Serbest Kürsü: Fatih Zingal

ŞEHİT EREN BÜLBÜL’ÜN ANISINA!..

[TR]

İsmim Eren Bülbül. 15 yaşındayım. Memleketim Trabzon’da terör örgütü PKK’nın saklandığı bir yere rastladım ve Türk güvenlik güçlerine bildirdim. Bu girişimin neticesinde PKK teröristleri beni öldürdü. Okadarda hayallerim vardı. Belki doktor olacaktım, belkide öğretmen. Belkide itfaiyeci! Çünkü çocukken her zaman itfaiyeci olmak istiyordum. Ama şimdi çok üzgün olan annem, babam ve ailemi cennette bekleyeceğim.

UETD Genel Başkan Yardımcısı-Siyasi İşler Birim Başkanı

Almanya medyasına birer mesajım var: Lütfen hikayemi anlatın. Türkiye’de hemen hemen her gün insanların, çocukların (!) PKK terörüne kurban olduğunu lütfen anlatın. Bu mahluklar masum insanların canlarını alırken şehitlerin aileleri bu üzüntüyü çoğu kez hayatları boyunca atlatamıyorlar. Teröristler tarafından yapılanlar tam anlamıyla bir vahşettir. Onlar, sizlerden bazılarının yazdığı gibi, özgürlük savaşçıları değiller. Onlar en basitinden masum insanlara kıyan kalpsiz katillerdir.

Almanya’ya bir mesajım var: Bu teröristlerin bir çoğu Almanya’da yetiştirilip Türkiye’ye gönderiliyor. Bunlar Türkiye’ye geliyor ve bizi öldürüyor. Aynı teröristler Almanya’da toplanılan paralardan faydalanmaktalar. Almanya’da toplanılan bu paralarla silah ve mühimmat alınıyor. Ve bunlarla masum insanlar katlediliyor. Benim gibi çocuklarda. Almanya’da gerçekleştirilen bazı organizasyonlarda da bu terör örgütünün liderleri övülmekte. Bu organizasyonlardan bir tanesi bu Eylül ayının ortasında Köln kentinde gerçekleştirilecek. Bu gibi mitingler insanların radikalleşmesine ve bununla birlikte terör örgütüne para aktarmasına vesile oluyor. Hatta bu organizasyona katılanlardan bazılarıda Türkiye’ye gidip masum insanları katletmeye hazır hale gelmekteler. Lütfen buna karşı önlem alın! Lütfen Almanya’dan toplanan paralarla Türkiye’de masum insanların katledilmesine izin vermeyin.

Bunlar benim size mesajlarım. Yaymanızı rica ediyorum! Daha fazla çocukların ölmemesi ve daha fazla ana babanın göz yaşı dökmemeleri için. Çünkü anamın ve babamın ağlamalarını işitmek içimi kan ağlatıyor…

İsmim Eren Bülbül. PKK terörü beni şehit ettiğinden dolayı sadece 15 yaşına basabildim.

DE

Mein Name ist Eren Bülbül. Ich bin 15 Jahre alt. In meiner Heimatstadt in Trabzon entdeckte ich ein Versteckt der Terrororganisation PKK und zeigte es den türkischen Sicherheitskräften. Während dieses Unterfangens ermordeten mich die PKK-Terroristen. Ich hatte so viele Träume. Vielleicht wäre ich Arzt oder Lehrer geworden. Oder auch Feuerwehrmann! Als Kind wollte ich nämlich immer Feuerwehrmann werden. Aber nun warte ich im Himmel auf meine Eltern und meine Familie, die sehr sehr traurig sind.

Ich habe eine Botschaft an die Medien in Deutschland: Bitte erzählt meine Geschichte. Bitte erzählt, dass in der Türkei fast täglich Menschen, Kinder (!) dem Terror der PKK zum Opfer fallen. Diese Menschen töten und die Familien der Verstorbenen können häufig Ihre Trauer nie überwinden. Es ist einfach grausam was diese Terroristen tun. Sie sind keine Freiheitskämpfer, wie einige von Euch das manchmal schreiben. Sie sind einfach nur herzlose Mörder, die anderen Leid zufügen.

Auch an Deutschland habe ich eine Botschaft: Viele dieser Terroristen werden in Deutschland rekrutiert. Sie kommen dann in die Türkei und töten uns. Diese Terroristen bekommen auch sehr viel Geld, das in Deutschland gesammelt wird. Das in Deutschland gesammelte Geld wird dann für den Kauf von Waffen und Munition eingesetzt. Damit werden dann Menschen ermordet. Auch Kinder, wie ich. Auf Veranstaltungen in Deutschland werden die Anführer dieser Terrororganisation verherrlicht. Eine dieser Veranstaltungen wird Mitte September in Köln stattfinden. Diese Veranstaltungen sind dafür geeignet, dass sich Menschen radikalisieren und dann bereit sind Geld der Terrororganisation zur Verfügung zu stellen. Andere sind dann sogar bereit in die Türkei zu reisen, um dort Menschen zu töten. Bitte tun Sie was dagegen! Bitte erlauben Sie denen nicht, dass mit Geld aus Deutschland Menschen in der Türkei ermordet werden.

Das sind meine Botschaften. Verbreitet sie! Damit nicht noch mehr Kinder sterben und nicht noch mehr Eltern weinen müssen. Es bricht mir nämlich das Herz meine Eltern weinen zu hören….

Mein Name ist Eren Bülbül. Ich wurde nur 15 Jahre alt, weil ich dem Terror der PKK zum Opfer fiel.

………………………………….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(3)

Küçükkumla köyü 3 km içeride demiştik. Bütün yaz boyu adını duyduğumuz köylerle balkonumuzdan seyrettiğimiz zirvelere doğru kısa bir tur düzenlemek istiyoruz. İlk durağımız Küçükkumla köyü. Köylüler bizi iyi karşılıyor. Köy kahvesine oturuyoruz. Çaylarımızı yudumlarken ilk dikkatimizi çeken görmeye asmalar gibi alışık olmadığımız kivi ağacı. Meyveleri de gel beni ye dercesine tepemizden başımıza sarkıyor.

TAMER UYSAL

Köyde geleneksel Türk tipi eski evler ve oldukça gösterişli kubbeli eski bir hamam var. Bu yapı bana başka bir Rum köyü olan Özlüce’deki kaderine terk edilmiş kilise’yi anımsatıyor. Bence bu tip yapılar Vakıflar ya da devlet kurumları tarafından sadece onarılmalı tescil edilmeli ve sonra da köylülere teslim edilmelidir. Bir kültür merkezi olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyledim. Dernek, kooperatif, kahvehane, düğün salonu, okul, derslik, her ne için bir şekilde böylesi tarihi yapılar kullanılmalı ve yaşatılmalıydı. Ben eski evlerin fotoğraflarını çekerken Küçükkumla köyünde tanışıp konuştuğumuz bir köylü dertliydi: “Sahili çok daralttılar” diyordu…

Tatil yörelerinde pek görmeye alışkın olunmayan ancak Kumla’da sezon boyunca sürdürülen bu inşaat çalışmaları bir şeye değdi mi peki? Sahildeki arazileri dönüm dönüm satmaktan öte. Kumsala yayılan şezlong ve çadırları kiraya vermekten başka… Belediye başka ne yapar?

Plajı satmak veya kiralamak denizi halktan soyutlamaktır. Kumsala yıllar önce oturtulmuş apartmanların alt katlarını adeta dalgalar yalıyor. Birinin bodrum penceresinden içeri göz attığınızda şaşıp kalırsınız. Güneşlenmek için kullanılması gereken kumsal bu binaların bodrum katlarına hapsedilmiş. Hem bu apartmanlarda yaşamak da büyük cesaret…

Belli mi olur ne zaman değişeceği denizin.”

(Semonides)

Köyden ayrılıyoruz. Zirveyi görebilmek için mümkün oldukça nasıl ki dağdan uzaklaşmak gerekirse “Dağlara çıkmayan uzakları göremez” diyor ya bir Çin atasözü tepelere doğru uzanıyoruz. Tepelere uzanan dolambaçlı yol ise bitmek bilmiyor. Küçükkumla’dan yamaçlara doğru çıkıldıkça soğuğa pek dayanıklı olmayan zeytin ağaçlarının da seyrekleştiğini yerini makilere bıraktıklarını görüyorsunuz. Isı rakım yükseldikçe nispeten düşüyor ve hava birden birkaç derece soğuyor tabi. Zirveye ulaşıyoruz. İnsanlar buralara da el atmış birkaç tesis ve düzlük bir alanda meşelik içinde de bir piknik yeri var. Zirve seyir terası gibi. Aşağılara bakınca yazlıkçıların da zeytin ağaçlarının yetişmesine uygun ılıman bölgeleri ne kadar işgal ettiğini görüyorsunuz…

Eski filmlerdeki siyah beyaz fotoğraflardaki Gemlik’in ya da ortaçağdaki adıyla Kios ya da eski adıyla Gemilik’in güzelliğinden eser bırakılmamış. Gemlik’i güzelleştirmek adına betonlaştırmak “Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma” diyenOrhan Veli’ye nazire yaparcasına beton görüntüsü çıkarı vermektir karşınıza… Homeros “sıvı altın” dermiş ya zeytinyağına lime lime kesilmekte o altın damarlarımız… 1971 de çekilen “Ah Bir Zengin Olsam” cıvıl cıvıl renkleriyle eski evleriyle hayal perdesi gibi. 1962’de Gemlik’te de çekilmiş “Gurbet Yolcuları”nın manzarası eşliğindeki o dokunaklı “Göçmen Kızı” türküsünün sözleri geliveriyor aklıma:

Ben bir göçmen kızı gördüm Tuna boyunda
Elinde bir besli kuzu hem kucağında

Doğru söyle göçmen kızı annen var mıdır
Ne annem var ne babam kalmışım öksüz
Sen bir öksüz ben bir garip alayım seni
Alayım da gizli yerde sarayım seni

Telgrafın tellerinden haber var mıdır
Ne haber var ne mektup kalmışım öksüz

Memduh Ün, “Sinemaların üzerindeki büyük afişlere ‘fener’ denirdi eskiden” diyordu Pınar Tınaz Gürmen’e (Türk Sinema ustalarından Sinema Dersleri, İnkılab Kitabevi, 2006). İşte ben bu fenerlerden geçerken gördüm. Küçükkumla’da “Cinema Venüs” adında 1 tane sinema var. Başka birine daha rastlamadım. Olmamasından iyi, küçük ama şirin…

Günümüzde giderek tatil ve dinlenme gibi aktiviteler için geliştirilen sunum (konsept) oteller, kruvaziyer gemiler, butik oteller, tatil köyleri ve benzerleri tatil anlayışlarını farklı konumlara taşıdı. Tatil artık deniz, güneş ve kumsaldan ibaret değil kimine göre. 3e dedikleri eğitim, eğlence ve heyecan gibi işlevler de aranıyor. Hem konfor hem de hizmet bekleniyor.

Rant değeri yüksek (alışveriş ve ticaret merkezlerine, eğitim kültür ve ulaşım olanakları gelişmiş bölgelere yakın) diye kullanım ömrü dolmadan yıkılan binalar ülke ekonomisine de sosyal ve ekonomik maliyetler yükler. “Demek elli yılda bir evler, kuşaklar ve anılar değişiyor. Yaşamak böylece al baştan mı ediyor? Hayır değişerek sürdürüyor kendisini.” diyordu Melih Cevdet Anday (Aylaklar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım, s. 202).

