olmuştur.

6) Belediyelerin kapısı ardına kadar halka açılmıştır. Halkımız kendinin belediyesi ile bütünleşmiş olduğuna görerek inanmış, “devlet-millet kaynaşması” gerçekleştirilmiştir.

7) “Halka hizmeti hakka hizmet sayacağız” anlayışı bu belediye başkanlarımızın yönetime gelmesiyle başlamıştır. Çünkü onlar; “En hayırlınız, insanlara hayırlı (faydalı) olanınızdır” peygamber sözüne inanmışlar ve yaşamışlardır.

8) Halka, seçtiklerini denetleme hakkı verilmiştir.

9) Belediyelerdeki bürokrasi ve kırtasiyeciliği kaldırmak azim ve kararıyla belediyelere gelen başkanlar, hizmetin engellenmesini sebep olan bu tür ayak bağlarından kendilerin kurtarmışlar, “bugün git, yarın gel” sözünü tarihe gömmüşlerdir.

10) Yıllardır birikmiş sorunları ve problemler, “ibadet aşkıyla çalışan”  yetenekli elemanlarla çözmüştür. Bunu yaparken de işin reklamına kaçmamışlar, tevazuu (alçak gönüllülük) elden bırakılmamıştır.

BUNLARI BİRAZ AÇARSAK

Milli görüş belediyelerinde yapılan hizmetleri biraz açar ve tasnif edersek;

1. Halkla güzel ilişkiler devrimi: Belediyenin ve başkanın kapıları her

zaman halka açık tutulmuştur. Türkiye’de ilk defa “Beyaz masa” uygulaması getirilmiş halkın dertleriyle yakından ilgilenilmiştir.  Belediye başkanı ve diğer yetkililer zaman zaman belediye meclisi toplantı salonunda halkın karşına çıkarak, onların dert ve dileklerini dinlenmişler, açıklanması gereken hususları açılamışlar ve halka hesap vermeyi kendilere görev saymışlardır.

Hesap verme toplantılarında basın mensupları da hazır bulunmuş, burada yapılan çalışmalar onların kanalıyla tüm halkımıza ulaştırılmıştır.

2. Bütçe devrimi yapmışlardır. Yıllardır soyula soyula fakir bırakılan milletimizin elinden, tırnağından biriktirdiği ve kendine hizmet edilsin diyerek belediyelere verdiği paraların bir kuruşunun bile israf edilmesine fırsat verilmemiş, bu paralar yine ona hizmet için kullanılmıştır. Bütçe hazırlanırken “yatırım ve hizmetlerde azami (en çok) fayda” planlanmış, belediye gelirlerinin tahsilinde ve harcanmasında savurganlık dönemi kapatılmıştır.

Temsil giderleri (ziyafet ve ağırlamalar)” adıyla bütçe giderlerinde bulunan bir kalemin, dost, yaran ve yandaşlarla yenilip, içilmesine fırsat verilmemiştir.

3. Çevre devrimini gerçekleştirdiler. İnsanıyla, havasıyla, suyuyla, ağacıyla, hayvanıyla bir bütün olan çevre, bizlerin mutluluğunun sağlanmasında önemli olduğu kadar bunun nesillerimize aynen ve hatta geliştirilerek devredilmesi de o kadar önemlidir. Buna inanan kadrolar olarak belediyelerimiz bizzat kendileri çevreyi korudukları gibi kimseye de çiğnetmemiş ve bozdurmamışlardır.

Fabrika atıklarının ırmak ve derelere atılmasında, bacalardan çıkan zehirli ve zararlı gazların insanlar başta olmak üzere çevreye zarar vermesine izin verilmemiştir.

4. Yatırımlar devrimi yapılmıştır. Üretime, istihdama ve ihracata dönük yatırımların sadece hükümet tarafından yapılması beklenilmemiş, bulundukları şehre yeni yatırımlar kazandırabilmek için belediye olarak üstlerine düşen görevleri yerine getirmeye çalışmışlardır.

Yatırım yapmak isteyenler (başta büyük şehirlerde yaşayan hemşerileri olmak üzere) şehirlerine davet edilerek, onlara kolaylıklar sağlamışlardır.

Böylece üretim teşvik edilmiş, yeni istihdam alanları sağlanmış, başta belediye gelirleri olmak üzere milli gelirimizin artmasına çalışılmıştır. Hizmeti ve onun verimliliğini engelleyen “israf ve savurganlık” belediyelerden kaldırılmış, “rüşvetin kökü kurutmuştur

5. İnsani devrimi gerçekleştirmişlerdir. Millet olarak sahibi olduğumuz değerlerimiz siyasete katılmıştır. Halkımızın “siyaset yalansız olmaz” kanaati, “siyaset de olsa doğru olmak esastır” şekline çevirmişlerdir.

Komşusu açken, kendileri tok yatmamış, çalışanın hakkı alnının teri kurumadan ödenmiş, fakirin, yetimin, öksüzün, dul ve yaşlıların ellerinden tutulmuştur

Bir anda çakan, önce insanların gözlerini kamaştıran ama arkasından ovaları tarlaları azotlu gübre ile dolduran şimşekler ve yıldırımlar gibi “milli görüşçü belediyeler efsanesi”ni unutamayan halkımıza, önümüzdeki seçimlerle benzeri belediyelere tekrar kavuşma fırsatı verilmiştir.

Comments are closed.