width=750

Veyis Güngör: Hollanda’daki Türkiye karşıtlığı sevincimizi kursağımızda bıraktı…

ABD Başkanı Trump’un Türkiye karşıtı tutumu ve düşmanlığı tüm dünya gündeminde konuşulmaya devam ediyor. ABD’nin Türkiye’ye yaptırım kararına karşı, Türkiye’nin milli bir direniş sergilemesi dikkat çekiyor.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Türkiye, Amerika hatta dünya kamuoyu bu konuya odaklanmışken, Hollanda’da birdenbire bir Türkiye karşıtı rüzgar estirildi. Tabiri caizse, ortada fol yok yurmurta yok iken, özellikle Hollanda’da bazı medya kuruluşları ve siyasetçiler adeta bir anti Türkiye kampanyası başlattılar. Böyle bir kampanyanın, uzun süredir kriz yaşayan Türkiye-Hollanda diplomatik ilişkilerinin iyileşme sürecine girdiği günlerde yapılmasına bir anlam veremedik doğrusu.

Söz konusu kampanya, geçtiğimiz hafta başında ‘Radikalizm, terörizmle mücadelede, Hollanda’da Türk çevrelerinde ölü bir nokta’, ve ‘Yetkililer radikal Türk gençlerine hakim değiller’ haberleriyle başladı. İkinci dalga, Hollanda NOS Televizyonunun ‘Türkiye Hollanda’da Hafta Sonu Okullarını finans edecek’ haberiyle yaşandı. NOS’un bu haberi mal bulmuş magribi gibi bir çok medya kuruluşu tarafından (Telegraaf, AD, NRC, de Volkskrant, RTL televizyonu, Het Financieele Dagblad, v.b.) haberleştirildi. Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Koolmees, her ne kadar ‘Ne var bunda, yasak değildir’ açıklamasını yapsa da, bir çok siyasi, iktidar ve muhalefet mensupları, yapmış oldukları açıklamalarla, tutuşan ateşe benzin döktüler.

Ve bazı Türk asıllı yazarlar da, her zaman olduğu gibi harekete geçerek, köşe yazılarında Türkiye’nin daha açıkcası Başkan Erdoğan’ın bu proje ile Hollanda Türklerini kontrol edeceğini yazdılar.

Ve olan oldu tabii ki. Medya organlarının ve siyasilerin açıklamalarından bir iki gün sonra, T. C. Amsterdam Başkonsolosluğuna ateşli bir saldırıda bulunuldu. Konsolosluğun ateşe verilmek istenmesiyle, Türkiye ve Türkler, Hollanda gündemini oluşturmaya devam etti. Bir saldırgan yakalandı. Umarım bu saldırılar artmaz ve saldırgan cezasını çeker.

Bütün bu gelişmeler bir hafta içinde yaşandı.

Kısaca olayları irdeleyelim.

Birinci haber, yani Hollanda’daki Türk gençlerinin radikalleştirilmesi meselesi şöyle lanse edildi.

A.Ö. adında bir Türk gencinin Amsterdam’da verdiği derslerde ve yaptığı toplantılarda, Suriye’ye gidenlerin olduğu, A.Ö’nün de Türk ektremistleriyle ilişkide olduğu iddia ediliyor. Aynı kişinin Amsterdam’da ‘Medine Dersanesi’ açtığı, Den Haag’da bir Türk camisinde seminer verdiği, El Kaide liderinin propagandasını yaptığı yazıldı.

A.Ö’nün Türk toplumu içinde tanınmış birisi olduğu da eklendi. Haber üzerine farklı grupları aradım, bu ismi tanıyor musunuz diye sordum. Ne sorduklarım tanıdı, ne de yıllarca toplum meselelerini yakından takip etmeye çalışanlar bu ismi tanıdı. Demek ki biz farklı bir Amsterdam’da yaşıyoruz, dedim kendi kendime.

YTB (Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı)nın destekleyeceği projeye gelince.
Hollanda medyası ve bazı karar vericilerin ‘Türkçe Hafta Sonu Okulları’proejesinin Türkiye/YTB tarafından finans edilmesine neden bu kadar karşı çıktıklarını büyük bir şaşkınlıkla karşıladım.

İki sebepten dolayı şoke oldum.

Birincisi, Hollanda, Kalkınma İşbirliği Projelerinin finansmanını en iyi bilen ve uygulayan ülkelerden birisi. Yüzyıllara dayanan bir tecrübesi var bu konuda. Yani Hollanda dışında bir eğitim projesine destek vermek, Hollanda’nın olmazsa olmazlarındandır.

İkincisi de, bir kaşık suda fırtına kopartılan dil eğitiminde de yine Hollanda elle gösterilecek bir ülke. Zira, Hollanda’nın 115 ülkede 200’ü aşkın eğitim kurumu ve projesi var. Buralarda Hollandaca dili ve kültürü öğretiliyor.

Yani, her iki örnek, pratik uygulamalar ve uluslararası teamüller, bize gayet açık bir şekilde, Hollanda’nın bu tutumunun yanlış olduğunu gösteriyor. Hele, Türkiye-Hollanda diplomatik ilişkilerinin düzelmeye başladığı günlerde böyle bir tutum anlaşılır cinsten değil.

Sık sık ifade ettiğimiz gibi, hem iki ülke arasındaki diplomatik krizden, hem son hafta yaşanan Türkiye ve Türkler karşıtı yayınlar ve gelişmelerden, Hollandalı Türkler zarar görüyor. 11 Mart Rotterdam olaylarından sonra, üzerimizde hissettiğimiz can istemezliğini yeni attık. Bir kaç hafta önce iki ülke arasındaki ilişilerin normalleşmesinden duyduğumuz sevinç ne yazıkki kursağımızda bırakıldı.

Avrupa İslamı tezi mi, yoksa insan haklarına uymak mı!

