width=750

Recep SOYSAL / Öldürülen Gazeteciler ve Gazetecilik Mesleği!..

HER yıl yüzlerce hatta binlerce gazeteci sırf mesleklerini icra etmelerinden dolayı türlü zorluklarla karşılaşıyorlar. Bu zorlukların, engellemelerin şekli ve dozajı kendini farklı şekillerde gösteriyor. Zorlukların, engellemelerin belli bir bölümü görünür iken büyük bir bölümü ise görünmez ve sinsice yapılıyor. Gazetecinin mesleğinde aldığı yol ne kadar uzun, çevresi ne kadar geniş, etkilediği kitleler ne kadar fazla ise yaşadığı zorluklar da o kadar büyük oluyor maalesef..

İlk önceleri görmezden gelmelerle, maddi açıdan zorluk çektirme isteği ile yapılan gelir engellemeleri daha sonra yavaş yavaş ufak tehditlere dönüşüyor. Görünmez olan engellemeler tehditlerle birlikte artık görünür hale gelmeye başlıyor. Eğer gazeteci yapılan tehditlerle bir nevi yola gelmez, haksızlık karşısında susmazsa, sonunda bu başarısının faturasını hayatı ile ödüyor.

Gazetecilik maddi açıdan cazip mesleklerden birisi değil. Okulunuzu bitirdiğinizde iş bulacağınızın garantisi olmamasına karşılık iş bulmuş olsanız bile işsiz kalmanız an meselesi. Gazetecilik işsizliğe de en yakın mesleklerin başında gelen bir meslek çünkü.

Son birkaç ay içinde bütün bu zorluklardan yılmayıp mesleklerinde başarı göstermiş ve başarılarını hayatları ile ödemiş birkaç gazeteci meslektaşımızdan bahsetmek istiyorum.

Şubat 2018, Ján Kuciak (27) Slovakya; Slowaakse Aktuality.sk. gazetesinde çalışan Ján Kuciak, iktadar partisi ile ilişkileri olan işadamlarının vergi kaçırmalarını araştırıyordu. Başkent Bratislava’nın 65 kilometre doğusunda bulunan Velka Maca’daki evinde nişanlısı ile birlikte öldürülmüş halde bulundu. Polisin verdiği bilgiye göre ölüm sebebi gazeteci olarak yaptığı araştırmalardan olduğu nerdeyse kesin.

Nisan 2018, Yasin Murtaja (30) Filistin; 6 nisan 2018′de Filistinli 30 yaşındaki gazeteci Yasin Murtaja, ‘Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü’nü fotoğraflarken İsrail keskin nişancıları tarafından vurularak öldürüldü. Üzerinde dev harflerle ‘Press’, yani ‘Basın’ yazıyordu. Bugün internette bir arama yaparken Yasin Murtaja’nın ismini yazdığınızda karşınıza bir tek haber bile çıkmıyor. Acı ama gerçek.

4-5 ekim 2018, Bulgaristan, Viktoria Marinova (30); Bulgar polisinin verdiği bilgiye göre gazeteci Viktoria Marinova, Tuna nehrinin kenarında tecavüz edilip vahşi bir şekilde öldürüldü. Bulgaristan televizyonu TVN için çalışan Viktoria, Avrupa birliğinden gelen paralarla yapılan yolsuzluğu araştırıyordu. Bulgaristan içişleri bakanlığı genç gazetecinin öldürülmesini ‘vahşice’ olarak tanımlıyor.

Ekim 2018, Cemal Kaşıkçı (60) Suudi Arabistan – Türkiye; Son olarak ta son zamanların en çok konuşulan ve tüyleri ürperten cinayetini ele alalım. Olayın işleniş şekli ve cinayeti işlemiş olanların sicili ve cesedin bulunamamış olması tüm dikkatleri bu vahşet üzerine çekti ve dünya üzerinde ses getirdi.

Evet onun ismini nerdeyse hepimiz ezberledik ve hayatı ve geçmişi hakkında oldukça fazla bilgiye sahip olduk. Cemal Kaşıkçı aslında Anadoludan, Kayseri’den Medine’ye İslam’a hizmet etmek, müezzin yetiştirmek için hicret etmiş güzel insanların torunu.

2 ekim 2018′de kendi ayakları ile girdiği Suudi Arabistan konsolosluğunda işkence edilerek öldürülüp, cesedi parçalanarak yok edilen Cemal Kaşıkçı artık hepimizin kahramanı ve yürek sızımız. Allah kendisinden razı olsun ve haksızlık karşısında susmamasından dolayı mükafatlandırarak cennetine koysun.

Ne gariptir ki Cemal Kaşıkçı yaşarken başaramadıklarını ölümü ile başardı. Yaşarken onun kim olduğunu bile bilmiyorduk ve şimdi hepimiz ismini ezberledik. Medyamız maalesef onu bulup çıkarıp bize tanıtamadı. Şahsen onu tanımayı çok isterdim ama demek onu tanımak ölümünden sonrasına imiş..

Onun ölümü/şehadeti de birçok ilk’e kapı araladı. Tartışılmayan Suudi Arabistan artık tartışılabilir hale geldi. İşlediği suçları örtmekte maharetli Suudi Arabistan asılllı caniler onun katledilişinde suçüstü oldular.

