Devrimin 9. yılında Mısır: Kazanımlar, kayıplar

Mısır’da 25 Ocak 2011’deki devrimin en büyük kazanımı halkın iradesini hür bir şekilde ortaya koyup bir yönetim değişikliğini sağlamasıdır.

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak   |27.01.2020
Devrimin 9. yılında Mısır: Kazanımlar, kayıplar

İstanbul

Mısır kadim bir medeniyetin üzerinde yükselen Orta Doğu ve Afrika’nın en önemli ülkelerinden biri olmakla birlikte Arap dünyası ve İslam dünyasının da merkez ülkelerinden biri. Mısırlılar geçmişlerine baktıklarında zengin kültürleri ve köklü tarihleriyle övünmekteler. Bugün ise yaşadıkları zaman diliminde komşu ülkelerin içine düştüğü iç savaş ve bölünme tehditlerini izale etmiş olsalar da gelecekleri için daha umutlu olmayı arzu ediyorlar.

Mısırlılar halen yaşadıkları ekonomik ve sosyal problemler ve hak etmedikleri anti-demokratik rejimden dolayı kaygılı olmakla birlikte, geleceklerini inşa etme konusunda her zaman olduğu gibi umutlarını koruyorlar. Zira, Mısır halkı 25 Ocak devrimiyle kendi iradesini ortaya koyan cesur bir halk olduğunu göstermiştir. Devrim sürecinde bağımsız iradesiyle bir anayasa yapmayı da başarmıştır.

17 Aralık 2010’da başlayan Tunus halk hareketinin ardından Mısır’da da bir halk hareketi başladı. 25 Ocak 2011’de Tahrir Meydanı’nda başlayan gösteriler, 11 Şubat 2011’de yaklaşık 30 yıl iktidarda kalan Mübarek’i istifa etmeye zorlayarak bir halk devrimine dönüştü. Devrim, Mübarek’in şahsında otoriterleşen ve halk üzerinde siyasal baskısını sürdüren rejim karşısında yoksulluk ve yolsuzluktan bıkan halkın genciyle yaşlısıyla kadınıyla erkeğiyle, işçisiyle memuruyla topyekûn tepki göstermesiyle gerçekleşti. Fakat Mübarek’in generalleri devrimi halkın elinden aldılar. Mısır’da Hüsnü Mübarek devrini aratan bir süreci başlattılar.

Mısır’daki iktidar yapısı

Mısır’da üç örgütlü kurum ve topluluktan bahsedilebilir: Askeri elitler, Ezher Üniversitesi ve Müslüman Kardeşler. Mısır’da söz konusu üç kuvvetten ikisi yan yana gelmeden siyasi otoriteyi sağlamak kolay değildir.

Mısır’da üç örgütlü kurum ve topluluktan bahsedilebilir: Askeri elitler, Ezher Üniversitesi ve Müslüman Kardeşler. Mısır’da söz konusu üç kuvvetten ikisi yan yana gelmeden siyasi otoriteyi sağlamak kolay değildir. Mısır’da 1928’de kurulan Müslüman Kardeşler, önlerine ilk defa gelen iktidar koltuğunu ellerinde tutmayı başaramadı.

Bu süreçte, Müslüman Kardeşler iktidara geldiği andan itibaren darbe planları yapan odaklara mukabil, teşkilatın, Mısır toplumunda saygı duyulan kadim kurumlarla sağlıklı bir ilişki kurup iktidarlarına ortak yapmakta yetersiz kaldığı da ifade edilebilir. Nitekim Mısır’da Fransızların 1798 ve İngilizlerin 1882’deki işgaline karşı en ciddi tepkiyi gösteren Ezher camiası ve Mısır ordusu, ardından İsrail’le yapılan savaşlarda da en önde pozisyon alan kadim müttefikler olarak bugün de birlikte hareket etmekteler. Bu iki kurumun toplum nezdindeki en önemli meşruiyet referansı da tarihi rollerinden geliyor. Ayrıca, Mısır’da bugünkü düzenin sahipleri olan askerler İngiliz işgal yönetiminin kurduğu düzeneği sürdüren elit askeri kadrolardır. Cemal Abdünnasır, İngiliz askeri yapısını Sovyetler ve Doğu Bloğu ülkeleriyle kurduğu ilişkiler bağlamında dönüştürmeye çalışsa da başarılı olamadı. Ülkenin yegâne sahibi olarak kendisini gören Mısır’ın askeri bürokrasisi, meşruiyetine her zaman gerek siyasi tutumlarıyla gerekse de fetvalarıyla destek veren Ezher’i de yanında tutmakta.