Ne diyordu Yunan yazar Kozmas Politis, “Zaman, eline geçen her şeyi mahveden gözü dönmüş insanoğlunun yanında çaylak kalır.” (Yitik Kentin Kırk Yılı, Belge Uluslar arası Yayıncılık, 1994, 2.Baskı, s.41) Ne yazık ki Türkiye ile gelişmiş dünya ülkeleri arasında kentleşme konusunda çok farklı bakış açısı bulunduğunu yazan iki köşe yazısı okumuştum. İlkini Oktay Akbal Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde yazmıştır. Akbal’a göre Avrupa’da tarihsel doku korunuyor, kentler ise dışarıya doğru gelişiyordu. Ancak bizde tersineydi. Oray Eğin ise Akbal’dan yıllar sonra benzer konuyu ele alıyor İsrail’le Türkiye arasında bir karşılaştırma yapıyordu. Eğin’e göre İsrail’deki resmi binaların korunmuş eski yapılar olmasına karşılık çalışanların temiz giyimli insanlar oldukları vurgulanıyordu. Ancak bu da bizde tersineydi. Aslında her iki yazı tarihe ve insana verilen değer üstüne dikkat çekmek için kaleme alınmıştır. Bu iki yazıyı anımsayınca, son yıllarda yaşanan doğa katliamları ile ilgili haberleri okudukça insanın “inşaat fakültelerini kapatın, yerine tarım, deniz, orman okulları açın” diyesi geliyordu…

Geçtiğimiz günlerden birinde yıkılıp yeniden yapılmakta olan Çevre ve Şehircilik Bursa İl Müdürlüğü’nün inşaatının yanından geçiyordum. Bir tarafta mesaisi biten işçiler toplanmış, mesaisini tamamlamış Yapı İşleri Müdürlüğü bürokratları da yollara dökülmüşlerdi. İster istemez gereksiz bulduğum yıkım ve mahalleyi duvar gibi kapatan yeni inşaat üzerine serzenişte bulunuyorum. Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü çalışanlardan biri konuşmamızı duymuş olacak ki bana bakıp gülümseyerek “Yenilemek iyidir” diyor. Yazık, kalan kısmını belki bahçeli lojmanları da yıkacaklarını da öğrenmiş oldum ondan. Birilerinin kazanç elde etmesi için iş çıkarıldığını söyleyince de “Maliyetler bir türlü düşmedi.” diyordu…

2016 yazında Kumla’dan Gemlik’e halk otobüsüyle dönüşüm sırasında bir vatandaşın çevrecilerle ilgili bir veryansınına da tanık olmuştum. Çevrecileri devletin işine karışmakla itham ederek yazlık konutlarda oturan vatandaşları kastederek şikayet etmeye hakları olmadığını ima ediyordu. Haklı mıydı tabi ki hayır çünkü o sıra yörede henüz maden faciasının acıları sürerken Soma Yırca’da temel geçim kaynağı zeytinliklere kurulması planlanan bir tesis için 6 bin tane asırlık zeytin ağacı bir gecede yerinden sökülüyordu…

Sadece Soma’da mı? Bodrum’da, Manisa’da, İskenderun’da, daha birçok yerde benzer şekilde zeytin ağacı katliamı sürüyordu…

Gemlik Körfezi boylu boyunca zeytinliklerle kaplı ve yemyeşildi bir zamanlar. Tabi ki (Gemlik Sunğipek Fabrikası Asım Kocabıyık) üniversite yerleşkesine dönüşen kısım hariç bırakılırsa Gemlik’ten Kumsaz’a kadar olan bölge yıllar önceden fabrikalarla dolup taşmış sonra Serbest Ticaret Bölgesi olmuştu. Rıhtımına yanaşmak için açıklarda bekleşen konteynırlar ve diğer yük gemileri ise artık körfezin değişmeyen manzarasından bir parça.

Ne var ki denizin kuşları martılar, karabataklarla, tepelerde tek tük kalmış zeytinliklerle de olsa bütün çirkin ve düzensiz yanlarına rağmen körfez yine de doğaseverlere yazı iple çektiği güzellikleri sunmaya devam ediyor. Siz bu satırları okuduğunuzda belki ben de balkonumdan zeytinlikleri sonra sahile yürüyüp denizi seyre dalmış olacağım. Belki bu yıl, belki son defa…

İnsan ayrılırken
fırlatmalı şapkasını denize,
içinde yaz boyu topladığı
deniz kabukları
ve gitmeli saçları uçuşarak rüzgârda,
kurduğu sofrayı sevgilisine,
devirmeli denize,
bardağında kalan şarabı dökmeli denize,
ekmeğini balıklara vermeli
ve denize bir damla kan katmalı,
bıçağını dalgalara saplamalı
ve salmalı sulara ayakkabılarını,
yürek, çapa ve haç
ve gitmeli saçları uçuşarak rüzgârda!
Döner gelir sonra.
Ne zaman?
Sorma.

(Ingeborg Bachmann)

(BİTTİ)

(2)-

Jan Hendrik van den Berg şöyle yazar:

Şairler ve ressamlar doğuştan fenomenologtur. Hayalgücü, sergilediği capcanlı eylemlerle bizi geçmişten de gerçeklikten de koparıp alır. Kapılarını geleceğe açar. Hayal etmeden nasıl öngörebiliriz ki?” diyor aynı kitapta Gaston Bachelard (s. 20-27)

TAMER UYSAL

Hiçbir zaman Fransa’yı terk etmemiş veya bir vahşi orman görmemiş olmasına rağmen, en ünlü resimleri vahşi orman resimleridir Henri Rousseau’nun. Şöyle dermiş: “Seralara girip egzotik diyarların yabancı bitkilerini gördüğümde, sanki bir rüyaya girmiş gibi oluyorum.” Lise yıllarında ders kitaplarımı tablo imitasyonlarından kaplamaktan hoşlanırdım. Defter kapaklarımdan bir tanesi de Henri Rousseau’nun 1910 yılında yaptığı Negro Attacked” (Jaguar saldırısı) tablosu idi.

Ya zakkumlar. Mis kokularıyla rengarenkler. Pembe hayaller gibi. Geçen yıl yaya yolunu yapınca kaybolup gitmiş zakkumlar da. Şu Küçükkumla’ya da keşke bir ressam eli deyse diyorum.

Ancak bugün (Mehmet Aksoy heykeli örneği) ülkede egemen olan sanat anlayışıyla geleceğe bakışın ipuçları veriliyor aslında. Küçükkumla’ya da yansıyor bir şekilde. Yazları yaşamaya başladığım bu beldenin hemen girişinde Tankut Öktem’in de bir heykel atölyesi bulunur. Ölümünden sonra kızı Oylum Öktem İşözen atölyeyi yürütüyor. Küçükkumla’ya girişinizde sizi ilk karşılayan bu heykeller olur. Heykellerden birisi de Zeki Müren’in heykelidir (aynı heykelden şimdi Bodrum’daki evinin bahçesinde de vardır bir tane)… Atatürk’ün, İnönü’nün heykelleri ve daha birçok heykel bulunur. Oylum Öktem İşözen atölyenin başına gelenleri heykellere saldıranları üzülerek anlatır…

Bir kasabada günlerce kalırsınız. Belediye parkında oturmaktan, derenin kenarındaki gazinoda gazoz içmekten, belediye meydanındaki çok katlı iki üç binayı görmekten içinize sıkıntı çöker. Tozlu yollarda geçen şehirlerarası otobüsler bile bir yenilik getirmeye başlar size.” (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, 61. Baskı, s. 574)

Küçükkumla’daki akşam yürüyüşleri de meşhur. Sıkılan kendini sahile atıyor. Akşam saatlerini iple çekenler de vardır. Kim bilir? Sahil yolu yer yer çay bahçeleri, çay ocakları, lokanta ve balıkçı dükkanlarıyla vs. kaplı ama en çok da butiklerle dolu. Buna ek birçok süpermarket ve küçük bir de “Halk Pazarı” var. Alışveriş 20:00 gibi canlanıyor…

Yıllar önceki 25 Ocak 2005 tarihli gazeteden bir haber başlığı: “Marmaris’te kitapçıdan eser yok. Butikler her yeri işgal etti.” Marmaris Belediyesi’nin yaptığı bir işyeri taramasında hiç kitapçı olmadığı saptanmış. Bar ve cafeler, konaklama tesislerinin ve restoranların yoğunlukta olduğu ve toplam 3 bin işyeri bulunan Marmaris’te bir tek kitapçının olmaması hayli ilginç değil mi?

Aynı yılın sonundaki başka bir haber ise (8 Aralık 2005) vak’aya ışık tutar nitelikte: “Bu ormanı yok edip golf sahası yapacaklar.” Antalya Manavgat Sorgun çamlığına golf tesisi yapılmak istenmesine karşın sivil toplum üyeleri ormanın yok edilmemesi için karşı olduklarını ifade eden dosyayı başbakanlığa göndermişler…

O günden bugüne yıllar geçti, durum ne kadar değişti bilmiyorum. Geçen yaz Küçükkumla’da da daha ilk günlerde benzer hayal kırıklığını yaşamıştım; Kumla’daki yazlığı bana satan emlakçı gence “Burada rahat kitap okuyabileceğim bir mekan var mı?” diye sormuştum. Sadece B.Kumla’daki küçücük bir parkı tarif edebilmişti. Oysa 1-2 kitabevi olmasına ve kitapçıya ilgi de gösterilmesine rağmen parkta başta 1-2 bayan dışında hiç kitap okuyana rastlamamıştım. Gerçeğin nedenini ancak sezon sonunda anlayabildim. Onu da anlatayım.

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu insanların birbirleri üzerinde egemenlik kurmak için elde etmeye çalıştıkları sermayeyi ekonomik (maddi), toplumsal (sosyal) ve kültürel (eğitim yoluyla kazanılmış) sermaye olmak üzere üç türe ayırmıştı. Kültürel sermaye Bourdieu’ya göre kişinin entelektüel birikimidir. Bourdieu bunların pratikte yansıyan toplamına ise “Simgesel Sermaye” demişti. Tanımladığı başka bir ünlü kavramsa “Simgesel Şiddet”ti. Simgesel şiddet ise varolan düzenin (iktidarın) yeniden üretimi ve devamını sağlamak için uygulanan fakat fiziksel şiddet içermeyen baskı biçimi…

Birçok kitap okudum geçen yaz o parkta ve aynı banklar üzerinde. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ını, Melih Cevdet Anday’ın “Aylaklar”ını, Demirtaş Ceyhun’un “Entelektüel’den Entel’e”sini, Jean Paul Sartre’ın, “Aydınlar Üzerine”sini, Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ını…

Herkes bir köşeye oturmuş. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Böyle kaç yer sayabilirsin bu şehirde?” (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, 61.Baskı, s. 539)

Mikro Faşizm” ya da Mahalle Baskısı, dışlama, zorlama, yaptırım amaçlı toplum içinde kendinden farklı kesimlere uygulanan baskı biçimlerini ifade ederler. Biz Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” kavramını tartışmıştık konuşmuştuk hep. 1981’de kullanılmış ilk kez mahalle baskısı kavramı “Türkiye’de Din ve Laiklik” adlı bir makalede… Oysa sıradan ya da mikro faşizm gerçeği de vardı… Sıradan faşizmin tarifini de Tanıl Bora Birikim dergisinde yapmış ilk defa. Bora ise sıradan faşizm kavramı yerine kullanarak günlük ilişkilerde kendini dışa vuran baskı şeklinin en tehlikelisi olduğunu belirtmişti. Bachmann Sorunsalı’na (çekip gitme isteği) da adını veren şair yazar İngeborg Bacchman’ ın üzerinde bilhassa durduğu kavramlardan birisidir mikro faşizm:

Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…”

Daha önce de bir şeyler okumuştum hakkında Malina’nın… Sonra geçen yaz bu parkta romanın tamamını okudum… Yazlıktaki banklar üzerinde ve yanımda o parkın müdavimi olan sevimli bir kedinin eşliğinde. Sıradan faşizmi de bu sözlerle anlatıyordu Bachmann…

Bunlardan bilhassa niye bahsettim. Yukarıda anlatayım demiştim ya. Kumla’da gün içindeki programımın akışı pek değişmezdi. Sabah kahvaltısından sonra o gün okuyacağım kitabı çantama koyar evden çıkardım. Son durağım B.Kumla Köyü. Genellikle önce köy kahvesinde anıt çınarın yanındaki masalardan birisine oturur çay ve soda içerdim. Oradan da Ali Sevinç Parkı’na geçerdim. Her gün öğleüstü sıcakları bastırana kadar bu böyle sürer giderdi. Ta ki motosikletli birkaç gencin yanıma sokulup motor gürültüsüyle beni taciz etmesine kadar. Bu tacizler neyse ki sezon sonuna denk gelmiş oluyordu. İşte aynı parkta okuduğum Malina da böyle… Buna denk gelmişti. Küçükkumla için adeta seferberlik ilan eden belediyeler demek ki sıra Büyükkumla’ya gelince es geçmişti.

Biraz deniz kenarı biriktirdim,

sessizlik biraz

rüzgara sözüm var.

(İlhan Berk)

Çadırıyla gelen üniversiteli iki genci de o zaman tanıdım. Şık bir minik çadırın parçalarıyla ufak bir tatil kaçamağı yapmaya karar vermişler gibiydiler. İki arkadaş ya da iki kafadar. İkisi de çekingendi. Baktım ki bu gençler zor durumda ben de hemen çemirledim ve çadırı kurmalarına yardım ettim. Sonunda çıka çıka bir çenge ortaya çıktı. Yani derme çatma bir çadır. Burak ile Şafak (ya da bana kendilerini öyle tanıttılar) inanın belki de hayatlarındaki en güzel 2 günlük tatili yaptılar orada. Ertesi gün parka geldiğimde denizde hem sohbet ediyor hem de birbirleriyle şakalaşıyorlardı.