Başta da yazdığım gibi Ján Kuciak, Yasin Murtaja, Viktoria Marinova, Cemal Kaşıkçı, başarılarını hayatları ile ödemiş yüzlerce, binlerce gazeteciden sadece birkaçı.

Onlar konuşmaya cesaret edilemeyen konuları konuşarak, yazarak, haber yaparak, gündeme getirerek toplumların daha şeffaf olması yolunda katkıda bulundular. Başarılarının ve cesaretlerinin faturasını çok ağır bir bedelle, hayatları ile ödediler. İnsanlık onların bu fedakarlığını asla unutmayacak.

Bize düşen, gazeteciliği daha çekici hale getirerek daha fazla gencin gazeteci olmasını sağlamaktır. Ne kadar fazla cesaretli araştırmacı gazeteci olursa dünya o kadar güzel olacaktır.

Ne mutlu ‘haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ Hadisi Şerif’ini kendine şiar edinerek cesaretle gazetecilik yapan yiğit gazetecilere. Ne mutlu ufak menfaatler karşılığında kalemini satmayan cesaretli gazetecilere..

İnşallah şehit edilen gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın yeri islam dünyasının her coğrafyasında yetişen yüzlerce, binlerce, onbinlerce yiğit genç gazeteci tarafından  doldurulacaktır.

Selam olsun Hak ve Haklının yanında yiğitçe duranlara. Gelecek yazıda buluşmak üzere Allah’a emanet olun..

Tetiği İlk Çeken Eski Polis Şefi Olursa…

Hollanda İslamofobik, cami saldırıları ve Müslümanların hedef alınması açısından yeni yıla oldukça hızlı girdi. Önceki yıllarda birkaç ayda yapılan saldırılar, daha ocak ayının ilk 2-3 haftasında yapıldı. İşin bir de üzücü tarafı var ki çok ilginç….

O da tetiği ilk çekenin eski bir polis şefi olması.

İsterseniz işe önce dünya çapında camilere yapılan saldırılara bir göz atarak başlayalım.

Yakın zamana kadar yapılan saldırıları gözümüzün önüne getirdiğimizde ilk aklımıza gelen 2014’teki Berlin Mevlana Camii’ne yapılan saldırı ve arkasından çıkan yangın olacaktır. İnşaat hâlinde olan ve büyütme çalışmaları yapılan Mevlana Camii o zamanlar yangın nedeniyle neredeyse tamamen yanmış ve kullanılamaz hâle gelmişti. Can kaybı olmasa da hasar çok büyüktü.

Bir başka ilginç cami saldırısı ise Kasım 2015’ e, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşandı.

Connecticut eyaletinin Meriden şehrinde yaşanan olayda eski bir deniz piyadesi olan Ted Hakey medyadaki haberlerden etkilenerek, içkili olmasının da verdiği heyecanla, tüfeği ile evinin yanında bulunan camiye birkaç el ateş etti. Kamera görüntülerinden tanınan Hakey  yakalandıktan sonra yaptıklarından pişman oldu ve ağlayarak camideki cemaatten özür diledi.

Bu fiilinden dolayı 6 ay hapis yatan Ted Hakey, hem hapishanedeki Müslümanlarla hem de cemaatten birçok Müslümanla dost oldu. Şimdilerde en yakın dostlarından birisi cami imamı Zahir Mannan.

Ted Hakey’in camilere düşmanlık besleyenlere şu tavsiyesi ise çok manidar: “Eğer İslam’la ilgili kötü düşünceniz varsa, bir camiye gidin, kapıyı çalın, tokalaşın ve Müslümanlarla konuşun’. Sadece 5 dakika konuşun ve sonra fikir sahibi olun. Haberleri, medyayı dinlemeyin”.

Eğer Hollanda’daki cami saldırılarına gelecek olursak hatırımda kalanlardan ilki, Culemborg şehrinde, Aralık 2016 sonlarında neredeyse tamamen yakılan, cami yapılmak için alınmış büyük bir bina oluyor. Bir diğeri ise Nisan 2017’de yanarken alarm sayesinde haber alındıktan sonra itfaiye tarafından söndürülen Heemskerk Ulu Camii idi. Belki hatırlayanlarınız olacaktır. Bu yakma girişimini hem TV5’e hem de Millî Gazete ve Doğuş gazetesine haber yapmıştım.

Gelelim 2018’in ilk haftalarına. 21 Mart 2018’de Hollanda’da belediye seçimleri var. Seçimler yaklaştıkça partiler de büyük şehirlerdeki adaylarını açıklıyorlar. Belediye seçimleri partiler için çok önemli. Hollanda’da, dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi, Belediye seçimleri, enaz İl meclis seçimleri (yani eyalet seçimleri) ve parlamento seçimleri kadar önemli. Bütün partiler tanınmış, halk tarafından sevilen, popüler ve çok oy toplayabilecek aday ortaya çıkarma peşinde.

Bu partilerden birisi de artık Dünyaca ünlenmeye başlayan Wilders’ın Özgürlükler Partisi (PVV). Rotterdam’da öne çıkardığı adayını, sosyal medyada daha önce yapmış olduğu bir paylaşımından dolayı geri çeken Özgürlükler partisi, Hollanda’nın dördüncü ve önemli büyük şehri olan Utrecht’te de eski bir polis şefi Van Deun’u birinci sıradan aday gösterdi.