Askeri bürokrasinin üniformalı başkan ısrarı

Mısır’da bugünkü düzenin sahipleri olan askerler, İngiliz işgal yönetiminin kurduğu düzeneği sürdüren elit askeri kadrolardır. Ülkenin yegâne sahibi olarak kendisini gören bu askeri bürokrasi, meşruiyetine her zaman gerek siyasi tutumlarıyla gerekse de fetvalarıyla destek veren Ezher’i de yanında tutmakta.

Aradan dokuz yıl geçtikten sonra Mısır Devrimi üzerinde daha soğukkanlı analizler yapmak gerekiyor. Bu bağlamda, devrimin başarıları kadar başarısızlıkları da söz konusu.

Devrimin en büyük kazanımı halkın iradesini hür bir şekilde ortaya koyup bir yönetim değişikliğini sağlamasıdır. 25 Ocak 2011’de başlayan gösteriler neticesinde, ilk defa Mısır’da devlet başkanı değişmesine yol açan bir devrim gerçekleşmiş oldu. Mısır’da daha önce de kitlesel halk eylemlerine şahit olunmuştu. 1882’de İngiliz işgaline karşı Urâbî Paşa ayaklandı, 1948’de Filistin’de bir İsrail devleti kurulmasına karşı halk protestoları oldu. 1967 savaşından yenilgi ile çıkılınca Nasır istifa etti ancak halk büyük gösteriler yaparak Nasır’ı kararından vazgeçirdi. Nasır öldükten sonra yardımcısı Enver Sedat seçildi. Sedat bir suikast sonucu ölünce yerine yardımcısı Hüsnü Mübarek geçti. Hüsnü Mübarek 30 yılı aşan iktidarını kendi iradesiyle bırakmaya yanaşmayınca Mübarek’in generalleri yolsuzluktan ve yoksulluktan kurtulmaya çalışan halkın tepkisini kendi çıkarlarına kullanma yoluna gittiler.

Generaller halkın desteği ile devrim yapıp yeniden cumhurbaşkanı olmak veya oğlu Cemal Mübarek’i yerine geçirmek isteyen Hüsnü Mübarek’i devreden çıkararak başlarına yeni bir general getirmeyi amaçladılar. 17 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta başlayan halk hareketinin verdiği ilhamla Mısır halkı Mübarek rejimine karşı demokratik değerler etrafında birleşerek tepkisini ortaya koydu. Tahrir Meydanı’nı dolduran milyonlar, 11 Şubat 2011’de Hüsnü Mübarek’in görevinden istifa etmesiyle devrimin ilk başarılı neticesini aldı. Ancak, Mısır’daki müesses nizamın kurucuları ve bekçileri olan askeri bürokrasi Mısır Cumhurbaşkanlığı makamında bir sivil yerine askeri üniformasıyla içlerinden birini getirmek istiyordu. 2012 yılında Mursi’nin iktidara gelmesine engel olamayınca 2013 yılında sivil cumhurbaşkanına darbe yapıp içlerinden bir generali devlet başkanı yapmayı başardılar. Trump’ın “favori diktatörüm” diye seslendiği General Abdülfettah Sisi, bu şekilde göreve geldi.

