width=750

Veyis Güngör / Hollanda’dan mektup var

SILA-I RAHİM; AKSARAY LADİK ILGIN ve AKŞEHİR ZİYARETLERİ

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

UZUN sayılabilecek, tatil günlerimiz sona eriyor. ‘Göz açıp kapayıncaya kadar’, deyiminin anlamı budur her halde…
Artık Türkye’ye veda zamanı. Son bir kaç günde anlamlı ziyaretlerimiz oldu.
Aksaray, Ladik, Ilgın ve Akşehir programlarım çok anlamlıydı.
Dostlarımızla ilişkilerin devam etmesi, aramızdaki bağların canlı tutulması, Sıla-ı Rahim önemlidir.

Avrupa’da oluşturduğumuz yeni dünyamızın, bize kazandırdığı yeni dostlarla Türkiye’de buluşmak ayrı bir heyecan ve duygu kaynağıdır. Bu çerçevede, Aksaray girişinde, değerli dostumuzun Tapan tesislerindeyiz. Hızır Karacaer, Ali Rıza Karacaer ile öğle yemeğindeyiz. Lise ve dava ardakaşım Osman Güzel de bize eşlik ediyor. Hal ve hatır sualinden sonra, Hollanda gündemini kısaca ele alıyoruz. Tabii ki en önemli gelişme, bir süredir yavaşlayan Türkiye-Hollanda diplomatik ilişkilerinin yeniden başlaması oluyor.
Daha sonra, Ağaçlı Tesisleri’nde, uzun yıllar Amsterdam’da yaşayan ve son yıllarda, yılın hemen hemen tamamını Aksaray’da geçiren Arif Ulu ağabeyle buluşuyoruz. Eski hatıralar, anektodlar, yaşananlar tekrar anlatılıyor, sohbet esnasında. Ve günün sonunda, Amsterdam’da buluşmak üzere vedalaşıyoruz.

Ertesi gün yolumuz Ladik, Ilgın ve Akşehir’e düşüyor. Ilgın’da, 12 Eylül yıldönümü vesilesiyle biraraya gelen Taşmedreseli, ülkü devlerinin buluşmasına katılıyorum. Akşehir’de de, Hollanda’da ilk belediye başkan yardımcılığı yapan Ali İhsan Ünal ağabeyi ziyaret ediyorum. Ama önce, Ladikli Ahmet Ağa ziyareti gerçekleşiyor.

Ilgın ve Akşehir ziyaretleri için İstanbul yolunda seyir halindeyim. Bir anda Ladik levhasını gördüm ve sola döndüm. Ara sokaklardan ilerledim. Levhalar Ladikli Ahmet Ağa Mezarlığı’nı gösteriyordu. Öğle vaktiydi. Ezan okunuyordu. Mezarlık çok sakindi. Sekiz, dokuz yaşlarında, sarışın bir çocuk Ahmet Ağa’nın mezarının etrafını temizliyordu.

Ziyaretimi tamamladım. Sarışın çocukla bir iki kelam ettik. ‘Boş zamanlarımda buraya gelip, mezarın etrafını süpürüyorum’ dedi sarışın çocuk.
‘Maşallah’ dedim. O çocuk devam etti, ‘Ladikli Ahmet Ağa’nın odasını görmek ister misin abi’ dedi. ‘Olur’ dedim gayri ihtiyari. Arabaya bindik ve sohbet ederek odaya doğru ilerledik.
İlkokulda okuyordu. Bisiklet almak için para biriktiriyordu. Polis olmak istediğini söyledi. Bir ara, ‘Ladikli Ahmet Ağa kim?’ diye sordum. Hiç tereddütsüz, ‘Evliyaullahtan birisi abi’dedi. Sanki yılların dostuymuş gibi birbirimize ısındık sarışın çocukla.

Ladikli Ahmet Ağa’nın hayattayken misafirlerini karşıladığı odasını da ziyaret ettim. Ahmet Ağa’nın kitaplarda okuduğum tahta dolabını, oturduğu minderleri gördüm. Sonra, ‘Abi istersen az ileride kuyu var, oraya gidelim,’ dedi rehberim. ‘Tamam’ dedim.
Yolda konuşmaya devam ettik. ‘Bu kuyu neyin nesi’ diye sordum. Çocuk, ‘Abi bu kuyu Ladikli Ahmet Ağa ve Hızır a.s. tarafından bir gecede yapılmış’ dedi. Maşallah, çocuğun bilmediği yoktu. Kuyudan bir kova su aldım. Elimi yüzümü yıkamak isterken, ‘Mehmet kovayı tut bakalım’ dedim. Meğer sarışın çocuğun adı Mehmet’miş. Mehmet ile şaşkın şaşkın bir kez daha göz göze geldik. Mehmet’i mezarlığın oraya geri getirdim. Mehmet, mezarlığın önünde videoya ‘Ben Mehmet, Ladik’ten Hollanda Türkevi’ne selamlar’ cümlesini söyledi, heyecanla. Mehmet’le, helalleşip, vedalaştık…

Ladik’ten sonra Ilgın Uygulama Oteli’ne vardım. 12 Eylül hapishanelerinde benzi solan, işkence gören ülkü devleriyle buluşmanın heyacanı üzerimdeydi. Otuz sekiz yıl öncesine gittim bir an. Konya Ocak Başkanları Hasan Kıvrak ve Vehbi Gökdemir, Davut Haskırıç ve Erbil Aksoylu başta olmak üzere, herkes oradaydı. Türk milleti için bir bedel ödemişlerdi bunlar. Ömürlerinin en güzel yıllarını, Taşmedrese’de, Yusufiye’de geçirmişlerdi. İdealistlerdi. Ülküleri vardı. Türk milletinin yeniden tarih sahnesinde yerini alması ve ilahi misyonunu icra etmesini hayal ediyorlardı. Bu ülkü devlerinin, Ilgın buluşması, benim için de çok anlamlıydı. İzlenimlerimi sonraki yorumda ifade edeceğim.

Akşehir, Ali İhsan Ünal’a göre dünyanın merkezi. Çünkü dedesi, Nasrettin Hoca öyle buyurmuş. Arka tarafı dağ, ön tarafı şehir ve iyi bakarsanız göl manzaralı mekanındayız. Ve konu yine Hollanda. Eski ve yeni gelişmeler. Ortak dostlar. Hollanda’nın refah yılları ve o dönemindeki dernekcilik. Ve Türkiye gündemi tabii ki. Gelen, giden misafirler ve yerinde duramayan Ali Ihsan Ünal…

Velhasıl, güzel ve bir o kadar da anlamlı ziyaretler…
Sıla-ı rahim…
Ve yaz tatilinin son günleri.
Ahmet Ağa’nın Geri dönüş psikolojisine girmeye başladım bile…

…..

Türkiye Hollanda ilişkilerinde yeni dönem

Türkiye Hollanda diplomatik ilişkilerinde yeni bir sayfa açılıyor artık… Gerginlik ve hatta restleşme, yerini normalleşmeye bırakıyor. Normalleşmenin en somut adımı, Türkiye ve Hollanda Dışişleri Bakanlıkları’ndan geldi.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Geçtiğimiz cuma günü, her iki ülke, uzun zamandır boş olan Büyükleçilerini tayin ettiklerini açıkladılar.
Türkiye, AK PARTİ Kurucu üyesi, 22, 23 ve 24. dönem Sakarya Milletvekili olan Şaban Dişli’yi Lahey Büyükelçisi olarak atadı.

Hollanda ise, Hollanda Parlamentosu’nu Brüksel’de ve NATO’da temsil eden Marjanne de Kwaasteniet’i Ankara Büyükelçisi olarak atadı.
Ayrıca, Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok’un, Ekim ayında Türkiye’ye ilk resmi ziyaretini gerçekleştireceği de duyruldu.

Normalleşme…

Bu gelişmeler, elbette sevindirici gelişmelerdir.Hem de, çok yönlü bir mutluluk işaretidir bu gelişmeler.

Normalleşme;Türkiye ve Hollanda diplomatik ilişkileri açısından son derece önemlidir.

Türkiye -Avrupa Birliği ilişkileri açısından da olumlu bir süreçtir.
Hollanda’da yaşayan yarım milyonu aşkın Türk vatandaşı için ayrıca önemlidir.

Türkiye’de yaşayan Hollandalılar için de mutlu edicidir.
Türkiye’de yatırım yapan Hollandalılar ve Türkiye’den gelip Hollanda’da yatırım yapan girişimciler için de ayrı bir sevinç kaynağıdır.

Velhasıl, Türkiye -Hollanda diplomatik ilişkilerinin normalleşmesi çok yönlü bir memnuniyetin başlangıcıdır.

400 yıllık diplomatik ilişki…

Türkiye- Hollanda diplomatik ilişkileri, öyle pamuk ipliğine bağlı ilişkiler değildir.
Resmi olarak, 1612 yılında başlayıp, yüzyıllar devam eden bir ilişkidir bu.

2012 yılında, Türkiye Hollanda diplomatik ilişkilerinin 400′üncü yılı kutlandı.
Türkiye’de ve Hollanda’da yüzlerce program ve proje yapıldı.
İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin ne kadar derin olduğu bir kez daha gözler önüne serildi.
Ayrıca, iki ülke arasındaki tarihsel ilişkilerde, insanların yüzlerini kızartacak gelişmeler de yaşanmamış.

11 Mart, Rotterdam olayı…

Ancak, son iki yıldır yaşanan gelişmeler, Türkiye- Hollanda diplomatik ilişkilerini olumsuz yönde etkiledi ve ilişkileri donma noktasına getirdi.

Uzun bir süre, Lahey’de Türk Büyükelçisi, Ankara’da da Hollanda Büyükelçisi görev yapmadı.
İki ülke, diplomatik ilişkilerini bir müddet maslahatgüzar düzeyinde yürüttü.

11 Mart Rotterdam olayları, iki ülkenin diplomatik ilişkilerinin kırılma noktasıydı.
Zira, Hollanda önce, Türkiye’deki anayasa değişikliği referandum toplantısına katılmak için gelecek olan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun uçağının inişine izin vermedi.

Sonra da, yani 11 Mart 2017 tarihinde, Rotterdam’a gelen, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’yın, Türk Konsolosluğu’na girmesini engellemişti.

Buna karşı Türkiye de, ülke dışında olan Hollanda Büyükelçisinin Ankara’ya gelmemesini istedi. Böylece Türkiye- Hollanda diplomatik ilişkileri gergin ve durağan bir süreç yaşadı.
Adeta, siyasi ilişkiler de dondurulmuştu.

Ve geçtiğimiz cuma günü, Türk ve Hollanda Dışişleri bir açıklama yaptılar. Buna göre, Türkiye- Hollanda arasındaki bu gergin ilişki artık yerini normal ilişkilere bırakıyor.

Türkiye’nin Genç Konsolosları…

Türkiye- Hollanda diplomatik ilişkilerinin yeni döneminde, Türkiye’yi genç Konsoloslar temsil edecek.
Mart ayında Tuna Yücel Modrak Deventer Başkonsolosu, 1 Eylül’de Engin Arıkan Amsterdam ve Aytaç Yılmaz Rotterdam Başkonsolosları olarak görevlerine başladılar.

Tuna Yücel Modrak’ın, bir önceki görevi, Dışişleri Bakanlığı Protokol Diplomatik İşlemler Genel Müdür Yardımcılığı Daire Başkanı idi.

Engin Arıkan’ın, bir önceki görevi ise, Avrupa Birliği Bakanları, Volkan Bozkır ve Ömer Çelik’in Dışişleri Müşavirliği idi.
Aytaç Yılmaz’ın da, önceki görevleri arasında, Avrupa Birliği Daimi Temsilciliğinde İkinci Katiplik görevi var.
Evet, yeni atanan Türk Başkonsolosları genç ama tecrübeliler.
Görevlerinde başarılar dilerim.

Uzun bir süredir, adeta donmuş olan Türkiye- Hollanda diplomatik ilişkilerinde yeni bir sayfa açılıyor.
Bu yeni dönemde Türkiye’yi, önceden Hollanda’da yaşamış olan ve Türkiye’yi onbeş yıldır yöneten AK Parti’nin kurucu üyelerinden Şaban Dişli temsil edecek.

Dişli’nin yardımcıları da oldukca genç ve tecrübeliler. Dişli’yi nelerin baklediğini ayrıca yazacağız.

Tereddütsüz, Türkiye- Hollanda diplomatik ilişkilerinin yeniden normalleşmesine sevindiğimizi belirtmeliyiz.
Yeni dönemin, yani normalleşmenin iki ülkeye hayırlı olmasını dilerim.