Politikaya yeni giren eski üst düzey memur Van Deun, 8 Ocak 2018 tarihinde katıldığı bir radyo tartışma programında, Denk Partisi Adayı Mahmut Sungur’un, Hollanda’nın en büyük camisi olan ve Utrecht şehrinin merkezinde bulunan Ulu Camii’nin Utrecht Dom Kulesi gibi Utrecht’te oturanların gurur duyacağı bir bina olması temennisinde bulunmasına karşılık ‘bizim temennimiz Utrecht Ulu Camii’nin yanıp kül olması’ dedi. Spikerin sınırı aştığını ve sözlerini geri almasını istemesini reddeden eski polis şefi tepkilerin gittikçe artmasından bir gün sonra cami yönetiminden ve Müslümanlardan özür diledi. Cami yönetimi özür dilemeyi yeterli bulmadı ve bunun bir hedef gösterme olduğunu, sınırın aşıldığını ifade ederek suç duyurusunda bulundu.

Hollanda’da geniş yankı bulan bu olaydaki son gelişmeleri öğrenmek için, kendisi de eski bir politikacı olan ve uzun süre İşçi Partisi’nden (Pvda) Utrecht belediye meclis üyeliği yapmış olan ve Utrecht Ulu Camii Başkanlığını başarı ile yürüten değerli dostum Yücel Aydemir Bey ile irtibat kurdum. Bana verdiği bilgilere göre şu anda olay mahkemeye intikal etmiş durumda. Özgürlükler Partisi (PVV) adayı Van Deun henüz camiyi ziyaret etmemiş.

Yücel Aydemir Bey’i telefonla arayarak özür dilemiş fakat Yücel Bey de “bunun yeterli olmadığını beraberce samimi bir ortamda beraberce kahve içerek bu yanlışlığın düzeltilebileceğini” belirtmiş. Dileğimiz odur ki bu ikili arasında da tıpkı Amerika’daki Saldırgan Ted Hakey ile cami imamı Zahir Mannan arasında oluşan dostluk gibi bir dostluk oluşması.

Utrecht Ulu Camii gerçekten de şehre ruh ve asalet veren, şehrin merkezinde çifte minareli bir cami. Yanından geçtiğim her anda bu muhteşem eserden haz alıyor ve gurur duyuyorum. Ulu Camii sadece Müslümanların değil, Müslüman olmayanların da ibadetlerini yapabileceği özel bir ibadet yerinin (sessiz oda) olduğu bir yer.

Yücel Bey’in verdiği bilgiye göre, Hollanda’nın birçok yerinden ortaokul ve lise öğrencileri, Almanya ve Belçika’dan ise Üniversite öğrencileri İslam, Müslümanlar ve cami hakkında bilgi almak için gruplar hâlinde sık sık ziyarete geliyorlar.

İkinci olay ise Henk Van Deun’en açıklamalarından sadece bir gün sonra yani 9 Ocak’ta gerçekleşti. Hollanda’nın Zaandam şehrinde yaşayan bir ailenin kapısına kan renginde kırımızı boya serpildi ve Nazi Haçı çizildi. Kapıya bir de ‘bir daha camiye giderseniz gebereceksiniz’ ve ‘kanserli Müslüman, geber’ yazıları yazıldı. Olaydan bir gün sonra aileyi ziyaret eden Vali Hamming, ‘bu çok korkunç ve kabul edilemez’ diye açıklamada bulundu.

Son olay ise 18 Ocak 2018 tarihinde Kuzey Amsterdam’da yaşandı. Kimliği belirsiz kişiler Kuzey Amsterdam’da bulunan Emir Sultan Camii’nin kapısına, üzerine kan bulaştırılmış ve kafası kesilmiş manken bıraktılar. Mankenin yanına bıraktıkları kağıtta ise şunları yazmışlardı, “İslam kafa kesmekle eşdeğerdir. İslamlaşma durdurulmalıdır. Kuzey Hollanda’da  Erdoğan’a bağlı dev Diyanet Camisi istemiyoruz”.

Hollanda’da gittikçe sertleşen bir hava var. Müslümanlar, toplumun gücü elinde tutan kesimi tarafından dışlanıyor, önü kesiliyor ve hor görülüyor. Elinde ufacık bir yetki olan bu yetkisini kullanmak için elinden geleni yapıyor. Polisler ceza keserek, belediye memurları belediyelerdeki işleri zorlaştırarak. Okullardaki öğretmenler, Müslüman öğrencilere bin bir türlü zorluk çıkararak. Bu baskılar nereye kadar sürecek çok merak ediyorum.

Eğer bir başbakan bile uzlaştırıcı, yatıştırıcı, kaynaştırıcı olacağı yerde, Müslümanlara ‘defolun gidin’’ diyebiliyorsa, diğer politikacılardan, yöneticilerden daha ne beklenebilir ki ?

Biz yine de ümitvarız. Bizleri seven, haklı olduğumuzu bilen, bizleri teselli etmeye çalışan yöneticiler ve vatandaşlar da var. Bu insanların sayısı çok fazla olmasına rağmen kendilerini çok fazla göstermiyorlar. Cami saldırıları ve diğer islamofobik saldırılar toplumun büyük bir kesimi tarafından kınandı ve yargılandı.

Umulur ki bu saldırılar Amerikalı Ted Hakey gibi birçok insanın gözlerinin açılmasına vesile olur ve bu saldırılar sayesinde Müslümanları daha yakından tanıma fırsatı bulurlar…

…………..