Mursi’nin iktidara gelmesiyle Mısır, kendi halkının bağımsız iradesiyle milli bir anayasa yapmayı başardı. Fakat daha sonra yapılan bazı değişikliklerle yeni anayasanın ruhuna aykırı bir şekilde ülkede diktatoryal bir yapının yerleşmesine imkân verildi. Hüsnü Mübarek 25 Ocak devrimi öncesinde geçerli olan 1971 anayasasında 2005 yılında bir değişiklik yaparak cumhurbaşkanlığı seçiminin halk oyu yerine Meclis’te yapılmasını sağladı. Meclis’in seçimi demek, Mübarek’in etkisinin ilerleyen yaşına rağmen sürmesi demekti. Hatta Mübarek hanedanlığının kurulması anlamına gelmesi demekti. 2012 Anayasası’nı yapmayı başaran devrim hareketi, askeri bir darbe ile devrilen Mursi iktidarı sonrasında eskiye döndü. Cumhurbaşkanlığı süresi dört yılla sınırlandırıldı. Bir kişi iki dönemden fazla cumhurbaşkanı olamaz kuralı kaldırıldı. Sisi’nin ömür boyu devlet başkanı olmasının önü açıldı. Devrik Cumhurbaşkanı Mursi’nin mahkemede yargılanırken sağlık sorunları yaşaması ve akabinde vefat etmesi kadim medeniyet ve devlet geleneği olan Mısır açısından utanç verici bir durum olarak tarihe geçti.

Devrim, halkın siyasi katılım ve protesto kültürünü geliştirdi

Halkın siyasete katılımı devrimin ilk yıllarında çok yükseldi. Şimdi aynı şeyi söylemek mümkün olmasa da Mısır halkı, protesto hakkı ve fikir hürriyetinin ne demek olduğunu artık daha iyi biliyor.

İkinci olarak, “olağanüstü hâl ilanı” konusunda yönetimin yetkileri kısıtlandı. Oysa olağanüstü hâl, geçmiş dönemlerde adeta “olağan hâl” gibi uygulanmıştı: Mısır’da ilk olarak Haziran 1967’de İsrail ile girilen savaşta alınan yenilginin ardından eski Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır tarafından ilan edilen olağanüstü hal, halefi Enver Sedat döneminde de devam etmişti. Sedat’ın 1981’de uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetmesinin ardından cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Hüsnü Mübarek de ülkeyi otuz yıl boyunca olağanüstü hâl kanunları ile yönetmişti.

Üçüncü olarak, Mısır yönetimi yoksul kesimin taleplerini dikkate alan ekonomik düzenlemeler yaptı. Bu bağlamda, asgari ücret arttı. Ama fakirlik ve hayat pahalılığı da arttığı için geniş kesimler asgari ücretin artışından kaynaklanan ücretlerdeki iyileşmeyi tam olarak hissedemedi. Ülkenin ihracat ve ithalat sistemi başarılı bir şekilde iyileştirildi. Ülke ekonomisi kendi kendine yetecek düzeyde milli üretime teşvik edildi. Lüks tüketim mallarının ithalatına yüksek gümrük vergileri uygulanarak kontrol altına alındı. Böylece genel olarak ithalat özel olarak lüks tüketim en düşük düzeye çekildi.

Dördüncü olarak, halkın siyasete katılımı devrimin ilk yıllarında çok yükseldi. Şimdi aynı şeyi söylemek mümkün olmasa da Mısır halkı, protesto hakkı ve fikir hürriyetinin ne demek olduğunu artık daha iyi biliyor. Mısır halkı hür iradesini kullanmak konusunda cesurca davranışlar sergilemeye devam etmekte. Örneğin Tîrân Boğazı’ndaki adaların Suudi Arabistan’a devri konusunda yapılan anlaşmayı protesto eden Mısır halkı ulusal çıkarlarını takip etmekten çekinmemiştir.

Mısır-Yunanistan anlaşmasına tepkiler

Kızıldeniz’in Akabe Körfezi’ne açılan denizyolunda yer alan Tîrân Boğazı’nın iki yakası iki Arap devleti tarafından tutulmakta. Boğazın jeopolitik önemi İsrail ve Ürdün’ün güney denizlerine biricik çıkış yolu olmasından kaynaklanıyor. Akabe Körfezi’nde yer alan İsrail’in Eliat Limanı, Güney Kore, Japonya, Hindistan ve Çin gibi Asya devletleriyle ticaret imkanın odaklandığı bir noktadır.

