width=750

TEBLİĞ / Entegrasyon Sürecinde Din Görevlilerinin Fonksiyonları ve Birlikte Yaşam Serüveni

Doç. Dr. Yusuf GENÇ
Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
Sosyal Hizmet Bölümü Öğretim Üyesi

Din Adamlarının Rolleri (6/son)

Yukarda saydığımız ve sayısını daha da artırabileceğimiz ana problemlerin çözümü ile dinler ve kültürler arası ortak yaşamın daha kolay ve uyumlu olabilmesi için din adamlarına ( Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi gibi) çok önemli görevler düşmektedir.

Öncelikle, din adamları birbirlerinin dinlerine saygıyı merkeze almak suretiyle aralarında uyum sağlamaları gerekir. Toplumlar aralarındaki ilişkileri gözden geçirirken ilk dikkate aldıkları kriter dini ve milli değerleridir. Milletlerin yakınlaşmaları ülkeler arasındaki diplomatik ilişkilere ve din adamları arasında oluşan etkileşimlere bağlı olarak değişmektedir.

Burada dinler arası diyalog ve din adamlarının ortaklaşa yürüttükleri faaliyetler, kültürel alışverişler, ekonomik ve siyasal çıkarlar önem arz etmektedir. Toplumlarda sosyal kontrol araçları arasında en önemli yere sahip olan dini olgu, milletlerin yönlendirilmesinde kilit noktayı oluşturmaktadır.

Onun için din adamlarına büyük görevler düşmektedir. Tarihsel süreçte en kanlı ve en uzun savaşların haçlı savaşları olduğu, milletleri birbirinden ayıran unsurların başında dini temayüllerin geldiği, ülkelerin ilişkilerinin dini anlayışların önemli yer tuttuğu uluslar arası bir gerçektir.

İşte bu noktada dinler arası diyalog büyük önem ve değer kazanmaktadır. Din Görevlileri Türk toplumu için Almanya’da ve özellikle Avrupa’da birlikte ortak yaşam için ne gerekiyorsa yapmaları ve yukarda çerçevesini çizdiğim teorik yaklaşımı hayata geçirmeleri gerekir. Almanya’ya yerleşmeye ve Alman toplumuyla beraber yaşamaya karar veren Türk toplumu ile bu toplumun Almanya’da kalmasına izin veren Alman toplumunun, birlikte, uyum içinde, asgari müştereklerde buluşarak ortak bir yaşam tarzı ortaya koymaktan başka bir çaresi yoktur.

Müslümanların Kilise ve diğer ibadet yerlerine gösterdiği ilgi ve alaka kadar bir ilgi de karşıdan gelmesi gerekir. Farklı dinlerin mabetleri ve cemaati arasında daha sıcak ilişkiler olmalıdır. İslam dini böyle bir ortamın oluşmasına son derece müsaittir ve bu yaklaşım İslam’ın emirleri arasındadır. Dinler arası birlikte ortak yaşam açısından İslam dininin kendi içinde hiçbir sıkıntısı yoktur. Türkler, İslami olarak her zaman diyaloga ve karşısındaki toplumu olduğu gibi kabul edip, onların tüm değerlerine sevgi, saygı ve anlayışla yaklaşmaya, onlarla ortak, kardeşçe yaşamaya müsait bir toplumdur.

Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında var olan yaşam, tarihi süreç olarak yaklaşık 16 asır öncesine kadar dayanmaktadır. Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere Peygamber Efendimiz s.a.v. bu birlikte yaşam’ın kaide ve kurallarını koymuş daha sonra gelen sahabe ve tabiin bu kural ve kaideler dâhilinde hareket etmişlerdir. Bu topluluklar arasındaki bağlarda bazen kopukluklar olmuş, olumsuz gelişmeler meydana gelmiş olabilir, tüm bunlar grupçuluk, cehalet, semavi dinlerin özünü anlamama, menfaatçilik gibi etkenler sonucu ortaya çıkmıştır.

Bununla birlikte Alman din adamlarının, Türk din görevlileriyle daha yakından ilgilenmeleri ve uyum sürecinde onlara rehberlik yapmaları gerekir. İki toplumun yapısı, çevre şartları ve sistemlerinin yakından tanınması, dinlerdeki müşterekleri tespit etme ve benzeri konularda tecrübî bilgiler verilmelidir. Alman toplumunu yakından tanıyan Alman din adamları başlangıçta misafir olarak Almanya’ya gelen din görevlilerine ev sahipliği yapıp, iki toplumun sorunları hakkında bilgilendirmelere yapması ve sorunları beraberce müzakere etmeleri gerekir.

Din görevlileri Almanya’ya geldikten yaklaşık bir yıl veya daha uzun bir zaman sonra sorunlara vakıf olmaktadırlar. Dil, eşit şartlarda hak ve imkânlara sahip olamama, sosyal, ailevi, ekonomik ve idari açıdan bazı sıkıntılarının olduğu da bilinmelidir. Bu durumunda göz önünde bulundurulması gerekir.

SONUÇ

Almanya’da birlikte yaşamaya alışması gereken her iki toplumun birbirinden bazı farklılıkları olduğunu kabullenmeleri gerekir. Farklı görebilmeye, sorunlara karşı taraf açısından da bakabilmeye ve farklı görüşte olmanın doğallığını anlamaya alışmaları lazımdır. Bu farklı görüşlerin getirdiği olumlu yönlerden yararlanılarak yaşamlarını daha renkli hale getirebilirler.

İnsanların karakteristik özellikleri değiştirilemez. Yeryüzünde kötü insan yoktur, ancak size uymayan, yani farklı insanlar vardır. Size uymayan insanlarla zıtlaşmak ya da onları size benzetmeye çalışmak ancak uyumsuzluğu getirir ve sorunları artırır. İlişkilerin seviyeli olması ve her iki toplumun birbirlerini olduğu gibi kabullenmesi, birlikte yaşam mantığını güçlendirir ve uyum sağlamaya yardımcı olur.

Bunun dışındaki zorlamalar asimilasyon gerekçesi olur, asimile etmeye çalışmak asimile olmanın da bir diğer riskidir. Yozlaşmış toplumlar, farklı toplumlardan daha tehlikelidir. Kendisi ile barışık olmayan kişi ve toplumlar, öncelikle en yakınlarına zarar verirler. Kapasitelerini kullanma yeteneklerini kaybederler ve içinde bulundukları topluma ciddi katkıları olmaz. Kültürel farklılıkları kültürel zenginlik olarak algılamak kültürel taassup yerine kültürleşme olarak karşımıza çıkar. Saygı görmenin yolu, saygı göstermekten geçer.

