Recep SOYSAL / Hasene; Burkina Faso Gezi notları

Şeyh Süleyman:”İslam Ülkesi liderlerine yaptığım konuşmada, Kurban bayramında bizler de et yemek istiyoruz dedim. Sizler gelmeden önce biz burada Kurban bayramında et yiyemiyorduk

‘Mazlum ve Mağdurlar için elele’ sloganı ile Milyonlarca insana hizmet götüren Hasene derneğinin bu yılki gözlemcileri arasında bizler de yerimizi aldık. 28 ağustos – 4 eylül tarihleri arasında,, Burkina Faso kurban gözlemcisi olarak hizmet ve sayısız güzelliklere şahitlik ettiğimiz bu seyatımizden sizlere notlar sunmak istiyorum..

Burkina Faso, batı Afrika’da, denize kıyısı bulunmayan bir ülke. Komşuları Mali, Nijer, Benin, Togo, Gana ve Fildişi Sahili. Geçmişte Fransa sömürgesi olan ülke 1960 yılında Yukarı Volta adı ile bağımsızlığına kavuşmuş ve ülkede bağımsızlık sonrası dönemde siyasi belirsizlikler neticesinde darbeler yaşanmış. 1983′te Thomas Sankara önderliğinde gerçekleştirilen devrimden sonra ülkenin adı özgür ülke anlamına gelen Burkina Faso olarak değiştirilmiş. Ülkenin başkenti, 2 milyona yakın nüfuslu Vagadugu (Ouagadougou) şehri.

18,5 milyon nüfuslu Burkina Faso Türkiye’nin üçte biri kadar ülke toprağına sahip (Burkina Faso 274.200 kilometre kare, Türkiye 755.688 kilometre kare) olmasına karşın sulak alanı sadece 400 kilometre kadar. En fakir ülkeler sıralamasında ilk beşte olan ülkenin yüzde 75′i müslüman. Yıl boyunca sıcaklığın 5 derecenin altına düşmediği bu fakir fakat cömert insanların ülkesi, yatırım yapmak için son derece uygun bir ülke.

7 kişiden oluşan Hasene Burkina Faso ekibimizin 6′sı ilk olarak İstanbulda buluştu. Ekip başkanlığını Badenwürtemberg bölgesinden Harun Murat (Enzweihingen) kardeşimizin yaptığı grubun diğer gözlemcileri şunlardan oluşuyordu. Köln bölgesinden Zekeriya Birel, Hannover bölgesinden Hamza Ocaktan (Braunschweig), Schwaben bölgesinden Ahmet Varol (Kempten şubesi Sosyal hizmetler), Ruhr-A bölgesinden Abdülkadir Boyun (Hamm Herringen Gençlik Başkanı), Hollanda Soest’tan bendeniz ve ekibimize birgün sonra dahil olan Belçika bölgesinden Ahmet Çetin Kaya (Lommel) kardeşimiz.

1000 büyükbaş hayvanın kesildiği Burkina Faso’da bu yıl iki partner kuruluş ile çalışıldı. Bunlar başkanlığını doktor Ömer’in yaptığı An-Nasr ile 44 yıldır eğitim hizmetleri ile uğraşan ve Burkina Faso’nun tanınmış alimlerinden olan Şeyh Süleyman Konfe’nin başkanlığını yaptığı An-Nour idi.

Vagadugu’ya ulaştığımızın ertesi günü (29 ağustos) ilk işimiz, Şeyh Süleyman Konfe’nin 2000 çocuğu okuttuğu ve içinde ailesinin de oturduğu evinin bulunduğu özel okulunu ziyaret etmek oldu. Daha sonra kurban kesilecek yerlerden bazılarını gezdik ve kurbanların alındığı hayvan pazarında incelemelerde bulunduk. Şeyh Süleyman aynı zamanda sadece eğitim ile uğraşan Konfe ailesinin de ileri gelenlerinden birisi. Büyükdedesi Fransa ordusunda görev yaparken, 1800′lu yıllarda Cezayirde çatışmalar sırasında müslümanlarla tanışıyor, İslam ile müşerrefleniyor ve Burkina Faso’ya döndükten sonra da çocuklarına İslama hizmet etmelerini ve sadece eğitim ile uğraşmalarını emrediyor. Geldiğimizin ikinci gününde (30 ağustos) ise programımızda TC büyükelçiliğini ziyaret etmek var. Sayın büyükelçi Nihat Civaner ve ekibi bizleri çok sıcak karşılıyor ve çalışmaları hakkında bizlere bilgiler veriyor. Burkina Faso devletinin yatırımcılara çok yardımcı olduğunu belirtiyor. Ne kadar Türk girişimcinin olduğu sorumuzda çok fazla olmadığını sadece Gana sınırındaki bir altın madeninde faaliyet gösteren bir Türk şirketinde 50 kadar işçinin bulunduğunu söylüyor.