Gençlik öyle bir yazdır ki
Ne yurt ne ev ne oda
Yalnızca gökyüzü
Yeter insana

(Haydar Ergülen)

Kumla’nın en güzel köşelerinden biri Ali Sevinç Parkı’nda oturmuş etrafı seyrederken pikniğe gelmiş çocuklardan biri eline konmuş bir böceği annesine gösteriyor; küçük çocuk avazı çıktığı kadar “böcek anne bak böcek” diye çığlık atarken benim de o anda sevinçle “böcek böcek” diye bağırasım geliyor…doğayı ne kadar seviyorum börtü böceğiyle… “Hiç böcekten korkulur mu?” diye bağırıyor yaşlı bir adam…

Çocuklar ve yaşlılar… Hele hele ki çocuklar… Küçükkumla onlara çok daha güzel… Biri bana bir balkondan tükürüp içeri kaçan afacan… Diğeri Annemle Küçükkumla’da dolaşırken belki de ikimizden birinin kafatasını yarıp geçecek 1 kg lık bir dirhemi pencereden sokağa fırlatan cinai bir vak’anın müsebbibi olacaktı yaramaz… Hepsi şaka gibi ama gerçek. Geçen yaz Kumla’da yaşadıklarımız inanın aslında biraz facia, biraz korku filmi gibiydi.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla
.

(Nazım Hikmet)

Gemlik-Narlı arası halk otobüsleri gider gelirler. Gemlik-Küçükkumla arası 8 km. dir Küçükkumla’dan ötesi Narlı arası da 8 km. Küçükkumla sahili topu topu 1-2 km. Geçen yaz ben de kafama estikçe değişiklik olur diye hepi topu 3-4 kez en fazla 15 km sahilde gidip geldim. 2’si Küçükkumla’dan Narlı’ya yaya olarak. Yöredeki ünlü dondurmacının Küçükkumla’dan sonraki bir şubesi de Narlı’da. Burada görevli genç bunu öğrenince şaşırıyor. Çünkü yol yürüyüş için müsait değil. Bana kalsa Gemlik-Armutlu arasını da yürürüm. Tam 35 km. Ne var ki işte yol müsait değil. Küçükkumla ve Narlı sahilini boydan boya kaldırımla kaplatan belediye Küçükkumla-Narlı arasındaki güzergaha bir yaya yolu yapmayı akıl edememiş!

Gemlik ve Trilye’nin zeytinleri, Karacaali’deki fıstık çamları ve Narlı’ya adını veren Nar yemişi… Narlı balıkçı barınağı ve deniz feneriyle de dikkat çeken bir balıkçı köyü idi. Şimdi yenilenen o görkemli camii minaresiyle de dikkati celbediyor, reklamı yapılan tesisle de. Peki bu şatafatlar niye? 9 Eylül 2011 tarihli Gemlik Körfez gazetesinde yayınlanan bir haberde yöredeki gazetecilerden Kadri Güler açıklıyor:

Bu tesisin bulunduğu koyda özel yazlık konutlar var. İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş‘ın da burada bir konutu var. Kadir Topbaş’ın orada olması, Oba Sitesi’nin bulunduğu bölgeye hizmetin de gelmesine kolaylık sağlamış. Topbaş’ın Narlı Köyü’ne de büyük yararları dokunmuş. Narlı Köyü’nün iskelesinin yapılması, yeni çeşme, sahil yolunun asfaltlanması Topbaş’ın yüzü suyu hürmetine yapıldığını sanıyorum.”

Tesis denilen Karacaali’deki izci kampının hemen yanındaki bir koyun sosyal tesis adı altında otel yapılıp halka kapatılmasıydı. Yani Bursa Büyükşehir Belediyesinin Narlı’daki tesislerinden bahsediyorum. Günlüğü 80-100 liraya önceden rezerve edilen bir yerden sosyal tesis diye söz etmek mümkün olabilir miydi? 

Son yılların en itici sloganlarından biri şu “Cazibe merkezi olacak” sloganı. Özellikle belediyeler çok sık kullanıyor bunu. Bırakın o yer cazibe merkezi olmasın ve doğal kalsın. Sizin cazip dediğiniz şey belki başka biri için öyle değildir; ya asfalt, ya cam, ya beton ya da demirdir. Gemlik’e bağlı Karacaali’deki İzcilik Kampı da cafe, restoran ve toplantı salonundan oluşan tatil köyüne dönüştürülüyormuş… Öte yandan büyükşehir belediyesi Bursalıların doğal güzelliklerden, denizden yararlanacağını iddia ederek 55 odalı 150 kişinin konaklayacağı “ayrıcalıklı” bir tatil köyü inşa ediyormuş!

Gemlik ilçesi ile arasında sadece 8 km. lik kısa bir mesafe olmasına rağmen Gemlik ile Kumla’nın ambiyansı çok farklıdır. Gemlik kendi sanayii için bir banliyösü iken Kumla Marmara Bölgesi’nin bir sayfiyesi hatta Ankaralısı, Eskişehirlisi için de bir tatil yeri sayılır. Kıyılar apartmanlarla çepeçevre çevrilince Kumla’daki bu yağmadan da kazançlı çıkanlar hanımağa dedikleri olmuş. Çünkü vakti zamanında erkek kardeşlerine zeytinlikler verilirken kıyılar taşlık, kumlu ve verimsiz diye çeyiz olarak kızlara taksim edilmiş.

Büyükkumla köyü ise deniz kıyısında olmasına rağmen denizle neredeyse iç içe. Ancak köyde günlük yaşam pek değişikliğe uğramamış. Birkaç (esnafa göre yaz 2) aylık yazlıkçı uğrağında alışveriş canlanıyor, esnaf kazanıyor. Köylüler de bu kalabalıktan incir, zeytin ve zeytinyağı gibi yöresel ürünler satarak istifade ediyor. Balık satışını ufak kayıklarıyla sahilin uygun yerlerine yanaşarak bizzat kendileri yapıyor. 

……………..

( 1 )

Ama yaz, ve hani derler ya,
“yazdan kalma” diye, onlar da olmayacak-
artık hiçbir şey gelmeyecek.

(Ingeborg Bachmann)

Enis Batur, Oktay Rifat’ın yolculuk kitapları üzerine düşüncelerini aktardığı bir yazısına da yer veriyor kitabında. Burada “Üç günlük geziyle bir yazar bir yeri, bir memleketi tanımaz. Kendine göre bir sonuçlara varır. Hep genel konularda dolaşır durur.” diyormuş Oktay Rifat. (Oktay Rifat’a Doğru, Sel Yayıncılık, 2014, s. 112)

TAMER UYSAL

Geçen yaz yaşadıklarımı ben de sezon sonundan alarak aktarayım size. Ancak bendeki gözlemler üç günlük değil bir ömürlük sayılır.

Bir sahil kentinde limana bağlı teknelerin ağırlığını ‘küçükler’ oluşturuyorsa, orada insanlık sürüyor demektir.” demişti Nazım Alpman bir köşe yazısında (18 Ağustos 2008, Birgün)

Kumla’da Gemlik-Küçükkumla-Mudanya arası işleyen bir İDO vapuru var. Gemlik ve Armutlu’dan İstanbul’a giden bir de hızlı feribot. Büyüklerden her ikiside. Sahilin sessizliğini onlar bozuyorlar. Ama niye yalan söyleyeyim boğaz vapuru her uğradığında onu gördükçe mutlu oluyorum.

Sahili düzenli dolaşan iki de gezi motoru var. Mehtap turlarıyla ünlü İzzet Kaptan ve Behçet Kaptan. Ama o eski, nostaljik tadı yok tekne turlarının da. Sahiller sitelerle boydan boya apartmanlarla çevrilmiş çünkü. Mavinin yanına yakışan o yemyeşil kıyıları, zeytinlikleri, çamlıkları, çınar gölgelerini arıyorsunuz.

İzzet Kaptan emekli olmuş, yolculuklara yakışan mehtap turlarının adını belediye “mavi tur” koymuş. Behçet Kaptan başka. Gemlik’te banklarda oturmuş kitabımı okuyorken Behçet Kaptan’ın küçük sevimli teknesi anonslar yapıyordu. Saat 15:00’da; “Gemlik-Küçükkumla Turu”. Benim için iyi bir fırsat. Hem böylece yıllar yıllar sonra Gemlik-Manastır-Küçükkumla sahillerinin son durumunu denizden de görebilecektim.

Ve motorlarda çalan müzikler, benim küçüklüğümde Modern Talking ile Nurtaç Düzgit/Grup Turbo kasetleri falan çalınırdı. O yıl hangisi moda ise… Denizi yaran küçük tekne yaz sezonu boyunca aşina olduğum şarkıyı dinletiyor yine:

Dön hadi artık dünyaya

Aç gözünü zaman dar

Vazgeç artık eh be yavrum

Bunun sonu çok zarar

 

Eller ne dese inanmadın

Yürek yandı aldırmadın

Vuruldu kaç kere yüze

Sevmiyor dediler duymadın

 

Her yer de okyanus sen boğuldun derede

Zamanla unutulur hani aklın nerede

Saatin mi bozuldu niye kaldın geçmişte

Al bir zaman bir de akıl bu da benden sana hediye

(Derya Uluğ/Okyanus)

Kıyıdaki değişimi daha iyi görebilmek için sancak tarafında yerimi aldım ve küpeşteye de hafiften yaslandım. Cep telefonu elimde kamerası alesta. Anımsadığım her yeri tek tek çekeceğim. Gemlik Körfezinin sol tarafı kıyı boyunca serbest liman bölgesi (Gemport). Sağ taraf çay bahçesi ile ünlü Manastır mevkii. Adını eski zamanların keşişler bölgesi olmasından alıyor. En tepeye kadar yazlıklarla dolmuş.

Manastır da 1984’e kadar şirin ve boş bir sayfiye yeriydi. Bu tarihten sonra heyelan tehlikesine ve Bayındırlık Bölge Müdürlüğü Afet İşlerinin raporlarıyla tescil edilmesine rağmen… Uğur, Huzur ve Küçük adlı apartmanlar da yıktırılmıştı.

Halbuki ne kadar güzeldi. Küçükken sık sık gelirdik buraya. Gemlik’ten kalkan küçücük motorların yanaştığı ahşap şirin bir iskelesi vardı. Yamaçtan incecik ama çok soğuk ipil ipil bir pınar akardı. Hani karpuz çatlatan dedikleri cinsten. Günübirlikçiler o pınarın çevresinde toplanırlardı. Pınar suyunda adeta buz kesen bostanlar yaz ortasının pikniğine serin lezzetler katardı. Arada da keşişlerden arta kalan kalıntılar üzerinde kurulan çay bahçesinden mesireciler ihtiyaçlarını karşılarlardı. Apartmanlar arasında sıkışıp kalmış bu yerin şimdiki adı da “Saklı Bahçe”olmuş.

Deniz güzel miydi değildi belki çakıl taşlık maşlıktı falan ama bizlere yetiyordu. Henüz bozulmamış zeytinlikler, işgal edilmemiş kıyılar…

Manastır’dan sonraki rota Küçükkumla sahili. Sahile adını veren kıyıdan köy 3 km içeride.

İnsan bir yerde uzun zaman kalınca bazı şeyler değerini mi yitiriyor ne? Galiba beklentiler karşılıksız kalıyor ve bazı şeyler de gizemini yitiriyor. Bir zamanların zeytinliklerle kaplı Küçükkumla’sının betonlaşan şantiye halindeki görünümü bende bu duyguyu yaratmıştı. Binerken 10 liralık bileti kesen lostromonun yanında duran Kaptan’a “Ben Küçükkumla’da kalacağım” demiştim. Sezon sonu olduğundan fazla müşteri de yoktu çünkü…

İndikten sonra büyük hayal kırıklığıyla eve doğru yol alıyorum.

Hatırlıyor musun 

Nasıl sapsarı 

Katırtırnakları açar

deniz kıyılarında

(Sappho)

Karşı yaka, körfezdeki yerleşimlerden, körfezin çıkış noktalarından biri de Mudanya’dır…

Peki Mudanya farklı mı?