Hasene; Burkina Faso Gezi notları

Şeyh Süleyman:”İslam Ülkesi liderlerine yaptığım konuşmada, Kurban bayramında bizler de et yemek istiyoruz dedim. Sizler gelmeden önce biz burada Kurban bayramında et yiyemiyorduk

‘Mazlum ve Mağdurlar için elele’ sloganı ile Milyonlarca insana hizmet götüren Hasene derneğinin bu yılki gözlemcileri arasında bizler de yerimizi aldık. 28 ağustos – 4 eylül tarihleri arasında,, Burkina Faso kurban gözlemcisi olarak hizmet ve sayısız güzelliklere şahitlik ettiğimiz bu seyatımizden sizlere notlar sunmak istiyorum..

Burkina Faso, batı Afrika’da, denize kıyısı bulunmayan bir ülke. Komşuları Mali, Nijer, Benin, Togo, Gana ve Fildişi Sahili. Geçmişte Fransa sömürgesi olan ülke 1960 yılında Yukarı Volta adı ile bağımsızlığına kavuşmuş ve ülkede bağımsızlık sonrası dönemde siyasi belirsizlikler neticesinde darbeler yaşanmış. 1983′te Thomas Sankara önderliğinde gerçekleştirilen devrimden sonra ülkenin adı özgür ülke anlamına gelen Burkina Faso olarak değiştirilmiş. Ülkenin başkenti, 2 milyona yakın nüfuslu Vagadugu (Ouagadougou) şehri.

18,5 milyon nüfuslu Burkina Faso Türkiye’nin üçte biri kadar ülke toprağına sahip (Burkina Faso 274.200 kilometre kare, Türkiye 755.688 kilometre kare) olmasına karşın sulak alanı sadece 400 kilometre kadar. En fakir ülkeler sıralamasında ilk beşte olan ülkenin yüzde 75′i müslüman. Yıl boyunca sıcaklığın 5 derecenin altına düşmediği bu fakir fakat cömert insanların ülkesi, yatırım yapmak için son derece uygun bir ülke.

7 kişiden oluşan Hasene Burkina Faso ekibimizin 6′sı ilk olarak İstanbulda buluştu. Ekip başkanlığını Badenwürtemberg bölgesinden Harun Murat (Enzweihingen) kardeşimizin yaptığı grubun diğer gözlemcileri şunlardan oluşuyordu. Köln bölgesinden Zekeriya Birel, Hannover bölgesinden Hamza Ocaktan (Braunschweig), Schwaben bölgesinden Ahmet Varol (Kempten şubesi Sosyal hizmetler), Ruhr-A bölgesinden Abdülkadir Boyun (Hamm Herringen Gençlik Başkanı), Hollanda Soest’tan bendeniz ve ekibimize birgün sonra dahil olan Belçika bölgesinden Ahmet Çetin Kaya (Lommel) kardeşimiz.

1000 büyükbaş hayvanın kesildiği Burkina Faso’da bu yıl iki partner kuruluş ile çalışıldı. Bunlar başkanlığını doktor Ömer’in yaptığı An-Nasr ile 44 yıldır eğitim hizmetleri ile uğraşan ve Burkina Faso’nun tanınmış alimlerinden olan Şeyh Süleyman Konfe’nin başkanlığını yaptığı An-Nour idi.

Vagadugu’ya ulaştığımızın ertesi günü (29 ağustos) ilk işimiz, Şeyh Süleyman Konfe’nin 2000 çocuğu okuttuğu ve içinde ailesinin de oturduğu evinin bulunduğu özel okulunu ziyaret etmek oldu. Daha sonra kurban kesilecek yerlerden bazılarını gezdik ve kurbanların alındığı hayvan pazarında incelemelerde bulunduk. Şeyh Süleyman aynı zamanda sadece eğitim ile uğraşan Konfe ailesinin de ileri gelenlerinden birisi. Büyükdedesi Fransa ordusunda görev yaparken, 1800′lu yıllarda Cezayirde çatışmalar sırasında müslümanlarla tanışıyor, İslam ile müşerrefleniyor ve Burkina Faso’ya döndükten sonra da çocuklarına İslama hizmet etmelerini ve sadece eğitim ile uğraşmalarını emrediyor. Geldiğimizin ikinci gününde (30 ağustos) ise programımızda TC büyükelçiliğini ziyaret etmek var. Sayın büyükelçi Nihat Civaner ve ekibi bizleri çok sıcak karşılıyor ve çalışmaları hakkında bizlere bilgiler veriyor. Burkina Faso devletinin yatırımcılara çok yardımcı olduğunu belirtiyor. Ne kadar Türk girişimcinin olduğu sorumuzda çok fazla olmadığını sadece Gana sınırındaki bir altın madeninde faaliyet gösteren bir Türk şirketinde 50 kadar işçinin bulunduğunu söylüyor.

Büyükelçilik ziyaretinden sonraki programımız kurban kesilecek köyleri gezmek. Şeyh Süleyman yolda bizlere bir sürprizinin olduğunu söylüyor. İki araçtan oluşan ekibimiz köylerde durarak ilerliyor. Son olarak birkaç defa yol tarifi aldıktan sonra, Vagadugu’ya 110 km uzaklıkta oldukça sapa ve yolları da hayli bozuk bir köye doğru ilerliyoruz. Bir dere yatağından geçerken arabaların birisi çamura saplanıyor. Uzun uğraştan sonra arabamızı kurtarıyoruz ve köye doğru ilerliyoruz.