Büyükelçilik ziyaretinden sonraki programımız kurban kesilecek köyleri gezmek. Şeyh Süleyman yolda bizlere bir sürprizinin olduğunu söylüyor. İki araçtan oluşan ekibimiz köylerde durarak ilerliyor. Son olarak birkaç defa yol tarifi aldıktan sonra, Vagadugu’ya 110 km uzaklıkta oldukça sapa ve yolları da hayli bozuk bir köye doğru ilerliyoruz. Bir dere yatağından geçerken arabaların birisi çamura saplanıyor. Uzun uğraştan sonra arabamızı kurtarıyoruz ve köye doğru ilerliyoruz.

Yolda Şeyh Süleyman 16 yıldır tebliğ ettiği bu köyde bulunan 200-300 kişinin müslüman olmak istediğini bizlere bildiriyor. Bu haber ekibimizi oldukça heyecanlandırıyor. Köye ulaştığımızda köylüler bizi sevinçle karşılıyorlar. Ağaçların altında oturuyoruz ve Şeyh Süleyman’ın vaazını köylülerin ilgi ile dinlediklerini görüyoruz. Esprilerle süslediği vaazında zaman zaman köylüleri güldürmeyi başarıyor.

Vaazının sonunda işaret parmağını kaldırarak köylüleri islamla şereflenmelerini sağladığı görüntüler hepimizi duygulandırıyor. Yanımızda bulunan hediyelerden köylülere yardımda bulunuyoruz. Ekip adına ben inglizce bir konuşma yapıyorum ve Hasene ve yaptığımız çalışmalar hakkında bilgiler veriyorum. Şeyh Süleyman’ın büyük oğlu Muhammed’in yaptığı tercümeden sonra köylülerin gözlerinin içlerinin güldüğünü görüyorum. Köylüler köyün adını Hasene olarak değiştireceklerini ve yapılacak caminin adını da Necmeddin Erbakan camii vereceklerini bizlere bildiriyorlar.

Geriye döndüğümüzde yemek esnasında kurban çalışmlarının etkisi hakkında konuşurken Şeyh Süleyman bize nasıl başladığı hakkında bilgiler veriyor. Bunları çekmem lazım diyorum. Yemekten sonra Şeyh’in çalışma odasına geçiyoruz. Türkiye’de Kayseri Erciyes üniversitesinde okuyan Lokman Savadogu’nun tercümanlığı sayesinde Şeyh ile bir röportaj gerçekleştiriyoruz. Bu çalışmalar nasıl başladı soruma Şeyh duygulanarak şöyle cevap veriyor.

Bundan 20-25 sene kadar önceydi. Libyada islam ülkelerinin liderlerinin katıldığı bir İslam konferansı düzenlenmişti. Orada liderlere yönelik olarak Kurban bayramında bizler de et yemek istiyoruz diye bir konuşma yaptım. Daha konuşmamı bitirmeden Necmeddin Erbakan yanıma geldi ve Almanya’ya Sefer Ahmedoğlu’na bir mektup yazacağım ve inşallah o size yardım edecek dedi. Burkina Faso’ya geri geldikten sonra Sefer hoca benimle irtibata geçti ve o gün bugündür Kurban bayramında et yiyoruz.

Bu çalışmalardan önce yardım yapılmıyormu idi sorumuza. İslam ülkelerinden zaman zaman yardım için gelenler oluyordu fakat siz Türkler buraya gelmeye başladıktan sonra herşey daha sistemli bir şekilde işliyor.
Burkina Faso’da sizlerin yaptığı yardımı sadece müslümanlar değil, hristiyanlar da başka dine mensup olanlar da biliyor. Herkes sizlere müteşekkir..