  • Liseli gençler, kırk yıl sonra Evliya Çelebi’de buluştu…

  • BU yaz, bir ilki daha yaşadım. Lise arkadaşlarımızla bir araya geldik. İlkokul arkadaşlarımızla uzun zamandır bir araya geliyor, hatıraları canlandırıyorduk. Ancak, liseli arkadaşlarla buluşmak bu seneye nasip oldu. Gerçi sosyal medyada, WhatsApp grubumuz vardı ve bazı arkadaşlarla dijital olarak sohbet ediyorduk. Ama, fiziki olarak buluşmamız ve çay içmemiz, sohbet etmemiz ilk kez gerçekleşiyordu.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Aradan yıllar, ama ne yıllar geçmişti ki. Tam kırk yıl…

Bıyıklarımız yeni terliyordu o yıllarda. Ergenlikten gençliğe geçiş dönemini yaşıyorduk.
Ve kader bizi, Konya Endüstri Meslek Lisesi’nde bir araya getirmişti. Sınıfta kırkbeş kişiydik. Köyden gelenler de vardı, şehirde büyüyenler de… Yani köylü, kentli, zengin, fakir hep aynı sınıftaydık. Önce hemşericilik dayanışması ve sonra siyasi dayanışmanın ön plana çıktığı dönemdi.
O yıllar, aynı zamanda Türk siyasi tarihinin en çalkantılı yıllarıydı. Türkiye koalisyonlarla yönetiliyordu. Mahalleler bölünmüş, okullar ele geçirilmişti. Mahalleye, okula, fabrikaya hangi siyasi görüş hakimse, karşı tarafın hayatı zorlaşıyordu. Bıyıkların şekli, giydiğiniz parkalar, hangi siyasi görüşten olduğunuzu ortaya koyuyordu…

Ve bu yaz tatilinde, liseden arkadaşım Mehmet Emin Okur ile bir AVM’de karşılaştık. Kucaklaştık. Hal, hatır sual ettik. Tabiiki liseden sonra ilk görüşmemiz değildi bu Mehmet’le. Ayrılırken, arkadaşlarla buluşalım diye kararlaştırdık. Organizeyi Mehmet Okur, Celalettin İyikavak ve Sami Gürel üstlendiler. Bir hafta gibi kısa bir sürede arkadaşların bir bölümüne ulaştılar. Bir Çarşamba akşamı, Meram Yeni Yol’daki Evliya Çelebi Çay Bahçesinde buluştuk.

Buluşma saati geldi çattı. 1978-1979 mezunları teker teker Evliya Çelebi’ye gelmeye başladılar. Sami Gürel, yerinde duramıyor, yoldakilere bulunduğumuz yeri tarif ediyordu. Hatta evi yakın olanları arıyor, ’hadi gelin gayri’ diyordu.

Kurulan masanın etrafında; Halil İbrahim Çapanoğlu, Ahmet Hakkı Özbilğiç, Metin Şentürk, Celalettin İyikavak, Mehmet Sözer, Sami Gürel, İsmail Güneş, İbrahim Karataş, Ahmet Sayı, Veyis Güngör ve Mehmet Okur yerlerini çoktan almışlardı. Mazereti olup gelemeyenler arasında Talip Öğmen, Sami Dedeoğlu, Mustafa Tarakçı, Abidin Şen, Halit Ceran, Kamil Nayır ve küçük Kerim vardı.

İlginçtir, buluşmada olmamalarına rağmen, hatıralarda en çok zikredilen isimler Ahmet Özden, Süleyman Poçan, Abidin Şen, Mehmet Alkan ve Ali Şen oldu.

Sami Gürel, hiç mi hiç değmemişti sanki. Lisedeyken sınıfta yerinde duramazdı, kabadayı havasıyla, bakışlar atartı. O akşam da bir türlü oturamıyordu yerinde.

Ahmet Sayı da hiç değişmemişti. Pratikti. Nüktelerine devam ediyor, bazen, sağ tarafındaki Mehmet Sözer’e ‘aslanım yine dayağı yiyeceksin’ diyordu. Mehmet Emin Okur, sakin sakin lise hatıralarını anlatıyor, arkadaşlarımızın özelliklerini hatırlatıyor ve milleti kahkahalara boğuyordu.

İsmail Güneş, İbrahim Çapanoğlu, Ahmet Hakkı Özbilğiç ve İbrahim Karataş eskiden olduğu gibi gayet sessizdiler. Mehmet Sözer’de değişiklik yoktu. Bağıra bağıra konuşmaya devam ediyordu. Celalettin, lise yıllarına göre gayet sessizdi, arada söze karışıyor, ama genelde dinliyordu. Metin Şentürk de, yıllardır gülmeye devam ediyordu. Naçizane, ben de sessizce dinleyenlerdendim.

Sınıfta hem bazı öğrencilerin hem de bazı öğretmenlerin lakapları vardı. Mehmet Sözer’e ‘Yerden bitme’, İsmail Uçar’a ‘Tipitoş’, Celalettin’e ‘Sırık Celal’, Ibrahim Karataş’a ‘Hayta’, Ali Şen’e ‘Ali Dayı’, iri yarı olan Mehmet’e ‘Agop’ ve rahmetli Bekir Kaçar’a ‘Mazot Bekir’ denirdi. Hocaların da lakapları vardı elbette. Çok sert ve hiç gülmeyen bir teknik ders hocasının lakabı ‘Retgit’ di. Yine bir başka hocanın lakabı ise ‘Skoda’ydı.

Sınavlarda kopya çekmek de bir marifetti. Mehmet Sözer’e göre, bu işin kıralı Ahmet Sayı’ydı. Sayı, kopyayı üşenmeden çetvel ve gönye üzerine ince ince yazardı. Metin Şentürk de, kendi yazdığı kopyayı sınavda okuyamadığı için, kopya kağıdığını Mehmet Emin’e vermede geçikirdi.

Lise yıllarımızda, genelde olduğu gibi, bizde de dersi asmak marifetti sanki. Dersin boş geçmesine, hocanın gelmemesine, ya da kızıp dersi terketmesine baya sevinirdik. Öyle ki, dersi kaynatmak için, okulun çatısında yakalanan güvercin sınıfa salınırdı.
Sınıf, ’Hababam Sınıfı’ndan farksızdı.

Dayak, sınıfın olmazsa olmazlarındandı. Bir gün matematik dersindeyiz. Ethem hoca bir hışımla sınıfa girdi. Hocanın suratı çok asıktı. Eli kıçında, bir ileri bir geri volta attı sınıfta. Sessizliği Yerden bitme bozdu. ‘Hocam, canınız evde sıkıldı herhalde’ dedi. Hoca, daha da kızdı ve  Yerden bitme’ye öyle bir tokat attıki…

En çok şaka, Retgit hocaya yapılırdı. Sandalyesine yağ dökülürdü mesela. Torna makinasının yağı gevşetilir, çalıştırılınca Retgit’in eli yüzü yağ olurdu. Bir gün kar yağmıştı. Retgit’in fötr şapkası vestiyerde asılıydı. Ahmet Sayı, hocanın şapkasını karla doldurmuştu. Bu şaka, bardağı taşıran son damla olmuştu. Ama, okul müdürünün büyük gayreti ve Ahmet Sayı’nın özür dilemesiyle, mesele tatlıya bağlanmıştı.

Velhasıl, kırk yıl sonra, bir akşam, iki, üç saat zarfında, üç koca yılı atlatmak bir hayli zor. Biz o akşam, kısa da olsa, uzun yılların hasretini giderdik. Tekrar kucaklaştık. Merhabalaştık. Dertleştik. Hal ve hatırımızı, sağlık ve sıhhatimizi sual ettik. Birbirimize dua ettik. İnsan ömründe üç yıl önemlidir elbette. İnşallah, önümüzdeki dönemde daha sık biraraya geliriz. Ne de olsa bir kader birliğimiz var.
Uzaklarda dertleşmeye gerek yok. Her fırsatı değerlendirmek gerekir.

…………………
  • İslam karşıtı Wilders ve provokatif karikatür yarışması

Geçtiğimiz günlerde, İslam karşıtı Wilders yine gündemdeydi. Irkçı Wilders, her zaman olduğu gibi, yeni provokatif girişimiyle dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Wilders‘in, İslam Peygamberi Hz. Muhammed hakkındaki karikatür yarışması son üç yılın ürünüdür. Toplum içinde huzursuzluk, bölücülük ve fitne oluşturacağı her haliyle belli olan yarışma, Amerika’da yaşanan bir olayla ilişkiliydi.

Fikir özgürlüğü kisvesini kullanan Wilders, yaz tatili başlarında ilan ettiği yarışmaya, yüzlerce karikatür geldiğini söylüyor. Müslümanlar’ın en hassas değerlerini hedef alan Wilders, karikatür yarışmasını kasım ayında Temsilciler Meclisindeki yani Hollanda parlamento binasında yapmayı planlamıştı.

Ne var ki Meclis Başkanı buna izin veremeyeceğini açıkladı. Bunun üzerine Wilders, sergiyi kendi fraksiyon adasında yapacağını açıkladı. Hollanda kabinesi de bunu yasaklayamayacaklarını ve fikir özgürlüğü olduğunu belirtmişti.

Karikatür yarışması nerden çıktı? 
İslam karşıtlığı ile bilinen, ırkçı politikacı Wilders, bu yılın başlarında sözkonusu yarışmayı duyurmuştu. Karikatür yarışmasının gerekçesi de şöyle izah edildi. Üç yıl önce, Amerika’nın Garland kentinde Muhammed konulu karikatür yarışması esnasında, iki kişi, polise ateş açmıştı.

Wilders de bu programda misafirdi. Wilders, Amerika’daki bu olaya misillleme amacıyla Hollanda Parlamentosu’nda karikatür yarışması düzenleyecekti. Güya, Wilders bununla, cihatcılara, terör ve şiddet karşısında asla boyun eğmeyeceklerini gösterecekti.

Pakistan’dan büyük tepki…

Yaz tatilinden dolayı, medyadaki haber sıkıntısını da iyi kullanan Wilders, karikatür yarışmasını bir kaç ay önce duyurdu. Arzu ettiği gibi, bir anda medyada konuşulan kişi olmayı başardı. Sadece Hollanda’da ve Avrupa’da mı? Elbette hayır. Öyle ki, Wilders’e en büyük ve şiddetli tepki Pakistan Müslümanlarından geldi.

Bir taraftan Pakistan’nın Hollanda Büyükelçisi şikayetini Hollanda Dışişleri Bakanı Blok’a iletirken, diğer taraftan da Pakistan hükümeti rahatsızlığını bildirdi. Pakistan’da, aynı zamanda sokak gösterileri yapıldı. Pakistan bu tür tepkiyi yıllar önce, Wilders’in Fitne filmine de göstermişti.

Müslümanları karşı karşıya getirdi…

Wilders’e, tıpkı, bundan önceki provakatif Fitne filmi sürecinde olduğu gibi, karikatür yarışmasında da Hollanda’daki Müslümanlar tepkilerini koydular.

Demokratik yöntem ve düşünce özgürlüğü çercevesinde tepkiler çoğunluktaydı elbette. Bunun yanısıra, duygusal tepkiler de vardı. Örneğin, Den Haag’da 26 yaşındaki bir Pakistanlı genç, sosyal medyadan yayınladığı bir filmde Wilders’i öldüreceğini açıklamıştı. Genç, polis tarafından hemen yakalandı.

Ortalık karışmıştı tabii. Tam bu sırada, AT5 Televizyonu, Amsterdamlı imam Yassin Elforkani’ye, ‘ölüm tehdidi doğru mu’ diye sordu.

Elforkani, “ölüm tehdidi son derece ürkütücü. Müslümanlar için düşünce özgürlüğü çok önemlidir, onaylayamayız, Hollanda toplumu olarak da, savunamayız” cevabını verdi.

Elforkani’nin bu açıklaması üzerine, Hollanda Müslümanları, tabiri caizse birbirlerine girdiler. Yassin Elforkani’nin ne Müslümanlığı, ne satılmışlığı kaldı. Ve fitneci Wilders, son oyunuyla Müslümanları bir kez daha karşı karşıya getirdi.

Düşünce özgürlüğüyle alakası yok…
Bir çok sağ duyu sahibi Hollandalı da çok iyi biliyor ki, popülaritesini sadece İslam karşıtlığı ile devam ettiren Wilders’n, bu ve benzeri oyunlarının düşünce özgürlüğü ile alakası yok.

Wilders’in yaptığı resmen, nefret suçu işlemektir. Yılların, araştırmacı-gazetecisi, televizyon programları yapımcısı Peter R. de Vries, olaylar üzerine sosyal medya hesabından anlamlı bir paylaşım yaptı. Sağduyu sahibi Peter, “İnançlı birisi değilim. Fakat, başkasının inancıyla alay etmenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Bir inancı gülünç düşürmenin düşünce özgürlüğü ile alakası yoktur.

Ancak, provake etmek ve nefret saçmakla alakası vardır.#wilders” ifadelerini kullandı. Dolayısiyle, Wilders’in yaptığını onaylamayan, hatta nefret yayıcı olarak gören Hollandalılar da vardı.

Karikatür sergisi iptal oldu…
Pakistan ve diğer ülkelerden gelen tepkiler üzerine, Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok, Hollanda hükümetinin karikatür yarışması ile alakası olmadığını açıkladı. Başbakan Rutte’de haftalık basın toplantısında, Wilders’in hükümet ortağı olmadığının altını çizdi.