HAFTA başında yayınladığımız ‘Avrupa İslamı’ tezi gereksiz mi? başlıklı yorum Avrupa’daki dostlarımız tarafından ilgiyle karşılandı. Yazının özeti şu şekildeydi: bırakın Avrupa İslamı tartışmalarını, siz her şeyden önce anayasada yer alan hakları uygulayın. Yani ‘Avrupa İslamı’ tartışması yerine, ‘Avrupa Vatandaşları’nın;  bugün Avrupa ülkelerinde yaşayan halkların, iletişim ve ilişkilerinin iyileştirilmesini tartışın’ şeklindeydi

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Yazının yayınlanmasıyla Almanya ve Hollanda’dan çeşitli yorumlar geldi. Bunlardan ilki, değerli dostum Mesut Tanyel ve diğeri de Fatih Tükenmez’den.

Önce Tanyel’in yorumunu okuyalım:

“Göç olgusu ile birlikte yeni yaşam şekillerinin ve ihtiyaçların ortaya çıkmasının ardından mimaride ve şehircilikte de konu 2000 yılından beri hem akademik hem de kurumsal çevrelerde tartışılmaya başlandı. İmar yönetmeliklerinde kiliseler ve sinagoglar ile ilgili düzenlemeler var iken camiler kendisine yer bulamadılar. Camilerin Almanya’da yapılmasına hukuki dayanak sağlayan yegane şey 1992 tarihli federal idare mahkemesi kararıdır.

Kararda anayasadaki inanç özgürlüğüne atıf yapılarak “İslam kilisesi” tanımlaması ile bir ara çözüm üretilmiştir. Ancak İslam yasalarda yer almadığı için yüzlerce cami olmasına karşın hukuki statüleri dernek, kültür merkezi vs şeklinde olmakta ve hiçbir müracaat evrakında cami ve kuran kursu kelimeleri yer alamamaktadır.

Müslüman mezarlıkları ise yerel otoritenin kendi kararları ve Almanya sağlık bakanlığının Hristiyan dini ritüeline uyulması şartıyla mümkündür. Buna karşın Musevi cemaati ise tabutsuz defin hakkına sahiptir. Bence Avrupa İslamı yerine çok hukuklu bir uygulama yaşamı biraz rahatlatacaktır.

Çok hukuklu uygulama zaten medeni hukuk anlamında uygulanmakta, mesela medeni nikah akitlerinde taraflara hangi ülkenin medeni hukukuna göre evlilik akdi istedikleri sorulmaktadır.

Avrupa İslami yerine ivedilikle Anayasa ve İnsan Hakları bildirgesi temelinde tüm yasalarda gerekli düzenlemenin ve atıflar yapılması hayatı kolaylaştıracaktır. Minare yapmak için çekilme mesafelerinden muafiyet sağlanması veya bayramlarda yasal olarak izin verilmesi gibi örnekler ilk aklıma gelenler.”

Felsefe eğtimini yarıda bırakmış Fatih Tükenmez de şunları şöylüyor: “Avrupa İslamı tartışmasıyla, Avrupalılar kendi norm ve değerlerini savunamaz hale geldiler. Ve suçu İslam’a, Müslümanlara yıkıyorlar. Önemli soru ise: Avrupa norm ve değerlerinin nerede kaldığıdır.

Bu değerleri tam olarak hayata geçiremez iken, İslamın değişmesini istiyorlar. Önce kendilerine bakmalılar. Avrupa norm ve değerlerini en geniş anlamda genişletmek isteyenlerin zihniyetlerini değiştirmeyle işe başlamaları gerekir.”

Kendisinin Hataylı olduğunu yeni öğrendiğim Mesut Tanyel, çocukluğundan itibaren çok kültürlü bir çevrede yaşamış. “Ben Hatay’da doğup büyümüş olmayı çok büyük bir şans  sayarım hep. Okuduğum okul eski bir kilise idi.

Sınıf arkadaşlarımız Andon; İzabel, Viktorya ve diğerleri idi. Çocuk dünyanızda ayrım yoktu. Komşumuz Yordan amca paskalyada da ramazan bayramında da bize harçlık verirdi. Almanya’da toplantılarda kendi yaşamımdan hep örnek veririm almam dostlarıma.”

Evet, son sözü Mesut Tanyel söyledi. Avrupa İslamı tezi diye bir tartışma abesle iştigaldir. Avrupa her şeyden önce ülkelerinin çok kültürlü bir toplum olduğunu kabul etsinler. Daha okul öncesi ve ilkokullardaki çocukların dünyalarına ayırım sokmasınlar.

Mesela Hatay’ı örnek alsınlar. Farklıklarla birlikte yaşamayı bir zenginlik saysınlar. Avrupa İslamı tezi tartışmasıyla insanların kafasını bulandırmasınlar. İnsanlık için geliştirdikleri değerlere, hukuka ve vatandaşlık haklarına sahip çıksınlar. İnsan Hakları Bildirisine baksınlar, Avrupa Birliği norm ve değerlerinin ne olduğua baksınlar ve uygulasınlar…

‘Avrupa İslamı’ tezi gereksiz mi?

‘Avrupa İslamı’ (Euro-Islam) uzun zamandır çeşitli platformlarda tartışmaya açılıyor. ‘Avrupa İslamı’ tartışması,  Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezinden sonra ivme kazandı. Örneğin, bu doğrultuda Almanya’da, Suriye asıllı Bassam Tibbi, “Avrupa İslamı” kitabıyla gündeme geldi. Tibbi, bu çıkışıyla, liberal, demokratik ve insan haklarını içinde barındıran bir İslam anlayışının geliştirilmesini saavundu.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Diğer taraftan, 2010 yılı ve sonrasında, Avrupa Parlamentosu’ndaki bazı liberaller, ‘Avrupa İslamı’ tartışması yaptılar. ‘Avrupa İslamı’nın göç süreciyle birlikte şekillenmesi gerektiğini öne sürdüler.

2010′u takip eden yıllarda, ‘Avrupa İslamı’nı tartışma, çeşitli Avrupa ülkelerinin liderleri tarafından da dillendirildi. Sosyal bilimciler arasında da,‘Avrupa İslamı’ tartışmasına şahit olduk. Entegrasyon sorunu çerçevesinde ele alınan, ‘Avrupa İslamı’ tartışması öznesinin, bizzat İslam mı, yoksa Müslümanlar mı olduğu pek ayırt edilmedi. Tartışmalarda din adamlarının seslerinin cılız çıkması dikkat çekerken, siyasilerin tartışmaya yön vermesi ise dikkat çeken bir noktadır.