Kendimizle ve karşımızdaki ile iletişimimizde, zihinsel ve duygusal barışı sağlamak çok önemlidir. İki insanın ve toplumun anlaşması ve uyumu, etrafında olumlu bir etki yaratır ve barışı getirir, tüm insanların iyi etkileşimi ise evrensel barışı getirir. Duygu, düşünce ve bilgilerin paylaşımı ve karşılıklı olarak birbirini anlayabilme; kişilerin kendilerini tanımasına, geliştirmesine imkân tanıyabileceği gibi birbirleri ile aynı düzeye getirme dinamiğini de sağlar.

Almanya’da yaşayan Türk toplumu üzerinde din görevlilerinin ve caminin ciddi bir yaptırımı ve saygınlığı vardır. Dini ve milli yönlendirmeler ağırlıklı olarak birimler üzerinden yapılmaktadır. Din görevlilerinin kişisel gelişim, mesleki bilgi ve deneyim, iletişim becerileri, yabancı dil bilgisi, diğer dinler hakkında genel bilgi düzeyi, sosyalleşme ve diplomatik beceri düzeylerinin güçlü olması gerekir. Alman toplumu ile uyum içinde yaşamak, milli ve manevi değerlerinden ve kimliğinden sapmadan birlikte yaşamaya özen göstermek Almanya’daki Türklerin uzun süre orada kalmalarına ve millet ruhunu devam ettirmelerine katkı sağlayacaktır.

Bu yaklaşımları gösterirken aklın öncülüğünde hareket etmek, hissi ve duygusal davranmamak sevgi ve hoşgörüye özen göstermek, biz diyebilmek, düşünce ve vicdan özgürlüğüne saygı duymak, duygu, düşüncede, sevinç ve kederde paylaşımı ve özveriyi sunabilmek ciddi bir hassasiyet ister. Birlikte yaşamın temel kriterlerinden olan bu erdemleri kazanmak, eğitimi, bilgiyi ve beşeri bilimlerde multidisipliner düşünebilmeyi gerektirir.

KAYNAKÇA

ADIGÜZEL, Yusuf, “Almanya’daki Türk Kuruluşları” Şehir Yayınları, İstanbul, 2011

CANATAN, Kadir, “Göçmenlerin Kimlik Arayışı”, Endülüs Yayınları, İstanbul, 1990

CHADWICK, Richard W., “Steps Toward A Probabilistic Systems Theory of Political Behaviour, With Spesific Reference to Integration Theory”, Mathematical Approaches to Politics, ed. Hayward R. Alker Jr., et.al., Netherlands: Elsevier Scientific Publishing Company, 1973

Diyanet İşleri Başkanlığının Görev ve Çalışma Yönergesi, http://www.diyanet.gov.tr/turkish /dy/default.aspx, Erişim tar:26 Nisan 2011

FREİ, Daniel, “Internationale Zusammenarbeit ‘Theoretische Ansaetze und empirische Beitraege”, Königstein/Ts.: Hain, 1982

GENÇ, Yusuf, “Almanya’da Çokkültürlülük, Kültürlerarası Eğitim Ve Türk Öğrencilerin Durumu (Hessen Örneği)” Doktora Tezi, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sakarya, 2004

KAYA, Ayhan, “Berlin’deki Küçük İstanbul” Büke Yayınları, İstanbul 2000.

KULA, Onur Bilge, “Alman Kültüründe Türk İmgesi I”, Gündoğan Yayınları,

Ankara,1992, Heinrich Hagenmeyer, Kreuzzugsbriefe aus dem Jahren 1088 –

1100, Eine Quellensammlung zur Gechicte des ersten Kreuzzuges,Innsbruck,

LODGE, Juliet, “Integration Theory, Decision-Making and Institutions in the European Community”, The European Community, ed. Juliet Lodge, UK: Frances Pinter Publishers Ltd., 1983

UNAT, Nermin Abadan, “Bitmeyen Göç Konuk İşçilikten Ulus-Ötesi Yurttaşlığa”, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2002

BİTTİ

……….

İki Toplumun Birlikte Yaşamasının Ortaya Çıkardığı Zorlukları (5)

  1. Doç. Dr. Yusuf GENÇ
    Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
    Sosyal Hizmet Bölümü Öğretim Üyesi

    Türklerin fiziki yapı itibarıyla Almanlardan farklı oldukları ve ilk göze geldiği şekliyle ırksal olarak yabancılık ve farklılık olduğu görülmektedir. Bu konuda yapılan araştırmalarda bunu teyit etmektedir. Yerli toplumun (Almanlar) gözünde farklı bir insan şekli dikkat çekmekte, bu durumun uyum ve görünüşü bozduğu iddia edilmektedir. Hâlbuki başka ülkelerde ırksal farklılıklara rağmen insanların aynı ülkede uyum içinde yaşadıklarını görmekteyiz. Bu konuda ciddi bir sorun da gözükmemektedir. İngiltere, Amerika, İspanya, gibi ülkeler örnek gösterilebilir.

  2. Farklı iki toplumun birlikte yaşamasının ana unsurlarından biri iyi anlaşmalarıdır. Anlaşmak, konuşma ve sağlıklı iletişim kurmakla olur. Konuşmak için de anlaşabilecek ortak bir dil gerekir. Almanya’ya ilk gelen Türklerin oluşturduğu birinci kuşak nesil ve halen aile birleşimi yoluyla gelmekte olan Türklerle Almanlar arasında anlaşma açısından ciddi sorunlar yaşanmaktadır. İş yerinde, okulda, resmi dairede, yazışmalarda, haberleşmelerde bu sorun açıkça kendini göstermektedir. Komşuluk ilişkilerinde de konuşmadan kaynaklanan sıkıntılar mevcuttur. İçinde yaşanılan toplumun dilinin iyi bilinmemesi uyumu zorlaştırmaktadır. Ancak aradan uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, Alman resmi makamları Türklerin Almanca öğrenmelerine çok önemli teşvikler yapmamıştır. Almanca öğrenmek isteyenler kendi paralarıyla dil öğrenmeye çalışmaktadır. Mali imkânı olmayanlar ciddi sıkıntılar çekmektedirler. Göçmenlerin ülkeye girişine ve oturum almasına müsaade ediliyorsa, onlara dilinizi kendi imkânlarınızla öğretmeniz gerekir.

  3. Türklerin çok çocuklu olmaları da Almanlar tarafından problem olarak görülmektedir. Çevre şartları, çevre gürültüsü, sokak sakinliği ve ekonomik olumsuzluklar da buna eklenebilir. Almanya’da yabancıların çocuklarına çocuk parası ödenmesi de rahatsızlık kaynağıdır. Bu durum Almanlara göre finans açısından da olumsuz bir sonuç doğurmaktadır. Bu bakış açısının değişmesi gerekir. Almanya’da yaşayan Türkler burada kalmaya ve uzun süre yaşamaya karar vermiş insanlardır. Bu nesil burada yetişecek, küçük yaştan itibaren dilini ve kültürünü öğrenecek, büyüdükçe de beyin gücü ve iş gücünü burada kullanacaktır.