Parlemento zaten önceden sözkonusu serginin Temsilciler Meclisinde yapılmasının mümkün olmadığını beyan etmişti. Wilders, daha sonra gelişen olaylar ve gösterilen tepkiler üzerine, güya, gelen çok sert tehditlerden ötürü, güvenliğin bir sergiden daha önemli olduğu gerekçesiyle, bu organizasyondan vaz geçtiğini açıkladı.

Evet, Wilders, sadece İslam karşıtı olmakla, İslam Peygamberine saldırmakla, Müslümanlara cephe almakla, mülteciler Avrupa’ya girmemeli demekle oy alıyor. Wilders’in hem Avrupa hem Amerika’daki ırkçı hareketlerle irtibatı olup, zaman zaman birlikte hareket etmekte olduğu bilinmektedir. Yani küresel bir organizasyonun parçası.

Bu da demektir ki, geçmişte olduğu üzere, ileride de Wilders, benzeri provakasyonları yapmaya devam edecektir. Hollanda Müslümanlarının uyanık olmaları, akıl, hukuk ve demokrasi çerçevesinde cevap vermelerinden başka yolları yoktur.

…..

Avrupa’da ırkçılık ve birlikte yaşama ahlakı

İçinde yaşadığımız Avrupa ülkeleri, 21. yüzyılın ilk çeyrek asrında iki önemli imtihanla karşı karşıyalar. Birbiriyle de yakın ilişkisi olan bu iki imtihan alanı hiç şüphesiz “mülteciler ve ırkçılık”tır.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Mülteciler ve göç aynı zamanda küresel bir sorundur da. Ancak, ırkçılık son yıllarda çok farklı alanlarda Avrupa’da somut bir şekilde kendini göstermektedir. Irkçılık elbette yeni bir sorun değildir. Ancak yeni boyutlar kazanmıştır.Bu boyutlar nelerdir?Irkçılığın Avrupa’da gözlenebilir, ölçülebilir şekilde büyüdüğü alanlardan birisi siyasettir. Avrupa’nın bir çok ülkesinde, Almanya-Hollanda-Avusturya-İtalya ve diğer ülkelerde ırkçı partilerin seçimlerde ne kadar oy aldıkları ortadadır.Bunun yanısara bazı ülkelerde geleneksel partilerin, özellikle Hıristiyan Demokrat ve Liberallerin, ırkçı söylemlere yakınlaşmaları da ayrı bir gelişmedir. Dolayısiyle aşırı sağ, ırkçı partilerin yanısıra, ana akımların da ırkçı söylemlere kayması, ırkçılığın siyasette ne kadar kendisini gösterdiğine somut bir örnektir.28 Avrupa Birlliği üyesi ülkede, özellikle eski Doğu Avrupa ülkelerinde, aşırı sağ partilerin ırkçı söylem ve tutumları da ayrı bir gelişmedir. Geçen yıl, Varşova’da, Polanya’nın 99’uncu yıldönümü kutlamalarında, Avrupa aşırı sağcıları ve ırkçıları bir yürüyüş yaptılar. Yürüyüşte açılan pankartlar insanın kanını dondurmaktaydı. Pankartlardaki bazı sloganlar “Arı kan”, “Müslüman holokostu için dua edin” ve “Beyaz Avrupa” şeklindeydi.Avrupa’da ırkçılık, zaten yıllardır iş pazarında, eğitimde, polis teşkilatında, toplumsal katılımda ve diğer alanlarda vardı. Örneğin, Başörtülü bir kızın veya Arap isimli bir gencin staj yerleri bulamadığı çok sık rastlanan bir olay. İnsanlar dini inanışlarından dolayı iş bulma imkanları sınırlanıyorsa, devletin bu meseleyi ele alması gerekir. Bu bir ‘Avrupa İslamı’ değildir. Yasaların uygulanması meselesidir. (*)Irkçı liderler ve Rus troller kol kola…Diğer taraftan, Avrupa’da ırkçılığın son yıllarda İslamafobi olarak yansıması da ayrı bir gelişmedir. İslamafobi’nin, ırkçı partiler ve liderler tarafından, örneğin Hollanda’da Wilders tarafından propagandasının yapılması, Müslümanların her olayda günah keçisi olarak gösterilmesi, son yıllarda dozunu arttırarak devam etmektedir.Buna ek olarak Avrupa’da Rus internet trollerinin de İslam karşıtlığını körüklemeleri bir gelişmedir. NRC gazetesinin araştırmasına göre, Rus troller sadece seçim dönemlerinde görev yapmıyorlar.

Öyleki Rus troller, “Avrupa’nın bir yerinde meydana gelen olay sonrası devreye girip, İslam karşıtı yayınlar yaparak, Avrupa kamuoyunu Müslümanlar’dan nefret etmeye yönlendiriyorlar. Bu çerçevede, internet trollerinin Sint-Petersburg’dan Hollandaca gönderdikleri dokuzyüzü aşkın twitter mesaj tespit edilmiş. Yapılan propaganda ile Hollanda ve Belçika’da İslam karşıtlığı uyandırılmış.”(**)

Almanya’da NSU davası ya da asrın davası olarak bilinen ve 2000-2007 yılları arasında çoğunluğu Türk olmak üzere on kişiyi öldürmek, bombalı saldırılarda bulunmak, onbeş banka soygunu gerçekleştirmek suçundan yargılananlarla ilgili kararın açıklanması da insanları sukutu hayala uğratmıştır.

Irkçılık göçmen orta sınıfı da hedef seçmiştir…

Irkçılık, geçen ay meydana gelen Mesut Özil olayı ile farklı bir boyutta kendini göstermiştir. Mesut Özil olayı, içinde bulundukları Avrupa ülkelerinde başarılı olmuş göçmen kökenli yazar, sanatçı, siyasetçi, girişimcileri de hedef haline getirmiştir.

Mesut Özil olayının hemen ardından, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas yaptığı bir açıklamada, “İngiltere’de yaşayan ve çalışan bir multimilyonerin Almanya’ya entegre olma yeteneği hakkında bilgi verebileceği inancında değilim” ifadelerini kullandı.

Irkçılığın çok tehlikeli boyutlara ulaştığını gösteren bir başka gelişme de, Almanya’da aşırı sağcıların “düşman listeleri” hazırlamasıdır. Anadolu Ajansının haberine göre, Almanya’da 2011′den sonra aşırı sağcı oluşumlara yönelik polis aramalarında 25 binden fazla kişinin bilgilerinin yer aldığı, “Düşman listeleri”nin ele geçirildiği bildirildi.

Bu konuda Sol Parti bir soru önergesi vermiştir. Önergeye Alman hükümeti cevap vermiş ve, aşırı sağcı oluşumların 25 binden fazla kişinin isimlerinin yer aldığı “düşman listeleri” hazırlandığını bildirmiş.

Bütün bu ve benzeri örnekler, Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı ırkçılık imtihanını neredeyse kaybetme noktasına geldiğini göstermektedir.

Hiç şüphesiz Avrupa’da ırkçılık ve popülizmin gelişmesi, yükselmesi hatta kurumlaşmaya doğru ivme kazanmasının sebepleri üzerine çeşitli açıklamalar yapılabilir. Ki, bu konuda endişelerini dile getiren Avrupalı sağ duyu sahibi düşünürler ve karar vericileri de mevcuttur.

Düşüncelerini ‘Avrupa’da demokrasi sona evriliyor, popülizm hakimiyetini her geçen gün arttırıyor’ şeklinde açıklayanların sayısı az değildir. Zira bu sorun, Avrupa’nın geleceği ve insanlığın geleceği ile yakından ilgilidir. Avrupa karar vericilerinin, olayı en geniş bir şekilde kavramaları, her zaman övündükleri Avrupa norm ve değerlerini savunmaları, hasseten korumaları gerekmektedir. Ki, bu değerler için yüzyıllarca mücadele verilmiş, savaşlar yapılmıştır.

Ancak, Avrupa’da yarım yüzyıldan fazla yaşayan, bu ülkelerde doğan, büyüyen, okuyan ve düşünen biz göçmenlerin de mutllaka bir şeyler yapmaları gerekmektedir.

Yer yer ifade ettiğimiz üzere, hem Avrupalı Türkler’in geleceği ile ilgili kaygusu, derdi ve düşüncesi olanların, hem de içinde yaşadığı ülke ve dünya ile ilgili söyleyecek sözü olanların, bu alanda da mutlaka bir şeyler yapmaları gerekmektedir.

Birlikte Yaşama Ahlakı…

Bizim, Türk İslam Medeniyetine mensubiyet duyanların, elbette yapacakları çok açık bir şekilde bellidir. Kültür ve medeniyet tarihimizde çok uzun dönemler farklı kültür, din, dil ve etnik özelliklere sahip olanlarla birlikte yaşamışız. Tarih içerisinde farklılıkları bir çatışma değil, tam aksine bir zenginlik olarak görmüşüz.

Farklılıkları tehdit olarak görmeden onlarla birllikte bir ‘Birlikte Yaşama Ahlakı’ geliştirmişiz. İnsan hayatının dokunulmazlığı, prensip olarak insanın masum ve saygın olduğunu kabul etmişiz. Tarihin seyri içinde; insanlığa barış, huzur, merhamet, esenlik, şefkat, fazilet ve adaletin, ancak va ancak ‘Birlikte Yaşama Ahlakı’nın inşası ile mümkün olduğunu göstermişiz. Böyle bir kültür ve yaşam mirasına sahibiz. Bunun farkına varıp, bu yönde düşünüp ve hareket etmek durumundayız.

Avrupa’nın da, dünyanın da muhtaç olduğu formül, yani yol haritası, hiç şüphesiz “Birlikte Yaşama Ahlakı”dır. Bu formülü ortaya çıkarmak, güncelleştirmek, gündeme getirmek ise elbette bizim görevimizdir. Somutlaştırmaya çalışırsak; Avrupa’yı görmemiş bir Kadri dervişi, Van’lı Bayram abinin şu tavsiyesine bakınız: “Gardaş önce insan olmak lazım, sonra İslam olmak lazım. Önce insan olursanız, İslamlığınız çok ince, çok kibar, çok nazik olur! Önce İslam olup, sonra insan olmaya kalkarsanız, İslamlığınız çok kaba olur, kırıcı olur, incitir!”.

Veyis Güngör
Ağustos 2018
(*)http://www.eurovizyon.co.uk/avrupa-islami-tezi-gereksiz-mi-makale,8346.html
(**) http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2375/rus-trollerin-avrupada-islam-karsiti-propagandalari.html

……………..

Avrupalı Türkler’in yaz tatili hatıraları

YİNE bir  yaz akşamı  Amsterdam’dayız. ‘Amsterdam’ın Efsanesi’ olarak bilinen dost ve Weesp’te ikamet eden değerli Halil Kalaycı dost ile birlikteyiz.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Hollanda havası malum. Yağmur yağıyor. Halil, yaz tatilinden yeni dönmüş. Türkiye’de sıcaklar iliklerine kadar işlemiş.

Efsane, bu yıl Türkiye’ye gitmediği için, sürekli sorular yöneltiyor Halil’e.

Sigarasını kibarca yakan ve sık sık içtiği büyük bardak Macchiatto’sunu da yudumlayan Efsane, Halil’e ‘Anlat kardeşim, anlat’ diyor.. ‘Ne yaptın Türkiye’de? Nereleri gezdin? Kimleri gördün? Memleket havası nasıl’ diye soruyor.

Hatırlayanlar olacaktır, iki yıl önce de bir makalemde, Weesp’li aynı zaman da Konya’lı hemşehrim Halil Kalaycı’nın yaz tatili hatıralarına yer vermiştim. Halil, o yıl Konya’da hemen hemen her gün sabah namazlarını Konya’nın meşhur Kapu Camii başta olmak üzere, Konevi Camii, Hoca Fakih Camii, Tahir Paşa Camii’nde kılmıştı.

Her sabah namaz vakti kalkıp, soğuk suyla abdest alıp, evde sünneti kılıp, arabasına binip, yaklaşık yirmi kilometre mesefade olan çarşıdaki Kapu Camii’ne gitmişti. Bu vesileyle otuz küsür yıldır görmediği bazı okul arakadaşıyla da karşılaşmıştı Kapu Camii’nde.

Halil, bir çok kişinin yaptığı gibi, arkadaşlarıyla başta Efe Çorba olmak üzere, civardaki küçük lokantalarda sıcak çorbasını içer ve sonra da Kapu Camii’nin batı tarafında, sabahın erken saatinde odun kömüründe yapılan çaylardan üst üste bir kaç bardak çay içerdi. Hatta Halil, kendisiyle görüşmek isteyen bazı dostlarına, ‘Sabah saat 05.30’da Kapu Camii şadırvanında buluşalım‘ diye randevüler vermişti.