Yolda Şeyh Süleyman 16 yıldır tebliğ ettiği bu köyde bulunan 200-300 kişinin müslüman olmak istediğini bizlere bildiriyor. Bu haber ekibimizi oldukça heyecanlandırıyor. Köye ulaştığımızda köylüler bizi sevinçle karşılıyorlar. Ağaçların altında oturuyoruz ve Şeyh Süleyman’ın vaazını köylülerin ilgi ile dinlediklerini görüyoruz. Esprilerle süslediği vaazında zaman zaman köylüleri güldürmeyi başarıyor.

Vaazının sonunda işaret parmağını kaldırarak köylüleri islamla şereflenmelerini sağladığı görüntüler hepimizi duygulandırıyor. Yanımızda bulunan hediyelerden köylülere yardımda bulunuyoruz. Ekip adına ben inglizce bir konuşma yapıyorum ve Hasene ve yaptığımız çalışmalar hakkında bilgiler veriyorum. Şeyh Süleyman’ın büyük oğlu Muhammed’in yaptığı tercümeden sonra köylülerin gözlerinin içlerinin güldüğünü görüyorum. Köylüler köyün adını Hasene olarak değiştireceklerini ve yapılacak caminin adını da Necmeddin Erbakan camii vereceklerini bizlere bildiriyorlar.

Geriye döndüğümüzde yemek esnasında kurban çalışmlarının etkisi hakkında konuşurken Şeyh Süleyman bize nasıl başladığı hakkında bilgiler veriyor. Bunları çekmem lazım diyorum. Yemekten sonra Şeyh’in çalışma odasına geçiyoruz. Türkiye’de Kayseri Erciyes üniversitesinde okuyan Lokman Savadogu’nun tercümanlığı sayesinde Şeyh ile bir röportaj gerçekleştiriyoruz. Bu çalışmalar nasıl başladı soruma Şeyh duygulanarak şöyle cevap veriyor.

Bundan 20-25 sene kadar önceydi. Libyada islam ülkelerinin liderlerinin katıldığı bir İslam konferansı düzenlenmişti. Orada liderlere yönelik olarak Kurban bayramında bizler de et yemek istiyoruz diye bir konuşma yaptım. Daha konuşmamı bitirmeden Necmeddin Erbakan yanıma geldi ve Almanya’ya Sefer Ahmedoğlu’na bir mektup yazacağım ve inşallah o size yardım edecek dedi. Burkina Faso’ya geri geldikten sonra Sefer hoca benimle irtibata geçti ve o gün bugündür Kurban bayramında et yiyoruz.

Bu çalışmalardan önce yardım yapılmıyormu idi sorumuza. İslam ülkelerinden zaman zaman yardım için gelenler oluyordu fakat siz Türkler buraya gelmeye başladıktan sonra herşey daha sistemli bir şekilde işliyor.
Burkina Faso’da sizlerin yaptığı yardımı sadece müslümanlar değil, hristiyanlar da başka dine mensup olanlar da biliyor. Herkes sizlere müteşekkir..

Şeyh Süleyman’a Sefer Ahmedoğlu’nun vefat ettiğini bildiriyoruz. Hafif daldıktan sonra üzüntü ile ‘ben de telefonla neden ulaşamıyorum’ diye kendi kendime soruyordum. Telefonu hep meşgul çalıyordu diyor.
Arefe günü kendi aramızda bir görev bölümü yapıyoruz. Fildişi Sahili sınırına ve Gana sınırında bulunan Leo şehrine Abdülkadir Boyun, Ahmet Varol ve Zekayı Birel ağabey gidiyorlar. Kuzeye, Mali sınırına ise tehlike olmasından dolayı gözlemci göndermiyoruz ve Şeyhin iki oğlu gidiyor.

Bizim nasibimize Şeyh Süleyman ile gezmek düşüyor. Bizim üç kişilik ekip Hamza Ocaktan ağabey ve ekibimize sonradan dahil olan Ahmet Çetin Kaya’dan oluşuyor. Ekip başkanımız Harun Murat ise iki ekip arasında da mekik dokuyor.

Bayramın ilk günü sabah erkenden en son durak Yimigou köyüne varıyoruz. En güzel elbiselerini giymiş köylüler karşılıyor bizi. Çevre köyün Sultanları (muhtarları) ile selamlaşıyoruz fakat durmadan Sultanların da Sultanı olan kişiye varıyoruz. Kendisi hasta olduğu için bayram namazına gelemiyor.

Çok büyük bir kalabalık ile bayram namazını dışarda kılıyoruz. İlk kurbanların kesimine şahitlik ediyoruz ve parçalanan birkaç büyükbaşın dağıtımını yapıyoruz. 70 büyükbaşın kesildiği bu noktadan, köylüler ve Sultanlar ile vedalaştıktan sonra ayrılıyoruz. Sırası ile 5 noktada daha kesimler yapıyoruz. Şeyhe gösterilen hürmet ve saygı gözümüzden kaçmıyor. Vardığımız hiçbiryerde beklemiyoruz. Herşey en ince detayına kadar hazırlanmış bir şekilde bizleri bekliyor. Cuma namazını Yamane adında bir kasabada kılıyoruz. Buraya vardığımızda da herkesi bizi beklerken buluyoruz. Şeyhin vaazı ve cuma namazı sonrası Hamza Ocaktan ağabeyimiz cemaate hitap ediyor ve fransızce tercümeyi de Ahmet Çetin Kaya kardeşimiz yapıyor.