Muhammed Mursi’nin darbeyle devrilmesinden bu yana Mısır’a mali destek veren Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz’in Nisan 2016’da Kahire’yi ziyareti ile iki ülke arasında imzalanan anlaşma uyarınca yüzölçümü yaklaşık 80 kilometrekare olan Tîrân ve 33 kilometrekare olan Sanâfîr adaları Suudi Arabistan’a geçmişti. Mısır halkı, durumu protesto edince 2017 yılında adaların Suudi Arabistan’a devri Mısır Yüksek İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Mahkemenin gerekçesi hükümetin, adaların Suudi Arabistan’a ait olduğunu kanıtlayamaması idi. İsrail bu iki adayı 1956 ve 1967 savaşlarında işgal etmiş, fakat 1979 Camp David anlaşmasıyla Mısır’a iade etmişti. Adaların devri bir anlamda Camp David anlaşmasına aykırı idi. 1956 Süveyş Krizi ve 1967 Mısır-İsrail Savaşı’nda, İsrail’in tepkisi Mısır’ın Tîrân Boğazı’nı kapatması idi. Tîrân Boğazı’ndaki istikrarın bozulmasını savaş gerekçesi yapan İsrail, iki adanın Suudi Arabistan’a devrine ses çıkarmadı. Ama Mısır halkı, haklarının takipçisi oldu ve anlaşmayı geçersiz kılan bir mahkeme kararının çıkmasını sağladı. Bu süreçte alınan netice, bir anlamda, Mısır halkının ve 25 Ocak 2011 devrimin başarısıdır.

Son olarak, Türkiye’nin Libya ile imzalamış olduğu “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması” Doğu Akdeniz’deki dengeleri altüst etti. Arap basınında çıkan belgelerde Mısır’ın Yunanistan ile yaptığı anlaşmaya göre Kahire yönetimi Akdeniz’deki deniz yetki alanından 7 bin kilometrekareyi Atina lehine terk etmiş bulunuyor. Mısır yönetimini güç duruma düşüren söz konusu anlaşma, Türkiye-Libya Anlaşması ile Mısır kamuoyunda cesaretle yeniden tartışılmakta. Yunanistan lehine yapılan anlaşmanın iptal süreci başlamış durumda. Bütün bu gelişmeler, 25 Ocak Devrimi ile haklarına sahip çıkmaya daha fazla önem veren Mısır halkının kazanımları olarak değerlendirilebilir.

Netice olarak köklü bir medeniyet ve devlet geleneği bulunan ve Orta Doğu’da tarih boyunca başlıca aktörlerden biri olan Mısır’ın, devrimin kazanımlarına sahip çıkması, dış etkiler yerine milli ve bölgesel çıkarları önceleyen bir dış politika çizgisine yönelmesi, özellikle mahkemelerdeki yargılamalarda evrensel ilkeler çerçevesinde hareket etmesi, uluslararası kamuoyunda kaybettiği itibarı tekrar kazanabilmesinin başlıca yolları olarak görünüyor.

[Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi öğretim üyesidir]

admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Çin'in başkenti Pekin'de yeni tip koronavirüsten ilk can kaybı yaşandı

Sal Oca 28 , 2020
Çin’in başkenti Pekin’de, ülkede hızla yayılan yeni tip koronavirüsü (2019-nCoV) salgınında bir kişi hayatını kaybetti. Fuat Kabakcı   |27.01.2020      Pekin Pekin Belediyesi Sağlık Komisyonundan yapılan açıklamaya göre, 8-15 Ocak tarihleri arasında Vuhan’da bulunan 50 yaşındaki bir kişiye başkente döndükten sonra 22 Ocak’ta 2019-nCoV teşhisi kondu. Hastanın teşhis koyulduğu günden bugüne kadar […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyelinin en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Günlük basılı veya TV reklamları sadece belirli bir kesime, bölgeye, sınırlı sayıda ve belirli saniyelerde görülür ve o saniye unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle Markanızı, İşyerinizi EUTURKHABER'de değerlendirin. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yaparak ve sizi doğrudan firmanıza yönlendirerek sizi arayan potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump