Recep SOYSAL / Aldığım en güzel hediye: Bir Çiçek

Recep SOYSAL
recepsoysal123
@hotmail.com

Hayatın keşmekeşine dalmışken bir telefonla irkiliriz bazen. Gelen bu telefon ya günümüzü güzelleştirir ya da berbat eder, kafamızı karıştırır.

Gideceğiniz yere vaktinde gitmemenin en büyük suçlardan sayıldığı Hollanda’da müşteriye zamanında yetişmek için trafikte akla karayı seçerken işte böyle bir telefon uyardı beni hayallerimden. Şükür ki gelen telefon günümü güzelleştiren bir telefondu. Arayan oturduğum şehrin gençlik başkanı Habib Kurt’tu. ‘Recep abi, teşkilatımızın gençlik bölümünün açılışı var ve Teşkilatın ilk başkanı olarak senin de bir konuşma yapmanı istiyoruz’ dedi.

Gençlerden gelen böyle bir istek beni fazlası ile heyecanlandırmıştı. Oturduğumuz yer, Soest, statü olarak köy geçse de gerek nüfusu gerek gelişmişliği ile küçük bir şehir denebilir. Hollanda’nın tam ortası denebilecek bir yere kurulmuş 45-50 bin nüfuslu bu köy, ormanlık ve yeşil olması dolayısı ile Hollanda kraliyet ailesi tarafından da saraylarından birini inşa ettirmek için tercih edilmiş.

Geçtiğimiz yıl baştan aşağı yenilenen binanın, gençlik bölümünün hazırlıkları bitince açılışını yaparken sağolsunlar bizi de hatırlamışlar gençler. Hatırlanmak güzel şey elbette.

Ne anlatmalıyım, hangi hatıram dikkatlerini çeker, onları nasıl heyecanlandırabilirim düşünceleri ile geçen günlerden sonra birden kendimi 40-50 gencin karşısında elimde mikrofon konuşuyor buldum.

Şöyle bir konuşma yaptım:

“İlk teşekkür etmem gereken Türkiye’den görevli olarak gelen ve ozamanki biz gençlerin şuurlanmasınde ve yetişmesinde emeği geçen, şu anda emekli vaiz olarak şehitler diyarı Çanakkale’de mukim olan Mustafa Ertekin hocamızdır.

İlk zamanlarda, takvimlerin 1989 yılını gösterdiğinde, 20′li yaşlardaki biz gençler, öğrenci, parasız pulsuz olsak da azimli, dinamik ve girişkendik. Toplantı yapacak bir yerimiz olmasa bile 2 ayda bir Hilal adında bir dergi çıkarıyorduk.

Toplantılarımızı yapmak için 7-8 km uzaklıktaki Amersfoort şehrindeki Rahman camii’ye gidiyorduk. Hatta bir ara, hem toplantılarımızı yapabileceğimiz hem biraraya gelebileceğimiz küçük bir araba garajı arayışına bile girmiştik.

Sizler ne kadar şanslısınız ki boylu güzel ve geniş bir yerde arkadaşlarınızla hem eğlenebilir hem kaynaşabilirsiniz. Sizlerden ricam, dışardan yeni gelen gençlere sıcak ilgi göstermeniz ve kucaklayıcı olmanız. Onların sizin özel misafirleriniz olduğunu varsayın. Bilhassa büyükler yeni gelen gençlere sıcak ilgi göstersin ağabeylik, büyüklük yapsın.

Bundan birkaç sene önce Kuzey Hollanda Bölgesi Gençlik Teşkilatı başkanı bir anket yaptırdıklarını ve bu ankette gençlere neden Camilere Gençlik Derneklerine gitmedikleri sorusuna gençler şu şekilde cevap verdiklerini söyledi: ‘Eskiden Camilere, Derneklere gittiğimizde bizi sıcak karşılayan bize çay ısmarlayan ağabeylerimiz büyüklerimiz vardı ama artık onlar yoklar. Bizler Camilere, Derneklere gittiğimizde bizimle kimse ilgilenmiyor ve biz de biraz duruyor ve sonra hemen gidiyoruz’.”