Bayramın ikinci günü Vagadugu’da mezbahanede kesilen kurbanların Şeyhin okulunda dağıtılacağı bilgisi veriliyor bizlere. Sabah Şeyhin evine/okuluna vardığımızda insanların beklemeye başladığını görüyoruz ve dikkatimizi kapıdaki polisler çekiyor.

Mezbahaneden gelen etlerin parçalanması öğlen 2-3′e kadar sürüyor. Büyük bir kalabalığın sıcağın altında 8-9 saat beklemesi bizleri şaşırtıyor. Elimizdeki paralarla çevre dükkandaki tüm suları satın alıyoruz ve kalabalığa dağıtıyoruz fakat su yine de yetmiyor. Arkadaşlarımız kalabalığın saldırısından ancak polisler sayesinde kurtulabiliyor.

Bayramın üçüncü günü hedefimizde Vagadugu’ya 150 km uzaklıktaki Kaya şehri var. Hasene olarak ilk defa kurban kesimi yaptığımız bu şehirde henüz hiçbir sivil toplum örgütü çalışma yapmamış. Ayrı bir sevinç ve heyecanı yaşadığımız bu şehir bizlerde derin izler bırakıyor. Şehirde müftü konumundaki Şeyhler gelecek yıllarda mutlaka geri gelmemizi istiyorlar bizden.

Kurban bayramının son gününde Hamza Ocaktan ağabeyin teklifi ile iki hasta ziyaretinde bulunuyoruz. Birincisi ailesi ile birlikte oturan yaşlı bir amca. O kadar seviniyor ki, bizlere, sizlerin şu kapıdan içeri girmesi benim için en büyük mutluluk diyor. Sağ olursam seneye yine gelin diye tembih ediyor.

İkinci ziyaretimizi 105 yaşında tek göz toprak bir evde yaşayan bir neneye yapıyoruz. Bu ziyarette çok duygulanıyorum ve kendi kendime iyiki gelmişim diyorum.
Hastalara, yaşlılara, ihtiyaç sahiplerine bizimle gönderilen sadakaları ulaştırdık. Çocuklara, yetimlere balonlar ve kardeşlerimizin gönderdiği hediyelerden dağıttık.
Avrupadan bir hayırseverin gönderdiği para ile evlenmiş bir çiftin düğün merasimine katıldık.
Hayırseverlerin gönderdiği 1000 büyükbaşın kesim ve dağıtımının gözlemciliğini yaptık. Bir büyükbaştan 25 hisse çıktığı hesaplandığında, 25 bin aileye ulaştığımız ortaya çıkıyor. Küçümsenecek bir sayı değil.

Allah katkıda bulunan tüm kardeşlerimizden razı olsun. [Haber: Recep Soysal]

Kudüs’te Şehadetle Gözgöze Gelmek.

Kudüs hakkında hepimiz birçok hikaye duymuşuzdur, okumuşuzdur. Gidip görmediğimiz için Kudüs denildiğinde pek fazla birşey hayal edemeyiz. Genelde Kudüs ismini duyduğumuzda aklımıza Mescid-i Aksa

Recep SOYSAL
recepsoysal123
@hotmail.com

gelir ve onun da altın renkli kubbesi ile parıldayan, Kubbetüs Sahra olduğunu zannederiz. Aslında bu durum,  kutsal beldelerin üçüncüsü olan Mescid-i Aksa’yı bağrında barındıran Kudüs hakkındaki bilgimizin bu kadarla sınırlı olması ve gidip görmek için yeterince çaba sarfetmeyişimiz, çok üzücü ve vahim bir durumdur.

Kudüs‘te bulunduğum, havasını soluduğum, toprağında ayak bastığım zamanlarda hep bunu düşündüm. Sık sık, kendime ‘neden daha önceden gelmedim’ dedim. Geziye/ziyarete katılan diğer kardeşlerimden de aynı şeyleri duydum, hepsi adeta ‘neden bukadar geciktik’ diyordu. Hakkında birçok hikaye duyduğumuz ve okuduğumuz Kudüs’ü ziyaretimiz bu kadar gecikmemeli idi. Üstelik maddi külfeti de çok fazla değildi.

Yine de Rabbime şükürler olsun ki, Eylül 2016′daki haccımın arkasından, Rasulallah’la vedalaştıktan kısa bir süre sonra onun tüm peygamberlere imamlık yaparak namaz kıldırdığı, Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmek mümkün oldu.

Ne güzel bir tesadüftür ki, Rasulallah’a veda etmeden birkaç saat önce, Amsterdam’dan Hafız Ahmet Kaya hocamızla Mescid-i Nebevi’de, Yeşil Kubbe’nin önünde bir röportaj yapmış, burda da Hz. Ömer’nin (r.a.) kölesi ile Kudüs’e girişinden bahsetmiştik. Anlaşılan Kudüs aşkı o kadar çoğalmış, kalbimize sığmayıp taşmış ki Rabbimizin lütfü ile Mekke ve Medine hatıraları bu kadar taze iken, Kudüs’ü de dünya gözü ile görmek ve yaşamak nasip oldu.