‘Avrupa İslamı’ tartışmasında, geçen hafta yeni bir gelişmeye şahit olduk. Belçika’da yayın yapan haftalık yayın organı “Terdio”, Hollanda’dan Enis Odacı ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Hıristiyanlıktan ilham alan ve daha çok katolik perspektifle milenyum sorunlarına yönelik yayınlar yapan Tertio gazetesinin, ‘Avrupa İslamı’ ile ilgili bir söyleşi yapması insanın ilgisini çekiyor.

Söyleşiye geçmeden önce, Enis Odacı’yı kısaca tanıyalım.

Odacı; özel websitesinde kendisini “Kimlik, din, kültür ve İslam konularında yayın ve konuşmalar yapan bir İslam uzmanı” olarak tanımlıyor. Aynı zamanda bir gazeteci olan Odacı, çeşitli gazetelerde, dergilerde yazılar yazıyor. Kitap çalışmaları da olan Odacı, medyada analizler yapıyor. Odacı, sosyal faaliyeterinde ve projelerinde farklı kültür ve din mensuplarının birbirlerini daha yakından  tanımaları, birlikte çalışmlarına öncelik veriyor.

Terdio yayın organının, Enis Odacı ile yaptığı söyleşinin başlığı şu şekilde: “Avrupa İslamı gereksizdir”.

Söyleşinin ilk paragrafında, ‘Avrupa İslamı’ sorgusunun yanlış olduğunu belirten Odacı şu yorumu yapıyor: “Avrupa İslamı sorgusu beraberinde bir takım yanlış izlenimleri getiriyor. İlk izlenim, birbirinden farklı iki dünyanın karıştırılması. Avrupa nedir? Avrupa Birliği mi? Yoksa Avrupa ülkeleri mi? Komunist bir geçmişi olan Doğu Avrupa ülkeleri Avrupa’ya dahil mi? Örneğin, aşırı milliyetçi çıkışlarıyla Macaristan nereye ait? Yoksa Avrupa ile Avrupa Aydınlanması mı kastediliyor? İkinci yanlış izlenim ise, İslam ile ilgili. İslam’da tıpkı diğer dinler gibi, farklı kültürlerin, coğrafyanın, siyasi anlayışların ve bölgesel dini liderlerin toplamı olup, senin ve benim gibi hayatta karşılaştığımız vatandaşlardır.”

‘İslam’ın Avrupa olması için değişmesi gerekir mi’? sorusuna ise Odacı şöyle cevap veriyor: “Neyi değiştirmek istiyorsun? İslam’ın Katoliklerde olduğu gibi, bir posta adresi veya muhatabı yok. Ama, İslam’da değişme yerine, Avrupa vatandaşları arasındaki ilişkilerin değişmesi ve iyileşmesini konuşmak çok daha isabetli olur.
Soru, esaasen ‘Avrupa Değerlerine’ işaret ediyor. Yani düşünce özgürlüğü, liberal demokrasi, eşitlik. İşte değişimi burada aramak gerekir.

‘Avrupa İslamı’nı savunanlar, ‘Avrupa İslamı’ ile müslümanların entegrasyonunun daha iyi olacağını iddia ediyorlar’, yorumuna Odacı’nın cevabı şu şekilde:

“Hayır. Yanılma, entegrasyonun dine bağlı olarak düşünülmesinde. Oysa entegrasyon farklı süreçleri kapsar. Yani eğitim, iş, toplumsal katılım gibi alanları. Soru, sanki insanın inancının mesken, çalışma ve günlük hayatını engelliyor algısı oluşturuyor.  Hollanda’da her geçen gün ayırımcılık arttıyor. Başörtülü bir kızın veya Arap isimli bir gencin staj yerleri bulamadığı çok sık rastlanan bir olay. İnsanlar dini inanışlarından dolayı iş bulma imkanları sınırlanıyorsa, devletin bu meseleyi ele alması gerekir. Bu bir ‘Avrupa İslamı’ değildir. Yasaların uygulanması meselesidir.”

Evet, İslam dini uzmanı Enis Odacı’ya göre, uzun zamandır Avrupa gündeminde olan ama daha çok siyasilerin gündeminde tartışılan ‘Avrupa İslamı’na gerek yok. Yersiz bir tartışma. Odacı, Almanya örneğinde görülen Tibbi gibi düşünmüyor. ‘Avrupa İslamı’ tartışması yerine, ‘Avrupa Vatandaşları’nın, yani bugün Avrupa ülkelerinde yaşayan halkların, iletişim ve ilişkilerinin iyileştirilmesi tartışılmalı. Avrupa’nın sorunu bu…

Demokrasi, baskı grupları ve ırkçılık

AVRUPA’da her geçen gün dozunu arttırarak belirgin hale gelen ırkçılık, demokrasinin önemli bir sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Seçimlerde popülist, aşırı sağ ve ırkçı grupların güçlenerek çıkması, sorunun ölçülebilir tarafını işaret ediyor. Irkçılık sorununun sadece popülist gruplarla sınırlı olmaması, zaman zaman karar vericilerin de benzer söylemleri, olayı daha da vahim hale getiriyor. Bu çerçevede, Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok’un geçtiğimiz haftalarda kapalı bir toplantıda yaptığı açıklamalar kabul edilir cinsten değildi.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Demokrasilerde baskı grupları, siyasi partiler gibi, siyasal bir güç kabul edilirler. Her ne kadar, baskı gruplarının iktidarı ele geçirmek gibi bir amaçları olmasa da, karar vericileri etkileyebilmekteler. Ortak menfaatler etrafında birleşen baskı grupları, karar vericilere gerekirse çeki düzen vermeyi amaçlarlar. Bu bağlamda, Hollanda Dışişleri Bakanı Blok’ın açıklamaları doğrultusunda bir araya gelen bir grup, ‘açık mektup’ şeklinde bir manifesto yayınladılar.