Konuşmam sırasında gençlerin anlayabileceği sade bir dil kullanmaya çalıştım. Zaman zaman göz göze geldiğim gençlerin gözlerindeki mutluluğu ve motivasyonu gördüm.

Yönetici, eğitimci ve İmam konumundaki kardeşlerimden isteklerim de şu şekilde idi:”Kuruluşta hepimiz bekardık, diğer kardeşlerimizi ve bizden küçükleri kazanmaya çalışırken bıkmadık, usanmadık, bir büyük ağabey şefkati ile yaklaştık, dışlayıcı , küçümseyici olmadık.

Aradan yıllar geçti, evlendik çocuklarımız oldu, büyüdüler bizim yerimizi aldılar. Zamanında nasıl ki biz diğer gençlere sahip çıkmak için can attıysak şimdi de yöneticilerden, eğitimcilerden çocuklarımıza sahip çıkmalarını bekliyoruz”.

Hayatımda pek fazla ödül almadım. Birkaç cefakar, fedakar arkadaşımızla öncülüğünü yaptığımız daha sonra bayrağı Aydın Kurt ağabeyimize, nam-ı diğer ‘Reis’e devrettiğimiz Soest Milli Görüş Teşkilatının Gençleri açılış sonunda bana bir çiçek verdiler, gerçekten de güzel bir ödül ve hediye idi, düşünenlerden emeği geçenlerden Allah razı olsun.

Rabbim bu ve bunun gibi mekanları kıyamete kadar açık tutsun ve yaptığımız çalışmaları kabul edip, kazanılan her sevaptan sevap hanemize sevap yazsın..

………………………………………………………………..

Dualarla gidiyoruz.

Normal hayat ritmimiz bozulalı üç haftayı geçti, nerdeyse bir ay oldu. Diken üstünde yaşıyor gibiyiz. Hiç beklemediğimiz bir zamanda gelen bu darbe girişimi hepimizi şok etti. Değişik bir tedirginlik içindeyiz. Tam da artık darbe olmaz dediğimiz bir anda gelen bu denli kapsamlı bir girişim bizleri derin uykumuzdan uyardı.

Recep SOYSAL
recepsoysal123@hotmail.com

‘Su uyur düşman uyumaz’ demiş atalarımız. Ne kadar da yerinde bir atasözü. Tefsir okuyalım, meal okuyalım, çok çok hadis okuyalım bir de bunlara ek olarak atasözlerimizi okuyalım. Atalarımız bilmiş de söylemiş. Yeri geldiğinde taşı tam da gediğine koymuş ve demiş ki ‘Ey oğul, dağların, taşların, kayaların, ağaçların ve de şu akan suyun uyuduğuna inan ama düşmanın uyuduğuna inanma, istihbaratını iyi yap’.

Yeri gelmiş iken 15 temmuz akşamından bir anımı anlatayım. Darbe girişiminin başladığı ilk saatler idi televizyonu açmış pür dikkat bakıyorduk, 15 yasındaki küçük oğlum Fatih Mehmet içeri girdi, bizi pür dikkat televizyon bakarken görünce ‘ ne oldu birşey mi var, yine birşey mi oldu ?’ diye sordu. Ben de ‘yok yok, çok büyük birşey değil Jandarma İstanbul Boğaz köprüsünü kapatmış ufak bir kalkışma, biraz sonra bastırırlar’ dedim. İlk anlarda ufak birşey zannediyordum ben, açıkçası, 15 yasındaki oğlumun söyledikleri gerçekten manidar ‘her yerde böyle küçük başlıyor ama sonradan büyüyüp gidiyor, bunun arkasında kesin Amerika vardır’. İlk anda gülüp geçtiğim bu cümlerlerden Fatih Mehmet’in ismini aldığı Fatih Sultan Mehmet gibi uzağı görebilmesinden de mutluluk duydum.