Şeyh Süleyman’a Sefer Ahmedoğlu’nun vefat ettiğini bildiriyoruz. Hafif daldıktan sonra üzüntü ile ‘ben de telefonla neden ulaşamıyorum’ diye kendi kendime soruyordum. Telefonu hep meşgul çalıyordu diyor.
Arefe günü kendi aramızda bir görev bölümü yapıyoruz. Fildişi Sahili sınırına ve Gana sınırında bulunan Leo şehrine Abdülkadir Boyun, Ahmet Varol ve Zekayı Birel ağabey gidiyorlar. Kuzeye, Mali sınırına ise tehlike olmasından dolayı gözlemci göndermiyoruz ve Şeyhin iki oğlu gidiyor.

Bizim nasibimize Şeyh Süleyman ile gezmek düşüyor. Bizim üç kişilik ekip Hamza Ocaktan ağabey ve ekibimize sonradan dahil olan Ahmet Çetin Kaya’dan oluşuyor. Ekip başkanımız Harun Murat ise iki ekip arasında da mekik dokuyor.

Bayramın ilk günü sabah erkenden en son durak Yimigou köyüne varıyoruz. En güzel elbiselerini giymiş köylüler karşılıyor bizi. Çevre köyün Sultanları (muhtarları) ile selamlaşıyoruz fakat durmadan Sultanların da Sultanı olan kişiye varıyoruz. Kendisi hasta olduğu için bayram namazına gelemiyor.

Çok büyük bir kalabalık ile bayram namazını dışarda kılıyoruz. İlk kurbanların kesimine şahitlik ediyoruz ve parçalanan birkaç büyükbaşın dağıtımını yapıyoruz. 70 büyükbaşın kesildiği bu noktadan, köylüler ve Sultanlar ile vedalaştıktan sonra ayrılıyoruz. Sırası ile 5 noktada daha kesimler yapıyoruz. Şeyhe gösterilen hürmet ve saygı gözümüzden kaçmıyor. Vardığımız hiçbiryerde beklemiyoruz. Herşey en ince detayına kadar hazırlanmış bir şekilde bizleri bekliyor. Cuma namazını Yamane adında bir kasabada kılıyoruz. Buraya vardığımızda da herkesi bizi beklerken buluyoruz. Şeyhin vaazı ve cuma namazı sonrası Hamza Ocaktan ağabeyimiz cemaate hitap ediyor ve fransızce tercümeyi de Ahmet Çetin Kaya kardeşimiz yapıyor.

Bayramın ikinci günü Vagadugu’da mezbahanede kesilen kurbanların Şeyhin okulunda dağıtılacağı bilgisi veriliyor bizlere. Sabah Şeyhin evine/okuluna vardığımızda insanların beklemeye başladığını görüyoruz ve dikkatimizi kapıdaki polisler çekiyor.

Mezbahaneden gelen etlerin parçalanması öğlen 2-3′e kadar sürüyor. Büyük bir kalabalığın sıcağın altında 8-9 saat beklemesi bizleri şaşırtıyor. Elimizdeki paralarla çevre dükkandaki tüm suları satın alıyoruz ve kalabalığa dağıtıyoruz fakat su yine de yetmiyor. Arkadaşlarımız kalabalığın saldırısından ancak polisler sayesinde kurtulabiliyor.

Bayramın üçüncü günü hedefimizde Vagadugu’ya 150 km uzaklıktaki Kaya şehri var. Hasene olarak ilk defa kurban kesimi yaptığımız bu şehirde henüz hiçbir sivil toplum örgütü çalışma yapmamış. Ayrı bir sevinç ve heyecanı yaşadığımız bu şehir bizlerde derin izler bırakıyor. Şehirde müftü konumundaki Şeyhler gelecek yıllarda mutlaka geri gelmemizi istiyorlar bizden.

Kurban bayramının son gününde Hamza Ocaktan ağabeyin teklifi ile iki hasta ziyaretinde bulunuyoruz. Birincisi ailesi ile birlikte oturan yaşlı bir amca. O kadar seviniyor ki, bizlere, sizlerin şu kapıdan içeri girmesi benim için en büyük mutluluk diyor. Sağ olursam seneye yine gelin diye tembih ediyor.

İkinci ziyaretimizi 105 yaşında tek göz toprak bir evde yaşayan bir neneye yapıyoruz. Bu ziyarette çok duygulanıyorum ve kendi kendime iyiki gelmişim diyorum.
Hastalara, yaşlılara, ihtiyaç sahiplerine bizimle gönderilen sadakaları ulaştırdık. Çocuklara, yetimlere balonlar ve kardeşlerimizin gönderdiği hediyelerden dağıttık.
Avrupadan bir hayırseverin gönderdiği para ile evlenmiş bir çiftin düğün merasimine katıldık.
Hayırseverlerin gönderdiği 1000 büyükbaşın kesim ve dağıtımının gözlemciliğini yaptık. Bir büyükbaştan 25 hisse çıktığı hesaplandığında, 25 bin aileye ulaştığımız ortaya çıkıyor. Küçümsenecek bir sayı değil.