Halil bu yıl, aile fertleriyle Adana’dan başlayan bir Güney Doğu Anadolu gesizi yapmış. Sohbet sırasında Efsane merakla, ‘Anlat abi şu Güneydoğu gezisini’  diyor. Halil, bir kaç içimlik çay süresince kısa bir özet yapıyor ziyaretleri hakkında.

Basın Müzesi ve Yılmaz Güney…
Adana’da, Büyükşehir Belediyesi’nin Sinema Müzesini ziyaret ettiğini belirten Hali şunları söylüyor. “Adana’lılar, sanatçılarına sahip çıkmışlar, azizim. Gençlik yıllarında, her ne kadar fikirlerine karşı olsak da, müzedeki Yılmaz Güney, özel odası, afişleri, filmde kullandığı tabanca, elbiseleri insanı etkiliyor. Adanalı sanatçıları genç kuşaklara tanıtmayı amaçlayan müze, Yılmaz Güney yanısıra, sinemamızın güzel yüzleri Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal,  Abidin Dino, Şener Şen, Ali Şen, Orhan Kemal, Muzaffer İzgü, Ali Özgentürk, Orhan Duru, Aytaç Arman, Bilal İnci, Meral Zeren gibi bir çok sanatçıya yer vermiş. Tabii ki, müzede Yılmaz Güney’e özel bir yer vermişler. Velhasıl, müze, 12 Eylül öncesini yaşayan birisini ister istemez etkiliyor.”

Birlikte Yaşama Ahlakı…
Weesp’li Halil Kalaycı’yı, Güney Doğu gezisinde etkileyen şehirlerden birisi de Antakya olmuş. Halil’in, Antakya ile ilgili olarak anlattıkları kısaca şöyle.“İskenderun’u geçerek akşam saatlerinde Antakya’ya ulaştık ve Savon Hotel’e yerleştik. Gece olunca fazla bir şey farketmedik. Sabah kalkınca, otelin 1860’lı yıllarda yapıldığını, çok uzun yıllar zeytinyağı ve sabun fabrikası olarak faaliyette bulunduğunu öğrendik.

Tam bir Osmanlı mimarisi olan Savon Hotel, şehir merkezine yürüme mesafesinde. Merak ve heyecanla, yıllardır duyduğumuz medeniyet ve kültür şehrini gezmeye başladık. Tabii ki ilk uğradığımız yer Uzun Çarşı oldu.

Farklı dillerin konuşulduğu, kimsenin kimseden rahatsız olmadığı o kalabalık caddelerin her birinde, birbirinden güzel, küçük camileri gördük. Tatlı çeşitlerinin de merkezi olan Antakya, esprileriyle meşhur ve rastlayamadığımız Abdullah Çilli’nin anekdotlarıyla renklenen bir şehir aynı zamanda. Tüm yöresel yemekleri Sultan Sofrasında tadabildik.

Şehrin eski yerleşim bölümü, o dar sokakları ve açılan küçük kapılarla büyük avlular ve konaklarla dolu olan kent, ‘Ben medeniyetin anasıyım’ diye haykırıyor ve birlikte yaşama ahlakının en güzel modeli olarak da, insanlığa ‘Ben buradayım’ diyor adeta.”

Habib-i Neccar Camii…
Bir taraftan çaylar gelirken, Halil anlatmaya devam ediyor. “Antakya’da cami deyince hiç şüphesiz Habib-i Neccar Camii’nden bahsetmeden geçemiyorsunuz azizim. Öyle ki; anlatımlara göre bu cami, Anadolu’da kurulan ilk cami olarak bilinmekte. Hatta, Yasin Suresinde de yer verildiğine inanılmaktadır. Cami sadece Müslümanlar için değil, aynı zaman da Hıristiyanlar için de çok önemli.

Zira, Hz. İsa’nın elçilerinden Yahya, Yunus ve Şem-un Sefa’nın, şehrin halkına dini anlatmak için görevlendirildikleri ve mezarlarının da burada olduğuna inanılmakta. Evet, Habib-i Neccar Camii birlikte yaşama ahlakının örneği ve merkezi olarak telakki edilmekte.”

Amsterdamlı Efsane, Halil’e dönüp, ‘Kardeşim yeter artık, bu anlattıklarını bir özümseyelim. Gerisini başka bir zaman anlat’dedi.

Evet, her biri birbirinden güzel ve özel Anadolu kentleri, öyle bir iki saatle anlatılacak kadar kolay değil. Anlatan anlatır da, anlamak zaman alır elbette.

Halil’in hatıralarını daha sonraları da dinlemeye devam edeceğiz.

……..

Avrupa ekonomik krizden kurtuldu mu?

On yıl önce Avrupa’da önemli bir ekonomik kriz yaşandı. Kriz, özel bir yöntemle topyekün bir ekonomik çöküşe varmadan önlendi. Ancak, kriz ekonomi alanıyla sınırlı kalmadı. Refah devleti uzmanı Anton Hemerijck’e göre, Avrupa’daki ekonomik kriz sosyal kriz ve halâ atlatılamayan bir siyasi krizi de beraberinde getirdi.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

De Groene Amsterdammer gazetesi yazarlarından Casper Thomas, geçen hafta bu konuyu ele aldı. Thomas,  Hollanda Hükümeti Bilimsel Danışma Kurulu eski başkanı ve Refah Devleti Uzmanı Anton Hemerijck’i konuşturdu. Uzman Hemerijck’in açıklamaları ve tespitleri oldukça ilginç. Yazı ‘Kriz, kaçırılan bir şanstı’ başlığı ile yayınlandı.
Gelin bu yazıya birlikte bir göz atalım.

Anton Hemerijck, çalışma arkadaşları Ben Kanapen ve Ellen van Doorne ile birlikte, 2009 yılında ‘Artçı şoklar’ başlığı taşıyan bir kitap yazdı. Kitap, o yıllarda yaşanan krizin muhtemel siyasi ekonomik ve sosyal sonuçlarını ele alıyor.  Kitapta, otuzlu yıllarda yaşanan kriz başta olmak üzere, yetmişli yıllarda yaşanan ekonomik gerileme ve petrol krizine de yer veriliyor. O yıllarda devletin rolünün kısıtlanması ve neoliberalizmin başlangıcına dikkat çekiyor.

Ekonomik krizin tek başına gelmediğini, kriz sürecinde siyaset ve ekonominin birbirinden ayrılmadığının belirtildiği kitapta, 2008 Avrupa krizi sonuçlarının, İngiltere’de Brexit, Macaristan’da Orban’ın Brüksel karşıtlığı ve İtalya’da sağ-popülist Matteo Salvini olarak tezahür ettiği belirtiliyor. Kitap yazarları, bütün bu gelişmelerin yani kriz sonrasında bir çok Avrupalıların kendilerini evlerinde hissetmediklerine de dikkat çekiyorlar.

Yazarlar, Avrupa’da popülizmin krizle başlamadığına dikkat çekiyorlar. Zira, 2008’den önce de bir grup siyasi elite göre, göçmenlerin de yer aldığı bir açık toplumun hayal olduğu görülüyordu. Kriz, ateşe benzin döktü adeta. Yazarlar, Avrupa Birligi fikrini ortaya atan Jacques Delors ile, bu fikri savunan Helmut Schmidt’in de görüşlerine müracaat etmişler. Yazarlar, bu isimlerin, Avrupa Birliği’nin geleceği ile ilgili endişeli olduklarını yazmışlar.

Avrupa’daki ekonomik krizin önlenmesiyle ilgili olarak, işin daha bitmediğini söyleyen Hemerijck, ‘Finansal stabilitenin sağlanması yeterli değil’diyor. Bir önceki krizin, özellikle refah devleti hakkında yeni bir düşünce ortaya koyduğunu belirten Hemerijck, son krizde ise, ‘Bilgi ekonomisinde insanların neye ihtiyacı var’ sorusu sorulmadan önce, ‘katılımcı toplum’ modelinin ortaya atıldığını söylüyor. Böyle olunca, krizin refah devletinin yeniden yapılandırılması için kaçırılan bir şans olduğunu düşünüyor Hemerijck.

‘Post-Kriz’den sonra, refah devleti nasıl şekillenmelidir sorusuna ise Hemerijck şu cevabı veriyor: “Refah devletinin farklı görevleri var. Bunların başında, vatandaşın yoksul düşürülmemesi gelir ve makro ekonomik şokları önlemesi ve karşılaması gerekir. Kadınların da erkekler gibi çalışmak istediği bir toplumda, aile kurulması, çocuk bakım kurumlarının oluşturulması gerekir. Bilgi ekonomisine üçüncü bir görev daha ekleniyor. O da insanların iyi eğitim almasıdır. Herkesin üniversiteye gitmesi gerekmiyor. Önemli olan, ekonominin ihtiyacı olan eğitimi verebilmektir.”

Avrupa’nın kriz dönemini halâ atlatamadığını söyleyen Hemerijck, 2008 krizinin etkilerinin halâ devam ettiğine dikkat çekiyor. Hemerijck: “Kimse, o zaman, şu anda yaşanan siyasi artçı şokları öngörememişti. Öyle bir süreçe ulaşıldı ki, adeta ‘koruma ve ticaret savaşları’ yaşanıyor. Soru şu, ‘bir sonraki şok sonrası hangi siyasi gelişmeler olabilir? Şimdi herkes açık dünya düzeniyle ilgili kurallar içeren kitaplar yazıyor. Çeyrek asırda, tarihin sonu tezinden demokrasinin sonu tezine giriş yaptık. Tabiiki o kadar da değil, otuzlu yıllarda olanlar şimdi olmaz ama, beklenmedik şeyler de olabilir.”

Avrupa, Refah Devleti Uzmanı ve Hollanda Hükümeti Bilimsel Danışma Kurulu eski başkanı Anton Hemerijck’e göre, ekonomik krizden halâ kurtulmuş değil. Zira ekonomik kriz beraberinde, sosyal ve siyasi krizleri ve sarsıntıları da getiriyor. ‘Her kriz, refah devletinin yeniden yapılanması için yeni ufuklar ve düşünceler çıkartır’ diyor Hemerijck. Ancak son kriz, yani on yıl önce yaşanan kriz, her ne kadar ‘katılımcı toplum’ modeli düşüncesini ortaya koyduysa da, bunun içinin doldurulmadığına dikkat çekiyor ve krizin kaçırılan bir şans olduğu belirtiyor.

Tüm okurlarımın, Salı gün idrak edeceğimiz Kurban Bayramı’nı tebrik eder, Bayram’ın milletimize ve insanlığa hayırlara vesile olmasını dilerim.

…….

‘Avrupa İslamı’ tartışması ve Müslümanlar

SON iki hafta konumuz ’Avrupa İslamı’tezi tartışmalarıydı.  ’Avrupa İslamı’ tezi yeni olmayıp, uzun süredir tartışılıyor. Bizim gündemimize ise Belçika’da yayınlanan “Terdio” gazetesinin, Hollanda’dan Enis Odacı ile aynı konu üzerine yaptığı bir söyleşiyle geldi.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Odacı özetle, ’Avrupa İslamı’ tartışması yerine, ‘Avrupa Vatandaşları’nın, iletişim ve ilişkilerinin iyileştirilmesi tartışılmalı’dedi. Daha sonra aynı konuda Almanya ve Hollanda’dan da görüşler geldi. Burada da, ’Avrupa İslamı tartışması yerine,  İnsan Hakları Bildirisine bakılmalı’ denildi.

Her iki yaklaşım Avrupa İslamı tartışmasında, genel anlamda Avrupayı, daha doğrusu karar vericilerini suçladılar. Avrupa’nın kendi değerleriyle ters düştüğünü, vatandaşlık haklarının ihlal edildiğini ifade ettiler. Müslümanların gündemine bir de Avrupa İslamı tezi tartışması getirmenin, diğer sorunları örtme, görmeme davranışıdır denildi.

Bu hafta ise, ’Avrupa İslamı’ tezi tartışmasına, bu görüşlerin tam tersi bir yorum geldi. Yorum, küçük bir grubun haberleşme ve bilgi paylaşımı olan ’AkAnaliz WhatsApp Grubu’ üyelerince yapıldı. AkAnaliz, Amsterdam’ın Piri, Ömer Güler tarafından yönetiliyor. Grup üyeleri arasında, sosyolog, girişimci, memur ve ilahiyaçılar var. Holllanda gündemi başta olmak üzere, Avrupa, Türkiye ve dünya gündemi takip edilip, üyelerine sunuluyor.

AkAnaliz Grubu üyelerinden ilahiyatçı Recep Çınar’ın ilk yorumu şöyle: ”Avrupa İslamı’ tezi adlı yazınızı okudum. Maide süresi 3.ayetinde ‘bugün sizlere dininizi olgunlaştırdım, nimetimi de sizde tamamladım, İslamı da dininiz olarak onayladım’ ifadesi Kuran’da mevcut iken, başka İslamlar aramak kayıtsız cehalettir. Problem: Arap kültürünü, anlayışını İslam olarak anlamak ve bunu da yaşamak istemektir. Zira, Kuran tarihi ilahi hitap evrensel kitaptır”.