Hakkı teslim edelim. Halkımız büyük bir fedakarlık gösterdi. Hepimizin de idrak ettiği gibi, etrafımızdaki insanlardan da müşahade ettiğimiz gibi müthiş bir uyanış içindeyiz elhamdülillah. Milletimiz, kuklaları da gördü, arkasındaki kuklacı eli de. Kuklacı da bizim kendisini görüdüğümüzü gördü. O da ayrı bir tedirginlik içinde. Birgün bu yaptıklarının hesabının sorulacağını çok iyi biliyor.

İşte o zalimlerden hesap sormak, gözü kulağı bizde olan kardeşlerimizin dertlerine deva olmak ve bizden güzel haberler bekleyen ümmete güzel haberler vermek istiyorsak dinimize daha fazla sarılmamız ve takva olmamız lazım.

Öyle takva olalım ki, yüce peygamberimiz Muhammed Mustafa’yı  (s.a.v.) her yönü ile örnek alalım. Sevdiğimizde onun gibi kalpten, samimi, karşılıksık sevelim, infak ettiğimizde, verdiğimizde onun gibi hesapsız, plansız, karşılık beklemeden verelim.

Böylesine kapsamlı bir entrika, plan, çullanma ve işgal hareketinden kıl payı kurtulduk. Bu darbe girişiminin engelleyici faktörlerini üst üste koyduğumuzda isimsiz kahramanlarımızın çokluğu göze batıyor. Bunun yanında ‘tıpkı hz. Rasulallah ile hz. Ebubekir’in (r.a.) Mekke’den Medine’ye hicretlerinde yaşadıkları yardımlara benzer yardımların Cenab-ı Hak tarafından milletimize yapıldığı görülmekte. Bunda Ümmet-i Muhammed’in mazlum ve mağdurlarına yaptığımız yardımların ve onlardan aldığımız duaların etkisi çok büyük diye düşünüyorum.

Londra’da oturan bir kardeşimiz şöyle birşey anlatıyor. 16 temmuz sabahı Londra’da bulunan Somali’li kardeşlerimizin camisinde Somali’li müslümanlar diğer cemaat ile birlikte bu darbenin hedefine ulaşmaması için 15 temmuz gecesi, sabaha kadar ibadet edip dua etmişler.

Gazze’yi gördük, Lübnanı gördük ama seslerini bize ulaştıramayan birçok kardeşimizi ve yetimleri görmedik.  Belki de işte bu mazlum ve mağdurların duaları sayesinde kurtulduk.

İki cümle ile hülasa edecek olursam sevgili okurlarım ‘dualarla gidiyoruz..’ Büyük ihtimalle de mazlumların ve yetimlerin duası ile.

 

……………………………………..

Darbe, Musibet ve Doğru İstikamet..!

12 temmuz 2016 tarihli son yazımı okuyanlarınız hatırlayacaklardır, orada 4 Temmuz’da, Medine’de, Mescid-i Nebevi’nin yanında yapılan saldırının rastgele yapılmış bir saldırıdan ziyade iyi planlanmış büyük bir stratejinin taktik ayaklarından biri olduğunu yazmıştım. Yazımı, ‘Yoksa, Halep, Bağdat, İstanbul ve Medine’den sonra sırada Mekke mi var ?” sorusu ile bitirmiştim.

Recep SOYSAL
recepsoysal123@hotmail.com

Yazıma çok güzel tepkiler aldım. ” ..sırada Mekke mi var ?” sorusu ile bitirmeme yadırgayanlar oldu. Olsun yapıcı eleştirilere herzaman açığız.

Şu an, yaşadığımız her olaydan çıkaracağımız ders şu ki yani kesin olan birşey var ki tüm islam coğrafyası büyük bir tehlike ve saldırı altında.

Bazen doğudan bazen batıdan, bazen güneyden bazen kuzeyden şu veya bu şekilde saldırılarına devam ediyorlar. Son saldırıları da, iç savaş çıkarma niyeti ile yaptıkları 15 Temmuz darbe girişimi. Üst akıl bu sefer kuklaları aracılığı ile Türkiye’yi hedef almıştı. İslam dünyası tarafından tekrar ümitlerin bağlandığı lider ülke Türkiye tutsak alınsa idi işleri kolaylaşacaktı. Evdeki hesapları çarşıya uymadı. Onların hesabını Allah’ın hesabı bozdu. Necip Türk milletini hesap edememişlerdi.