Duyurunun başlığı, ‘Karar vericiler, ırkçılık ve zenofobi (yabancı korkusu/düşmanlığı) ile oynamayı bırakın’ ifadesini taşıyor.

Hollanda’da isim yapmış gazeteci Meredith Greer, sanatçı Tinkebell, siyasetçi Sylvana Simons, tarihçi Geert Mak ve 60 kişinin başlattığı manifesto ile, Bakan Blok’ın ve diğer siyasetçilerin açıklamalarının, toplumda ırkçılığı beslediğini dile getirdiler. Siyasetçileri sorumluluk almaya davet eden manifesto, Başkaban Rutte’nin “ya normal davran ya terket” lafını, VVD’li eski Savunma Bakanı  Klaas Dijkhoff’un da, “sosyal yardım ödeneğini ve Hollanda vatandaşlığını hak edeceksin” ifadesini hatırlatıyor.

CDA lideri Sybrand Buma’nın da, “Göç ve küreselleşme, medeniyetler çatışmasını Hollanda’ya getirdi” ifadesini hatırlatan manifesto, son yıllarda halkı temsil edenlerin, iktidar partilerinin ve  yöneticilerin bu tür açıklamalarının endişe verici olduğunu ortaya koyuyor. Bu bağlamda, Dışişleri Bakanı’nın çok kültürlü toplum ile ilgili açıklamasının da, (virgül, olur da olmaz da) bardağı taşıran son damla olduğu ileri sürüldü.

Manifestoda, onbeş, yirmi yıl önce söylenmesi akla bile gelmeyecek ırkçı açıklamaların normalleştiği söyleniyor. Bir Dışişleri Bakanının,
‘Her göçmen sosyal barış için tehlikelidir’ ifadesini kullanarak, ‘farklı kültürleri barındıran bir toplumun barış içinde olmaz’ düşüncesini paylaştığı belirtiliyor. Siyasilerin bu ve benzeri açıklamaları ile, zenofobi, ırkçılık ve insanlık dışı fikirleri akıllara getirdiklerine dikkat çekilmektedir.

Manifesto, siyasileri sorumluluk almaya davet ederken, bir an önce zenofobi, ırkçı, biz ve siz ayrımının beslendiği kutuplaşmanın körüklendiği açıklamalardan vazgeçilmesi ile sona eriyor.

Diğer taraftan, “Blok artık bizim Bakanımız olamaz’ başlığı ile, Amsterdam’daki siyasi partiler de bir açıklama yaptılar.

Amsterdam BIJ1 partisi adına Sylvana Simons, Yeşil Sol Partisi adına Femke Roosma,  DENK partisi adına Mourad Taimounti ve işçi Partisi PvdA adına Sofyan Mbarki tarafından yapılan açıklamada, Amsterdam’ın çok kültürlü bir şehir olduğuna dikkat çekildi.

Amsterdam’da 800.000 kişinin yaşadığı, 181 farklı kültüre sahip oldukları, bunların bir çoğunun Amsterdam’da doğup büyüdüğü, eğitim gördüğü ve çalıştığı söyleniyor.

Bu insanların her gün bir çok ortamda birlikte oldukları, 197 kilise, 42 cami, 16 Budist merkezi, 18 sinagog 6 Hindu ibadet yeri olduğu ve elbette her şeyin toz pempe olmadığı, ancak bu çoğulculuğun inkar edilemeyeceği vurgulanmaktadır.

Irkçılığı ve zenofobi’yi normaleştiren Bakan Blok’un, bu düşüncelerle artık bizim bakanımız olamayacağı dile getirilmektedir.

Evet, yukarıdaki örneklerde de görüleceği üzere, bir taraftan bağımsız kişilerin oluşturduğu baskı grubunun manifestosu, diğer tarafta yerel yönetimlerin açıklamaları, demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Tabii ki, baskı gruplarının yönetime, karar vericilere nasıl etki edeceğini ilerleyen zaman içinde göreceğiz. Sonuç verir mi bilemiyoruz ama, en azından toplumda karar vericilere karşı manifesto ve çağrı yapan grupların olması ve harekete geçmesi gönlümüzü rahatlatıyor.

Mesut Özil ve uyum sağlamış poster çocuklar kulübü…

ALMANYA milli takımında artık oynamayacağını açıklayan Mesut Özil, başta Almanya olmak üzere, Avrupa’da entegrasyon tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Özil’in uzun ve bir o kadar da düşünülerek yayınladığı basın açıklaması, Avrupa’daki göçmenlerin, hasseten göçmen orta sınıfın içinde bulunduğu psikolojiyi yansıttı. Açıklamanın özü şu cümleydi: ‘Kazanınca Alman, kaybedince göçmen oluyorum’. Bu cümle, elbette çok tartışılacak ve tarihe düşülecek bir not.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Evet, bu cümle sadece futbol dünyasıyla sınırlı değildi. Avrupa’da bir varolma mücadelesi veren, içinde yaşadıkları topluma kendilerini kabul ettirme gayretiyle, yerli yaşıtlarına göre, daha çok çalışan bir göçmen grubun haleti ruhiyesini anlatıyordu. Avrupa’nın bir çok ülkesinde çok farklı alanlarda kendilerinden söz ettiren göçmen kökenlilerin günlük mücadelesiydi bu cümle.

Mesut Özil’in bu anlamlı ve tarihi çıkışı, bir taraftan Alman ve Avrupalı siyasileri, medya mesnuplarını harekete geçirirken, bir taraftan da göçmen kökenli yazarları ve düşünürleri hareketlendirdi.

Haftalık Die Zeit gazetesi olayı şöyle özetledi: ‘Özil olayı ile birlikte, ilerici Alman toplumu da gerilemiştir’.
SPD’li Adalet Bakanı Katharina Barley ise, ‘Almanya’nın büyük futbolcusu Mesut Özil’in ırkçılık nedeniyle Almanya milli takınmında oynamaması tehlike çanlarının çaldığını göstermektedir’ yorumunu yaptı.

Diğer taraftan, CDU’lu Annette Widmann-Mauz ise twitterdan attığı mesajda, Mesut’un Özil’in eleştiriye dayanamadığını ileri sürerken, ‘Aile sevgisini anlayışla karşılıyorum,  ancak milli takımda oynayan ve seçim kampanyasıında kendini kullandıran birinin eleştirileri kabul etmesi gerekir’ iddiasında bulundu.