Mudanya hem mütareke binası hem de poyraz rüzgarıyla meşhur. Son yıllarda ilçe kıyılarını işgal eden yüksek apartmanlar poyrazı kestiğinden mi nedir eski Mudanya müdavimlerinin şikayetlerine neden olmuyor değil. Poyraz aslında Yunanca Boreas’tan geliyor. Poyraz’ın hikayesini bilir misiniz? Halikarnas Balıkçısı “Anadolu Efsaneleri” adlı kitabında aktarıyor. Pan bir periye (Prtys) aşık oluyor. Onu kaçırmak isteyince peri çama dönüşüyor. Çamlar işte bu perinin ruhunu simgelediğinden her poyraz estiğinde inliyorlardı. Flüt çalıp dolaşan Pan çobanların tanrısıdır. Satirler keçi ayaklıdır. O da bir satirdir. Pan hedonizmi yani dünya zevklerine düşkünlüğü simgelemektedir. Panik yani çığlık sözü de ondan gelmektedir.

Kumyaka ve Trilye Mudanya kadar ünlü iki şirin Rum köyü. Buradaki kiliselerin de tarihi açıdan önemi çok yüksek. Bahar ayıyla beraber Kumyaka ile Trilye arasındaki asfalt yol kenarlarına katırtırnakları ile laden çiçekleri eşlik ediyor. Akdeniz iklimi öyle bir iklim ki çakır dikeni ile katır tırnağı yan yana. Katırtırnaklarından sözaçınca da aklıma Kumyaka geliyor…

Kumyaka’lı ablayla tesadüfen karşılaşmıştık Bursa’da bir yerde. Bir arkadaşımla Körfez’deki kıyıların betonlaştığından dem vuruyorduk. Meğerse o da kulak misafiri olmuş. Mudanya’dan da söz açıldığında söze giriveriyor: “Mudanyamız güzeldir.”

Mudanya’da oturduğunu fakat Kumyaka’lı olduğunu söylüyor. Kumyaka-Trilye arasında yaptığımız bir yürüyüşte asfalt yol boyunda tüneyen çok büyük bir yılanla karşılaştığımızı söylemiştim. Cevabı hazırdı ona da: “Sen fırsatı kaçırmışsın yılan para demektir.” Ne yapaydım yani eve mi götüreydim yılanı diye söylendim, hayret o ise köyde doğduğu halde hiç yılan görmemiş. Mezarlığa geldiklerinden falan söz açıp gitti…

Yılan, tahminim bir bozyörük (hazer) yılanıydı… Tehlikesiz hatta yararlı bir hayvandır ama çok iri ve ürkütücü bir hayvandı. O ise benim bedenimden ürkerek fırlayıp kaçmıştı. Zaten Türkiye’de yaşayan 54 tür yılandan sadece 13 türün zehirli, 3 türün yarı zehirli, 38 türün ise zehirsiz olduğu bilinir.

Denize yakın yaşamanız balıklar ya da deniz kuşlarına yakın olmakla beraber karayla ilintili canlılardan uzak olacağınız anlamına gelmez. Bir yol boyunda iri bir yılana rastlayabileceğiniz gibi bir çadır kampındaki baraka veya ağaçlar arasında da yaşamını sürdüren yırtıcı hayvanlara rastlayabilirdiniz. Hepsi de sonuçta bir insandan ürküp kaçarlar. Kurşunlu’da mesela gelincik (kakım) görürdüm. Ancak bazı hayvanlar hakkında insanların önyargıları vardır. Gelincik ve yılan hakkında anlatılanlardan bir tanesi ise ibret verici:

Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan önce ölen ve yalnız yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması için ormanda yaralı bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan gibi olmasa da gelincik biraz uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna da bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincik ile bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve döner.  Gelinciğin kanlı ağzını görür. Çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta hayvanı öldürür. Tam o sırada içerdeki odadan bebeğin sesi duyulur. Anne odaya yönelir. Odada beşiğin içindeki bebeğini ve yanında duran parçalanmış bir yılanı görür…

Kraliçe Viktorya döneminin de bir simgesi haline gelen bu korkusuz ve cesur hayvanın kürkü bir şal gibi boynunu da süslermiş…

Yılan görmek paraya tabirse ya yunus balığı neyin alametiydi. Kumla’da geçen yaz iki kez canlı canlı yunusları gördüm. İlkinde Büyükkumla’da denizden iki defa fırlayıp kaybolmuşlardı. Yanımdaki bir genç kitap okuduğum bankta bana bakıp “Sen de gördün mü?” diye sormuştu. Ben daha önce yunusların körfezde sadece heykellerini görürdüm, Gemlik’te, Mudanya’da, Güzelyalı’da ve Küçükkumla’da…

Diğerini ise Küçükkumla iskelesindeki oltacılar göstermişti. O daha açıkta yüzüyordu çünkü. Balıkçılardan niye bu kadar seyrek göründüklerini sorduğumda aslında açık denizlerde yaşadıklarını fakat sardalya sürülerinin peşine takılarak kıyıya kadar sokulduklarını öğrenmiştim. B.Kumla’dakiler çok daha yakında görünmüşlerdi. Zaten bir dip balığı değil zargana, sardalya, palamut, hamsi, istavrit, uskumru, kılıç gibi su yüzeyine yakın yaşayan hava balıklarıydı bunlar.

Yukarıda çamlar, meşeler, ardıçlar,

Ve çoğu unutulmuş ağıl yerleri

Önlerinde, susuz, sessiz bahçeleriyle

Taştan, tuğladan evler

Sade, sımsıcak köy evleri

 

Aşağıda dar uzun çayırlar

Ve yol boylarında

İncecik ve yalnız kızlar gibi

Yaban gülleri

(Ferit Durmuş)

Ferit Durmuş 1954 Ankara Örencik doğumlu. İnsan sevgisiyle dolu doğuştan şair. Bursa’da yaşıyor. “Geçip Giderken” ilk şiir kitabı. Her dizesi sevgi, özlem ve doğa sevgisi içeren şiirler yüklü. İnsana ve doğaya olan yakın duyarlılığı kadar toplumsal sorunlara da duyarlı. Bunu yakından bilenlerden biriyim. Neden mi? Çocukluğumdan tanışız çünkü.

Geçtiğimiz günlerde yaptığımız kısa bir telefon görüşmesinde bana Kurşunlu’dan çocukluk günlerimden kalan aramızdaki konuşmayı anımsattı. Taştan kumdan kale yapıyormuşuz. Ona, “Her taşın bir öyküsü vardır” dediğimi anımsattı. Bir güzel insana ne de güzel söylemişim. Unutmamış…

O yıllar kumdan kaleler kurardık, kumsaldaki taşlarla ördüğümüz minik iskelelerimiz de olurdu. Ben çocuktum o ise genç bir şair…

Narlı’da bir çocuk babasına suda yüzen yavru kefal (ilarya ya da liza) sürülerini gösteriyor heyecanla. Adam çocuğa “Deniz böyle temiz olursa balık da çok olur bak” diye öğüt veriyor. Karacaali köyü kahvesinde çardak altına toplanmış ihtiyarlar da kendi aralarında tartışıyor. Masa üzerindeki bir kafesin içine 2 kumru konmuş. Biri kuşlara bakıp konuşuyorken, beriki “Bu kuşlar aslında kafeste yaşar” diyor. Belli ki kafesin sahibi o, kuşları kafesleyen de galiba o. Ama kuşlar öyle mi? Kuşlar doğaya ait tıpkı denizdeki balıklar gibi…

Bir hayvan bütün işinin yaşamak olduğunu düşünür; insan ise yaşamı bir şeyler yapmak için bir olanak olarak görür.” der Aleksandr Herzen (Suçlu Kim? Yordam Kitap, 1.Baskı, 2016, s. 28) Hayvanların insanları şüpheye düşürecek yetenekleri de var halbuki bilhassa yuvalar kurma konusunda. Bu tür belgesellerden birisinde bu muazzam yuvalara şahit olmuştum. Bir erkek kirpi balığının eşini cezbetmek için kumdan yaptığı yuva insanı hayrete düşürüyor. Hele ki bu yuvalara gösterdikleri ihtimam yanında evlerimiz bizim kumdan kalelerimiz kadar ilkel kalıyorlardı. Ya binbir sabır ve meşakkatle kunduzların inşa ettikleri o muhteşem barajlar, yer altına kentler kuran karıncalar, kuleler diken termit yuvaları. Onlara kim söz söyleyebilir ki.

Mekanın Poetikası” ise Gaston Bachelard’ın bir başyapıtı. “Bu kitapta inceleme alanımızın iyice belirlenmiş olması, bizim için çok elverişli bir durumdur. Gerçekten de çok basit hayalleri, mutlu mekanın hayallerini incelemek istiyoruz. Soruşturmalarımıza, bu yönelim çerçevesinde, yer-severlik (to pophilie) adı verilebilir.” diyordu Bachelard. (İthaki Yayınları, 2013, s. 27-28)

Her hayvanın kendi yuvasını yaparken gösterdiği ustalık ve özen o hayvana öylesine uygundur ki, daha iyisini becerebilecek başka bir varlık yoktur. Bu da onu tüm duvarcılardan, marangozlardan ve yapı ustalarından daha yetkin kılar; çünkü şimdiye kadar hiçbir insan kendisi ve yavruları için, o küçücük hayvanların yaptığı ölçüde yetkin bir yapı ortaya koymamıştır, öyle ki bu konuda şöyle bir atasözü bile vardır: insanlar her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka.” (a.g.e., s. 125)

Örneğin, sosyal dokumacı kuşlarının (philetarius socius) yuva ve paylaşım konusundaki dayanışmaları insanlara parmak ısırtacak seviyededir. Vogelkop çardak kuşları ise dişisine yaptığı kur ve yuva süslemesiyle insan hemcinslerine taş çıkartır.

Ama içi boş bir kabuk, tıpkı boş bir kuş yuvası gibi, sığınma üstüne kurulan düşleri çağırır. Doğa, bizi şaşırtmak için çok basit bir yol kullanır: yaptığı şeyi kocaman yapmak.” (Bachelard, a.g.e., s. 141-157) Dev istiridye (tridacna gigas) 14 libre (7 kg) lık bir yumuşakça olmasına rağmen kabuklarının ise her biri 250-300 kg gelir ve boyları 1-1,5 metre arasındadır. Çin’deki zengin mandarinlerin bu hayvanın tek bir kabuğundan yapılmış banyoları bile vardır…

Benim deniz canlılarıyla yaşadığım ilk heyecan çocukluk yıllarıma rastlar. O vakitler zeytinlikler çadır yeri olarak kiraya verilirdi. Şimdi adı Gemlik’le anılan Kurşunlu’da birkaç yaz geçirmiştik. Lodoslu bir günde kıyıya vurmak üzere olan iki küçük zargana balığını deniz suyuyla doldurduğum bir leğene koymuş, elimle yakaladığım yavru balıkları ertesi gün denize bırakmıştım. “Her Gün Yaşamak” adlı minik öykümde anlatmıştım bunu.

Bundan başka birçok kıyı balıklarını da yine Kurşunlu’da tanıdım. Kaya balıklarını, dikenli izmaritleri, isparileri. Büyükkumla’ya ziyaretlerimizden birinde daha yakından tanıştım horozbinalarla. Bu küçük ama yapışkan balıklar da kıyıya yakın ve yosunlarla kayalar arasında yaşıyorlardı. Bir taşın altından bir yosunun arasından çıkıveriyor ama elinizden kayıveriyorlardı. Avucumun içinde misafir etmiştim kazara onları da…

İnsanlar ne diye bu kadar özensiz, gelişigüzel ve umursamazcasına konutlar yapar ki…

……………..

SEÇİM VE DEMAGOJİ

 

Her doğan günle biraz daha 

Arsız bir bulanıklıktır şimdi

Duru sularımıza yayılıp giden 

Aydınlığı yenilmiş ülkemde 

(Ferit Durmuş)

TAMER UYSAL

Tabiat ana Anadolu’yu renkten renge boyamış: Ege ve Akdeniz’i maviye, Karadeniz ve Marmara’yı yeşile, İç Anadolu’yu sarı’ya Doğu ve G.Doğu’yu kahve rengine.

Siyasal haritaları bir yana bırakıp elimize coğrafya (fiziksel) haritayı aldığımızda böyle bir tablo çıkıyor karşımıza. Siz hiç siyasal haritalara bakmayın gene de. Dağların rengi doruklara çıktıkça koyulaşır  ve karaya çalar ama siyasetin tablosu doğuda karanlıktır hep.