Recep Çınar hoca, ’Avrupa İslamı diye yeni bir şey uydurmanın gereği yoktur, din, İslam dini tamamlanmıştır’ diyor. Ayrıca, bir de Arap İslam anlayışından bahsediyor. Yani algı.
Ve bunun İslam olarak anlaşılmasından yakınıyor.

Çınar hoca, herhalde hızını alamamış ki, yeni ikinci bir yorum göndermiş. Uzun yorumundan kısa kesitler şöyle: “Sayın reis Veyis bey, aydınlatıcı yazılarınıza teşekkürler, sürekli de okurum. Bundan önceki yazınıza kısa bir yorum yapmıştım. Son yazınıza da eleştiri değil, Avrupada yaşayan ilahiyatçı sorumluluğu ile ilgili konuya kayıtlı bir katkı vermek istedim…  Zira mesele sadece, Avrupalıların sadece İslama şaşı bakışlarında değil, Müslümanların da özelde İslamın yorumlama/uygulamasında değil mi? İğneyi önce biraz kendimize, çuvaldızı da karşı tarafa batıralım… Müslüman Iraklı, Afganlı, Suriyeli vb mültecilerin kendi ırklarından, inanç ve kültürlerinden Müslüman ülkelere değil de, ölümü dahi göze alarak Avrupa yollarına düştüklerini iyi irdelemek gerekmez mi?

Avrupalılar çok masum sayılmaz ama haksız da sayılmaz mı? Müslümanlar önce yaşadıkları ülkelerde hakları kadar görevlerini de bilmek zorundalar. 620 tarihinde ilk Müslüman kafile Mekke’den Hristiyan Habeşistan/Etiyopya’ya hicret ettiler, daha sonra da 621-622 tarihlerinde yahudilerin oturduğu Medine (Yesrib)’ göç etmişlerdi. O zamanlar Müslümanlar yaşadıkları ülkelerde çatışmadan yaşamışlar, hatta göç beldelerini ahlaklarıyla Müslümanlaşmasına katkı sağlamışlardır…”

Evet, Recep Çınar hoca, Müslüman mültecilerin gözlerinin ve yönlerinin Avrupa’ya yöneldiğine dikkat çekiyor. Müslüman ülkelerden bir kaçış yaşandığını belirtiyor. Oysa, göç eden ilk Müslümanların, göç ettikleri ülkelerde çatışma yerine, o beldeye ve yerli topluma katkıda bulunduklarını söylüyor. Yani Müslüman göçmenlerin gittikleri ülke ve toplumlarda bir kambur değil, yapacakları ve sunacakları yeniliklerle bir katkıda bulunmaları gerektiğini hatırlatıyor bize Çınar hoca.

Aynı grup üyesi Ünal Özçelik de, ”Avrupa İslamı tezi gerekli mi gibi, sorulara doğru cevap bulmak hem zor hem kolay” diyor ve şöyle devam ediyor: “Kendi içimizdeki sorunlara baktığımızda da bir o kadar yetersiz kaldığımızı görüyoruz. Öz eleştiri sağlıklı olur. Aynı zamanda  Avrupa ülkelerinde yaşananları görünce hiçmi aklı başında bir lider çıkaramayacak diye soruyorum kendi kendime. Malesef Avrupa toplumu kısır döngüye girdi. Suçluyu hep dışarıda arıyor. Bakalım nereye varacak Avrupa İslamı?”.

Evet, ’Avrupa İslamı’ tezi tartışmalarıyla ilgili görüşlerde, Müslümanların da öz eleştiri yapmaları, suçluyu hep dışarıda aramayı bırakmaları salık veriliyor. Hem birey hem ülke ve toplumlar olarak, göç eden ilk Müslümanlar örnek gösteriliyor. Müslümanlar’ın içinde bulunduğu toplumda, çatışma yerine uzlaşma, yük yerine katkıyla öne çıkması işaret ediliyor.

Hollanda’daki Türkiye karşıtlığı sevincimizi kursağımızda bıraktı…

ABD Başkanı Trump’un Türkiye karşıtı tutumu ve düşmanlığı tüm dünya gündeminde konuşulmaya devam ediyor. ABD’nin Türkiye’ye yaptırım kararına karşı, Türkiye’nin milli bir direniş sergilemesi dikkat çekiyor.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Türkiye, Amerika hatta dünya kamuoyu bu konuya odaklanmışken, Hollanda’da birdenbire bir Türkiye karşıtı rüzgar estirildi. Tabiri caizse, ortada fol yok yurmurta yok iken, özellikle Hollanda’da bazı medya kuruluşları ve siyasetçiler adeta bir anti Türkiye kampanyası başlattılar. Böyle bir kampanyanın, uzun süredir kriz yaşayan Türkiye-Hollanda diplomatik ilişkilerinin iyileşme sürecine girdiği günlerde yapılmasına bir anlam veremedik doğrusu.

Söz konusu kampanya, geçtiğimiz hafta başında ‘Radikalizm, terörizmle mücadelede, Hollanda’da Türk çevrelerinde ölü bir nokta’, ve ‘Yetkililer radikal Türk gençlerine hakim değiller’ haberleriyle başladı. İkinci dalga, Hollanda NOS Televizyonunun ‘Türkiye Hollanda’da Hafta Sonu Okullarını finans edecek’ haberiyle yaşandı. NOS’un bu haberi mal bulmuş magribi gibi bir çok medya kuruluşu tarafından (Telegraaf, AD, NRC, de Volkskrant, RTL televizyonu, Het Financieele Dagblad, v.b.) haberleştirildi. Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Koolmees, her ne kadar ‘Ne var bunda, yasak değildir’ açıklamasını yapsa da, bir çok siyasi, iktidar ve muhalefet mensupları, yapmış oldukları açıklamalarla, tutuşan ateşe benzin döktüler.

Ve bazı Türk asıllı yazarlar da, her zaman olduğu gibi harekete geçerek, köşe yazılarında Türkiye’nin daha açıkcası Başkan Erdoğan’ın bu proje ile Hollanda Türklerini kontrol edeceğini yazdılar.

Ve olan oldu tabii ki. Medya organlarının ve siyasilerin açıklamalarından bir iki gün sonra, T. C. Amsterdam Başkonsolosluğuna ateşli bir saldırıda bulunuldu. Konsolosluğun ateşe verilmek istenmesiyle, Türkiye ve Türkler, Hollanda gündemini oluşturmaya devam etti. Bir saldırgan yakalandı. Umarım bu saldırılar artmaz ve saldırgan cezasını çeker.

Bütün bu gelişmeler bir hafta içinde yaşandı.

Kısaca olayları irdeleyelim.

Birinci haber, yani Hollanda’daki Türk gençlerinin radikalleştirilmesi meselesi şöyle lanse edildi.

A.Ö. adında bir Türk gencinin Amsterdam’da verdiği derslerde ve yaptığı toplantılarda, Suriye’ye gidenlerin olduğu, A.Ö’nün de Türk ektremistleriyle ilişkide olduğu iddia ediliyor. Aynı kişinin Amsterdam’da ‘Medine Dersanesi’ açtığı, Den Haag’da bir Türk camisinde seminer verdiği, El Kaide liderinin propagandasını yaptığı yazıldı.

A.Ö’nün Türk toplumu içinde tanınmış birisi olduğu da eklendi. Haber üzerine farklı grupları aradım, bu ismi tanıyor musunuz diye sordum. Ne sorduklarım tanıdı, ne de yıllarca toplum meselelerini yakından takip etmeye çalışanlar bu ismi tanıdı. Demek ki biz farklı bir Amsterdam’da yaşıyoruz, dedim kendi kendime.

YTB (Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı)nın destekleyeceği projeye gelince.
Hollanda medyası ve bazı karar vericilerin ‘Türkçe Hafta Sonu Okulları’proejesinin Türkiye/YTB tarafından finans edilmesine neden bu kadar karşı çıktıklarını büyük bir şaşkınlıkla karşıladım.

İki sebepten dolayı şoke oldum.

Birincisi, Hollanda, Kalkınma İşbirliği Projelerinin finansmanını en iyi bilen ve uygulayan ülkelerden birisi. Yüzyıllara dayanan bir tecrübesi var bu konuda. Yani Hollanda dışında bir eğitim projesine destek vermek, Hollanda’nın olmazsa olmazlarındandır.

İkincisi de, bir kaşık suda fırtına kopartılan dil eğitiminde de yine Hollanda elle gösterilecek bir ülke. Zira, Hollanda’nın 115 ülkede 200’ü aşkın eğitim kurumu ve projesi var. Buralarda Hollandaca dili ve kültürü öğretiliyor.

Yani, her iki örnek, pratik uygulamalar ve uluslararası teamüller, bize gayet açık bir şekilde, Hollanda’nın bu tutumunun yanlış olduğunu gösteriyor. Hele, Türkiye-Hollanda diplomatik ilişkilerinin düzelmeye başladığı günlerde böyle bir tutum anlaşılır cinsten değil.

Sık sık ifade ettiğimiz gibi, hem iki ülke arasındaki diplomatik krizden, hem son hafta yaşanan Türkiye ve Türkler karşıtı yayınlar ve gelişmelerden, Hollandalı Türkler zarar görüyor. 11 Mart Rotterdam olaylarından sonra, üzerimizde hissettiğimiz can istemezliğini yeni attık. Bir kaç hafta önce iki ülke arasındaki ilişilerin normalleşmesinden duyduğumuz sevinç ne yazıkki kursağımızda bırakıldı.

Avrupa İslamı tezi mi, yoksa insan haklarına uymak mı!

HAFTA başında yayınladığımız ‘Avrupa İslamı’ tezi gereksiz mi? başlıklı yorum Avrupa’daki dostlarımız tarafından ilgiyle karşılandı. Yazının özeti şu şekildeydi: bırakın Avrupa İslamı tartışmalarını, siz her şeyden önce anayasada yer alan hakları uygulayın. Yani ‘Avrupa İslamı’ tartışması yerine, ‘Avrupa Vatandaşları’nın;  bugün Avrupa ülkelerinde yaşayan halkların, iletişim ve ilişkilerinin iyileştirilmesini tartışın’ şeklindeydi

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Yazının yayınlanmasıyla Almanya ve Hollanda’dan çeşitli yorumlar geldi. Bunlardan ilki, değerli dostum Mesut Tanyel ve diğeri de Fatih Tükenmez’den.

Önce Tanyel’in yorumunu okuyalım:

“Göç olgusu ile birlikte yeni yaşam şekillerinin ve ihtiyaçların ortaya çıkmasının ardından mimaride ve şehircilikte de konu 2000 yılından beri hem akademik hem de kurumsal çevrelerde tartışılmaya başlandı. İmar yönetmeliklerinde kiliseler ve sinagoglar ile ilgili düzenlemeler var iken camiler kendisine yer bulamadılar. Camilerin Almanya’da yapılmasına hukuki dayanak sağlayan yegane şey 1992 tarihli federal idare mahkemesi kararıdır.

Kararda anayasadaki inanç özgürlüğüne atıf yapılarak “İslam kilisesi” tanımlaması ile bir ara çözüm üretilmiştir. Ancak İslam yasalarda yer almadığı için yüzlerce cami olmasına karşın hukuki statüleri dernek, kültür merkezi vs şeklinde olmakta ve hiçbir müracaat evrakında cami ve kuran kursu kelimeleri yer alamamaktadır.

Müslüman mezarlıkları ise yerel otoritenin kendi kararları ve Almanya sağlık bakanlığının Hristiyan dini ritüeline uyulması şartıyla mümkündür. Buna karşın Musevi cemaati ise tabutsuz defin hakkına sahiptir. Bence Avrupa İslamı yerine çok hukuklu bir uygulama yaşamı biraz rahatlatacaktır.

Çok hukuklu uygulama zaten medeni hukuk anlamında uygulanmakta, mesela medeni nikah akitlerinde taraflara hangi ülkenin medeni hukukuna göre evlilik akdi istedikleri sorulmaktadır.

Avrupa İslami yerine ivedilikle Anayasa ve İnsan Hakları bildirgesi temelinde tüm yasalarda gerekli düzenlemenin ve atıflar yapılması hayatı kolaylaştıracaktır. Minare yapmak için çekilme mesafelerinden muafiyet sağlanması veya bayramlarda yasal olarak izin verilmesi gibi örnekler ilk aklıma gelenler.”

Felsefe eğtimini yarıda bırakmış Fatih Tükenmez de şunları şöylüyor: “Avrupa İslamı tartışmasıyla, Avrupalılar kendi norm ve değerlerini savunamaz hale geldiler. Ve suçu İslam’a, Müslümanlara yıkıyorlar. Önemli soru ise: Avrupa norm ve değerlerinin nerede kaldığıdır.

Bu değerleri tam olarak hayata geçiremez iken, İslamın değişmesini istiyorlar. Önce kendilerine bakmalılar. Avrupa norm ve değerlerini en geniş anlamda genişletmek isteyenlerin zihniyetlerini değiştirmeyle işe başlamaları gerekir.”