Sizin şer gördüklerinizde hayır. hayır gördüklerinizde de şer olabilir‘ diyor Rabbimiz. İyi okursak bu şer darbe girişiminin, de hayır tarafları vardır belki de. Sonunda Fetö terör örgütünün elebaşı Gülen’i suçüstü yapmamıza vesile oldu. Hani bizim güzel bir atasözümüz vardır ‘Bir musibet bin nasihatten iyidir‘ diye. Kırk yıldır her yakalanışında bi fırsatını bulup, imam/vaiz cübbesini de giyip ‘Ben yapmadım, valla masumum abi‘ diyerek işin içinden çıkıyordu ya, işte bu sefer tam suçüstü yakalandı. Artık kaçış yok.

Hangi birisini sayalım. Benim yaşımın elverdiği derecede görüp idrak edebildiklerim. Mesela sadece birkaçını sayalım. 1991 seçimlerinde, üç parti biraraya gelip ittifak yapmışlardı. Refah partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrat Parti. Onlara önce destek verip sonra seçimlerden sadece bir gün önce ‘Zaman’a röportaj vererek bu üç partinin yaptığı ittifak değil, iki partinin Refah partisine iltihakıdır diyerek gelecek oyların önünü kesmesi.

Bir diğeri ise 28 şubat döneminde yaptığı o ‘Beceremediniz artık çekilin‘ açıklaması, dindar kesimin bu musibet adamdan tiksinmesine ve nefret etmesine vesile olan olay bu olaydır.

1991 körfez savaşı sırasında müslüman çocuklar ölünce hiçbir açıklama yapmazken, Saddam’ın İsrail’e attığı bir füzeden sonra ‘Tül tül düşüp ölen çocuklar gözümün önüne geldi‘ veya 2011′de Mavi Marmara olayında ‘Otariteden izin alınmalıydı‘ demesine ne demeli ?. 17-25 aralık darbe girişimi ve Mit tırlarını saymıyorum daha. Nereyi tutsak dökülüyor.

Bu tür sinyalleri 80′lerde de vermiş. Onu en erken deşifre edenlerden birisinin Erbakan hocamız olduğunu Ekrem Şama’nın ‘Allah dostu Erbakan‘ kitabından öğreniyoruz. 12 eylül 1980 darbesinden sadece 10 gün önce Erbakan hoca’nın söylediği şu sözler çok ilginç: “Allah bu adamı ıslah etsin! En çok bize yardım etmesi gerekirken, en çok ihanet eden ve Siyonistlerin emrine giren bu adamdır!

36 sene önce Profesör Doktor Necmettin Erbakan tarafınan teşhisi yapılan bu zararlı virüs, musibet adam, 15 Temmuz 2016′da, silahsız sivil halka, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu sivil halka silah sıktırarak gerçek yüzünü gösterdi.

İstikameti doğru olanlar zaten biliyorlardı ama bir suçüstü gerekiyordu o da oldu şükür.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

 

……………………………

 

Ancak sen okursun yüreğimizi ya Rasulallah

4 temmuz 2016, pazartesi günü, Ramazan bayramından bir gün önce hz. Rasulallah’ın mezarının çok yakınında bombalar patlatıldı ve iki güvenlik görevlisi şehit edildi..

Recep SOYSAL
recepsoysal123@hotmail.com

Bayramdan sadece bir gün önce yine çocuklar babasız bırakıldı. İstanbul’un acısını henüz atlatamamıştık ki bu sefer çıtayı biraz daha yükselttiler ve en kıymetlimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) mezarının yanına kadar yaklaştılar.

Bu olaylar rastgele yapılmış olaylardan ziyade çok iyi planlanmış büyük bir stratejinin taktik ayakları olduğunu gösteriyor. Bir anlamda Ümmet-i Muhammedi test ediyorlar.