Allah katkıda bulunan tüm kardeşlerimizden razı olsun. [Haber: Recep Soysal]

Kudüs’te Şehadetle Gözgöze Gelmek.

Kudüs hakkında hepimiz birçok hikaye duymuşuzdur, okumuşuzdur. Gidip görmediğimiz için Kudüs denildiğinde pek fazla birşey hayal edemeyiz. Genelde Kudüs ismini duyduğumuzda aklımıza Mescid-i Aksa

Recep SOYSAL
recepsoysal123
@hotmail.com

gelir ve onun da altın renkli kubbesi ile parıldayan, Kubbetüs Sahra olduğunu zannederiz. Aslında bu durum,  kutsal beldelerin üçüncüsü olan Mescid-i Aksa’yı bağrında barındıran Kudüs hakkındaki bilgimizin bu kadarla sınırlı olması ve gidip görmek için yeterince çaba sarfetmeyişimiz, çok üzücü ve vahim bir durumdur.

Kudüs‘te bulunduğum, havasını soluduğum, toprağında ayak bastığım zamanlarda hep bunu düşündüm. Sık sık, kendime ‘neden daha önceden gelmedim’ dedim. Geziye/ziyarete katılan diğer kardeşlerimden de aynı şeyleri duydum, hepsi adeta ‘neden bukadar geciktik’ diyordu. Hakkında birçok hikaye duyduğumuz ve okuduğumuz Kudüs’ü ziyaretimiz bu kadar gecikmemeli idi. Üstelik maddi külfeti de çok fazla değildi.

Yine de Rabbime şükürler olsun ki, Eylül 2016′daki haccımın arkasından, Rasulallah’la vedalaştıktan kısa bir süre sonra onun tüm peygamberlere imamlık yaparak namaz kıldırdığı, Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmek mümkün oldu.

Ne güzel bir tesadüftür ki, Rasulallah’a veda etmeden birkaç saat önce, Amsterdam’dan Hafız Ahmet Kaya hocamızla Mescid-i Nebevi’de, Yeşil Kubbe’nin önünde bir röportaj yapmış, burda da Hz. Ömer’nin (r.a.) kölesi ile Kudüs’e girişinden bahsetmiştik. Anlaşılan Kudüs aşkı o kadar çoğalmış, kalbimize sığmayıp taşmış ki Rabbimizin lütfü ile Mekke ve Medine hatıraları bu kadar taze iken, Kudüs’ü de dünya gözü ile görmek ve yaşamak nasip oldu.

Aslında bizimle birlikte gitmek isteyen çok kardeşimiz vardı ama gezi tarihinin tam temmuz ortası olmasından dolayı katılamadılar. Sonunda katılmak, davetimize aynı iştiyak ve heyecanla cevap veren Amsterdam’dan Murat Balasar kardeşimize nasip oldu.

Bu tür ziyaretlerin güzel taraflarından birisi de budur. Adeta seçilmiş değerli insanlarla tanışma ve güzel anları yaşama fırsatı bulursunuz. Yaşadığınız, zorluklar ve güzellikler dostluğunuzun ve kardeşliğinizin adeta bir perçin’i olur ve ömrün sonuna kadar bu dostluklar devam eder. Hele bir de işin içinde bir nevi bir gazilik te varsa.

Hepimiz değişik yerlerden katılmıştık bu ziyarete. Müracatları Rableri tarafından kabul edilenler Eskişehir’den, İzmir’den, Batman’dan, İstanbul’dan, Mardin’den, Hatay’dan, Niğde’den, Almanya – Hannover’den, Hollanda – Amsterdam, Soest’tan selam götürmüşlerdi Filistinli kardeşlerine.

Ziyaretimiz iki türlü planlamadan, bölümlerden oluşuyordu. Birincisi bizim planladığımız bölümlerden, ikincisi ise Rabbimizin bizler için planladığı bölümlerden. Biz ziyareti organize eden kardeşlerimize, gittiğimizde mümkünse çatışmaların arasında kalsak, ölümle gözgöze gelsek desek herhalde pek mümkün olmazdı. Alemlerin Rabbinin lütfu ile bizler de bir veya birkaç gün olsa da Filistinli olduk. Onların herzaman maruz kaldığı zulme kısa bir süre olsa da maruz kaldık ve Filistinli gibi yaşadık.