Kendisinin Hataylı olduğunu yeni öğrendiğim Mesut Tanyel, çocukluğundan itibaren çok kültürlü bir çevrede yaşamış. “Ben Hatay’da doğup büyümüş olmayı çok büyük bir şans  sayarım hep. Okuduğum okul eski bir kilise idi.

Sınıf arkadaşlarımız Andon; İzabel, Viktorya ve diğerleri idi. Çocuk dünyanızda ayrım yoktu. Komşumuz Yordan amca paskalyada da ramazan bayramında da bize harçlık verirdi. Almanya’da toplantılarda kendi yaşamımdan hep örnek veririm almam dostlarıma.”

Evet, son sözü Mesut Tanyel söyledi. Avrupa İslamı tezi diye bir tartışma abesle iştigaldir. Avrupa her şeyden önce ülkelerinin çok kültürlü bir toplum olduğunu kabul etsinler. Daha okul öncesi ve ilkokullardaki çocukların dünyalarına ayırım sokmasınlar.

Mesela Hatay’ı örnek alsınlar. Farklıklarla birlikte yaşamayı bir zenginlik saysınlar. Avrupa İslamı tezi tartışmasıyla insanların kafasını bulandırmasınlar. İnsanlık için geliştirdikleri değerlere, hukuka ve vatandaşlık haklarına sahip çıksınlar. İnsan Hakları Bildirisine baksınlar, Avrupa Birliği norm ve değerlerinin ne olduğua baksınlar ve uygulasınlar…

‘Avrupa İslamı’ tezi gereksiz mi?

‘Avrupa İslamı’ (Euro-Islam) uzun zamandır çeşitli platformlarda tartışmaya açılıyor. ‘Avrupa İslamı’ tartışması,  Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezinden sonra ivme kazandı. Örneğin, bu doğrultuda Almanya’da, Suriye asıllı Bassam Tibbi, “Avrupa İslamı” kitabıyla gündeme geldi. Tibbi, bu çıkışıyla, liberal, demokratik ve insan haklarını içinde barındıran bir İslam anlayışının geliştirilmesini saavundu.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Diğer taraftan, 2010 yılı ve sonrasında, Avrupa Parlamentosu’ndaki bazı liberaller, ‘Avrupa İslamı’ tartışması yaptılar. ‘Avrupa İslamı’nın göç süreciyle birlikte şekillenmesi gerektiğini öne sürdüler.

2010′u takip eden yıllarda, ‘Avrupa İslamı’nı tartışma, çeşitli Avrupa ülkelerinin liderleri tarafından da dillendirildi. Sosyal bilimciler arasında da,‘Avrupa İslamı’ tartışmasına şahit olduk. Entegrasyon sorunu çerçevesinde ele alınan, ‘Avrupa İslamı’ tartışması öznesinin, bizzat İslam mı, yoksa Müslümanlar mı olduğu pek ayırt edilmedi. Tartışmalarda din adamlarının seslerinin cılız çıkması dikkat çekerken, siyasilerin tartışmaya yön vermesi ise dikkat çeken bir noktadır.

‘Avrupa İslamı’ tartışmasında, geçen hafta yeni bir gelişmeye şahit olduk. Belçika’da yayın yapan haftalık yayın organı “Terdio”, Hollanda’dan Enis Odacı ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Hıristiyanlıktan ilham alan ve daha çok katolik perspektifle milenyum sorunlarına yönelik yayınlar yapan Tertio gazetesinin, ‘Avrupa İslamı’ ile ilgili bir söyleşi yapması insanın ilgisini çekiyor.

Söyleşiye geçmeden önce, Enis Odacı’yı kısaca tanıyalım.

Odacı; özel websitesinde kendisini “Kimlik, din, kültür ve İslam konularında yayın ve konuşmalar yapan bir İslam uzmanı” olarak tanımlıyor. Aynı zamanda bir gazeteci olan Odacı, çeşitli gazetelerde, dergilerde yazılar yazıyor. Kitap çalışmaları da olan Odacı, medyada analizler yapıyor. Odacı, sosyal faaliyeterinde ve projelerinde farklı kültür ve din mensuplarının birbirlerini daha yakından  tanımaları, birlikte çalışmlarına öncelik veriyor.

Terdio yayın organının, Enis Odacı ile yaptığı söyleşinin başlığı şu şekilde: “Avrupa İslamı gereksizdir”.

Söyleşinin ilk paragrafında, ‘Avrupa İslamı’ sorgusunun yanlış olduğunu belirten Odacı şu yorumu yapıyor: “Avrupa İslamı sorgusu beraberinde bir takım yanlış izlenimleri getiriyor. İlk izlenim, birbirinden farklı iki dünyanın karıştırılması. Avrupa nedir? Avrupa Birliği mi? Yoksa Avrupa ülkeleri mi? Komunist bir geçmişi olan Doğu Avrupa ülkeleri Avrupa’ya dahil mi? Örneğin, aşırı milliyetçi çıkışlarıyla Macaristan nereye ait? Yoksa Avrupa ile Avrupa Aydınlanması mı kastediliyor? İkinci yanlış izlenim ise, İslam ile ilgili. İslam’da tıpkı diğer dinler gibi, farklı kültürlerin, coğrafyanın, siyasi anlayışların ve bölgesel dini liderlerin toplamı olup, senin ve benim gibi hayatta karşılaştığımız vatandaşlardır.”

‘İslam’ın Avrupa olması için değişmesi gerekir mi’? sorusuna ise Odacı şöyle cevap veriyor: “Neyi değiştirmek istiyorsun? İslam’ın Katoliklerde olduğu gibi, bir posta adresi veya muhatabı yok. Ama, İslam’da değişme yerine, Avrupa vatandaşları arasındaki ilişkilerin değişmesi ve iyileşmesini konuşmak çok daha isabetli olur.
Soru, esaasen ‘Avrupa Değerlerine’ işaret ediyor. Yani düşünce özgürlüğü, liberal demokrasi, eşitlik. İşte değişimi burada aramak gerekir.

‘Avrupa İslamı’nı savunanlar, ‘Avrupa İslamı’ ile müslümanların entegrasyonunun daha iyi olacağını iddia ediyorlar’, yorumuna Odacı’nın cevabı şu şekilde:

“Hayır. Yanılma, entegrasyonun dine bağlı olarak düşünülmesinde. Oysa entegrasyon farklı süreçleri kapsar. Yani eğitim, iş, toplumsal katılım gibi alanları. Soru, sanki insanın inancının mesken, çalışma ve günlük hayatını engelliyor algısı oluşturuyor.  Hollanda’da her geçen gün ayırımcılık arttıyor. Başörtülü bir kızın veya Arap isimli bir gencin staj yerleri bulamadığı çok sık rastlanan bir olay. İnsanlar dini inanışlarından dolayı iş bulma imkanları sınırlanıyorsa, devletin bu meseleyi ele alması gerekir. Bu bir ‘Avrupa İslamı’ değildir. Yasaların uygulanması meselesidir.”

Evet, İslam dini uzmanı Enis Odacı’ya göre, uzun zamandır Avrupa gündeminde olan ama daha çok siyasilerin gündeminde tartışılan ‘Avrupa İslamı’na gerek yok. Yersiz bir tartışma. Odacı, Almanya örneğinde görülen Tibbi gibi düşünmüyor. ‘Avrupa İslamı’ tartışması yerine, ‘Avrupa Vatandaşları’nın, yani bugün Avrupa ülkelerinde yaşayan halkların, iletişim ve ilişkilerinin iyileştirilmesi tartışılmalı. Avrupa’nın sorunu bu…

Demokrasi, baskı grupları ve ırkçılık

AVRUPA’da her geçen gün dozunu arttırarak belirgin hale gelen ırkçılık, demokrasinin önemli bir sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Seçimlerde popülist, aşırı sağ ve ırkçı grupların güçlenerek çıkması, sorunun ölçülebilir tarafını işaret ediyor. Irkçılık sorununun sadece popülist gruplarla sınırlı olmaması, zaman zaman karar vericilerin de benzer söylemleri, olayı daha da vahim hale getiriyor. Bu çerçevede, Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok’un geçtiğimiz haftalarda kapalı bir toplantıda yaptığı açıklamalar kabul edilir cinsten değildi.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Demokrasilerde baskı grupları, siyasi partiler gibi, siyasal bir güç kabul edilirler. Her ne kadar, baskı gruplarının iktidarı ele geçirmek gibi bir amaçları olmasa da, karar vericileri etkileyebilmekteler. Ortak menfaatler etrafında birleşen baskı grupları, karar vericilere gerekirse çeki düzen vermeyi amaçlarlar. Bu bağlamda, Hollanda Dışişleri Bakanı Blok’ın açıklamaları doğrultusunda bir araya gelen bir grup, ‘açık mektup’ şeklinde bir manifesto yayınladılar.

Duyurunun başlığı, ‘Karar vericiler, ırkçılık ve zenofobi (yabancı korkusu/düşmanlığı) ile oynamayı bırakın’ ifadesini taşıyor.

Hollanda’da isim yapmış gazeteci Meredith Greer, sanatçı Tinkebell, siyasetçi Sylvana Simons, tarihçi Geert Mak ve 60 kişinin başlattığı manifesto ile, Bakan Blok’ın ve diğer siyasetçilerin açıklamalarının, toplumda ırkçılığı beslediğini dile getirdiler. Siyasetçileri sorumluluk almaya davet eden manifesto, Başkaban Rutte’nin “ya normal davran ya terket” lafını, VVD’li eski Savunma Bakanı  Klaas Dijkhoff’un da, “sosyal yardım ödeneğini ve Hollanda vatandaşlığını hak edeceksin” ifadesini hatırlatıyor.

CDA lideri Sybrand Buma’nın da, “Göç ve küreselleşme, medeniyetler çatışmasını Hollanda’ya getirdi” ifadesini hatırlatan manifesto, son yıllarda halkı temsil edenlerin, iktidar partilerinin ve  yöneticilerin bu tür açıklamalarının endişe verici olduğunu ortaya koyuyor. Bu bağlamda, Dışişleri Bakanı’nın çok kültürlü toplum ile ilgili açıklamasının da, (virgül, olur da olmaz da) bardağı taşıran son damla olduğu ileri sürüldü.

Manifestoda, onbeş, yirmi yıl önce söylenmesi akla bile gelmeyecek ırkçı açıklamaların normalleştiği söyleniyor. Bir Dışişleri Bakanının,
‘Her göçmen sosyal barış için tehlikelidir’ ifadesini kullanarak, ‘farklı kültürleri barındıran bir toplumun barış içinde olmaz’ düşüncesini paylaştığı belirtiliyor. Siyasilerin bu ve benzeri açıklamaları ile, zenofobi, ırkçılık ve insanlık dışı fikirleri akıllara getirdiklerine dikkat çekilmektedir.

Manifesto, siyasileri sorumluluk almaya davet ederken, bir an önce zenofobi, ırkçı, biz ve siz ayrımının beslendiği kutuplaşmanın körüklendiği açıklamalardan vazgeçilmesi ile sona eriyor.

Diğer taraftan, “Blok artık bizim Bakanımız olamaz’ başlığı ile, Amsterdam’daki siyasi partiler de bir açıklama yaptılar.

Amsterdam BIJ1 partisi adına Sylvana Simons, Yeşil Sol Partisi adına Femke Roosma,  DENK partisi adına Mourad Taimounti ve işçi Partisi PvdA adına Sofyan Mbarki tarafından yapılan açıklamada, Amsterdam’ın çok kültürlü bir şehir olduğuna dikkat çekildi.

Amsterdam’da 800.000 kişinin yaşadığı, 181 farklı kültüre sahip oldukları, bunların bir çoğunun Amsterdam’da doğup büyüdüğü, eğitim gördüğü ve çalıştığı söyleniyor.

Bu insanların her gün bir çok ortamda birlikte oldukları, 197 kilise, 42 cami, 16 Budist merkezi, 18 sinagog 6 Hindu ibadet yeri olduğu ve elbette her şeyin toz pempe olmadığı, ancak bu çoğulculuğun inkar edilemeyeceği vurgulanmaktadır.

Irkçılığı ve zenofobi’yi normaleştiren Bakan Blok’un, bu düşüncelerle artık bizim bakanımız olamayacağı dile getirilmektedir.

Evet, yukarıdaki örneklerde de görüleceği üzere, bir taraftan bağımsız kişilerin oluşturduğu baskı grubunun manifestosu, diğer tarafta yerel yönetimlerin açıklamaları, demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Tabii ki, baskı gruplarının yönetime, karar vericilere nasıl etki edeceğini ilerleyen zaman içinde göreceğiz. Sonuç verir mi bilemiyoruz ama, en azından toplumda karar vericilere karşı manifesto ve çağrı yapan grupların olması ve harekete geçmesi gönlümüzü rahatlatıyor.