Hatırlanacağı üzere, Mesut Özil ve İlkay Gündoğan, geçtiğimiz mayıs ayında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Londra’da bir hatıra fotografı çektirmişti. Söz konusu fotograftan sonra, Alman kamuoyunda Özil ve Gündoğan’ın uyum sağlamadıkları algısı oluşturuldu.

Hatta Almanya Futbol Federasyonu Başkanı Reinhard Grindel bile, Özil ve Gündoğan’ı eleştirmişti. Tabiiki bu tür eleştiriler ırkçıların ekmeğine yağ sürmüş ve bazı futbol fanatikleri Özil’e, ‘Türk domuzu, Anadolu’ya git’ gibi yakıştırmalarda bulundular.

Mesut Özil olayının hemen ardından, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas yaptığı bir açıklamada, “İngiltere’de yaşayan ve çalışan bir multimilyonerin Almanya’ya entegre olma yeteneği  hakkında bilgi verebileceği inancında değilim” ifadelerini kullandı.

Mesut Özil hakkında olumsuz cümleler kuran Bakan Maas’a sert bier cevap Almanya eski Başbakanı Schröder tarafından geldi. Sosyal Demokrat Gerhard Schröder, Süddeutsche Zeitung’a yaptığı açıklamada, Bakan Maas’ın ifadelerinin asla sosyal demoktratların uyuma dair görüşleriyle ilgisinin olmadığını, ”Basit ve katlanılamaz”  ve “sıkıcı ifadeler” olduğunu söyledi.

Hollanda’dsaki göçmen kökenli yazarlar da Mesut Özil olayında harekete geçtiler ve Özil olayını yorumladılar. Bu yazarlar, aslında içinde bulundukları durumu ifade ettiler.

Bu yazarlardan birisi Trouw gazetesi köşe yazarı Abdulkader Benali. Benali Mesut Özil olayını,  “Özil’in ateşli mektubu Avrupa trajedisinin son sertifikasıdır”  başlığı ile okuyucularına duyurdu. Yazar Benali, Mesut Özil olayının ırkçılığın düşük eğitimli çevrelerle sınırlı olmadığını, orta sınıf ve karar vericilerde de aynı hastalığın görüldüğünün bir örneği olduğunu belirtiyor.

Diğer taraftan, de Volkskrant köşe yazarı Nadia Ezzerioli de, Özil olayını kendine göre yorumlamış. Nadia şöyle bir yazı başlığı kullanmış: “Mesut Özil, uyum sağlamış ama hayal kırıklığına uğramış bikültürel poster çocukları kulübüne hoş gelmiş.”

Özil sayesinde böyle bir kulübün olduğunu da öğreniyoruz. Nadia, köşe yazısında önce Mesut Özil’i anlatıyor, sonra sözkonusu kulüp ve üyeleri hakkında bilgi veriyor.

İlginç bir kulüp doğrusu. Avrupa toplumlarında başarılı olmuş, uyum sağlamış yani göçmenlerin oluşturduğu orta sınıfa mensup ama bir türlü içinde yaşadığı ülkenin insanları ve kurumları tarafından kabul edilmeyenlerin üye olduğu bir kulüpden bahsediyor. Yani ne yaparsak yapalım, ağzımızla kuş tutsak, dominant kültürün bizi kabul etmediği tezini savunan bir kulüp.

Mesut Özil de yeni üyeleri. Nadia, Mesut’a ‘hoş geldin’ diyor. ”Canını sıkma, senin gibi meşhur olmasa da, başarılı olmuş ama takdir edilmeyenlerin sayısı fazla Avrupa’da” diye devam ediyor.

Evet, Mesut Özil olayı bize, Avrupa’nın ve de Almanya’nın karşı karşıya kaldığı büyük bir ırkçılık sınavını hatırlatıyor. Bu sınav, hem Avrupa için hem insanlık için çok önemli. Bu sınav,, Alman karar vericilerinin çaresizliğini de gözler önüne seriyor. Umarız, tehlikenin farkındadırlar. Umarım, Almanya’nın eski Başbakanı Sosyal Demokrat Gerhard Schröder’ların sayısı artar ve seslerini duyururlar.

Diğer tarafan, Nadia Ezzerioli’nin üzerinde durduğu ve çoğu tecrübe edilmiş, ümidini kaybetme noktasına gelmiş başarılı göçmen orta sınıf üyeleri asla pes etmemeliler. Mücadelenin zorluğunun farkında olarak, Nadia’nın da ifade ettiği gibi, “Kabuğun altında her hangi bir yara yok. Derimiz kalınlaştı ama iyileşti de” diyerek, mücadeleye devam edilmelidir.

Liberalizm ve Entegrasyon Tartışması

HOLLANDA Dışişleri Bakanı Stef Blok geçen hafta kapalı bir toplantıda ‘Göçmenler ve çok kültürlü toplum’ üzerine bir yorum yaptı. Blok’un sözleri bir televizyon programıyla kamuoyuna yansıyınca özür diledi. Ancak bu özür olayın kapanmasını sağlamadı. Blok’un tartışma götürür yorumu, gerek kendi partilisi liberaller arasında, gerek diğer siyasi partililer tarafından yeni bir ‘entegrasyon tartışmasını’ beraberinde getirdi.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Bakan Stef Blok’un tartışma yaratan cümleleri kısaca şunlardı:“Bana, farklı etnik grupların, yerli toplulukla bir arada barış içinde yaşadığı bir örnek gösterin. Ben bilmiyorum. Bu soruyu bakanlıkta memurlara da sordum”.
“Irkçılığın, insanların genlerinde olduğunu ve çok sayıda göçmenin ülkeye gelmesinin yerli toplumun sınırlarını zorladığını”…

Blok’un bu sözleri, ondokuzuncu yüzyılda  ‘Liberal ideolojinin’ ve‘parlementer demokrasinin’ temellerini atan Thorbecke’i tekrar hatırlattı ve gündeme taşıdı. Zira Thorbecke o zaman, geri bırakılmış Katoliklerin, Roma ve Vatikan sevgisine rağmen haklarını korumuş ve topluma uyum ve eşitliklerinin sağlanması için elinden geleni yapmıştı.