Aslında bizimle birlikte gitmek isteyen çok kardeşimiz vardı ama gezi tarihinin tam temmuz ortası olmasından dolayı katılamadılar. Sonunda katılmak, davetimize aynı iştiyak ve heyecanla cevap veren Amsterdam’dan Murat Balasar kardeşimize nasip oldu.

Bu tür ziyaretlerin güzel taraflarından birisi de budur. Adeta seçilmiş değerli insanlarla tanışma ve güzel anları yaşama fırsatı bulursunuz. Yaşadığınız, zorluklar ve güzellikler dostluğunuzun ve kardeşliğinizin adeta bir perçin’i olur ve ömrün sonuna kadar bu dostluklar devam eder. Hele bir de işin içinde bir nevi bir gazilik te varsa.

Hepimiz değişik yerlerden katılmıştık bu ziyarete. Müracatları Rableri tarafından kabul edilenler Eskişehir’den, İzmir’den, Batman’dan, İstanbul’dan, Mardin’den, Hatay’dan, Niğde’den, Almanya – Hannover’den, Hollanda – Amsterdam, Soest’tan selam götürmüşlerdi Filistinli kardeşlerine.

Ziyaretimiz iki türlü planlamadan, bölümlerden oluşuyordu. Birincisi bizim planladığımız bölümlerden, ikincisi ise Rabbimizin bizler için planladığı bölümlerden. Biz ziyareti organize eden kardeşlerimize, gittiğimizde mümkünse çatışmaların arasında kalsak, ölümle gözgöze gelsek desek herhalde pek mümkün olmazdı. Alemlerin Rabbinin lütfu ile bizler de bir veya birkaç gün olsa da Filistinli olduk. Onların herzaman maruz kaldığı zulme kısa bir süre olsa da maruz kaldık ve Filistinli gibi yaşadık.

Ömrümüzde Mescid-i Aksa sınırları içinde kıldığımız ilk cuma, aynı zamanda ölümü/şehadeti ensemizde hissettiğimiz ilk cuma olma özelliğini de taşıdı. Olayların zirvede olduğu, 21 temmuz 2017 cuma günü, Mescid-i Aksa’da cuma namazı kılmak için otobüslerle Kudüs’e gelen Filistinli kardeşlerimizin otobüslerinin geri çevrildiğini öğrendik. İsrail polisi yapılacak çok büyük bir eylemi önlemek için hem gelen otobüsleri geri çevirmiş hem de Mescid-i Aksa’ya çıkan bütün yolları kapatmıştı. Bu yolla, eski/kadim Kudüs içinde yaşayan Filistinli müslümanlar ile, Kudüs’ün diğer bölgelerinde yaşayan müslümanların birleşerek daha büyük bir grup olmasını önlemek istiyordu.

İşte bizler de o gün, Mescid-i Aksa’nın İsrail polisi tarafından barikatlarla kapatılan yollarından birinde idik. Ellerinde makinalı tüfeklerle bekleyen polislerden sadece 5-10 metre uzaklıkta idik. Çok defa eli silahlı polislerle göz göze geldik. Kızgın güneş altında genç imam hutbesinde ve vaazında, tüm müslümanları uyanmaya ve Mescid-i Aksa’ya sahip çıkmaya davet ediyordu. O anlarda içimde ara ara fazlalaşan anlam veremediğim bir sızı olduğunu farkettim.

İsrailli polislerin ellerinde makinalı silahlara rağmen kalabalığı gördükçe tedirgin olduklarını, Filistinli kardeşlerimizin ise herşeye rağmen, gözlerinde, çaresizliğe, müslümanların umursamazlığına aldırmayan mücadeleci bakışları vardı. Bu duygular içinde, etrafımı gözlemler ve süzerken ara ara öten bir horozu farkettim. Horoz’ların melekleri gördüklerinde öttüğünü hatırladığımda, içimdeki anlam veremediğim sızının biraz daha arttığını hissettim.

Daha sonra müezzin kamet getirdi ve cumanın farzına geçtik. İkinci rekata geçmiştik ki, bizden 100-150 metre yüksekte olan diğer kapıdan silah ve çatışma sesleri gelmeye başladı. O anda ailemi ve çocuklarımı düşünmeye başladım. Şehadet çok ta uzakta değildi. Eğer selamdan sonra cemaattan birkaç kişi polislere taş atsa idi onların da bize ateş etmemesi için bir neden kalmayacaktı.

İmam selam verir vermez ön saftaki kardeşlerimizden birkaç tanesinin acele ile ayağa kalktığını ve cemaati yatıştırmak için elleri ile sakin olun, sakin olun işareti yaptıklarını gördüm. Yatıştırıcı konuşmalar yaptılar ve herhangi bir çatışma çıkmadı.

O günü hiç unutmayacağım. 5-10 Türk olmamıza rağmen bizleri gördüklerinde Filistinli kardeşlerimiz müthiş mutlu oluyorlar ve bizden cesaret alıyorlardı. Bizlere el sallayarak, gülümseyerek, başparmaklarını kaldırarak Türkiye Türkiye sloganları atıyorlardı. Kulaklarımda hala sonradan Türkçe anlamının ‘Doğu da bizim, batı da bizim, Kudüs te bizim, zafer de bizim’ anlamındaki Arapça atılan sloganın yankıları sürüyor.