Mesut Özil ve uyum sağlamış poster çocuklar kulübü…

ALMANYA milli takımında artık oynamayacağını açıklayan Mesut Özil, başta Almanya olmak üzere, Avrupa’da entegrasyon tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Özil’in uzun ve bir o kadar da düşünülerek yayınladığı basın açıklaması, Avrupa’daki göçmenlerin, hasseten göçmen orta sınıfın içinde bulunduğu psikolojiyi yansıttı. Açıklamanın özü şu cümleydi: ‘Kazanınca Alman, kaybedince göçmen oluyorum’. Bu cümle, elbette çok tartışılacak ve tarihe düşülecek bir not.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Evet, bu cümle sadece futbol dünyasıyla sınırlı değildi. Avrupa’da bir varolma mücadelesi veren, içinde yaşadıkları topluma kendilerini kabul ettirme gayretiyle, yerli yaşıtlarına göre, daha çok çalışan bir göçmen grubun haleti ruhiyesini anlatıyordu. Avrupa’nın bir çok ülkesinde çok farklı alanlarda kendilerinden söz ettiren göçmen kökenlilerin günlük mücadelesiydi bu cümle.

Mesut Özil’in bu anlamlı ve tarihi çıkışı, bir taraftan Alman ve Avrupalı siyasileri, medya mesnuplarını harekete geçirirken, bir taraftan da göçmen kökenli yazarları ve düşünürleri hareketlendirdi.

Haftalık Die Zeit gazetesi olayı şöyle özetledi: ‘Özil olayı ile birlikte, ilerici Alman toplumu da gerilemiştir’.
SPD’li Adalet Bakanı Katharina Barley ise, ‘Almanya’nın büyük futbolcusu Mesut Özil’in ırkçılık nedeniyle Almanya milli takınmında oynamaması tehlike çanlarının çaldığını göstermektedir’ yorumunu yaptı.

Diğer taraftan, CDU’lu Annette Widmann-Mauz ise twitterdan attığı mesajda, Mesut’un Özil’in eleştiriye dayanamadığını ileri sürerken, ‘Aile sevgisini anlayışla karşılıyorum,  ancak milli takımda oynayan ve seçim kampanyasıında kendini kullandıran birinin eleştirileri kabul etmesi gerekir’ iddiasında bulundu.

Hatırlanacağı üzere, Mesut Özil ve İlkay Gündoğan, geçtiğimiz mayıs ayında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Londra’da bir hatıra fotografı çektirmişti. Söz konusu fotograftan sonra, Alman kamuoyunda Özil ve Gündoğan’ın uyum sağlamadıkları algısı oluşturuldu.

Hatta Almanya Futbol Federasyonu Başkanı Reinhard Grindel bile, Özil ve Gündoğan’ı eleştirmişti. Tabiiki bu tür eleştiriler ırkçıların ekmeğine yağ sürmüş ve bazı futbol fanatikleri Özil’e, ‘Türk domuzu, Anadolu’ya git’ gibi yakıştırmalarda bulundular.

Mesut Özil olayının hemen ardından, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas yaptığı bir açıklamada, “İngiltere’de yaşayan ve çalışan bir multimilyonerin Almanya’ya entegre olma yeteneği  hakkında bilgi verebileceği inancında değilim” ifadelerini kullandı.

Mesut Özil hakkında olumsuz cümleler kuran Bakan Maas’a sert bier cevap Almanya eski Başbakanı Schröder tarafından geldi. Sosyal Demokrat Gerhard Schröder, Süddeutsche Zeitung’a yaptığı açıklamada, Bakan Maas’ın ifadelerinin asla sosyal demoktratların uyuma dair görüşleriyle ilgisinin olmadığını, ”Basit ve katlanılamaz”  ve “sıkıcı ifadeler” olduğunu söyledi.

Hollanda’dsaki göçmen kökenli yazarlar da Mesut Özil olayında harekete geçtiler ve Özil olayını yorumladılar. Bu yazarlar, aslında içinde bulundukları durumu ifade ettiler.

Bu yazarlardan birisi Trouw gazetesi köşe yazarı Abdulkader Benali. Benali Mesut Özil olayını,  “Özil’in ateşli mektubu Avrupa trajedisinin son sertifikasıdır”  başlığı ile okuyucularına duyurdu. Yazar Benali, Mesut Özil olayının ırkçılığın düşük eğitimli çevrelerle sınırlı olmadığını, orta sınıf ve karar vericilerde de aynı hastalığın görüldüğünün bir örneği olduğunu belirtiyor.

Diğer taraftan, de Volkskrant köşe yazarı Nadia Ezzerioli de, Özil olayını kendine göre yorumlamış. Nadia şöyle bir yazı başlığı kullanmış: “Mesut Özil, uyum sağlamış ama hayal kırıklığına uğramış bikültürel poster çocukları kulübüne hoş gelmiş.”

Özil sayesinde böyle bir kulübün olduğunu da öğreniyoruz. Nadia, köşe yazısında önce Mesut Özil’i anlatıyor, sonra sözkonusu kulüp ve üyeleri hakkında bilgi veriyor.

İlginç bir kulüp doğrusu. Avrupa toplumlarında başarılı olmuş, uyum sağlamış yani göçmenlerin oluşturduğu orta sınıfa mensup ama bir türlü içinde yaşadığı ülkenin insanları ve kurumları tarafından kabul edilmeyenlerin üye olduğu bir kulüpden bahsediyor. Yani ne yaparsak yapalım, ağzımızla kuş tutsak, dominant kültürün bizi kabul etmediği tezini savunan bir kulüp.

Mesut Özil de yeni üyeleri. Nadia, Mesut’a ‘hoş geldin’ diyor. ”Canını sıkma, senin gibi meşhur olmasa da, başarılı olmuş ama takdir edilmeyenlerin sayısı fazla Avrupa’da” diye devam ediyor.

Evet, Mesut Özil olayı bize, Avrupa’nın ve de Almanya’nın karşı karşıya kaldığı büyük bir ırkçılık sınavını hatırlatıyor. Bu sınav, hem Avrupa için hem insanlık için çok önemli. Bu sınav,, Alman karar vericilerinin çaresizliğini de gözler önüne seriyor. Umarız, tehlikenin farkındadırlar. Umarım, Almanya’nın eski Başbakanı Sosyal Demokrat Gerhard Schröder’ların sayısı artar ve seslerini duyururlar.

Diğer tarafan, Nadia Ezzerioli’nin üzerinde durduğu ve çoğu tecrübe edilmiş, ümidini kaybetme noktasına gelmiş başarılı göçmen orta sınıf üyeleri asla pes etmemeliler. Mücadelenin zorluğunun farkında olarak, Nadia’nın da ifade ettiği gibi, “Kabuğun altında her hangi bir yara yok. Derimiz kalınlaştı ama iyileşti de” diyerek, mücadeleye devam edilmelidir.

Liberalizm ve Entegrasyon Tartışması

HOLLANDA Dışişleri Bakanı Stef Blok geçen hafta kapalı bir toplantıda ‘Göçmenler ve çok kültürlü toplum’ üzerine bir yorum yaptı. Blok’un sözleri bir televizyon programıyla kamuoyuna yansıyınca özür diledi. Ancak bu özür olayın kapanmasını sağlamadı. Blok’un tartışma götürür yorumu, gerek kendi partilisi liberaller arasında, gerek diğer siyasi partililer tarafından yeni bir ‘entegrasyon tartışmasını’ beraberinde getirdi.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Bakan Stef Blok’un tartışma yaratan cümleleri kısaca şunlardı:“Bana, farklı etnik grupların, yerli toplulukla bir arada barış içinde yaşadığı bir örnek gösterin. Ben bilmiyorum. Bu soruyu bakanlıkta memurlara da sordum”.
“Irkçılığın, insanların genlerinde olduğunu ve çok sayıda göçmenin ülkeye gelmesinin yerli toplumun sınırlarını zorladığını”…

Blok’un bu sözleri, ondokuzuncu yüzyılda  ‘Liberal ideolojinin’ ve‘parlementer demokrasinin’ temellerini atan Thorbecke’i tekrar hatırlattı ve gündeme taşıdı. Zira Thorbecke o zaman, geri bırakılmış Katoliklerin, Roma ve Vatikan sevgisine rağmen haklarını korumuş ve topluma uyum ve eşitliklerinin sağlanması için elinden geleni yapmıştı.

Diğer taraftan, geçen hafta Amsterdam Belediye Başkanlığı’nı Femke Helsema’ya devreden liberal Van Aartsen, bu tartışmalar üzerine, ‘VVD (Lieberal Parti) Müslümanlar’ı korumalıdır’ açıklamasını yaptı. VVD’nin bu konuda takındığı tavrın yanlış ve tehlikeli olduğunu söyleyen Van Aartsen, ‘VVD’nin en uçtaki Müslüman’a bile el uzatması gerekir’dedi. Van Aartsen, Hollanda’da makul bir çok Müslüman’ın olduğu, Müslümanlar’ın toplumun ayrılmaz bir parçası olarak telakki edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi. Van Aartsen, de Volkskrant gazetesine verdiği bir söyleşide şimdiki VVD ve lideri Rutte’nin, Thorbecke düşüncesi ve yaklaşımını hatırlaması gerektiğine dikkat çekti.

Siyaset yorumcusu Hans van Soest ise, köşe yazısında Bakan Blok’un yaptığı talihsiz açıklamalara değinerek, Hollanda’da göç ve entegrasyon tartışmalarının yirmi yıl geriye gittiğini söyledi. Hans van Soest yorumunda, entegrasyon tartışmalarının hala olgun bir seviyede yapılmadığını belirtirken, Bakan Blok’un bu tutumunun ülkedeki farklı grupların barışçıl bir düzeyde yaşamayı zora soktuğunu söyledi.

Evet, Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok’un, geçen hafta yaptığı talihsiz yorum, ülkede entegrasyon tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Ve bize, özellikle ondokuzuncu yüzyılda geri bırakılan Katoliklerin emansipasyon ve entegrasyon sürecini katırlatark, Hollanda tarihinde örneği ve uyulmaması olan bir entegrasyon modelini hatırlattı. BU entegrasyon modeli, rahmetli Lubbers’in liderliği döneminde CDA’nın da savunduğu ‘kendi kültür değerlerine yabancılaşmadan da entegrasyonun olacağı’ modelidir.  O zaman karar vericilerin bu model üzerinde bir kez daha düşünmeleri gerekmektedir.

Demek oluyor ki, her olumsuz gibi görünen gelişmede. bir olumlu taraf bulunmaktadır. Bakan Blok’a teşekkür filan mı etsek acaba?

Türk Çağı, Kalenderhane Türbesi ve Yeni Devlet Sistemi

İNSAN hayatında, belki onlarca defa önünden geçtiği halde hiç farkına varmadığı mekanlar vardır. Gün gelir, bir vesileyle o mekanın ne olduğunu öğreniverirsiniz. Bizde de öyle oldu. Değerli dostum Ahmet Elden watshap’dan bir toplantı davetiyesi gönderdi. Toplantı adresi olarak ‘Kalenderhane Mescidi; Halka Beğüş Türbesi’ gösteriliyordu.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Şehri tanıyan dostlarıma Türbe’nin nerede olduğunu sordum. Tarif ettiler. Yıllarca önünden geçtiğimiz bir yerdi. İnanmakta zorlandım. Zira şehir 13. yüzyılla birlikte altın çağını yaşarken, tarihe de bir “Türk Çağı” hediye etmişti. Çünkü Türk-İslam Dünyası’nın her tarafından gelen bilim ve san’at adamları Konya’da toplanmışlardır. Türk Çağı’na eserleriyle katkıda bulunanlar arasında Bahaeddin Veled, Mevlâna Celaleddin başta olmak üzere Kadı Burhaneddin, Kadı Sıraceddin, Sadreddin Konevi, Şahabeddin Sühreverdi, Muhyiddin Arabî gibi mutasavvıflar vardı.

Konya’daki Kalenderliler’in hikayesi de bu dönemde yaşanmıştı. Onikinci Yüzyılda, dini bir grup olan Kalenderiler (Cavlakiler), postsüreçsel söylem arkeologu ve şiir, siyaset, toplum, felsefe üzerine yazılarıyla tanınan Murat Güzel’e göre, Moğollar tarafından kullanılırlar. Bu Kalenderi şeyhlerinden biri de Şeyh Şerefüddin Mavsili’dir.

Toplantıya geri dönersek. Ahmet Elden’le birlikte Kalenderhane Türbesine vardık. Sohbet başlamıştı. İçeri girdik ve selam verdik. Konuşmacı, Ankara’dan değerli dostum, insan hakları uzmanı Abdullah Buksur’du. Büyük bir şaşkınlık yaşadı. Arka tarafa oturmayı denedim, zorla baş köşeye aldılar. Heyecan toplantı süresince ve devamında Emirgan Nargile’de gece saat 02.30’a kadar devam etti.

Abdullah Buksur, Türkiye’nin gündemi olan ‘Yeni Devlet Sistemi Nasıl Çalışacak?’ konusunu anlattı. Yeni yapılanmaya göre bakanlık sayısı 16’ya düştü.
Cumhurbaşkanına bağlı, İnsan Kaynakları Ofisi,Yatırım Ofisi, Finans Ofisi, Dijital Dönüşüm Ofisi şeklinde 5 ofis, 9 kurul ve 8 başkanlık kurulacak.