Bakarsan bağ olur bakmazsan dağ…

Dağlar sadece doğu bölgelerinde mi? Anadolu’nun her yanında irili ufaklı dağlar bulunuyor tabi. Ama doğudakiler başka. Yıllar önce okuduğum bir şiir vardır, şiirdeki dizeler hep aklımda. Gazetenin bir okur köşesine gönderilmiş:

Bizim dağlar Uludağ’a benzemez
Gitar çalamazsın bizim dağlarda
Kayak yapamazsın
Ve toprağın altındadır evlerimiz
Acıdan,
Kahırdan
Gözyaşından
Her gün biraz daha batar derine
Ocaklarda tezek yanar ağabey
Odun yerine,
Sabahları kağnılar ezer uykumuzu
Onun bunun toprağına sürgünüz
Ne söylesek duyulmaz
Ne söylesek yalan
Çünkü bizden başka herkes haklıdır
Ve bu yüzden yıllar yılı
Sesimiz ağzımızda saklıdır  

(Doğan Ozan)

80’li yıllar içinde yayınlanmış “Uzak Sancı” adını taşıyan bir şiirdi. Beni etkilemişti, o yüzden hiç unutmam.

Uludağ’lı köylüler ise sanki asfaltı ilk kez görmüş gibi. Son 10-15 yıl içinde, “yolumuzu yaptılar” diyerek seçimlerde aynı  partiye bütün oylarını vermişlerdir. Bu taraftaki farsak böyle ya doğuda durum peki nasıldı?..

Bir dokun bin ah işit…

İşyerimden dönüşlerde sohbet için zaman zaman başka araçlara da binerdim. Yine bir gün Bursa’ya dönüşümde işyerimden geçen bir pazarcı arabasına binmiştim. Çocuk Muş’luymuş. “Abi” diye başladı: “Bizim orada da ne ekersen olur. Devlet destek verse burada ne işimiz var.” 

Elma yetiştirmekten söz ediyordu.  Velhasıl onun da herkes gibi hayalleri büyüktü…

Anadolu “Anatole” dir aslında. Köken olarak (etimolojik) Yunanca bir sözcük. “Doğu” demek. Anatolia “Güneşin doğduğu yer”dir.  Bizanslılar ise Constantinopolis’in doğusunda kalan ülkeler için, özellikle Küçük Asya ve Mısır için kullanmış

Keser döner sap döner gün gelir hesap döner…

20’den fazla ülkede “Milliyetçilik Kuramları (Theories of Nationalism: A Critical İntrodustution)” milliyetçilik derslerinde temel okuma kitabı olarak kullanılmaktadır. Milliyetçilik Kuramları’na (Umut Özkırımlı) göre milliyetçilik söyleminin   3 temel özelliği vardır:

Millet her şeyden önce gelir… Millet kavramı suç sayılabilecek eylem ve davranışlarda bile temel bir meşruiyet kaynağıdır… Dünyayı biz ve onlar olarak ikiye ayırır: Kimlik ve karşı kimlik (öteki). Ötekilere göre üstün tuttuğu tanımı kendinden emin olamadığı için hep ayrı ve canlı tutar.

Tarih içinde hiçbir şey durduğu yerde kalmıyordu.

Ziya Gökalp’e göre millet, bir taraftan fertleri arasında tearüf (sempati), diğer taraftan fertleriyle başka milletlerin  fertleri arasında tenakür (antipati) bulunan bir zümre demekti.  (Terbiye ve Milliyet, Muallim Dergisi, 1916)

Ötekilik (alterite) günümüzde başka anlamlar ifade ediyor.

Taner Timur, “Milliyetçi ideoloji ister istemez etnik ve ırk çağrışımları yapan bir ideolojidir ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu özellikleri dolayısıyla Batı’da itibarını kaybetmiş, Yahudi ve göçmen işçi düşmanı aşırı sağ hareketlere  özgü bir ideoloji konumuna düşmüştür” diyordu. (Osmanlı Kimliği, İmge Kitabevi, 2010, 5.baskı, s. 65)

Çoğunlukla din ve milliyet gibi popüler kavramları kullanan demagoji halkın önyargı ve korkularına  dayalı yapılan  siyaset ve destek arayışıdır. Köleci toplumlara (Eski Yunan ve Roma)  dayanan bir sömürge aracıdır.

Fikret Kızılok “Süleyman Demirel en büyük demagogtur Türkiye’de” demişti. Bugün yaşasaydı bunu kim için derdi acaba?..

Sınıf ayrımını din-millet sütresiyle ne kadar payandalarsanız payandalayın iflas etmeye mahkumdur.

İncir babadan zeytin dededen…

Zeytin Arapça bir sözcüktür. Bütün kutsal kitapların da adını andığı bir ağaç. Ölmez ağaç, Tanrı ağacı vs. Zeytin mitolojide de (Eski Yunan ve  Mısır) geçer.  İspanya’ya zeytin yiyecek maddesi olarak Araplardan,   Yunanistan’a ise Anadolu’dan geçmiş: Tanrıça Athena ile denizler tanrısı Poseidon, Atina şehrinin koruyuculuğu için yarışmaya girerler. Şehre en faydalı şeyi getiren kazanmış sayılacaktır. Poseidon atı, Athena ise zeytin ağacını getirir. Athena kazanır ve şehrin koruyucusu olur.

Zeytin dalı barışın simgesidir. Zeytin başka neyi çağrıştırıyor? Zeytinin ya Türkiye’de başına gelenler…

Sidal çok bilinen bir Kürtçe isimdir. Ağaç dalı gölgesi anlamına gelir. Mahrumiyet bölgesi tanımı ise genelde doğu ve dağ bölgeleri için söylenir. Yaşamsal olanaklardan yoksunluğu ifade eder. Bunlardan biri de ağaçlardır, zeytin ağacıdır.

Ankara’dan Bursa’ya bir yolculuk sırasında yine doğu kökenli olduğunu tanışınca öğrendiğim sempatik bir genç “Abi ben hayatımda hiç zeytin ağacı görmemiştim” demişti bana. Zeytinin yetişmesi için Türkiye’de artık denize yakın olmak  falan mı gerekiyor.

Musa’nın asasıyla Kızıldeniz’i ikiye ayırmasından 3 bin yıl sonra artık günümüzde iş makineleri, kavi robotlarla büyük barajlar dev gibi dağlar delip koca koca gölekler, göller yaratılıyor. Artık insanlık için hemen hemen her şey mümkün. İklimler, coğrafyalar bile değişebiliyor çünkü.

İnsanımıza bu tabloyu reva görenler unutmasınlar ki en güzel türküyü her zaman tabiat ana söyler. Güzel Anadolu’ya da silahların değil barış dallarının gölgesi düşsün!

Ağaç deyince bir yandan aklıma hemen Behçet Aysan ve Metin Altıok için kaleme alınmış “Kalem ve Toprak” adlı şiirin o güzel dizeleri de geliyor:

Bir kalem dikin toprağıma

İki ucu da açılmış sipsivri

Bir elime bir gece yapraklarına

 

Bir kalem dikin toprağıma

Tam da erken bahar vakti

Azar da kök salar belki

Elim gece yapraklarına

 

Bir kalem dikin mezarıma

Yan yana gelmemiş

Sözcükler var daha

(Hulki Aktunç)

NOT:  “SERBEST Kürsü” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EuTürkHaber’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

…………………………

Nurullah AYDIN :

SOSYAL ŞİZOFRENLERE DİKKAT!..

HERGÜN çelişen haber, bilgi, açıklama bombardımanı altında bir ortam var. Türkiye’de aydınlar da, siyasetçiler de, gazeteciler de, akademisyenler de şaşkın, halk da şaşkın, Kim ya da kimler neye karar verdi, kim ne düşünecek, neye karar verecek, ne yapacak belirsiz.

Bakın; İslam dünyası; 1200 yılından beri düşüncede, bilimde, teknolojide yeni atılım yapılamaması ile ilerleme kalkınma olamayacağını anlayınca batıyı taklide yöneldiler.

Kimliksiz, kişiliksiz taklitçilikle, Müslüman dünyasında, kaos başlar.

Biat edilen siyasetçiler, liderler, din önderleri, Müslümanların kafasının karışmasına olabildiğince neden olurken, samimi Müslümanlar suskunluğa büründüler

Fransız devriminin getirdiği; eşitlik, kardeşlik, özgürlük, aklın ve beşduyunun önemli kabul edilmesi, ilahi mesajın geliştirilmesi düşüncesi, batı Hıristiyan ve Musevi kitlelerde olumlu sarsıntı meydana getirirken, İslam dünyasında her alanda şaşkınlığa yol açtı.

Öylesine ki; Müslüman Müslümanı, Kur’an ve peygamberin ilahi buyruklarına rağmen,  arkadan hançerlemiş, bazı Müslümanlar, Hıristiyan batı’nın yanında yer alarak, Müslüman Osmanlı’yı, Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da yok etmeye yönelmişti.

Ne ilginçtir ki; Osmanlı devletine karşı, İngiliz ve Fransızlarla hareket eden Müslüman halklar, batı’nın lutfettiği kadar bağımsızlıklarını alırken, despot yönetim yapılanmasına razı olmuşlardı. Şimdi de Türkiye’dekiler, ABD-İngiliz iltifatları altında hareket ediyorlar.

Bilimde, teknolojide 800 yıldır ilerleme gösteremeyen, şekle dayalı İslam’ı düşünen ve yaşayan Müslümanlar, İslam’ın ilahi buyruklarını bir tarafa bırakıp, birbirlerini yoketme ve etkisizleştirme çabasına yöneldiler.

Allah sevgisi ve korkusu yerine servet, adalet yerine adaletsizlik, hak yerine haksızlık, herkese eşit davranma yerine yandaşı koruma kollama, kardeş yerine düşmanı dost ve kardeş kabul etme ile İslam anlayışı; kimisini gerçek dışı hurafelere odaklanmaya, kimisini ise İslam’dan uzaklaşmaya yöneltmiştir.

Müslümanlar zenginlik içinde fakir yaşarken, batının gelişmesine, refahına gıpta ile bakmaya başladılar. Kişilik çatışması böyle başladı, devam ediyor. Böylece İslam ülkelerinde sosyal şizofren insan yığınları oluştu. İnsanlar çift kişilikli hale geldi.

Tahammül ve hoşgörü; ilahi buyrukların özü olmasına rağmen, İslamcı görünenler, siyasette, iş dünyasında, medyada,  akademik dünyada, öne çıkmak için her türlü değerlerini tersyüz etmede sakınca görmüyorlar.

Cemaatler’de, tarikatlar’da, siyasi partiler’de, vakıflar’da yuvalanan Müslüman kisveli meczuplar yüzünden, Müslümanlar, narkozsuz ameliyata alınan hastalara dönüştü.

Tekke de medrese de yeraltına indi. Badelenen şeyhler, biat edilen siyasi liderler, kökünü geçmişini inkar eden tipler, etkili ve yetkili hale geldiler. Din öğrenilsin, bizim istediğimiz kadar ve istediğimiz şekilde öğrenilsin, bize biat edilsin, kontrol edebilelim diyorlar.

Onlar ki; söz ve icraatlarıyla, tarihi gerçeklerle, medeniyet ve kültür kaynaklarımızla, çağdaş akılcılık, bilim teknoloji ile alakalarını tamamen kesmiş durumdadırlar.

Kendileri dünyevileşmenin, zenginleşmenin, şöhretin tadını yaşarken, halk yığınlarına yapılan telkinlerle, hurafelere dayalı dini görüşlerle yapılan yönlendirmenin sonuçlarını ve halkın genlerine kadar işleyen korkuyu, Müslümanların yüzlerinde görmek mümkündür.

İnsan; bir gece o kimlikle yatıp, sabah başka bir kimlikle kalkmak, dün söylediğinin bugün tersini yapmak suretiyle değişir mi? Siz; değiştim dönüştüm, dün öyleydi ama bugün böyle demeye kalkışırsanız, bir de Din’i, yetkiyi, makamı kullanarak kalkışırsanız, toplumda sosyal şizofreni ortaya çıkar. İnsanlar iki kişilikli hale gelirler. Ne yapacaklarını, nerede olacaklarını bilemezler? Türkiye’de ve İslam dünyasında bunlar yaşanıyor.

Günün Sözü: Tarih ben diyenlerin çöplüğü, biz diyenlerin takdir aynasıdır.

NOT:  “SERBEST Kürsü” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EuTürkHaber’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

…………………

Nurullah AYDIN : 

REJİM, OTORİTER VE DEMOKRATİK YÖNETİM

Yönetim iradesinin hukuk kurallarına tabi olması düşüncesinin uygulanması için insanoğlu tarihsel süreçte çok bedeller ödemiştir.

Siyasi iktidarın güç despotizmini önlemek ve çoğunluk karşısında azınlık haklarını korumak için hukuksal eşitliğin devlet yaşamında egemen olması için hukuk devleti ilkesi kabul edilmiştir.

Siyasi iktidarın yargısal denetimi; keyfiliğin yandaşlığın önlenmesi için güvence olarak görülmüştür.

Otoriter yönetimlerde; yargı ayak bağıdır. Yönetim her şeydir. İktidar mutlak yetkilidir.