Diğer taraftan, geçen hafta Amsterdam Belediye Başkanlığı’nı Femke Helsema’ya devreden liberal Van Aartsen, bu tartışmalar üzerine, ‘VVD (Lieberal Parti) Müslümanlar’ı korumalıdır’ açıklamasını yaptı. VVD’nin bu konuda takındığı tavrın yanlış ve tehlikeli olduğunu söyleyen Van Aartsen, ‘VVD’nin en uçtaki Müslüman’a bile el uzatması gerekir’dedi. Van Aartsen, Hollanda’da makul bir çok Müslüman’ın olduğu, Müslümanlar’ın toplumun ayrılmaz bir parçası olarak telakki edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi. Van Aartsen, de Volkskrant gazetesine verdiği bir söyleşide şimdiki VVD ve lideri Rutte’nin, Thorbecke düşüncesi ve yaklaşımını hatırlaması gerektiğine dikkat çekti.

Siyaset yorumcusu Hans van Soest ise, köşe yazısında Bakan Blok’un yaptığı talihsiz açıklamalara değinerek, Hollanda’da göç ve entegrasyon tartışmalarının yirmi yıl geriye gittiğini söyledi. Hans van Soest yorumunda, entegrasyon tartışmalarının hala olgun bir seviyede yapılmadığını belirtirken, Bakan Blok’un bu tutumunun ülkedeki farklı grupların barışçıl bir düzeyde yaşamayı zora soktuğunu söyledi.

Evet, Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok’un, geçen hafta yaptığı talihsiz yorum, ülkede entegrasyon tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Ve bize, özellikle ondokuzuncu yüzyılda geri bırakılan Katoliklerin emansipasyon ve entegrasyon sürecini katırlatark, Hollanda tarihinde örneği ve uyulmaması olan bir entegrasyon modelini hatırlattı. BU entegrasyon modeli, rahmetli Lubbers’in liderliği döneminde CDA’nın da savunduğu ‘kendi kültür değerlerine yabancılaşmadan da entegrasyonun olacağı’ modelidir.  O zaman karar vericilerin bu model üzerinde bir kez daha düşünmeleri gerekmektedir.

Demek oluyor ki, her olumsuz gibi görünen gelişmede. bir olumlu taraf bulunmaktadır. Bakan Blok’a teşekkür filan mı etsek acaba?

Türk Çağı, Kalenderhane Türbesi ve Yeni Devlet Sistemi

İNSAN hayatında, belki onlarca defa önünden geçtiği halde hiç farkına varmadığı mekanlar vardır. Gün gelir, bir vesileyle o mekanın ne olduğunu öğreniverirsiniz. Bizde de öyle oldu. Değerli dostum Ahmet Elden watshap’dan bir toplantı davetiyesi gönderdi. Toplantı adresi olarak ‘Kalenderhane Mescidi; Halka Beğüş Türbesi’ gösteriliyordu.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Şehri tanıyan dostlarıma Türbe’nin nerede olduğunu sordum. Tarif ettiler. Yıllarca önünden geçtiğimiz bir yerdi. İnanmakta zorlandım. Zira şehir 13. yüzyılla birlikte altın çağını yaşarken, tarihe de bir “Türk Çağı” hediye etmişti. Çünkü Türk-İslam Dünyası’nın her tarafından gelen bilim ve san’at adamları Konya’da toplanmışlardır. Türk Çağı’na eserleriyle katkıda bulunanlar arasında Bahaeddin Veled, Mevlâna Celaleddin başta olmak üzere Kadı Burhaneddin, Kadı Sıraceddin, Sadreddin Konevi, Şahabeddin Sühreverdi, Muhyiddin Arabî gibi mutasavvıflar vardı.

Konya’daki Kalenderliler’in hikayesi de bu dönemde yaşanmıştı. Onikinci Yüzyılda, dini bir grup olan Kalenderiler (Cavlakiler), postsüreçsel söylem arkeologu ve şiir, siyaset, toplum, felsefe üzerine yazılarıyla tanınan Murat Güzel’e göre, Moğollar tarafından kullanılırlar. Bu Kalenderi şeyhlerinden biri de Şeyh Şerefüddin Mavsili’dir.

Toplantıya geri dönersek. Ahmet Elden’le birlikte Kalenderhane Türbesine vardık. Sohbet başlamıştı. İçeri girdik ve selam verdik. Konuşmacı, Ankara’dan değerli dostum, insan hakları uzmanı Abdullah Buksur’du. Büyük bir şaşkınlık yaşadı. Arka tarafa oturmayı denedim, zorla baş köşeye aldılar. Heyecan toplantı süresince ve devamında Emirgan Nargile’de gece saat 02.30’a kadar devam etti.

Abdullah Buksur, Türkiye’nin gündemi olan ‘Yeni Devlet Sistemi Nasıl Çalışacak?’ konusunu anlattı. Yeni yapılanmaya göre bakanlık sayısı 16’ya düştü.
Cumhurbaşkanına bağlı, İnsan Kaynakları Ofisi,Yatırım Ofisi, Finans Ofisi, Dijital Dönüşüm Ofisi şeklinde 5 ofis, 9 kurul ve 8 başkanlık kurulacak.

Buksur ,Kurulları şöyle sıraladı:
Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu,

Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu,
Ekonomi Politikaları Kurulu,
Hukuk Politikaları Kurulu,
Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu,
Sosyal Politikalar Kurulu,
Yerel Yönetim Politikaları Kurulu
Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu,
Bilim, Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurulu”

Abdullah Buksur, bu kurulların milletin hayatındaki hem günlük hem de gelecekle ilgili politikalar konularında çalışacağını söyledi.
Ayrıca sekiz başkanlık oluşacağını söyleyen Buksur, başkanlıkların bir ortak akıl olarak Cumhurbaşkanı’na bağlı çalışacaklarını belirtti. Diğer taraftan 3-5-7 kişiden oluşan kurullar üretimler yapacaklar, üretimlerini de Cumhurbaşkanı’na takdim edecekler.
Yeni devlet sisteminin bu şekilde değişmesinin amacı, “Bürokrasiyi azaltmış, çözüm üreten, hızlı karar alan, sorun çözen, kaynak ve kabiliyetlerimizin doğru kullanıldığı, zamanın ruhuyla hareket eden, insan haklarını temel alan adaleti esas alan devlet anlayışını hakîm kılmak” olarak açıkladı Buksur.