  4. Türklerin uyuma fazla meyilli olmadıkları düşünülmekte ve bu durum bir problem olarak görülmektedir. Her millet kendi kültürünü, inanışını ve kavrayışını buraya taşımaktadır. Bu da yaşam şartlarında bir ikileme sebep olmaktadır. Uyumun diğer bir versiyonu da asimilasyondur. Uyumun tanımında bile sorun vardır. Birine göre uyum; içinde yaşadığın toplumun değerleriyle hareket etmek, diğerine göre ise kendi değerlerini koruyarak içinde yaşanılan topluma uyum sağlamaktır. Almanların esas tercihleri birinci tanımdan yanadır.

  5. Başka bir dinden ve dilden gelmek de problem olarak algılanmaktadır. Dini değerler ve yönlendirmelerde farklılıklar olunca çatışma söz konusu olmaktadır. İşte burada dinler arası diyalog gündeme gelmekte ve karşılıklı din adamlarına çok iş düşmektedir. Dinlerin kutsal sayılmaları, diğerinin dinine mutlak saygı ve asgari müştereklerde birleşme anlayışı bu konuda çok önemlidir. Dini ve milli değerlere dokunmadan, zedelemeden hareket etmek birlikte yaşamın ana şartlarındandır. İslam dini ve Türk kültürü konusunda bazı Almanların acımasız davrandıkları görülmektedir. Bunun temelinde İslam hakkında bilgi yetersizliği yatmaktadır. İslam dini inceledikten ve gerçek bilgiler elde edildikten sonra kanaatler değişmektedir. Mesela Kiliselerle ve okullarla yapılan ortak çalışmalarda ve ziyaretleşmelerde ön yargı ile gelen Alman vatandaşları veya öğrenciler camilerden geriye dönerken kanaatleri ve İslam’a bakış açıları değişmektedir. Buradaki bilgilendirmelerde din görevlilerinin iki din ve iki dil hakkındaki bilgi donanımları önem arz etmektedir.

  6. Almanya’da giderek çoğalan işsizlik oranı da problemin bir diğer ayağıdır. Alman kendisi işsiz ve kişi başına düşen gayri safi milli hâsıladan aldığı pay her geçen gün azalmaktadır. Bu da yaşam standardını düşürmektedir. İşsiz bir Almana göre kendisinin işsizlik sebebi çalışan bir yabancıdır. Bu yaklaşım da birlikte yaşamı ve karşılıklı tahammülü zorlaştırmaktadır.

  7. Birlikte yaşamın olgunlaşması tahsille de yakından alakalıdır. Kültürlü bir Almanla kültürlü bir Türk’ün daha kolay anlaştığı bir gerçektir. Uyum probleminin daha çok eğitim seviyesi düşük ve kültürsüz insanlarda olduğu görülmektedir. Öyleyse her iki toplumun eğitim seviye ve kalitesinin artırılması gerekmektedir. Bu madde birlikte yaşamın kolaylaşmasının can damarıdır. İnsanları olgunlaştıran ve terbiye eden eğitimdir. Çocukların, çocuk yaşta eğitilmeleri, anaokullarından itibaren eğitimin bütün kademelerinde çocukların aynı sınıflarda eğitim görmelerinin, kültür alış-verişine katkı sağlayacağı, toplumların birbirlerini daha kolay tanıyacağı ve ilerde birbirlerine karşı daha anlayışlı ve saygılı davranacağı sosyal bir gerçektir.

  8. Birlikte yaşamın en önemli şartlarından birisi de karşılıklı grupların birbirlerini iyi tanımaları ve birbirlerini olduğu gibi kabullenmeleridir. Önyargılı yaklaşımlar her zaman duygusallıkları artırır ve objektif olmayı engeller. İnsanları değiştirmek gibi bir görevi üstlenmek sadece kendiniz yormanızı sağlar. Uyum içinde yaşamak, insanları olduğu gibi kabullenmeyi gerektirir. Türklerle Almanlar 1097 yılında Birinci Haçlı Seferi’nin başlangıç döneminde tanıştıkları söylenir. Heinrich Hagenmeyer tarafından yazılan kitapta bu ilk tanışma ile ilgili Almanlar tarafından Türkler için “dinsiz, şeytanla işbirliği yapan, kaba, acımasız, günahkâr” gibi önyargılı tanımlamalar kullanılmıştır (Kula, 1992:31-35).Bu yargıların artık yıkıldığını görnmekteyiz.

  9. Birlikte yaşayan toplulukların gelir kaynakları ve gelir düzeyi, üretim ve tüketim anlayışları arasında da benzerlikler bulunması gerekir. Tarım toplumu olan Türk toplumu, daha çok sanayi toplumuna geçişin sancılarını yaşamaktadır. Yetişme tarzı, iş hacmi ve bunlara bağlı olarak taşıdığı değerler de bu doğrultuda gelişmektedir. Alman toplumu daha çok sanayi ve endüstri toplumudur. İki toplum arasında bazı noktalarda anlayış ve teknolojik farklar vardır. Bu farklar yaşam tarzları arasında da çatışmaların otaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu durum; birlikte yaşam ve beraber düşünme anlayışını olumsuz etkilemektedir.

  10. Yabancıların Alman toplumu ile daha uyumlu yaşamalarının bir diğer basamağı da, eşit haklara ve yaşam tarzına sahip olmak istemeleridir.

SÜRECEK: Din Adamlarının Rolleri (6)

Birlikte Yaşam ve Başarması Gereken Unsurlar (4)

Birlikte yaşam; değer ve yaşam kriterleri farklı toplumların uyum içinde beraber yaşaması demektir. Almanya’da görev din adamlarının içinde yaşadığı alman toplumunda dini, dili, ırkı, örfü, adet ve gelenekleri farklı iki toplumun birlikte uyumlu ve huzurlu yaşamasında ve bu birlikte yaşam şartlarından doğabilecek problemlerin çözümünde üstlenebilecekleri fonksiyonları da irdelemek istiyorum. Aslında tebliğde esas vurgu yapmak istediğim konunun temelini bu durum oluşturmaktadır.

Doç. Dr. Yusuf GENÇ
Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
Sosyal Hizmet Bölümü Öğretim Üyesi

Birlikte yaşamın teorik çerçevesini çizebilmek için şu değer yargılarının bilinmesi ve bunların pratik hayatta uygulanması gerekir.