Demokratik yönetimlerde ise; yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrı ellerde olması ve birbirinden kalın çizgilerle ayrılması esası benimsenmiştir. Yetki kullanımında kişi iradesi değil, hukuk kuralları asıldır.

Türkiye’de; adalet, hukuk beklentileri karşılıyor mu, demokrasi sağlıklı işliyor mu?

Bir kesime göre Türkiye’de; hukuk yargı, adalet, yasalar artık insicamını kaybetmiş durumda. Kişilere konumlara göre değişen değiştirilen yasalar, farklı uygulamalar, toplumdaki adalete olan güven duygusunu sarsıyor. Soğukkanlı olunması gereken bu ortamda hukukçulara büyük görev düşmektedir.

Yargılama ve kanunlar konusunda çaba gösteren elbette var. Bazıları hukuksuzluklarını gözardı ederek zaman zaman hukuk, demokrasi, özgürlük savunucusu kesiliyorlar.

Öylesine ki; siyasiler tarafından, ölçüsüz hakarete varan ithamlarda bulunuluyor.

Hukuku belirleyen Siyaset Kurumu’dur.

Demokratik hukuk devletlerinde; siyasetin, hukuku yapma yetkisi de elbette sınırsız değildir. Yargısal denetim ve kuvvetler ayrılığı ilkesi de bunu gösterir.

Siyaset, yürürlükteki hukuk değiştirilmedikçe ona uymak zorundadır. Mahkeme kararlarının yasama ve yürütmeyi bağlaması bu nedenledir. Yasama organı, evrensel hukuk kuralları ve demokratik hukuk devletiyle uyumlu biçimde hukuku değiştirebilir.

Bu açıdan; Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararları, bağlayıcı kararlardır. Ancak bu kurumların görev, yetki ve sorumluluklarını yerine getirip getirmedikleri konusunda endişeler büyük.

Türkiye; Hukuk devleti olma yolunda önemli aşamalar geçirmiştir.

Ancak siyasiler; hukukun üstünlüğü yerine siyasetin üstünlüğünde ısrar ediyor.

Siyasi iktidarlar; Yargısal denetime tahammül edemiyor.

Çağdaş demokrasilerde yargısal denetimden şikayet eden yokken, demokrasi bilincinin oluşmadığı ülkelerde yargı, ayak bağı olarak görülür.

Adalet adına adaleti katleden yargı ise felaketlerin büyüğüdür.

Siyasi iktidarın emrinde yandaş kayırmacılığına dayalı yargı anlayışı toplumsal yıkımdır.

Günün Sözü: Mutlak iktidar elinde adalet, adalet değildir.

……………………………….

NOT:  “SERBEST Kürsü” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EuTürkHaber’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

……………….

Nurullah AYDIN : 

SEVGİDE, HOŞGÖRÜDE, ADALETTE BİRLEŞMEK

Tartışalım. Kırmadan, üzmeden, incitmeden, katletmeden, ayrıştırmadan, ötekileştirmeden konuşalım tartışalım. Aklın mantığın, gönlün yolu birdir. Orta yolda uzlaşalım. Çözümler üretelim. Ancak belli odaklar kaostan, ötekileştirmeden, ayrıştırmadan kinden nefretten öfkeden besleniyor.

Ülkede kin, nefret, öfke fırtınası yaşanıyor, yaşatılıyor. Neden? 

Bu fırtına belli çevrelerce bilinçli bir şekilde yaşatılıyor. Ucube tipler, kifayetsiz muhterisler, loş odaklarda yetiştirilenler mahzenlerde yetişenler  etkili ve yetkili oldular.

Ama ne yazık ki, rezilliğin dibine vuranlar, toplumun tümünü ya da bir kesimini rencide edici, kırıcı, yaralayıcı ifadeleri kullanmaktan hiç kaçınmıyor.

Bilinçli ya da değil gerçekleştirilen çirkinlik kimin eseri diye sormak gerekir.

İnsanlar; etnik köken, din araştırmasına yönelmiş durumda. Güvensizlik ayrışma hızla artıyor. Birlik ve beraberlik söylemleri ciddiye bile alınmıyor. Kamplaşma artıyor. Toplumda küllenmiş geçmişe ait ne varsa tartışma konusu ediliyor. İnsanlar şaşkınlık içinde! Ne adına bunlar yapılıyor, demokratikleşme ve özgürlük adına. Acaba gerçekten öyle mi?

Gerçekleşen rezillikten sadece partiler, gazeteciler, akademisyenler mi, aydınlar mı sorumlu?

Suç işleyenlere yaşa varolan diyenlerin, hiç bir işlem yapmayanların hiç suçu yok mu?

Reyting canavarına kurban verdiğiniz topluma aşılanan zehir, etkisini gün geçtikçe arttırıyor.

Yazılı, görsel ve sosyal medyanın, hayatımızı işgal etmesi; hatta sadece hayatımızla sınırlı kalmayıp hayallerimizi bile işgal altına alması sıkıntılı bir süreç. Düşünen ve üreten beyinler yetiştiremezsek, gençlerin ellerine bir şey veremezsek, gerçek başarının iç huzuru ve mutluluk olduğunu unutturan hayatlar yaşatırsak, sevmezsek/öpmezsek, kendine saygı kavramını yaşamlarına entegre edemezsek, prensipler geliştirecekleri onurlu hayatlar yaşatamazsak, sadece para ve bilgisayarla oyalanıp zaman öldürmelerine müsaade edersek olacağı bu elbet!

Ne olmak istediğini bilmeyen ve hayatının merkezine dizi karakterlerini oturtan gençler, bizim geleceğimiz.

Ama bizler, bugünümüzü ziyan ettiğimiz gibi geleceğimizi de yok ediyoruz. Bu tabloyu görünce inanıyorum ki, küresel ısınma bile, insanlık kadar dünyaya zarar veremez. Değerlerine sahip çıkmayan bir toplumda çözülüş kaçınılmazdır.

Girişimciliğin en önemli gereklerinden biri özgür düşüncedir. Kafalar ne kadar özgür olursa düşünceler de o kadar güçlü olacaktır. Özgürlüğün önü açıldıkça girişimcilikte gelişecektir.

Unutulmamalıdır ki; topluma ve insanlara gem vurulduğunda onlardan yenilikçi düşünmeleri beklenemez. Amaçsız idealsiz hedefsiz, özgürlükte ekmekte olmaz.

Bugün dünyada, gıda, su, enerji güvenliği, döviz kuru savaşları tartışılırken, daha fazla nasıl zenginleşiriz, işsizliği nasıl çözeriz sorularına yanıt aranırken, Türkiye’de anlamsız gereksiz konular tartışılıyor. Enerjimizi o kadar lüzumsuz şeylere veriyoruz ki. Doğru şeyleri tartışmalıyız, gereksiz konulara takılıp kalmamalıyız.

Dünya’da aydınlanmanın ışıkları tekrar yansımaya başladı. Bu ışıklar Anadolu coğrafyasına doğru geliyor. Eğer biz iyi hazırlanabilirsek o ışık bu topraklardan doğacak.

Başarılı bir girişimci olmak için nelere ihtiyaç vardır?” sorusunu herkes soruyor. Özgüvene, paraya, yenilikçi düşünceye, iyi eğitime ihtiyaç vardır.

Gençler kendilerine güvenmeli ve kendilerinden daha akıllı insanlarla çalışmalıdır.

Başarı için; hedef belirleyecek ve hayal kurulacak, çalışılacak. Çünkü çalışmadan belirlenen hedefe ulaşmak mümkün değildir. Yılmadan çalışmak gerekir.

Zenginlik önemlidir. Ülkeler zenginleştikçe işsizlik azalır. Ancak asıl zenginlik güç ve vicdandır. Herkes birbirini mutlaka sevmesi gerekir. Ayrılıkta azap birlikte rahmet vardır.

Empati yapmayı öğrenmeliyiz. Birbirimizi, dışlamaya hakkımız yok. Bu bizim zenginliğimiz ve birbirimizi kucaklamak zorundayız.

Bunları sağlayacak ülkenin duyarlı bilinçli insanları, ortak değerlerde buluşarak, birlikte hareket etmek zorundadırlar.

GÜNÜN SÖZÜ: Hayalleri, hedefleri olan insan çalışarak başarıya ulaşır..

Zenginlik önemlidir. Ülkeler zenginleştikçe işsizlik azalır. Ancak asıl zenginlik güç ve vicdandır. Herkes birbirini mutlaka sevmesi gerekir. Ayrılıkta azap birlikte rahmet vardır.

Empati yapmayı öğrenmeliyiz. Birbirimizi, dışlamaya hakkımız yok. Bu bizim zenginliğimiz ve birbirimizi kucaklamak zorundayız.

Bunları sağlayacak ülkenin duyarlı bilinçli insanları, ortak değerlerde buluşarak, birlikte hareket etmek zorundadırlar.

GÜNÜN SÖZÜ: Hayalleri, hedefleri olan insan çalışarak başarıya ulaşır.

………………………………

Nurullah AYDIN : 

YÖNETİCİ VE AYDIN SORUMLULUĞU

İnsanlar huzursuz, toplum huzursuz, her kesim huzursuz. Peki ama neden? Demokrasi, özgürlükler, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, kanun önünde herkesin eşitliği, açık ve şeffaf yönetim kavramları özlemden uygulamaya geçirilmeye çalışılır.

Buna rağmen yine perde gerisi arka kapı kararları uygulanır.

Egemen sınıf; her zaman kaostan gerginlikten kutuplaşmadan çatışmadan beslenir. Neden çünkü, arka odalar arka yönetim algılanmasın hedef haline gelmesin.

Onlar; seçtikleri, eğittikleri öne sürdükleri piyonlarla kuklalarla istedikleri kararları alır ve uygularlar.

Bakın; Ortadoğu gergin, Türkiye gergin. Ortadoğu’da kutuplaşma, Türkiye’de kutuplaşma. Ortadoğu’da çatışma var, Türkiye çatışmaya doğru sürükleniyor.

Din, mezhep, etnik çatışmalar; Bölgeden Türkiye’ye doğru hızla yansıyor.

Türkiye; dış odakların karar alıcılarla, karar vericilerin ve uygulayıcıların arenasıdır. Kim karar alıyor, kim karar veriyor, kim uyguluyor, Kim kimden destek alıyor? sorusu soruluyor.

Toplumdaki algıları değiştirmek için, her kesim, kendine göre tezler ortaya koyuyor. Toplumun algılamasını yönlendirmede stratejik merkezler; asimetrik psikolojik savaşın kara propaganda yönetimini uyguluyor.

Arapçı dinciler; bu kez beyinleri ele geçirerek, Türkiye’nin kimliğini değiştirme çabasındadır. Arapçı dinciler devşirdikleri fasık ve münafıklarla; Ortadoğu’yu kan gölüne çevirirken nihai hedef Türkiye olduğunu gizlemediler. Yayınladıkları haritalarla, yeni sınırlarla yeni devletleri belirlediler, uyguluyorlar. Tarih tekerrür ediyor.

Arapçı-dinci irtica; Türkiye’yi postmodern işgal etmiş durumdadır.

Türk Milleti; tarihin en ağır bunalım dönemini yaşamaktadır.

Türk Milleti’nin milli ve manevi değerleri; altüst edilmiş, ortak değerler parçalanmıştır.

Halk; uyuşturulmuş, şaşkındır, olanların olacakların farkında değildir.

Aydınlar; çoğunlukla susmuş, sinmiştir.

Arapçı-dinci irtica tarafından;

Bütün yeraltı ve yerüstü servetlerine el konulmuş,

Silahlı kuvvetlerin bağımsızlıkçı mensupları esir alınmış,

Medya ele geçirilmiş,

İletişim alanı kontrol altına alınmış durumdadır.

İşbirlikçiler;

-dini değerleri istismar ederek,

-geçmişin yanlışlıklarını gündemde tutarak,

-vatan hainlerini kahraman haline getirerek,

-yabancı istihbarat örgütlerince oluşturulan operasyon merkezleri ile

vatanseverleri etkisizleştirirken, kirli emellerini gerçekleştirme çabasındadır.

Türk Milleti;

-Kimliksizleşme,

-Ayrışma,

-Bölünme,

-Esaret,

-Sömürgeleşme,

-Sürecindedir.

İşbirlikçiler; emperyalist güçlerin stratejisi doğrultusunda yeni rol üstlenmiştir.

Türk Milleti’nin duyarlı her bireyi;

İdeolojik ve teolojik farklıklarla ayrışmayı,

kavramlara takılıp kalmayı,

model tartışmalarını bir tarafa bırakmalıdır.