Medine denince, Mescid-i Nebevi denince ilk aklıma, Fahreddin Paşa gelir. İngiliz ajan Lawrence tarafından kendisine çöl kaplanı adı verilen, elindeki bir avuç askerle 2 yıl 7 ay Peygamber şehri Medine’yi kahramanca savunmuş Ömer Fahreddin Türkkan Paşa.

Kendisi hakkında ilk kitabı 2007′de Burdur’da kısa dönem askerlik yaparken okumuştum. Ogünden sonra da hep ilgi alanımda oldu.

1916 Medine kuşatmasında, İngiliz askerleri ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü Medine’yi alamıyorlar, açlık ve kıtlıktan dolayı Osmanlı askerleri çekirge yemek zorunda kalıyorlar ama bütün bu zorluklara rağmen Peygamber şehrini teslim etmiyorlar  “son ere, son mermiye ve de son damla kana dek…” mücadele edeceklerini söylüyorlar.

Paşanın subaylarından İdris bey’in şu mısraları ne kadar ilginç:

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur,

Şımardık müjde-i şahabetinle.

Gönlümüz ganîdır, gözümüz toktur,

Doyarız bir lokma şefaatinle.

 

Nedense kimseler anlamaz eyvâh !

O kadar saf olan dileğimizi..

Bir ummî isen de yâ Resûlullah!

Ancak sen okursun yüreğimizi.

Birkaç cephede aynı anda savaşmak zorunda kalan ve yedi düvelin saldırıları sonunda takatsız kalan Osmanlı İnglizlerle anlaşmak zorunda kalıyor ve Fahreddin paşa, teslim olma emrini birkaç defa dinlemese de sonunda teslim olmak zorunda kalıyor.

Teslim sırasında ilginç olaylar yaşanıyor. İngiliz general bir avuç askeri görünce şaşırıyor ve bu askerlerin gerisi nerde, uzun boylu beyaz elbiseli askerler nerde diye sorunca Fahreddin paşa şaşırıyor ve bütün askerlerimiz bunlar diyor. Cephanenin tesliminde şaşırma sırası İngiliz generalde, “iki yıl yedi ay boyunca bukadarcık cephane ile mi bize karşı koydunuz ?”.

İşte Medine savunmasının o zorlu günlerinde Fahreddin Paşanın subaylarından yedek teğmen İdris Sabih bey’in ölümsüz dizelerinin gerisi..

 

Dünya ve âhiret efendimiz,

 

Bir ulul’emr idin, emrine girdik

Ezelden biâtli hâkânımızsın

Er idik sâyende murada erdik,

Dünya ve âhiret sultanımızsın.

 

Unuttuk İlhan’ı, Kara Oğuz’u

İşledik seni gözbebeğimize

Bağışla ey şefî kusurumuzu,

Bin küsur senelik emeğimize.

 

Suları tükendi gülâbdanların,

Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet!

Külleri soğudu buhurdanların

Aşkınla bağrını yakmada millet.

 

Gelmemiş Türkçede Kays u Hassan’ın

Yok bizde ne Bürde, ne Muallâka

Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın,

Lâ’l ile yazdığı tarihten başka.

 

Ne kanlar akıttık hep senin için,

O Ulu Kitâb’in hakkıycün, aziz

Gücümüz erişsin ve erişmesin,

Uğrunda her zaman dövüşeceğiz.

 

Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,

Can verir cânânı veremez Türkler…

Ebedî hâdim-ül Haremeyniniz

Ölsek de Ravza’nı ruhumuz bekler!..

—-

Hayalimde hep bu şanlı direnişin filmini çekebilmek var, inşallah Rabbim nasip eder.

Sevgili okurlarım yüzyıllık uykudan uyanmaya başladık elhamdülillah ama kötü niyetliler ellerini bizden çok çabuk tutuyorlar..

Yoksa, Halep, Bağdat, İstanbul ve Medine’den sonra sırada Mekke mi var ?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>