Ömrümüzde Mescid-i Aksa sınırları içinde kıldığımız ilk cuma, aynı zamanda ölümü/şehadeti ensemizde hissettiğimiz ilk cuma olma özelliğini de taşıdı. Olayların zirvede olduğu, 21 temmuz 2017 cuma günü, Mescid-i Aksa’da cuma namazı kılmak için otobüslerle Kudüs’e gelen Filistinli kardeşlerimizin otobüslerinin geri çevrildiğini öğrendik. İsrail polisi yapılacak çok büyük bir eylemi önlemek için hem gelen otobüsleri geri çevirmiş hem de Mescid-i Aksa’ya çıkan bütün yolları kapatmıştı. Bu yolla, eski/kadim Kudüs içinde yaşayan Filistinli müslümanlar ile, Kudüs’ün diğer bölgelerinde yaşayan müslümanların birleşerek daha büyük bir grup olmasını önlemek istiyordu.

İşte bizler de o gün, Mescid-i Aksa’nın İsrail polisi tarafından barikatlarla kapatılan yollarından birinde idik. Ellerinde makinalı tüfeklerle bekleyen polislerden sadece 5-10 metre uzaklıkta idik. Çok defa eli silahlı polislerle göz göze geldik. Kızgın güneş altında genç imam hutbesinde ve vaazında, tüm müslümanları uyanmaya ve Mescid-i Aksa’ya sahip çıkmaya davet ediyordu. O anlarda içimde ara ara fazlalaşan anlam veremediğim bir sızı olduğunu farkettim.

İsrailli polislerin ellerinde makinalı silahlara rağmen kalabalığı gördükçe tedirgin olduklarını, Filistinli kardeşlerimizin ise herşeye rağmen, gözlerinde, çaresizliğe, müslümanların umursamazlığına aldırmayan mücadeleci bakışları vardı. Bu duygular içinde, etrafımı gözlemler ve süzerken ara ara öten bir horozu farkettim. Horoz’ların melekleri gördüklerinde öttüğünü hatırladığımda, içimdeki anlam veremediğim sızının biraz daha arttığını hissettim.

Daha sonra müezzin kamet getirdi ve cumanın farzına geçtik. İkinci rekata geçmiştik ki, bizden 100-150 metre yüksekte olan diğer kapıdan silah ve çatışma sesleri gelmeye başladı. O anda ailemi ve çocuklarımı düşünmeye başladım. Şehadet çok ta uzakta değildi. Eğer selamdan sonra cemaattan birkaç kişi polislere taş atsa idi onların da bize ateş etmemesi için bir neden kalmayacaktı.

İmam selam verir vermez ön saftaki kardeşlerimizden birkaç tanesinin acele ile ayağa kalktığını ve cemaati yatıştırmak için elleri ile sakin olun, sakin olun işareti yaptıklarını gördüm. Yatıştırıcı konuşmalar yaptılar ve herhangi bir çatışma çıkmadı.

O günü hiç unutmayacağım. 5-10 Türk olmamıza rağmen bizleri gördüklerinde Filistinli kardeşlerimiz müthiş mutlu oluyorlar ve bizden cesaret alıyorlardı. Bizlere el sallayarak, gülümseyerek, başparmaklarını kaldırarak Türkiye Türkiye sloganları atıyorlardı. Kulaklarımda hala sonradan Türkçe anlamının ‘Doğu da bizim, batı da bizim, Kudüs te bizim, zafer de bizim’ anlamındaki Arapça atılan sloganın yankıları sürüyor.

Kafilemiz sadece 35 kişiden oluşan küçük bir gruptu ama bazı az’lar birsürü çok’tan çok fazla şey ifade eder. Bu 35 kişi içinde, 1960′ların sonunda Almanya’nın Braunschweig şehrinde, Milli Görüş Avrupa’nın kuruluşunda öncülük etmiş, daha sonra Batman Beşirli’de belediye başkanlığı yapmış, 80′e merdiven dayamış Ahmet Çiftçi amcamız da vardı. Hacı Ahmet amcamız geziye eşini ve Milli Görüş Hannover Bölge Kadınlar Teşkilatı başkanı olan kızı Sema hanımı da getirmişti.