Evet hiç tahmin etmediğimiz tarihi bir mekanda, hem de Selçuklular’a iki asırdan fazla başkentlik yapmış, “En Muhteşem Türk Şehri” mertebesine yükselmiş, tarihe “Türk Çağı” hediye etmiş şehir olan Konya’da, Yeni Başkanlık Sistemini dinlemiş olduk. Merkezinde güçlü Cumhurbaşkanı olan yeni yönetim sisteminin öncelikle ülkemize ve Türk milletine, bölgemize, kültür coğrafyamıza ve mazlumlara hayırlı olmasını temenni ederim. Cumhurbaşkanımızın da ifadesiyle yeni sistemin “daha çok özgürlük, daha çok demokrasi, daha çok refah” getirmesi temennimizdir.

Veyis Güngör: ”Gerçek Türk kahveyi siyah içer”

BUGÜN Amstedam’da bir gazete bayisinin önündeki gayri ihtiyarı günlük gazetelerin başlıklarına baktım. Hem ön sayfa hem arka sayfadaki haber başlıklarını okudum. NRC Handelsblad gazetesinin sayfasında ilginç bir başlık gördüm. Başlık şöyleydi: “Gerçek Türk, kahveyi siyah içer”.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Tam sayfa verilen başlığın hemen altında,‘ Kahvenin kısa kültür tarihi’alt başlığı gözüme çarptı. Tüm yazıyı hızlıca okudum ve gazeteyi satın aldım. Lotfi El Hamidi’nin kaleme aldığı yazı, Mohammed Benzakour’un yazdığı şu cümlelerle devam ediyor: “kahve gece gibi siyah, şeftali gibi tatlı, kadın gibi ihtiraslı olacak”.

Hollanda gazetelerinde uzun süredir Türklerle ilgili olumlu yazılara rastlamayınca bu yazı bile insanı bir nebze olsun rahatlatıyor. Oysa akliselim sahibi olanlar gayet iyi bilirki, Batı’nın yükselişinde, Doğu’un bilgeleri önemli rol oynamışlardır. Sadece Endülüs’ün yetiştirdiği İbn Rüşd, İbn Arabi, İbn Tufely, İbn Haldun bile bu noktada başlı başına somut örneklerdir.

Kahve konusuna geri dönersek.

Yazar Lotfi El Hamidi, kahvenin Etopya’da bir çobanın kuzularını otlatırken, kahve çekirdeklerini yiyince kendi kendilerine sıçramaya başladıklarını görünce keşfedildiğini belirtiyor. Daha sonra onbeşinci yüzyılda kahvenin Araplar tarafından yetiştirilip ticareti yapıldığına dikkat çekiyor. Tabii ki kahve kültür tarihinde, Yemen’in önemli bir yere sahip olduğu bilinen bir gerçektir.

El Hamidi, kahvenin kültür tarihinde özellikle dervişler ve Müslüman sufiler tarafından gece boyunca Allah’a ibadet etmek için kullanıldığı da önemli bir bilgi diyor. Öyle ki kahve, Allah’ı sürekli özleyenler için cennetten bir yakıt olarak görülmüş. Örneğin, “Hac görevini yerine getiren Müslümanlar, Mekke’den dünyanın değişik ülkelerine hediye olarak kahve götürürler” diyor El Hamidi.

Kahve’nin Avrupa’ya gelişi ile ilgili farklı hikayeler anlatılır. Bunlardan bir tanesi, Yemen’den Endonezya’ya kaçırılan kahvenin Avrupa’da satışa çıkarılması. Bir başka görüş ise, kahvenin 1683 yılında Türkler’in Viyana kuşatması sonrasındaki gelişmeler. Zira Türkler’in geri çekilmesiyle çadırlarda stok edilen kilolarca kahvenin bırakılması. Lotfi El Hadimi’ye göre, zaten Avusturya başkentinde kahve evlerinin açılması da hemen hemen Türkler’in geri çekilmesiyle başlar.

Kahvenin Avrupa’ya gelişi konusunda, kadim dostum Dr. Latif Çelik’i es geçmemiz mümkün değildir. ‘Almanya’da Türk İzleri’ kitabının da yazarı olan Çelik, kahvenin Avrupa’ya gelişini şöyle açıklıyor: “Würzburglular ‘Kahve Almanya’da resmî olarak ilk defa bizim şehrimizde içilmiştir’ görüşünde ısrarlılar. Başta Hammer olmak üzere, Batılı tarihçiler de binlerce çuval kahvenin Avrupalıların eline geçtiğini yazıyor. Öğrendiğimize göre, sabah içtikleri şarap nedeniyle öğlene kadar sarhoş olup iş yapamaz hale gelen memurlar, Würzburglu Kral’ın verdiği emirle kendilerine gelmişler: ‘Bundan sonra resmî görevlilerden hiç kimse sabah kahvaltısında şarap içmeyecek.’
Şarapçılar tepkilerini ortaya koyarken, esir Sadullah Paşa çoktandır Belediye tarafından kabul görmekteymiş zaten. Belediye tüm masraflarını ödeyerek Paşa’ya Türk stili bir kahvehane açmış. Burası zamanın entelektüellerinin uğrak yeri olurken, diğer şehirlerde de bu tür mekânlar açılmaya başlanmış.”

Evet, Avrupa medyasında yıllardır pek de alışık olmadığımız, en azından Türkiye ve Türkleri incitmeyen bir yazı görünce, şaşkınlığımızı bu satırlara dökmüş olduk. Oysa, bir kısım Avrupa medyası, anti Türkiye, anti Erdoğan yayını yerine, böyle olumlu makalelere yer verse, halklar arasında var olan önyargılar yerini sempatiye bırakır. O günleri bir umutla bekliyoruz.