Tarihi tecrübeler ışığında Türkiye coğrafyasının jeopolitik ve jeostratejik konumun gereği; Milli devlet, Milli kimlik, Üniter devlet, korunmak zorundadır.

Gerginliği, kutuplaşmayı tahrik edenlerden uzak durmak, engellemek her vatanseverin temel görevidir.

Günün Sözü: Toplumlar milli değerlerine sahip yönetici ve aydınlarıyla güvende olur.

NOT:  “SERBEST Kürsü” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EuTürkHaber’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

…………………………….

Nurullah AYDIN : 

GERÇEKLER VE TARAF OLMAK

Kafa karıştırıcı zehirli düşünceler, fikirler; gazete manşetlerinde, köşe yazılarında, Tv’lerin ekranlarında akıtılmaya başlandı, devam ediyor.

Bu nedenle; anlatılmayan, eksik ya da yanlış anlatılan geçmiş tarihimize ve yakın tarihimize dair olan bitenleri hatırlamak, hatırlatmak şimdi olan bitenleri doğru anlamak ve geleceğe yönelik niyetleri netleştirmek gerekir…

Olanlar ve olacak olanlar, tüm bilinenleri ile anlatılmalıdır. Bu anlatımlar; milleti bilinçlendirmenin yanında, birlik ve beraberliğini de güçlendirecektir. Var olan bir bilgi, halka en doğru şekli ile anlatılmazsa, halkın bu alandaki boşlukları ve arayışları yanlış ve çoğu zaman da tehlikeli bilgiler ile doldurulacaktır.

Toplumlar için en tehlikeli anlayış, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların görüşleridir.

Bir milleti tek bir hedef doğrultusunda toplamak, vatan birliği ve gelişimi için çalıştırmasını sağlamak ancak ve ancak, vatan için mücadele vermiş kişi ve kuruluşlarla ilgili gerçekçi bilgileri ve vatan için verilen mücadeleleri en doğru şekilde anlatmaktan geçer.

Bu gün; ülkemizin ve milletimizin varlığı için nöbet tutan, güvende yaşamamız için görev başında olan, milleti tek bir hedef ve moral gayede tutmaya çalışan, tarihi şan ve şeref dolu Türk Milleti’nin omurgası olan güvenlik güçlerine yönelik yürütülen acımasız karalamaları milletçe dikkatle takip etmekte; gelişmeleri büyük bir kaygı ile izlemekteyiz.

Devletin ve milletin varlığına ve bekasına yönelik yapılan bu büyük ve çirkin karalamalar karşısında Türk Milleti’nin kalbi ve beyni olan unsurların her an göreve hazır bir şekilde beklediğini, bir gün bu karalamaları yapanlara karşılık vermek için sahneye çıkabileceği unutulmamalıdır.

Gerçekler; Bizans medyasınca, küresel gizli güçlerin medyasınca dile getirilmiyor.

Türk Milleti olan bitenleri öğrenmeye çalışıyor.

Bastırılmış gizli veya açık örgütler, yeniden hortlatılmıştır.

Vatan satılırken ve değerler altüst edilirken tepki göstermemek de, vatana ve millete ihanetin bir türüdür! Bir çok iyi niyetli kimse bile ihanet içinde olduğunu farkında değildir.

Varolan savaşların teknik sahaları da geliştirilerek psikolojik yönden yıpratma veya bıktırılma yöntemi uygulanmaktadır.

Sloganlar, kavramlar dönemi yerine harekat zamanı gelmiştir. Bizler değişen ve gelişen düşünceye sahibiz. Dogmaların Türk’ün düşüncesinde yeri yoktur.

Türk Devleti henüz çözülmemiştir, dimdik ayaktadır, ayakta kalmaya devam edecektir.

Demokrasi içinde, hukuk devleti kurallarına göre hareket edilmelidir.

Unutulmasın ki; Türk’üz, andımız, milletin bekası ve vatan bütünlüğünün korunmasıdır. Türk’ün yeniden küresel güç olması idealine sahibiz.

Tarihleri biz yazdık, her yerde var olduk, var olacağız.

Günün Sözü: Türk, Okumalı, öğrenmeli, bilmeli ve yapılması gerekene odaklanmalıdır.

NOT:  “SERBEST Kürsü” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EuTürkHaber’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

……………………..

Nurullah AYDIN : 

ÜST AKIL, ALT AKIL VE STRATEJİK AKIL

Birileri üst akıl diyor. Peki kim üst akıl der? Zeka özürlüler, başkalarının emireri olanlar, kuklalar, figüranlar, paranoid şizofrenler, mitomanlar üst akıl derler böylece kendilerinin de alt akıl olduklarını kabul etmiş olurlar.

Güç odakları kuklaları yetiştirir, denetimli kontrollü perde gerisinde yönetirler. Halkın gözünde parlatırlar.

Türkiye; yüzyıllar boyunca başta Anadolu, Ortadoğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’da, barışın, huzurun, adaletin temsilcisi olmuştur. Farklı dine mensup olanları ve farklı etnik halkları bir çatı altında tutan çimento Osmanlı imparatorluğu dağılınca, 100 yıldır süren kaos, çatışma alanı oldu. İngilizler ve Fransızlar bölgeyi sömürgeleştirdi, sınırlar çizdi, halkları böldüler

ABD Egemenliği sürecinde ise Büyük Ortadoğu projesi kapsamında bölge üzerinde sınırlar çizildi, NATO dergisinde NATO toplantılarında yayınlanan bölgeye ilişkin haritalar şimdi ise uygulama aşamasındadır. Arap baharı denilen toplumsal değişim ve dönüşüm talepleri ABD-İngiliz-Fransız planlamaları ile örgütlenmiş ve kaos yaşanmaya başlamıştır.

Bush ya benden yanasın ya karşımdasın doktrini ile uluslararası toplumu, Irak ve Afganistan işgallerinde yanına çekerken şimdi ki Obama yönetimi ABD’nin kaosdan düzene doktrini uygulamaktadır.

Bugün; ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya önümüzdeki on yıllık küresel gelişmelere karşı kendi durumlarını imkan ve kabiliyetlerinin tespitini yaparak yeni stratejilerini belirlemişlerdir.

ABD ve AB, dönemsel değişiklikleri, uluslararası konjöktörlere göre yapmaktadır.

Türkiye’de stratejist maalesef yok. Batılı ülkelerin kabul edilen ve uygulanan stratejilerini alıp yorumluyor. Kendilerinin öngörüsü yok. Birçok stratejik araştırma kurulu birimler vardır.

Devletin tüm bakanlıklarında, kamu kurum be kuruluşlarda üniversiteler stratejik araştırma bu var. Bir dönemin AR-GE’leri olan bu birimler maalesef özellikli olanların çalışma ortamları olmaktan uzaktır. Ancak hiçbiri kapsamlı çeşitli konularda rapor hazırlayamamakta, yayınlayamamaktadırlar.

Oysa; Strateji öngörmek demektir. Alternatifli olarak olası gelişmelere göre yapılması gerekenlerin planlanması demektir.

Türkiye’de maalesef  DPT, MGK, TUBİTAK gibi yasayla görev alanları belirlenen kurumlar, gerek Türkiye, gerek bölge gerekse küresel strateji belirleyememektedirler.

Washington’un Pentagon’un, Londra’nın, Brüksel’in siyasetten askeri alana, tarımdan bölgesel ilişkilere kadar belirlediği bir ilişkiler ağında kuşkusuz izole edilmiş olarak yaşanamaz.

Her devletin milli duruşu vardır, olmalıdır. Aksi halde çelişkiler yaşanır. Uluslararası toplantılarda ciddiye alınırlığınız olamaz. Güç merkezlerinin temsilcisi gibi hareket edip te sonradan kendi insanınıza bağımsız bağlantısız kendi irademizle hareket ediyoruz imajını yaratıp ta uluslararası karar mekanizmalarında dışlanırsanız içerde ve dışarıda itibarınız olmaz. Belki içeride itibarlı olma enstrümanlarını kullanarak halkı yanıltabilirsiniz ama kısa süre içinde gerçekler ortaya çıkar.

Oysa; devletlerde devamlılık esastır. Devlet politikalarında iktidarda olan siyasi partilerin tercihleri esas olmakla birlikte, devam eden gelen esas yaklaşım tarzı üzerine hareket ederler.

ABD’nin küresel aktör stratejisi, başkanlar değişse bile değişmeyen temel gerçekliktir.

ABD, İngiltere, Almanya, Çin, Rusya devlet stratejilerinde, komşu ve bölgesel ve küresel stratejiler değişmemektedir. Sadece yöntem değişiklikleri olmaktadır.

Türkiye’ye baktığımızda, eksen tartışmaları yaşanıyor. Aydınlara ve akademisyenlere bu konuda büyük görev düşmektedir. Bürokrasi icra yeridir. Bürokratın deneyimi, bilgi birikimi gereklidir.

Devlet yönetimi; tarihi birikimine, bilgiye, öngörüye sahip kişilerle yürütülmek zorundadır. Bilgisiz, birikimsiz, ilkesiz, tutarsız kişiliklerin devlet yönetiminde olması her zaman sorunları artırır, huzursuzluk kaynağı olur.

Bölge dışı devletlerin; gerek ülkemizde gerekse Ortadoğu coğrafyasında, mezhep, din, etnik kimlikleri ayrıştırma stratejisine karşı bir ve beraber olmalıyız. Ortak değerlerin, ortak tarihin, ortak şuurun yapısını tekrar tesis etmeliyiz.

Türkiye’mizde barışın, kardeşliğin, huzurun teminatı olmak zorundayız.

Günün Sözü: Bilgisini, yeteneğini, gücünü birleştiren insanlar, amacına ulaşır.

NOT:  “SERBEST Kürsü” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EuTürkHaber’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

……………..

Nurullah AYDIN : 

Psikotronik Saldırı – Silahsız Terörizm!..

SİLAH dendiğinde öldüren, yakan yıkan, tahrip eden aletler akla gelir. Ancak ondan daha tesirli olan ve o öldürücü olan, o silahları kullanmaya karar veren, teşvik ve tahrik eden kararlardır, sözlerdir ve yazılardır. O nedenle karar veren, konuşan veya yazan ajanlara dikkat edin!

Esip gürlüyorlar. Bilgi birikiminden, tarih bilincinden, gerçekler dünyasından uzak, devlet, millet, vatan, kültür kavramını kavrayamayanlar, kişisel çıkarları için hertürlü değerleri altüst ediyorlar. Ne adına?

Azınlıkların haklarının, çoğunluğun haklarından daha fazla savunulduğu.

Yönetimde, meclisinde suç isnadında olanların yer aldığı,

Yalakalığın itibar kazandırdığı,

Hakkın ve adaletin yandaşa sunulduğu, bir ülke yansıması var.

Peki neden? İşte; neden konusunda herkes bir şeyler söylüyor. Söylüyor ama söyledikleri ne ifade ediyor?

Özellikle; egemenlik kurma, etkinlik kurma ya da tersi etkisizleştirme, kontrol altına alma konusunda; devlet yönetiminde, medyada, iş dünyasında, akademik çevrede uygulama alanı bulan fakat kamuoyunca bilinmeyenler var.

Ancak; dokunanı yakan, açıklayanı açıklayamaz hale getiren öylesine konular vardır ki, özel alan kapsamı içinde görülmektedir.

Çok ama çok az kişinin belirli bir süreç sonrası sahip olduğu olgular vardır. Çoğu sırlarıyla bu dünyadan gitmektedir.  Bilinmesinde yarar görülenler, kamuoyuna yansıtılmamaktadır.

Bu olgular; siyasetçinin, köşe yazarlarının sınırlı bilgilerle yorumlar yaptığı ancak perde gerisinde nelerin olduğunu bilmediği ya da önem vermediği alanlara ilişkindir.

Gerçekler dünyasında; ufuk açıcı aydınlatıcı bilgi tıkanıklığı yaşanıyor. Böylece; komplo teorilerinin uçuştuğu, gerçeklerle hayallerin birbirine karıştığı, kafa karışıklığı yaratan, iç ve dış olayların neden ve niçini konusunda anahtar olgular yakından anlaşılmış olacaktır.

Bu terörizm, halka açık bir mekanda bir bomba patlatılarak yüzlerce masum insanı ya da suçlanan aşırı uçlardaki politikacıları öldüren, yalanlayan tipte bir olay değildir.

Bu olay temelde, çok sayıda masum insanın uzak bir bölgeden bireysel veya kitlesel olarak sistematik bir şekilde, fizikî ve ruhsal saldırıya maruz kaldığı bir olaydır.