İnsan toplumsal bir varlıktır, yani diğer insanlarla birlikte yaşama ihtiyacını duyar. Bireysellik artık kendisini toplumsallığa bırakmalıdır. Son devrin sanal ve teknolojik yaşam şartları insanları bireyselliğe itmiş, bu durum zihinsel ve ruhsal bunalımların oluşmasına ve psikiyatrik vakaların çoğalmasına sebep olmuştur. Artık insanların sosyal hayattan kopmaması için sosyolog, psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacıların büyük uğraşı vermesi gerekmektedir.

Sosyal ortamı bir de dil, din, kültür ve yaşam tarzı farklı insanların bulunduğu ortamlarda oluşturmak istendiğinde uyum ve anlayıştan kaynaklanan birçok sorunla karşılaşılmaktadır. Farklı insanlarla birlikte yaşamın gerektirdiği bazı ortak değerler ortaya çıkarılamazsa, birlikte yaşam; bir ayrışmaya, çözülmeye, kopuşa, dışlanmaya, birbirini düşman görmeye ve diğerlerine zarar vermeye dönüşür. Birlikte yaşamaya talip olan toplumlar bazı hassasiyetleri korumak zorundadır.

Farklı kültür ve değerlere sahip birden fazla insan toplumunun beraber yaşayabilmesinin temel taşı karşılıklı hoşgörü, anlayış ve tahammüldür. Birbirlerinin değerlerine, yaşam tarzına ve inanış biçimine saygı duymak suretiyle, karşılıklı tahammülün gelişmesi hatta olgunlaşması gerekir. Global dünyada ülkeler birer komşu şehir, inanışlar asgari müştereklerde birleşen birer sosyal kontrol aracı ve kültürler de birer mozaikten oluşmaktadır.

Her farklı toplumda bir başka insanın ihtiyaç duyduğu bir güç, bir zenginlik mevcuttur. Bu zenginlikler paylaşıldığında ve kullanıldığında bir dayanışma ortaya çıkar. İnsanlar dayanışma içinde, gönüllü bir şekilde birbirlerine yardım etmeyi bilir ve uygularlarsa, eksikliklerin ve fazlalıkların birbiriyle uyum içinde olduğu bir toplumsal yapı kurulabilirler.

Bencillik ve yıkıcı rekabet sonucu insanlar kendilerindeki zenginlikleri paylaşmaktan kaçarlarsa, bu bencillik ihtiyaç duyduklarını elde edememelerine neden olur. Böylece dayanışma ve paylaşım zorlaşır.

İçinde yaşadığımız küresel dünyada, öne çıkan tüketim tutkusu, yıkıcı rekabet, bencillik gibi yeni değerler, birlikte yaşam olgusunun zayıflamasına ve değerini yitirmesine neden olmaktadır. Tüketim kültürü ile hareket eden günümüz insanı, her davranışında ekonomik fayda aradığından birlik ve beraberlik ruhundan uzaklaşmakta ve kapitalizm ahlakını yaşamaktadır.

Dostluklarını ekonomik fayda üzerine kuran insan ve toplumlar, yalnızlaşır ve hızla kendilerine yabancılaşırlar. Çünkü kapital gözlüklerle psişik, zihinsel ve manevi ihtiyaçlarını göremezler. Bu yaklaşım farklı kültür ve inanışları olan, ancak insanca yaşamak, karşılıklı sevgi, saygı ve müsamahalarını dikkate almak suretiyle dünyevi nimetlerden yararlanmak isteyen toplumları olumsuz etkilemektedir.

İnsanların, insanlığın büyük bir aileyi oluşturduğunu ve birlikte yaşamak zorunda olduğunu açık bir şekilde bilmesi gerekmektedir. Bu bilinç kalple yani duygularla birleştiğinde, o zaman davranışlar gönüllülük bilinciyle olgunlaşır. Sadece gösteriş için yapılan gönüllü çalışmalar, bilinçten yoksun olanlardır ve süreklilik gösteremezler.

Birlikte yaşam karşılıklı saygı ve hoşgörü kurallarının aktif olarak uygulanmasıyla mümkün olabilir. Birlikte yaşanılan toplumun inançları, değerleri, kültürü, yaşam tarzı, anlayış ve kavrayışı, dili ve ticaret kültürüne tahammül şarttır. Birlikte yaşanılan toplumun dünya görüşü ve ekonomik seviyesi, kalkınmışlık düzeyi, modern hayata olan yakınlığı ve dünya görüşleri arasında da benzerlikler bulunması gerekir.

Birlikte yaşamın ana unsurlarından biri kültürler arası diyalogdur. Farklı kültürler ancak kültür alış-verişi yoluyla birbirlerinden yararlanır ve kültürel bir mozaik oluşturabilirler. Bu anlayışa göre; Almanya’da göçmenlerin varlığı bir problem değil bir zenginlik olarak algılanmalı ve kaynaşma ancak Almanlar ve göçmenlerin ortak gayretleriyle mümkün olabileceği bilinmelidir.

Personel politikasında sadece resmi diplomaya değil, Interkulturelle Kompetenz denilen kültürler arası deneyime ve beceriye de önem verilmelidir. Bu becerileri olan görevliler, çalışmalarını sadece göçmenlere yönelik değil toplumun tamamına yönelik yapmalıdırlar. Kültürlerin diyalogu sonucunda diyalog kültürü oluşur, ya da diyalog kültürü varsa kültürlerin diyalogu olası hale gelir. Bu aşamadan sonra birlikte yaşam başlar.

Almanlar genelde Türklerle yaşamayı problem olarak görmektedirler. Mesela evler kiraya verileceği zaman, kiracının yabancı olup olmadığı (hatta Türk olup olmadığı)na, kadının başının kapalı olup olmadığına ve çocuk sayısına dikkat edilir. Başörtüsünün Alman toplumu ve yaşam şekliyle uyuşmadığı yönünde söylemler ve eleştiriler de çoğu zaman yazılıp çizilmektedir. Hatta bazen oturduğu evde rahat edemeyen veya evi kendilerine dar gelen bir Türk, başka bir eve taşınmak istediğinde, ev bulamayacağı veya Almanların kendilerine ev vermeyeceği zannıyla yeni bir ev aramaya dahi cesaret edemezler.

Okullarda eğitim sürecinde Türk çocukları ile Almanlar arasında sıkıntılar yaşanmaktadır. Türk çocuklarının okullarda daha çok Hauptschule (en alt seviye zorunlu okul) de okudukları dikkat çekmektedir. Bu durum Türk çocuklarının zekâlarının zayıflığından değil, eğitimde fırsat eşitliği uygulamalarının eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

Yeni nesil Türk kuşağında bu durum değişmekte ve Türk çocukları Gymnasium (süper lise)’da okumakta ve üniversitede okuma oranı sürekli yükselmektedir. Alman toplumu çokkültürlü bir toplumdur. Bu toplumda okullarda kültürler arası eğitime yer verilmelidir. Doktora çalışmam esnasında Almanya’da yaptığım araştırmada Almanya; toplum olarak çokkültürlü bir toplum, ama eğitim sistemi olarak tekkültürlü bir eğitimi sunmaktadır (Genç, 2004).