Buksur ,Kurulları şöyle sıraladı:
Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu,

Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu,
Ekonomi Politikaları Kurulu,
Hukuk Politikaları Kurulu,
Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu,
Sosyal Politikalar Kurulu,
Yerel Yönetim Politikaları Kurulu
Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu,
Bilim, Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurulu”

Abdullah Buksur, bu kurulların milletin hayatındaki hem günlük hem de gelecekle ilgili politikalar konularında çalışacağını söyledi.
Ayrıca sekiz başkanlık oluşacağını söyleyen Buksur, başkanlıkların bir ortak akıl olarak Cumhurbaşkanı’na bağlı çalışacaklarını belirtti. Diğer taraftan 3-5-7 kişiden oluşan kurullar üretimler yapacaklar, üretimlerini de Cumhurbaşkanı’na takdim edecekler.
Yeni devlet sisteminin bu şekilde değişmesinin amacı, “Bürokrasiyi azaltmış, çözüm üreten, hızlı karar alan, sorun çözen, kaynak ve kabiliyetlerimizin doğru kullanıldığı, zamanın ruhuyla hareket eden, insan haklarını temel alan adaleti esas alan devlet anlayışını hakîm kılmak” olarak açıkladı Buksur.

Evet hiç tahmin etmediğimiz tarihi bir mekanda, hem de Selçuklular’a iki asırdan fazla başkentlik yapmış, “En Muhteşem Türk Şehri” mertebesine yükselmiş, tarihe “Türk Çağı” hediye etmiş şehir olan Konya’da, Yeni Başkanlık Sistemini dinlemiş olduk. Merkezinde güçlü Cumhurbaşkanı olan yeni yönetim sisteminin öncelikle ülkemize ve Türk milletine, bölgemize, kültür coğrafyamıza ve mazlumlara hayırlı olmasını temenni ederim. Cumhurbaşkanımızın da ifadesiyle yeni sistemin “daha çok özgürlük, daha çok demokrasi, daha çok refah” getirmesi temennimizdir.

Veyis Güngör: ”Gerçek Türk kahveyi siyah içer”

BUGÜN Amstedam’da bir gazete bayisinin önündeki gayri ihtiyarı günlük gazetelerin başlıklarına baktım. Hem ön sayfa hem arka sayfadaki haber başlıklarını okudum. NRC Handelsblad gazetesinin sayfasında ilginç bir başlık gördüm. Başlık şöyleydi: “Gerçek Türk, kahveyi siyah içer”.

Veyis GÜNGÖR
veyisgungor@
gmail.com

Tam sayfa verilen başlığın hemen altında,‘ Kahvenin kısa kültür tarihi’alt başlığı gözüme çarptı. Tüm yazıyı hızlıca okudum ve gazeteyi satın aldım. Lotfi El Hamidi’nin kaleme aldığı yazı, Mohammed Benzakour’un yazdığı şu cümlelerle devam ediyor: “kahve gece gibi siyah, şeftali gibi tatlı, kadın gibi ihtiraslı olacak”.

Hollanda gazetelerinde uzun süredir Türklerle ilgili olumlu yazılara rastlamayınca bu yazı bile insanı bir nebze olsun rahatlatıyor. Oysa akliselim sahibi olanlar gayet iyi bilirki, Batı’nın yükselişinde, Doğu’un bilgeleri önemli rol oynamışlardır. Sadece Endülüs’ün yetiştirdiği İbn Rüşd, İbn Arabi, İbn Tufely, İbn Haldun bile bu noktada başlı başına somut örneklerdir.

Kahve konusuna geri dönersek.

Yazar Lotfi El Hamidi, kahvenin Etopya’da bir çobanın kuzularını otlatırken, kahve çekirdeklerini yiyince kendi kendilerine sıçramaya başladıklarını görünce keşfedildiğini belirtiyor. Daha sonra onbeşinci yüzyılda kahvenin Araplar tarafından yetiştirilip ticareti yapıldığına dikkat çekiyor. Tabii ki kahve kültür tarihinde, Yemen’in önemli bir yere sahip olduğu bilinen bir gerçektir.

El Hamidi, kahvenin kültür tarihinde özellikle dervişler ve Müslüman sufiler tarafından gece boyunca Allah’a ibadet etmek için kullanıldığı da önemli bir bilgi diyor. Öyle ki kahve, Allah’ı sürekli özleyenler için cennetten bir yakıt olarak görülmüş. Örneğin, “Hac görevini yerine getiren Müslümanlar, Mekke’den dünyanın değişik ülkelerine hediye olarak kahve götürürler” diyor El Hamidi.

Kahve’nin Avrupa’ya gelişi ile ilgili farklı hikayeler anlatılır. Bunlardan bir tanesi, Yemen’den Endonezya’ya kaçırılan kahvenin Avrupa’da satışa çıkarılması. Bir başka görüş ise, kahvenin 1683 yılında Türkler’in Viyana kuşatması sonrasındaki gelişmeler. Zira Türkler’in geri çekilmesiyle çadırlarda stok edilen kilolarca kahvenin bırakılması. Lotfi El Hadimi’ye göre, zaten Avusturya başkentinde kahve evlerinin açılması da hemen hemen Türkler’in geri çekilmesiyle başlar.

Kahvenin Avrupa’ya gelişi konusunda, kadim dostum Dr. Latif Çelik’i es geçmemiz mümkün değildir. ‘Almanya’da Türk İzleri’ kitabının da yazarı olan Çelik, kahvenin Avrupa’ya gelişini şöyle açıklıyor: “Würzburglular ‘Kahve Almanya’da resmî olarak ilk defa bizim şehrimizde içilmiştir’ görüşünde ısrarlılar. Başta Hammer olmak üzere, Batılı tarihçiler de binlerce çuval kahvenin Avrupalıların eline geçtiğini yazıyor. Öğrendiğimize göre, sabah içtikleri şarap nedeniyle öğlene kadar sarhoş olup iş yapamaz hale gelen memurlar, Würzburglu Kral’ın verdiği emirle kendilerine gelmişler: ‘Bundan sonra resmî görevlilerden hiç kimse sabah kahvaltısında şarap içmeyecek.’
Şarapçılar tepkilerini ortaya koyarken, esir Sadullah Paşa çoktandır Belediye tarafından kabul görmekteymiş zaten. Belediye tüm masraflarını ödeyerek Paşa’ya Türk stili bir kahvehane açmış. Burası zamanın entelektüellerinin uğrak yeri olurken, diğer şehirlerde de bu tür mekânlar açılmaya başlanmış.”

Evet, Avrupa medyasında yıllardır pek de alışık olmadığımız, en azından Türkiye ve Türkleri incitmeyen bir yazı görünce, şaşkınlığımızı bu satırlara dökmüş olduk. Oysa, bir kısım Avrupa medyası, anti Türkiye, anti Erdoğan yayını yerine, böyle olumlu makalelere yer verse, halklar arasında var olan önyargılar yerini sempatiye bırakır. O günleri bir umutla bekliyoruz.

12.07.2018 – ”Gerçek Türk kahveyi siyah içer”
27.06.2018 – Avrupa’nın göçmen ve mülteci kriziyle imtihanı
21.06.2018 – Avrupalı Türkler’in seçim davranışına dair…
12.06.2018 – Hollanda Müslümanları dindarlaşıyor mu?
04.06.2018 – Gönül Yazıları ve Mannheim’de Yesevi Sofrası
28.05.2018 – Gönül Çerağını Uyandırmak…
21.05.2018 – Başbakan Rutte’ye hiç yakışmadı!
14.05.2018 – Ne gayret var, ne de cehd! Ancak şikayet var!
06.05.2018 – Amsterdam’da 4 ve 5 Mayıs Özgürlük Günleri ve Türkler
26.04.2018 – Spinoza’nın çocukları ve Amsterdam’ın kokainle imtihanı…
15.04.2018 – Avrupa’da siyaset ve muhafazakar Türkler’in gücü…
10.04.2018 – Avrupa’daki yeni sağ oluşumlar, sol değerleri ele geçirdi…
02.04.2018 – Avrupa Türkler’i için bir ‘gelecek vizyonu’ denemesi…
24.03.2018 – Hollanda’da yeni ve yerel partilerin yükselişi
14.03.2018 – Devrimci ve idealist bir DENK Partisi Hollandalı Alina’nın rüyası…
25.02.2018 – Sözde soykırım kararı, siyasi bir hesaplaşma mı?
17.02.2018 – Hollanda insan hakları raporu
12.02.2018 – IV Merkel dömeni ve Avrupa Birliğine taze kan…
04.02.2018 – Kriminellerin siyasi partilere sızmaları…
28.01.2018 – Bizim bir Kızılelma’mız var
19.01.2018 – Yalan haber, demokrasi ve hukuk devletini tehdit ediyor
14.01.2018 – Hollanda’da Faşizmin Ayak Sesleri
05.01.2018 – Endülüs modeli ya da Kurtuba ruhu
30.12.2017 – Yakın çağ Avrupa tarih kitaplarında Erdoğan dönemi
23.12.2017 – Noel, yılbaşı ve yalnızlık
16.12.2017 – Türkiye Avrupa Biriği ilişkileri ve keşfedilmeyi bekleyen sivil toplum gücü
09.12.2017 – Türklerin entegrasyon sorunu yok, Hollandalıların kabul etme sorunu var!
03.12.2017 – Bozkurtlar kitabının yazarı da öldü
26.11.2017 – Srebrenitsa soykırım acısı yeniden tazelendi…
18.11.2017 – CDA’lı milletvekili bu sefer faka bastı
11.11.2017 – Hollandalı dostlarla hasbihal…
02.11.2017 – Aidiyetin öngörülmez tezahürü ya da Oğuz’un Çocukları’nın kaderi
27.10.2017 – Kartepe Türkiye’nin Davos’u olabilir mi?
20.10.2017 – Balıkçı Muhsin Fikri ve diasporanın aidiyet örneği
13.10.2017 – Hollanda’da siyasi gündem
30.09.2017 – Yalnızlık haftası ve Türklerde paylaşma kültürü
20.09.2017 – Hollanda Türklerinin geleceği
09.09.2017 – Şerif Mardin, din ve ideoloji…
30.08.2017 – Her dem yeniden doğmak ne güzel…
24.08.2017 – Dağ pilavı, bostan tarlası ve toprağın insana seslenişi…
17.08.2017 – Çocukluk yıllarının sosyolojisi: Çetin Maket Köyü
09.08.2017 – Küresel yalan kampanyaları ve hesap edilmeyen gelişmeler
04.08.2017 – Yine Türkiye Yine Erdoğan
31.07.2017 – İnsan, ünsiyet ve terapi….
23.07.2017 – Mütevazi bir kültür ve turizm diplomasisi örneği
12.07.2017 – Ankara’nın uzun kolu ve bir araştırmanın sonuçları
07.07.2017 – Kendyn öyle bir tokat yedi ki…
27.06.2017 – Amsterdam ve Lahey’de bayramlaşma
19.06.2017 – Macron ve Merkel Avrupa’nın yeni patronları mı?
12.06.2017 – Avrupa’lı Türk münevverleri ve ontolojik sorumluluk
02.06.2017 – O’ndan O’na, Herman Kappers ve Ramazan…
19.05.2017 – Amsterdam, Aşık Veysel ve Muhsin Bey,
09.05.2017 – Liberaller kazandı ama tehlike devam ediyor
04.05.2017 – 5 Mayıs, Hollanda’nın özgürlük günü ve rol modellerimiz
29.03.2017 – Avrupa seçimlerinde geleneksel ve yeni ‘kimlikler’ yarışması: Hollanda örneği
19.03.2017 – Hollanda Türkiye diplamatik krizi ve Hollanda Türkleri
09.03.2017 – Türkleri hukuken durdurmak mümkün mü?
10.02.2017 – Güç Batı’dan Doğu’ya Kayıyor!..
03.02.2017 – Eğitim, okuma anlama ve tefekküre teşvik…
26.01.2017 – Başbakan Rutte’ye Ahmed Yesevi’den mesaj!
19.01.2017 – Yeni Türk doktrini’nden Türk diasporası ne anlamalı?
12.01.2017 – Doğu Türkistan’da insanlık dışı zulüm devam ediyor…
06.01.2017 – Türk diasporasının yükü çok ağır…
29.12.2016 – Medeniyet ve Mesnevi okumalarına hazırlık -2-
04.12.2016 – Medeniyet ve Mesnevi okumalarına hazırlık -1-
10.11.2016 – Sayın Bakan, Size uyku haramdır…
03.11.2016 – Satılmış Gazeteciler: Sermaye ve siyasetin manipülasyon gücü…
30.08.2016 – UETD’nin sivil diplomasi atağını baltalayan FETÖ’CÜ…
09.06.2016 – Dün Bozkurtlar, Bugün Erdoğancılar..!

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>