Kafilemiz sadece 35 kişiden oluşan küçük bir gruptu ama bazı az’lar birsürü çok’tan çok fazla şey ifade eder. Bu 35 kişi içinde, 1960′ların sonunda Almanya’nın Braunschweig şehrinde, Milli Görüş Avrupa’nın kuruluşunda öncülük etmiş, daha sonra Batman Beşirli’de belediye başkanlığı yapmış, 80′e merdiven dayamış Ahmet Çiftçi amcamız da vardı. Hacı Ahmet amcamız geziye eşini ve Milli Görüş Hannover Bölge Kadınlar Teşkilatı başkanı olan kızı Sema hanımı da getirmişti.

Gezinin adeta sembollerinden olan Ahmet amcamız, ilerlemiş yaşına rağmen mücadele aşkını hiç kaybetmemiş birisi. Kendisi iki metreye yakın iri yarı birisi. Amsterdam’dan katılan Murat Balasar kardeşim şöyle anlatıyor:”ağabey bir ara Ahmet amcayı zor tuttum nerde ise İsrailli askerlere saldıracaktı”. Onun ilerlemiş yaşına rağmen mücadeleci yapısı gençlere örnek olmalı. O da tıpkı 90 yaşına rağmen İstanbul kuşatmasına katılan Eyüp Sultan (r.a.) hazretleri gibi ilerlemiş yaşına aldırmadan Filistine, Kudüs’e gelmiş kardeşlerine destek oluyordu.

Cuma namazından sonra ambulansların birisi geldi birisi gitti. 6-7 yaralının yanımdan geçtiğini gördüm. Anadolu Ajansı ve bizim ekipteki benimle birlikte 3 gazeteciden başka gazeteci yoktu. Kardeşlerimizden birisinin bir ara Türk gazeteciler nerde diye bağırdığına şahit oldum.

O günlerde bizimle birlikte sadece 3 Türk kafilesi vardı Kudüs’te. Toplasan hepimiz 100 kişi yapmayız. Bu kadar mı ziyaretçi olmalı idi Türkiye’den bukadar önemli bir beldede.

Bu ziyaret benim ve diğer kardeşlerim için ömür boyu unutulmayacak bir ziyaret oldu. En çalkantılı zamanlardan birinde Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da bulunma şerefine nail olduk. 20 temmuz, perşembe akşamı, yatsı namazına giderken çatışmalar arasında kaldık. Bir kardeşimiz plastik merminin ayağına isabet etmesi sonucu yaralandı.

Perşembe akşamı olaylar ilk başladığında, silah ve çatışma seslerinden sonra kaçarken bir Filistinli kardeşimiz oturduğu yerden bizlere dönerek, sizler Türksünüz nereye kaçıyorsunuz diye kızarak bağırdığında oraya oturduk fakat iş kontrolden çıkınca biz de otele dönmek zorunda kaldık.

Hayatımda ilk kez Kudüs’e gitmek nasip oldu. Mescid-i Aksa’nın içinde namaz kılmayı çok istiyordum. Metal dedektörlerden geçip namaz kılmak isteseydik, İsrailli askerler buna müsade edeceklerdi ama bizler Filistinli kardeşlerimize rağmen o dedektörlerden geçmedik. Onlarla birlikte barikatların önünde namaz kıldık. Zeytin dağından Mescid-i Aksa’ya baktığımda hüzünlensem de ‘bunda da vardır bir hayır’ dedim.

Teşbihte hata olmaz, nasıl ki Veysel Karanı Medine’ye gelip te Rasulallah’ı görmeden geri döndü ise bizler de Mescid-i Aksa’ya kadar vardık, içeri giremeden geri döndük.

Dört gün boyunca bizlerle birlikte olan Filistinli şoför amcamız Muhammed, Mescid-i Aksa’ya sahip çıkmak sadece bizim sorumluluğumuz değil tüm müslümanların sorumluluğu diyordu.

Cuma akşamı yatsı namazını otele yakın bir camide kıldık birkaç arkadaş ile birlikte. Namazdan sonra dilimin döndüğü kadar ingilizce bir konuşma yaptım. Mescid-i Aksa ve Kudüs konusundaki hassasiyetinizden dolayı sizlere teşekkür ve tebrik ederim dedim. Cami çok kalabalık olmasa da bu konuşmamın gereken yerlere ulaşacağını ve hakettiği tesiri yapacağını biliyorum. Çünkü ben onlara sadece kendi adıma hitap etmemiştim.

O gece otele döndükten sonra bu defa otelimizin önünde çatışmalar yaşandı. İnternet üzerinden canlı yayın yapma fırsatı buldum ve olayları birkaç bin kişiye ulaştırma fırsatım oldu.

Filistinde, Kudüs yani sıra, Filistin Özerk bölgesinden El Halil kentini ziyaret etme fırsatımız oldu. Hz. İbrahim (a.s.), Hz. İshak (a.s.) ve hz. Sara (r.a.) mezarlarının bulunduğu İbrahim Halil camii’ni ziyaret ettik dua ettik.

Rabbimiz tekrar gitmeyi ve bu defa Mescid-i Aksa içinde namaz kılmayı bizlere nasip eder inşallah..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>