Bu silahların sahip olduğu esas güç, kurbanların, bunların dış kaynaklar tarafından yapıldığının farkında olmamaları ve kendilerini koruyacak olanağa sahip olmamalarıdır.

Halk; din, yeni anayasa, ekonomik refah, kalkınma yutturmacası ile yöneticiler, gazeteciler ve  aydınlarca uyutulurken, bunları da yönlendiren ve uyutan güçleri bilmek gerekir.

Gerçekte herhangi bir duygusal, zihni veya duyarlı algılama suni olarak oluşturulabilir ve kişi nerede olursa olsun uzak bir yerden olumsuz manipule edilebilir, yönlendirilebilir.

Bunlar kimlerdir? Bunların toplumun masum fertlerini gizli bir şekilde öldüren ve sakatlayan silahları nelerdir? Bu silâhların kullanımı niçin halkın bilgisi dışındadır?

Cevap basittir. Bu teröristler, gerçekte siyasetçi, bürokrat, gazeteci, akademisyen görünümlü çalışan istihbarat ajanlarıdır. Bunlar silahsız teröristlerdir.

İnsanlar vardır, siyaseti bilimin emrine verirler!

İnsanlar vardır, bilimi siyasetin emrine verirler!

İnsanlar vardır, nefesini ve kalemini hakkın ve doğruluğun emrinde kullanırlar.

İnsanlar vardır gücü, yetkiyi, serveti, bilgiyi; insana, topluma doğaya, evrene sunarlar

Şu bir gerçektir ki, bu silahlar mevcuttur ve insanlara, toplumlara karşı kullanılmaktadır. Psikotronik saldırılara karşı dikkatli olunmalıdır.

Günün Sözü: Mikrop ve virüslere karşı önleyici tedbir almakta gecikme.

NOT:  “SERBEST Kürsü” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EuTürkHaber’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

 

…………………

Arzu KÖK:

Atatürk’ü Anlamak…

“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir. “ ( 1929)  Mustafa Kemal  ATATÜRK.

Peki Türk Ulusu ne kadar anladı Atatürk’ü? Günümüze baktığımızda hiç denecek kadar az olduğunu gözlemliyorum ve içim acıyor. Günümüzde açıkça ortaya çıkan ve pervasızlığı marifet sanan karanlık odaklar tarafından Atatürk düşüncesine yeni düşmanlıklar üretilmekte, hedefler saptırılmaktadır ve ne acıdır ki Türk Ulusu da sessiz kalmaktadır tüm bu olup bitenlere.

Çağdaşlığa karşı geliştirilen düşmanca karşı devrim girişimleri, demokrasinin nimetleri de kullanılarak zaman içinde gelişmiş, devlet kurumlarında kökleşmeye başlamış ve artık cumhuriyet kazanımlarını hedef almaya başlamıştır. Kendi kafa çemberi dışında düşünce ve görüş kabul etmeyen, fakat çok ustaca bir maskeleme yoluyla takiyye yapan kadrolar, rejimi hedef alan yapılanma içinde olmayı sürdürmektedirler.

Farklı düşünce ve inançta olmanın zenginliği esasına dayanan çağdaş toplum olmanın gerekleri belli noktalarda yoğunlaşmaktadır. Bunların başında da laiklik gelmektedir. Toplumsal değerlerin çatışmadan bir arada yaşamasını sağlayan değer yargısı olan lâikliğin önemi işte burada ortaya çıkmaktadır. Bugünü ve geçmişi kıyaslamak gerek… Hem lâik hem de Müslüman olunabileceğini Atatürk, Cumhuriyet rejimi ile göstermiştir. Ancak bunu hazmedemeyenler sürekli Atatürk düşmanlığını teşvik etmiş ve desteklemişlerdir.

Dini motifler her toplumun bireyleri arasında  harç niteliğindedir ve bunu inkâr etmek yanlış olur. Ancak, dini motifleri kullanarak insanlar üzerinde, toplum üzerinde baskı unsuru kurmak isteyen siyasi iradeler birinci derecede demokrasi ve Atatürk düşüncesinin düşmanlarıdırlar. Hacı esansı kokulu yerel yönetimler tarafından uygulanmaya konulan ve yöresel olarak belli alanlarda oluşturulmaya başlanan yasaklar, aslında kişilerin yaşam biçimlerini gösteren yeme-içme alışkanlıklarını sınırlamak değil, kişilerin özgürlükler bütünlüğünün bozma, bozulma hedefinden başka bir şey değildir.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetini kurarken söylediği su ifade son derece önemlidir; “Cumhuriyetin kuruluşu ne bir soy, ne bir ideoloji ne de bir din üzerine kurulmuştur; cumhuriyeti kültür üzerine kurduk.”

Kemalist düşüncenin temeli de bu ifadelerde saklıdır. Bu nedenledir ki, bunlardan, cumhuriyetten asla ödün verilmemelidir. Atatürk’ü anlamak için cumhuriyet kazanımlarını, özgür yaşamanın derinliğini, ibadetini zevk ve huşu içinde yapmanın huzurunu anlamak gerek.

Atatürk’ün, cumhuriyetin temelini dayandırdığı kültür üzerindeki vurgusunu milletimiz, başta aydınlarımız anladı mı? Biraz şüpheli!… Çünkü Atatürk düşüncesini istismar edenler de, O’na düşman olanlar da, O’nun ticaretini yapanlar da, O’nun ardına sığınıp takiyye yapanlar da, esans marka ideolojilerini gerçekleştirmek için cumhuriyet kazanımlarını araç  olarak kullananlar da, aydın geçinen diplomalı aydıncıklardır ne yazık ki. Vatandaş Ahmet, Mehmet bundan zaten haberdar değil.

Atatürk diyor ki; “Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genel olarak şu hatamız vardır ki, inceleme ve araştırmalarımızı yaparken temel olarak çoğunlukla kendi ülkemizi, kendi tarihimizi kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı dikkate almayız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, diğer milletleri tanır, ama kendimiz kendimizi bilmeyiz.”

Kurtuluş Savaşı verilirken Atatürk’ün çevresindeki en yakın dostları O’na Amerikan mandası veya İngiliz mandası fikrini önerirken O, “Ya istiklâl ya ölüm” demiş ve uygulamıştır. Günümüzde de, tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi, ABD ve AB mandacılığının ötesinde uşaklık yapmaya hazır, idealsiz, ruhsuz insanların öttürdüğü köşe başı  isteriz çığlıklarına bakıldığında, o günün zor şartlarında mandacı olarak adlandırılanların, bugünkü uşak ruhlulardan çok daha vatansever oldukları açıktır.

Atatürk’ün Türk Milletine en büyük hediyesi cumhuriyettir. Etrafınıza bakınız; bugüne kadar Ortadoğu’nun sefalet çamurunda debelenmeyen bir Türkiye var olabildiyse bu, Atatürk ve Cumhuriyet rejimi sayesinde olmuştur. Bugün o bataklığın içerisinde olmamız ise Atatürk ve Cumhuriyet değerlerinden uzaklaşmanın bir sonucudur.

Dikkatli olmak, sıkı durmak, yere sağlam basmak gerek. Ülkemin ve de ulusumun hem dışarıda hem de içeride düşmanı çoktur. Tarih boyunca kendine en fazla düşman yetiştiren bir ulus olduk.

Atatürk’ün ifade ettiği bu hedef anlamında bir tarih bilinci eksiğimiz var ne yazık ki. Toplumuzda eksik bazı değerler, anlamalar, algılamalar sorunu var. Geçmiş tarihe, toplumsal algılama ve değerlere sahip çıkma sorunu var…

Atatürk’e göre bir ulusu ulus yapan değerlerin başında tarih gelir. Uygulamalarında tarihin yerini ayrı olduğunu belirtir. Çünkü tarih, ulusların hayatını ve sürekliliğini göstermektir. Tarihi olmayan uluslar sürekli olamamışlardır. Medeniyetler kuran ulusların sürekliliğini sağlayan tarih ve dil birliğidir. Tarih ve dil yaratamamış olan ulusların hiçbir şekilde iz bırakamadıkları bilinen bir gerçektir. Günümüzde ise bizler tarihimizden uzaklaştırılıyoruz.

Atatürk’ü anlamak demek; ideallerini görmek, yaşama geçirdiği fikirleri görmek, fikirleri duygulara dönüştürmek demektir… Bunlar başarılmadıkça cumhuriyetin ve demokratik yaşamın kazanımları yaşanmadan silinir gider.

Hiçbir şeyi günümüzdekiler gibi kendisi için, kendi egosunu tatmin etmek için yapmamış, her şeyi ulusu için yapmıştır. Fani dünyadan çekip gittiğinde de milletinin kalbinde silinmeyen bir iz bırakmıştır. Bir insan için bundan daha büyük bir varlık, değer, miras olabilir mi?

Fi tarihinde öğretmen sınıfta öğrencilerine bir kompozisyon yazdırmak ister; Atatürk ile ilgili olarak bir konu verir; kompozisyon konusu; “Atatürk Türk Ulusu için neler yaptı?” Verilen sayfalar dolusu cevapları inceleyen öğretmenin dikkatini tek cümle içeren bir sınav kâğıdı çeker; “Atatürk ne yapmadı ki?”

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejimini yıkmak isteyenler de demokrasi merkezli Cumhuriyet idaresinde varlıklarını sürdürmekteler. Bu yıkıcı ve yok ediciler de varlıklarını Atatürk’e borçlular… Ulusun manevi değerlerini işportacı malzemesi yapan, karanlık kafalar da varlıklarını Atatürk’e borçlu…

Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde, Türk Ulusu ile birlikte, kurdukları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temel kurumlarına kurşun sıkan zihniyetlerin oluşup gelişmesi de yine bu Cumhuriyet sayesinde olmuştur. Cumhuriyete düşman yetiştirilen karanlık kadrolar da, Atatürk’ün kurduğu rejim sayesinde devlet idaresinde söz sahibi olmuşlardır…

Tüm bu yaşanılacakları önceden görebilmiş olan Atatürk, geleceği gençlere emanet etmiştir. Geleceği gençlere emanet etmenin temelinde, sürekli ilerleme ve gelişme ruhu ve azminin yaşamasını, yaşatılmasını sağlama amacı vardır… Neden yaşlılara, orta yaşlılara değil de gençlere emanet ediyor Cumhuriyeti? Çünkü onlar gelecek demektir.

Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi” bir şiir değildir… Geleceğe yönelik mesajdır, yol göstericidir. Gelecekte, nasıl özgür kalabileceğimizi anlatan bir söylemdir. Kullandığımız tüm özgürlükler bu söylemde saklıdır… Geleceğimize yönelik tehlike ve düşmanlara işaret ediyor, tehlikelere karşı korumaya çağırıyor…

Birlikte bir şeyleri yükseltebilmek,  yurt sevgisine sahip olmak, değerler bütünü kültüre sahip olmak demektir Atatürk’ü anlamak…

Bir coğrafyaya, vatan toprağına, bir dile âşık olmanın sorumluluğu ile hep birlikte güzel bir şeyler yapabilme özlemidir Atatürk’ü anlamak…

Kırmadan, dökmeden, çatışmadan birlikte yapabilmek; varlığı da yokluğu da paylaşabilmektir Atatürk’ü anlamak…

Atatürk bizleri tek bir kişinin, padişahın kulu olmaktan değil aynı zamanda emperyalizmin esaretinden kurtarmış, esaret çemberini kırmış, vatandaşlığa gelmemizi sağlamıştır.  Birey olmamızı sağlamıştır. Kutsal kabul edilen tüm değerlerin yok olmasına, aşınmasına karşı durmuş; istiklâl demiş, vatan demiş, ulus demiş, bayrak demiş…

Bugün yine tek kişinin ve dolayısıyla emperyalizmin esaretine özlem duyup o yönde çalışanlar var… Bizler bu kazanımları korumalı ve Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkma çabası göstermeliyiz.

Atatürk’ü doğru anlamalı ve özellikle gençlerimize anlatmalıyız. Kemalizm’i, Kemalist düşünceyi şekilcilikte değil, dimağda, kafada özümlemeli ve aktarmalıyız gelecek kuşaklara.

Bilgide, bilimde, çağdaşlıkta Atatürk’ü anlamak gerekmektedir. En büyük görev de bu bilince sahip aydınlarımızdadır.

Varlık sebebimiz, Milli Mücadele Ruhu ve kazanılmış istiklâldir. Bundan vazgeçtiğimiz an sonumuz gelmiş demektir. Yazıktır ki haini bol bir toplumun parçasıyız. Bu anlamda aydınlarımız bir kat değil, yüz kat daha çok çalışmalıdır…

     …

NOT:  “SERBEST Kürsü” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve EuTürkHaber’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>