Batılı toplumların çok kültürlü toplumlar haline gelmesini engelleyen politik, bilimsel, kültürel ve toplumsal bir yığın engeller bulunmaktadır (Canatan, 1990:95). Bu durum bu toplumları tekdüze bir yapıya götürmektedir. Almanya’da uyum adı altında yapılan bu uygulama, önümüzdeki dönemde bir asimilasyon olarak karşımıza çıkabilir.

Yabancıların kültürel değerlerinin, anlayış ve yaşayış tarzlarının dikkate alınmadığı bir eğitim sisteminde, fırsat eşitliğinden bahsetmek zordur. Bu durum yabancılar için olumsuz neticeler doğurmaktadır. Neredeyse Almanya’nın tüm eyaletlerinde okullarda Anadili dersleri (Türkçe) zorunlu halden seçmeli hale geçmiş, bu dersten alınan not da not bareminden çıkarılarak birçok okulda dersin kapanmasına sebep olmuştur.

Almanya’da eğitimde başarılı olmak için Almancanın çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Ancak yabancı dil öğrenmek için de anadilin iyi bilinmesi gerekir. Ana dil evde değil okulda öğrenilir. Almanya’da anadili derslerinin durumu bir kez daha gözden geçirilmelidir. Bunun için Türk ve yabancıların çocukları için ilave Almanca dersleri konulmalıdır.

İş yerlerinde, alış-veriş merkezlerinde, çarşıda pazarda çoğu zaman Türklerle Almanlar karşılaştıklarında farklı bir muamele hissedilmektedir. Komşuluk ilişkilerinde de Almanlar Türklerle komşu olmayı çok arzu etmemektedirler. Hâlbuki bu iki millet işyerinde beraber çalışmakta, aynı işi yapmakta, aynı vergiyi vermekte, Alman ekonomisine ve kalkınmasına aynı katkıyı sağlamaktadırlar.

İki toplum birlikte yaşamaya, birbirlerine tahammül etmeye ve karşılıklı saygıda kusur etmemeye kendilerini zorlamalıdırlar. Göç alması zorunlu olan Almanya göç ve uyum yasasını yabancıların da görüşleri doğrultusunda geliştirmek durumundadır.

SÜRECEK: İki Toplumun Birlikte Yaşamasının Ortaya Çıkardığı Zorlukları (5)

DİN GÖREVLİSİNİN BİREYSEL ve TOPLUMSAL FONKSİYONLARI(3)

Türk ve İslam toplumunun yaşam tarzına bakıldığında din görevlisi, pratikte toplumun bütün katmanlarında ve hayatın her safhasında, bir çocuğun ana rahmine düşüşünden–ölümüne kadar, hatta ölümünden sonra, yakınlarına karşı görevlerine varıncaya kadar her alanda görülmektedir.

Şöyle ki;

Annenin hamilelik döneminde çocukla ve bu süreçle ilgili anneye dini ve duygusal davranışları açısından bazı telkin ve tavsiyelerde bulunmak. Çocuğun doğumunda sağ kulağına ezan sol kulağına ikamet okuyarak, göbek adını takmak. Anneye de sağlıklı bir çocuk

Doç. Dr. Yusuf GENÇ
Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
Sosyal Hizmet Bölümü Öğretim Üyesi

annesi olduğu için şükür etmesini tavsiye edip ruhen ve manen rahatlamasına, hayata yeniden motive olmasına katkı sağlamak. Akika kurbanının kesimine yön vermek, sünnet merasimini organize etmek ve gerektiğinde dualarla aile ve çocuğun manevi duygularına tercümanlık yapmak.

Eğitim çağına geldiğinde; çocuğa dini temel eğitim vermek suretiyle öğretmen, aile ve toplum terbiyesini geliştirmek, kültürel yapısı, geleneksel eğilimleri, inanç, ibadet ve ahlak kurallarını kavratmak. Eğitim süresince ders çalışma alışkanlıkları, sosyalleşmesi, yetenekleri ve geleceği hakkında bilgilendirmelerle rehberlik ve pedagojik destek vermek. Okulu bittiğinde mezuniyet törenine katılarak topluma faydalı bir kişi olması yönünde temennilerde bulunmak.

Evliliği esnasında, eş seçiminde, aile kurgusunun oluşumunda, anne-baba rolleri üstlenmesi hakkında, evlilik aşamasında dini görevlerinin öğretilmesinde bilgilendirmeler yapmak, düğün merasimini gerçekleştirmek ve nikâhını törenine katılmak.

Gurbete veya askere giderken onu dualarla uğurlayıp ülke ekonomisi ve vatan savunması için yapacağı işin önemini kavratmak ve hassasiyetlerini öğretmek. Hastalandığında ziyaretine gidip manevi moral kazandırmak, şifa dileklerinde bulunmak, psikolojik olarak tedavisine katkı sağlamak. Hapse düşme durumunda kaldığında ziyaret edip moral vermek, ümitsizlikten kurtararak tekrar topluma kazanılmasına katkı sağlamak.

Dünya ve ahiret hayatı için sosyolojik ve psikolojik telkinlerde bulunmak suretiyle topluma, millete, memlekete, dünya barışına, ülke kalkınmasına, birlikte yaşayacağı farklı toplum ve inanışlarla, karşılıklı anlayış kurallarını ve hoşgörü anlayışını azami derecede harekete geçirmek suretiyle uyum ve entegrasyona katkı sağlayıp faydalı bir şahsiyet oluşturmasına yardımcı olmak.

Ölümünde tekfin, telkin ve taziyelerle acılı ve hüzünlü kalplere moral vermek, metanet güçünü artırmak ve ölünün defnini sağlamak gibi birçok aktif ve fonksiyonel görevleri bulunmaktadır. Bu örnekleri daha da çoğaltmamız mümkündür.

Ferdi hayattaki bu görevlerin yanında toplumsal alanda da birçok görevleri vardır. Toplumun huzur ve barış içinde yaşamasına katkı sağlamak, cemaat ve cemiyet ruhu kazandırmak suretiyle kişinin sosyalleşmesini sağlamak. Bir millet olarak ayakta kalmak için din, dil, kültür, örf, gelenek ve ananelerin yaşaması ve yaşatılası gerektiğinin bilincini topluma kazandırmak. Sosyal ve beşeri ilişkileri geliştirmek suretiyle toplumsal konsensüs sağlamak.