Gezinin adeta sembollerinden olan Ahmet amcamız, ilerlemiş yaşına rağmen mücadele aşkını hiç kaybetmemiş birisi. Kendisi iki metreye yakın iri yarı birisi. Amsterdam’dan katılan Murat Balasar kardeşim şöyle anlatıyor:”ağabey bir ara Ahmet amcayı zor tuttum nerde ise İsrailli askerlere saldıracaktı”. Onun ilerlemiş yaşına rağmen mücadeleci yapısı gençlere örnek olmalı. O da tıpkı 90 yaşına rağmen İstanbul kuşatmasına katılan Eyüp Sultan (r.a.) hazretleri gibi ilerlemiş yaşına aldırmadan Filistine, Kudüs’e gelmiş kardeşlerine destek oluyordu.

Cuma namazından sonra ambulansların birisi geldi birisi gitti. 6-7 yaralının yanımdan geçtiğini gördüm. Anadolu Ajansı ve bizim ekipteki benimle birlikte 3 gazeteciden başka gazeteci yoktu. Kardeşlerimizden birisinin bir ara Türk gazeteciler nerde diye bağırdığına şahit oldum.

O günlerde bizimle birlikte sadece 3 Türk kafilesi vardı Kudüs’te. Toplasan hepimiz 100 kişi yapmayız. Bu kadar mı ziyaretçi olmalı idi Türkiye’den bukadar önemli bir beldede.

Bu ziyaret benim ve diğer kardeşlerim için ömür boyu unutulmayacak bir ziyaret oldu. En çalkantılı zamanlardan birinde Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da bulunma şerefine nail olduk. 20 temmuz, perşembe akşamı, yatsı namazına giderken çatışmalar arasında kaldık. Bir kardeşimiz plastik merminin ayağına isabet etmesi sonucu yaralandı.

Perşembe akşamı olaylar ilk başladığında, silah ve çatışma seslerinden sonra kaçarken bir Filistinli kardeşimiz oturduğu yerden bizlere dönerek, sizler Türksünüz nereye kaçıyorsunuz diye kızarak bağırdığında oraya oturduk fakat iş kontrolden çıkınca biz de otele dönmek zorunda kaldık.

Hayatımda ilk kez Kudüs’e gitmek nasip oldu. Mescid-i Aksa’nın içinde namaz kılmayı çok istiyordum. Metal dedektörlerden geçip namaz kılmak isteseydik, İsrailli askerler buna müsade edeceklerdi ama bizler Filistinli kardeşlerimize rağmen o dedektörlerden geçmedik. Onlarla birlikte barikatların önünde namaz kıldık. Zeytin dağından Mescid-i Aksa’ya baktığımda hüzünlensem de ‘bunda da vardır bir hayır’ dedim.

Teşbihte hata olmaz, nasıl ki Veysel Karanı Medine’ye gelip te Rasulallah’ı görmeden geri döndü ise bizler de Mescid-i Aksa’ya kadar vardık, içeri giremeden geri döndük.

Dört gün boyunca bizlerle birlikte olan Filistinli şoför amcamız Muhammed, Mescid-i Aksa’ya sahip çıkmak sadece bizim sorumluluğumuz değil tüm müslümanların sorumluluğu diyordu.

Cuma akşamı yatsı namazını otele yakın bir camide kıldık birkaç arkadaş ile birlikte. Namazdan sonra dilimin döndüğü kadar ingilizce bir konuşma yaptım. Mescid-i Aksa ve Kudüs konusundaki hassasiyetinizden dolayı sizlere teşekkür ve tebrik ederim dedim. Cami çok kalabalık olmasa da bu konuşmamın gereken yerlere ulaşacağını ve hakettiği tesiri yapacağını biliyorum. Çünkü ben onlara sadece kendi adıma hitap etmemiştim.

O gece otele döndükten sonra bu defa otelimizin önünde çatışmalar yaşandı. İnternet üzerinden canlı yayın yapma fırsatı buldum ve olayları birkaç bin kişiye ulaştırma fırsatım oldu.

Filistinde, Kudüs yani sıra, Filistin Özerk bölgesinden El Halil kentini ziyaret etme fırsatımız oldu. Hz. İbrahim (a.s.), Hz. İshak (a.s.) ve hz. Sara (r.a.) mezarlarının bulunduğu İbrahim Halil camii’ni ziyaret ettik dua ettik.

Rabbimiz tekrar gitmeyi ve bu defa Mescid-i Aksa içinde namaz kılmayı bizlere nasip eder inşallah..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>