12.07.2018 – ”Gerçek Türk kahveyi siyah içer”
27.06.2018 – Avrupa’nın göçmen ve mülteci kriziyle imtihanı
21.06.2018 – Avrupalı Türkler’in seçim davranışına dair…
12.06.2018 – Hollanda Müslümanları dindarlaşıyor mu?
04.06.2018 – Gönül Yazıları ve Mannheim’de Yesevi Sofrası
28.05.2018 – Gönül Çerağını Uyandırmak…
21.05.2018 – Başbakan Rutte’ye hiç yakışmadı!
14.05.2018 – Ne gayret var, ne de cehd! Ancak şikayet var!
06.05.2018 – Amsterdam’da 4 ve 5 Mayıs Özgürlük Günleri ve Türkler
26.04.2018 – Spinoza’nın çocukları ve Amsterdam’ın kokainle imtihanı…
15.04.2018 – Avrupa’da siyaset ve muhafazakar Türkler’in gücü…
10.04.2018 – Avrupa’daki yeni sağ oluşumlar, sol değerleri ele geçirdi…
02.04.2018 – Avrupa Türkler’i için bir ‘gelecek vizyonu’ denemesi…
24.03.2018 – Hollanda’da yeni ve yerel partilerin yükselişi
14.03.2018 – Devrimci ve idealist bir DENK Partisi Hollandalı Alina’nın rüyası…
25.02.2018 – Sözde soykırım kararı, siyasi bir hesaplaşma mı?
17.02.2018 – Hollanda insan hakları raporu
12.02.2018 – IV Merkel dömeni ve Avrupa Birliğine taze kan…
04.02.2018 – Kriminellerin siyasi partilere sızmaları…
28.01.2018 – Bizim bir Kızılelma’mız var
19.01.2018 – Yalan haber, demokrasi ve hukuk devletini tehdit ediyor
14.01.2018 – Hollanda’da Faşizmin Ayak Sesleri
05.01.2018 – Endülüs modeli ya da Kurtuba ruhu
30.12.2017 – Yakın çağ Avrupa tarih kitaplarında Erdoğan dönemi
23.12.2017 – Noel, yılbaşı ve yalnızlık
16.12.2017 – Türkiye Avrupa Biriği ilişkileri ve keşfedilmeyi bekleyen sivil toplum gücü
09.12.2017 – Türklerin entegrasyon sorunu yok, Hollandalıların kabul etme sorunu var!
03.12.2017 – Bozkurtlar kitabının yazarı da öldü
26.11.2017 – Srebrenitsa soykırım acısı yeniden tazelendi…
18.11.2017 – CDA’lı milletvekili bu sefer faka bastı
11.11.2017 – Hollandalı dostlarla hasbihal…
02.11.2017 – Aidiyetin öngörülmez tezahürü ya da Oğuz’un Çocukları’nın kaderi
27.10.2017 – Kartepe Türkiye’nin Davos’u olabilir mi?
20.10.2017 – Balıkçı Muhsin Fikri ve diasporanın aidiyet örneği
13.10.2017 – Hollanda’da siyasi gündem
30.09.2017 – Yalnızlık haftası ve Türklerde paylaşma kültürü
20.09.2017 – Hollanda Türklerinin geleceği
09.09.2017 – Şerif Mardin, din ve ideoloji…
30.08.2017 – Her dem yeniden doğmak ne güzel…
24.08.2017 – Dağ pilavı, bostan tarlası ve toprağın insana seslenişi…
17.08.2017 – Çocukluk yıllarının sosyolojisi: Çetin Maket Köyü
09.08.2017 – Küresel yalan kampanyaları ve hesap edilmeyen gelişmeler
04.08.2017 – Yine Türkiye Yine Erdoğan
31.07.2017 – İnsan, ünsiyet ve terapi….
23.07.2017 – Mütevazi bir kültür ve turizm diplomasisi örneği
12.07.2017 – Ankara’nın uzun kolu ve bir araştırmanın sonuçları
07.07.2017 – Kendyn öyle bir tokat yedi ki…
27.06.2017 – Amsterdam ve Lahey’de bayramlaşma
19.06.2017 – Macron ve Merkel Avrupa’nın yeni patronları mı?
12.06.2017 – Avrupa’lı Türk münevverleri ve ontolojik sorumluluk
02.06.2017 – O’ndan O’na, Herman Kappers ve Ramazan…
19.05.2017 – Amsterdam, Aşık Veysel ve Muhsin Bey,
09.05.2017 – Liberaller kazandı ama tehlike devam ediyor
04.05.2017 – 5 Mayıs, Hollanda’nın özgürlük günü ve rol modellerimiz
29.03.2017 – Avrupa seçimlerinde geleneksel ve yeni ‘kimlikler’ yarışması: Hollanda örneği
19.03.2017 – Hollanda Türkiye diplamatik krizi ve Hollanda Türkleri
09.03.2017 – Türkleri hukuken durdurmak mümkün mü?
10.02.2017 – Güç Batı’dan Doğu’ya Kayıyor!..
03.02.2017 – Eğitim, okuma anlama ve tefekküre teşvik…
26.01.2017 – Başbakan Rutte’ye Ahmed Yesevi’den mesaj!
19.01.2017 – Yeni Türk doktrini’nden Türk diasporası ne anlamalı?
12.01.2017 – Doğu Türkistan’da insanlık dışı zulüm devam ediyor…
06.01.2017 – Türk diasporasının yükü çok ağır…
29.12.2016 – Medeniyet ve Mesnevi okumalarına hazırlık -2-
04.12.2016 – Medeniyet ve Mesnevi okumalarına hazırlık -1-
10.11.2016 – Sayın Bakan, Size uyku haramdır…
03.11.2016 – Satılmış Gazeteciler: Sermaye ve siyasetin manipülasyon gücü…
30.08.2016 – UETD’nin sivil diplomasi atağını baltalayan FETÖ’CÜ…
09.06.2016 – Dün Bozkurtlar, Bugün Erdoğancılar..!

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>