Cami irşat görevleri kapsamında toplumu dini, milli, kültürel, iktisadi, insani ve ahlaki konularda aydınlatmak. Çevre temizliğinden-ağaç sevgisine, iktisadi kalkınmadan-kültürel olgunluğa, eğitimden-gelişmeye, dünya barışından-küreselleşmeye, dinler arası diyalogdan-kültürler arası işbirliğine varıncaya kadar her sahada din görevlisi toplumu bilgilendirir.

Almanya’daki din görevlisi bu görevlerin yanında, dil, ırk, kültür, siyasi görüş ve benzeri farkları gözetmeden muhatap olduğu tüm vatandaşların sosyal, psikolojik, kültürel, ekonomik yapısıyla da yakından ilgilenip, problemlerine çözüm aramaktadırlar. Camiler ve cami dernekleri Almanya’da Türk toplumunun yegane sıkıntı ve problemlerinin çözülmeye çalışıldığı yerler olarak gözükmektedir.

SÜRECEK: Birlikte Yaşam ve Başarması Gereken Unsurlar (4)

……….

ALMANYA’DA DİN GÖREVLİSİ ve GÖREVLERİ(2)

TÜRKİYE’de Diyanet İşleri Başkanlığının Görev ve Çalışma Yönergesinin 50. Maddesi (Değişik: 07/12/2009 tarihli ve 74 sayılı onay)’ne göre; Diyanet işleri Başkanlığı Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığının görevlerinden bazıları şunlardır:

Doç. Dr. Yusuf GENÇ
-Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
Sosyal Hizmet Bölümü Öğretim Üyesi

1- Yurt dışında yaşayan vatandaş ve soydaşlarımızın kültürel değerlerini korumalarına, dinî istismara maruz kalmayacakları tarzda bilgilenmelerine; keza içinde yaşadıkları topluma uyum, gençlik, kadın ve aile gibi sosyal ve dini içerikli sorunların çözümüne katkı sağlamak, (c fıkrası)

2-Başkanlığın hizmetlerini desteklemek üzere vatandaş ve soydaşlar tarafından yurtdışında oluşturulan dernek, birlik, vakıf vb. yapılanmalar hakkındaki bilgi ve belgeleri derlemek, değerlendirmek, onlara bilgi desteği sağlamak, onlarla dayanışma ve işbirliğini geliştirmek (ç fıkrası)

3-Dinlerarası ilişkiler bağlamında barış ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesi için araştırmave incelemeler yapmak, bu kapsamda ulusal ve uluslararası toplantılar ve etkinlikler düzenlemek (j fıkrası),

Ayrıca aynı yönergenin Yurtdışında Yaşayan Türkler Şubesi Müdürlüğünün görevlerini belirleyen 52. maddesinin (ğ) fıkrası “İlgili ülkelerdeki vatandaş ve soydaşlarımızın uyum sorunu yanında gençlik, kadın ve aile gibi sosyal ve dini içerikli sorunlarının tespitinde gerekli alan araştırmalarını yapmak, bu konularda çalışan diğer sivil toplum örgütleri ve akademik kurumlarla işbirliğine gitmek, ortak projeler yürütmek” şeklindedir.

Din görevlilerine yüklenen sorumluluk onların bulundukları bölgedeki Türk vatandaşlarının ülkenin kültürel yapısı ve yaşam standartlarına uyum sürecine katkı sağlamak, sosyal, kültürel ve dini içerikli sorunlarını tespit etmek ve gerektiğinde çözümler üretmektir. İki toplum arasındaki uyumdan kaynaklanan sorunların giderilmesine katkı verilmesi de beklenmektedir. Din görevlileri bu uyum sürecinde uyguladıkları manevi sosyal hizmet çalışmaları ile Türk toplumunun kendi değerlerine bağlı kalarak yaşadığı topluma uyum sağlaması için atacağı adımları ve yaşam koşullarının çizgilerinin belirlenmesine manevi danışmanlık desteği vermektedirler.

Ancak Din Görevlisinin görev alanları, resmi-gayri resmi – teorik ve pratik olmak üzere iç içe genişlik arz etmektedir. Din görevlilerinin Türkiye’de ve Avrupa’daki görevleri, görev alanları ve fonksiyonları arasında önemli sayılabilecek farklılıklar vardır. Türkiye’deki görev alanları cami içinde ve ağırlıklı olarak dini içerikli hizmetlerle sınırlı olmakla birlikte Almanya’da bu hizmetlerin yanında caminin dışında sosyal, kültürel, psikolojik, pedagojik ve danışmanlığa dayalı görevler yerine getirmektedirler. Çünkü Almanya’daki din görevlileri Türkiye’yi temsil etmekte ve her iki ülke hakkında çalışma şartları, sosyal haklar, idari konular, sağlık, eğitim, emeklilik ve diğer konularda da bilgi sahibi olmaları gerekmektedir.

Türkiye şartlarında din görevlisinin görev, yetki ve sorumlulukları Diyanet İşleri Başkanlığının Görev ve çalışma yönergesinin 158. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir1:

  1. Görevlendirildiği cami, mescit ve benzeri yerlerde…… ., vaaz etmek, cuma ve bayram hutbelerini okumak ve diğer irşat faaliyetlerinde görev almak.

  2. İsteyen vatandaş ve soydaşlarımızla bunların çocuklarına, görevli bulunduğu camide veya amirlerince tayin edilecek yerlerde Kur’an-i kerim okumayı öğretmek ve dini bilgiler vermek.

  3. Amirlerince tertiplenen seminer, kurs ve toplantılara katılmak.

  4. Başkanlık, Müşavirlik veya ataşelik emirlerinden cami görevleriyle ilgili olanları camide uygulamak; bunlardan cemaate duyurulması gerekenleri, maksadına uygun bir biçimde duyurmak.

Ayrıca; Yurtdışı görev ve çalışma yönergesinin 13. maddesine göre de görevlendirilmesi halinde, görevlendirildiği okulda Din Kültürü ve Ahlak bilgisi derslerini teorik ve uygulamalı olarak okutmak,

14. maddeye göre de cemaatin durumu, kültür ve anlayış seviyesi, günün ve çevrenin şartları ile ihtiyaçlarını dikkate almak suretiyle vaaz etmek veya hutbe okumak. Bu görev ifa edilirken, dikkat edilmesi gereken kurallar da şöylece sıralanmaktadır:

1-Vaaz ve hutbenin samimi, ölçülü, duygulu, heyecan verici, cemaatin içinde bulunduğu manevi hastalıkları tedavi edici, yapıcı, uyarıcı, öğretici, eğitici, teşvik edici, sevdirici, müjdeleyici, dini yasaklardan sakındırıcı, düşündürücü ve yanlış inanışları düzeltici olmasına itina göstermek.

2-Kırıcı, garazkâr, hissi ve ölçüsüz ifadelerden, bıktırıcı ve mesnetsiz sözlerden kaçınmak.

3-Vaaz ve hutbe esnasında hurafelere ve dini açıdan muteber olmayan görüşlere yer vermemek;

4-Vaaz ve hutbe esnasında milli birliği ve dini bütünlüğü zedeleyici ifadelerden ve ihtilaf konusu olan meselelere yer vermekten sakınmak; cemaatin dini konularda bilgi ve kültürünü artırıcı, dini duygularını güçlendirici bir üslup seçmek.

1Bu 158. maddenin bazı bentleri kısaltılmış ve bazıları da konu ile ilgisi gereği çıkarılmıştır.

SÜRECEK: Din Görevlisinin Bireysel ve Toplumsal Fonksiyonları (3)

…..

ALMANYA’DA ENTEGRASYON SÜRECİ (1)

ÖZET

  • 1960’lı yılların başlarından itibaren Almanya’ya “misafir işçi” olarak gitmeye başlayan Türkler; çalışkanlıkları ve dinamizmleriyle Almanya’nın savaş sonrası ekonomisinin gelişmesine katkı vermişler ve aynı zamanda da Almanya’nın sosyal ve kültürel yaşamının şekillenmesinde önemli roller üstlenmişlerdir. 50 yılı aşkın süreden beri

    Doç. Dr. Yusuf GENÇ
    Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
    Sosyal Hizmet Bölümü Öğretim Üyesi

    bu ülkede yaşayan ve sayısı 3 milyona ulaşan Türkler, başlangıçta birkaç yıl çalıştıktan sonra ülkelerine geri dönmek niyeti taşımış, yıllar ilerledikçe ve Alman yaşam şartlarına alıştıkça artık buraya yerleşmişlerdir.

  • Ev-arsa almışlar, Almanlara komşu olmuşlar, işçi-işveren olmuşlar, aynı ortamlarda uzun yıllar çalışmışlar, çalışma ortamında karşılıklı alt-üst ilişkisi yaşamışlar ve aile ilişkilerini geliştirerek karşılıklı evlilikler gerçekleştirerek kız alış-verişinde bulunmuşlardır. Bir milyon civarında vatandaşımız Alman vatandaşlığına geçerek Türk gençleri askerlik görevlerini Alman savunmasına katkı sağlamak üzere bu ülkede yapmakta ve ikinci, üçüncü hatta dördüncü kuşağa gelinince arada oluşan bu yakınlığın entegrasyon mu ya da asimilasyon mu olduğu tartışma konusu olmuş ve bu sorunun cevabı halen verilememiştir.

  • Çok fazla eleştiriye ve değerlendirilmeye tabi tutulan Alman göç ve uyum yasasının sonuçları, entegrasyondan ziyade asimilasyona zemin hazırladığı yönündeki kanaatleri pekiştirmekte ve bu ülkede yaşayan Türklerin inançlarından kaynaklanan hassasiyetleri asimilasyonun gecikmesine ve kültürel direnişe katkı sağlamaktadır.

  • Bu tebliğde Almanya’daki camiler ve Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından Almanya’da görevlendirilen din görevlilerinin, Türk toplumunun kültürel değerlerini devam ettirerek kültürel erezyona uğramadan Alman toplumuyla birlikte yaşam şartlarında karşılaştıkları sorunların çözümüne katkıları üzerinde durulmuştur.

Anahtar Kelimeler; Entegrasyon, birlikte yaşam, din görevlisi, Almanya’da İslam, Almanya’da Türkler

GİRİŞ

Almanya’da kalmaya karar vermiş vatandaşlarımız yaşadıkları bu ülkeyi vatan olarak benimseyen, bu ülkenin kanunlarına saygılı, kalkınmasına katkı sağlayan ve topluma yararlı “hemşehrileri”dir. Hal böyle olunca bu sözde misafir Türkler, şimdi yaşadıkları topluma uyum sağlamak suretiylebu ülkeye karşı yükümlülüklerinin olduğunu kavrayan birer bireyler olarak geleceklerini bu ülkede görmektedirler. Almanya’daki Türk toplumunu Alman toplumuyla aynı evrensel, insani ve moral değerleri paylaşmakta, hoşgörü, adalet ve eşitliğe inanan bireylerden oluşmaktadır.

2000’li yıllar öncesi Almanya’da yaşayan Türk toplumu hakkındaki çalışmaları üç aşamada ele almak mümkündür. Birincisi; daha çok göçün ekonomik boyutlarının önem kazandığı ve işçi alımının durdurulduğu 1973 yılına kadar olan süreci kapsar.

Bu süreçte Almanya’ya göç eden yurttaşlarımızın ilk düşünceleri, belli bir süre bu ülkelerde çalışıp para biriktirmek ve bu suretle kendi ülkesinde geleceğini güvence altına alacak yatırımlar yapabilmekti. Gurbetçilerimiz göçün ilk yıllarında zor şartlarda elde ettikleri birikimlerini Türkiye’de arsa, ev, bağ, bahçe, tarla, traktör, biçerdöver gibi yatırımlara yönelttiler.

İkincisi; 1973-1990 yılları arasında aile birleşmelerinin yoğun olduğu ve göçün daha çok sosyal ve kültürel yönünün ele alındığı çalışmaların yapıldığı aşamadır. Üçüncüsü ise; 1990-2000 yılları arasını kapsayan toplum birey ilişkileri ve kültürel üretim süreçlerinin hızlandığı dönemdir (Kaya, 2000:16).

2000 sonrası dönem uyum sürecinin hızlandığı, aynı toplumsal değerlerin daha çok benimsendiği, Almanya’ya yerleşimin hızlandığı, geri dönüşlerin zayıfladığı, yeni neslin eğitim, kültür ve hayat tarzlarının Almanya’da yerelleştiği süreçtir. Bu süreç uyum, asimilasyon karışımı olarak devam etmektedir. Zamanla göçmen işçilerin yaşam tarzında meydana gelen bu ekonomik, sosyal ve kültürel değişiklikler onları “konuk işçilikten – ulus ötesi yurttaşlık” (Unat,2002) düşüncesine taşımıştır.

Özellikle ikinci aşamada Almanya’da Türk işçilerin sayısı arttıkça ve geri dönüşler gecikince Alman toplumunun bir parçası haline gelinmiş, Almanya’da yapılan yatırımlarla işveren konumuna ulaşılmış ve her iki toplumun ekonomisine katkı verilmiştir.

Almanya’da uzun süre yaşanacağının işaretlerinin verildiği bu dönemde Türklerin eğitim ve dini ihtiyaçları yoğunlaşmış ve Türkiye’den bu anlamda talepleri artmıştır. 1970-1980 arası dini eğitim ve ibadet ihtiyaçlarını karşılamak üzere cemaat yapılanmaları üzerinden, cami, dernek gibi dini kuruluşlar açılmaya başlanmış ve vatandaşlar arasında kutuplaşmalar başlamıştır.

İlk dönemlerde ortaya çıkan sivil toplum kuruluşları ve dini derneklerin Türkiye’deki siyasi ve dini yapıların birer uzantıları olduğu görülmektedir. Türkiye’den göç eden birinci kuşağın, Türkiye’deki siyasi görüşlerini Almanya’ya taşımaları ve bu doğrultuda yapılanmaya gitmeleri de gayet doğaldır.

Dolayısıyla ilk dönemde acil ibadet yeri ihtiyacına binaen ortaya çıkan bu derneklerin, Türk göçmenlerin sorunlarının çözümünü Türkiye eksenli cemaat ve siyasi düşünceler çerçevesinde düşünmeleri kaçınılmaz olmuştur (Adıgüzel, 2011:19)

1980‘li yıllardan sonra bu problemi keşfeden Türkiye Cumhuriyeti devleti Almanya’da yaşayan vatandaşlarının dini ihtiyaçlarını karşılamak ve geleneksel yapısını korumak amacıyla, toplumunu eğitmek üzere Almanya’da camiler açmış ve bu mabetlere resmi din görevlileri göndermeye başlamış ve görev alanlarını da kanunla belirlemiştir. Ayrıca devletlerarası eğitim antlaşmaları çerçevesinde Alman okullarında Türkçe dersleri vermek üzere öğretmenler göndermiştir.

Almanya’da Entegrasyon Süreci

Entegrasyon kavramını; genel ve özet olarak, değişik kültürel ve etnik oluşumların, çeşitliliklerini ve farklı olan yönlerini koruyarak, kendilerini ortadan kaldırmadan fakat çok toleranslı ve bir uzlaşma içinde mevcudiyetlerini koruyarak, birlikte, iç içe yaşayabilmesi, kültürel ve sosyal değerlerin sürekli değiş tokuşu olarak kabul edebiliriz.

Entegrasyon, bir bütün halinde hareket etme kabiliyet ve potansiyeline sahip birimlerin, birlikte geliştirdikleri dayanışma sürecidir (Chadwick, 1973:78). Deutsch’a göre entegrasyon; barış içinde değişim beklentilerine cevap verebilecek boyutlarda gelişmiş olan topluluk duygusu ve etkileşimler sürecidir (Lodge,1983:7,81).

Derecesi ne olursa olsun, entegrasyon süreci, katılımcılarının çıkar ve fayda ortaklığı bilincine dayalı olarak geliştirdikleri, ilişkilerini düzenleyici ortak normlar ve bu normları işlevsel hale getirecek olan üst otorite mekanizmasının meşruluk ve etkinliğinden bağımlıdır (Frei, 1982:34).

Din ve kültür entegrasyon sürecine etki eden en önemli unsurlardır. Din eğitiminin çokkültürlü boyutta verilmesi bu süreci kolaylaştırır. Farklı kültürlerden olan insanlarla din eğitimi uygulamaları hoş olduğu kadar sıkıntı da veren bir iştir. Böyle bir ortam içinde eğitimci, farklı tecrübelere hazırlıklı olmadığı zaman ve yanlış anlamalara, kafa karıştırmaya eğilimli olduğu zaman çokkültürlü din eğitimi sorun olmaya başlar.

Farklı kültürlerin değerleriyle ilişki içinde olurken onlar karşısında yansız bir tavır geliştirmek, bu ilişkilerde ortaya çıkmış bir çok yanlış anlayışın da fark edilmesini sağlar. Her ne kadar kültürün birey üzerindeki etkisi objektifliği sarsacak derecede fazla ise de bu yöndeki bilinçli çabalarla yansızlık çizgisine doğru gelişim sağlanabilir.

Değerler karşısında yansız tutum geliştirme adımları, yabancı olandaki görünen güzellikleri ön plana çıkararak önyargıları bastırma yerine onları tanıma ve onlarla yüz yüze gelmeyi gerektirir. Bu şekilde de bireyler kendilerine saygıyı geliştirebilirler. Bu çerçevede şunu söylememiz mümkündür; anlama, bir kültürün inançlarının yansıması içinde geleneğin ve alışkanlığın ürünüdür. Entegrasyon sürecinin olmazsa olmaz şartlarından biri de siyasi örgütlenmedir.

Entegrasyonun doğal sonucu, belirlenen hedeflere ulaşabilmek ve dolayısıyla, bir topluluk inşa etmek veya onu koruyabilmek için, tavır ve davranış kalıplarının bilinçli olarak koordine edilmesidir. Almanya’da Entegrasyon sorunuyla ilgili olarak ciddi tartışmalar 1990′lı yılların başında başlayabilmiştir.

İlk kez bu dönemde Türklerin Almanya’da kalıcı olduğu, geriye dönmeyeceği ya da geriye gönderilemeyeceği gerçeği Alman toplumu tarafından algılanmaya ve kabullenilmeye başlamıştır. Almanlar Türklerin entegrasyona yeterince istekli ve hazır olmadığı kanaati ile Türk toplumunun gerçekten asimilasyona hazır ve yeterli olmadığını anlatmak istemektedirler.

Almanya’da bu konu uzun zamandır tartışma konusu olmakla birlikte Türklerin bu konudaki olumsuz tutum ve tavırlarının entegrasyondan ziyade asimile edilmek istenmeleridir. Artık Türkler Almanya’da yaşamakta, Almanya’da tüketmekte ve Almanya’da arsa, konut yatırımı yapıp, kendi işini kurmaktadır.

Giderek artan yatırım ve tüketim eğilimi, Türk göçmenlerinin burada kalıcılığının açık bir göstergesi anlamına gelmektedir. Günümüzde ortalama bir göçmen ailesi üç göçmen kuşağını bir arada barındırmaktadır. Almanya bugün fiili bir göçmen ülkesi olmuştur.

Alman üniversitelerinde öğrenim gören Türk gençleri, kendi işyerini açan girişimciler, Alman basınında yer alan yazar ve sanatçılar, Türklerin sorunlarını ve isteklerini gündeme taşıyan sivil toplum kuruluşları, Alman siyaset sahnesinde ön plana çıkan milletvekilleri, belediye meclis üyeleri ve yeni kuşak Türkler; toplum içinde kabul gören saygın pozisyonlarıyla toplumun daha yüksek ve daha etkili katmanları arasına girebilmekte ve uyumu kolaylaştırıcı işlevler üstlenmektedirler.

Bu yapılanma içinde dini değerlerine bağlı olan Türkler dinin hoşgörü ve farklılıklara saygı anlayışı ile bu süreci olumlu yönetmektedirler.                    / SÜRECEK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>