Trump’ın ‘Barış’ vizyonu: Kimliksiz, topraksız ve bağımlı Filistin

Küresel liderliğin ABD öncülüğünde otantizme evrilmesi, kendi dini temalarını öncelemesi ve ittifaklarını da bunlar üzerinden şekillendirmesi, Filistin siyasetinin ve toplumunun taleplerinin görmezden gelinmesine yol açıyor.

Gökhan Çınkara   |03.02.2020

Trump'ın 'barış' vizyonu: Kimliksiz, topraksız ve bağımlı Filistin

İstanbul


ABD Başkanı Donald Trump
, selefleri gibi, İsrail ve Filistin arasında barışı tesis etmek gayesiyle kendi planını kamuoyuna açıkladı. Planın tam ismi “Refaha Giden Barış: Filistin ve İsrail Halklarının Yaşamlarını Geliştirmeye Dönük Bir Vizyon” olarak belirlendi. Bu doküman yaklaşık yüz altmış sayfayı buluyor. Planın siyasi ve iktisadi çerçeveden oluşan iki ana bölümünün olması, Trump’ın aslında Filistin ve İsrail meselelerine bakışındaki temel çıpaları veriyor. İsrail ve Filistin meselesini bu iki ana eksenle sınırlamak, çözüme kavuşturulması gereken esas konuların gözden kaçırılmasına sebep oluyor. Filistin’in toprak, kimlik ve egemenlik yokluğuna nazaran, ona bu açılardan bir varlık kazandırmak ise planın içeriğinde ve ruhunda rastlanılmayan konular olarak öne çıkıyor.

Trump’ın vizyon planının esas kurgulayıcısı ise damadı Jared Kushner. Kushner’in İsrail’e ilgisi ise yeni bir gerçeklik değil. Kushner İsrail’e sık ziyaretler düzenliyor. Kushner’in İsrail’i anlamadaki temel referanslarının ise sahip olduğu dini anlayış olduğu göze çarpıyor. Kushner Ortodoks Yahudi anlayışın önemli temsilcilerinden Rav Mendel Schneerson ve onunla bağlantılı olan Kuzey Afrikalı Yahudi ruhani Rav Yosiyahu Pinto’nun takipçisi. Güçlü ve arzulu mesiyanik (mesihçi) beklentileri olan bu kişiler, İsrail’i politik ve inşa edilmiş bir ülkeden ziyade ezeli, kadim ve parçalanamaz ilahi bir alan olarak görüyorlar. Kushner ve ekibinin Batı Şeria’da kalan Yahudi yerleşimlerinden vazgeçmemesindeki ısrar ve planın İsrail’in egemenlik yetkilerini anılan hat boyunca derinleştirmesine cevaz vermesi, bu türden bir zihinsel arka planın ürünü olsa gerek.

Trump yönetimi İsrail-Filistin ilişkilerini ele alırken hassas bir diplomatik anlayış benimseyen seleflerinden iki yönde ayrıştı: 6 Aralık 2017’de Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması ve 18 Eylül 2019’da Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin uluslararası hukuka uygun olduğunu ilan etmesi.

Trump’ın danışmanı Kushner ve ABD’nin İsrail Büyükelçisi David Melech Friedman İsrail’in Batı Şeria ve Ürdün vadisine doğru egemenlik kurmasını İsrail’de düzenlenecek erken seçimler (2 Mart) sonrasına bırakmasını ve bu konuyu ele alacak ortak bir komitenin çalışmalarının bitmesi gerektiğini söylediler.

Vizyon planı iki devletli bir çözüme yönelik uygulanabilir, gerçekçi bir vizyon sunmuyor; barışı getirmekten uzak görünüyor. Planın en kârlı çıkanı ise yeniden seçilme şansını artıran Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu. Trump’ın Senato’daki azil süreci yoğunlaşırken Evanjelik oy tabanının isteklerine yönelmesi, dikkatleri üzerinden dağıtmak ve seçime yaklaşırken halk desteğini tahkim etmek için iyi bir fırsat olarak sivriliyor. Netanyahu ise İsrail’de yolsuzluk suçlamalarıyla aşınan siyasi kariyerini büyük bir jeopolitik kazançla örtme derdinde.

ABD’nin İsrail’e jeopolitik ve egemenlik revizyonuna imkân verecek alanlar açması, İsrail’de var olan sağ siyasi kültürün ucunda yer alan aktörlerin taleplerini merkeze taşıdı. İsrail’de siyasetin jeopolitik vasıtasıyla tekrar düzenlenmesi ise iktidar partisi Likud’un yerleşimci hareketin taleplerini de içerebilecek bir konuma eriştiğini gösterdi. Likud’un parçalı sağ bileşenleri (dinci-milliyetçiler, yerleşimciler) toplamak konusunda gösterdiği başarı gün geçtikçe sağlamlaşıyor. İsrail’in merkez siyaseti ise kendini, Trump’ın açıkladığı plan dolayısıyla, siyasi manevra alanını daraltmama stratejisi istikametinde bir konum almaya zorladı. Mavi-Beyaz (Kahol Lavan) Partisi lideri Benny Gantz’ın Trump’ın davetlisi olarak ABD’ye çağrılması önemli bir gelişmeydi. Gantz’ın Trump’ın vizyon planına yönelik verdiği ılımlı mesajlar, İsrail’de sol ve sağ arasında daha büyük bir farklılaşma oluşturacak argümanları da eritiyor.

Trump’ın vizyon planının Filistin siyaseti açısından kısa vadeli etkisi, Mahmud Abbas liderliğindeki yerleşik Filistin siyasetinin nüfuzunu bir süre daha korumasına imkân vermesidir. Vizyon planının Filistin’den taleplerinin ise azami bir eksene oturduğu görülüyor. Plana göre Filistin yönetimi İsrail’in rızası olmadan herhangi bir uluslararası kuruluşa katılma girişiminden kaçınacak; Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve diğer tüm mahkemeler nezdinde İsrail devletine, ABD ve vatandaşlarına karşı açılan tüm davalar geri çekilecek; Interpol veya İsrail dışındaki herhangi bir aktörün hukuk sistemi nezdinde ABD veya İsrail vatandaşlarına karşı eyleme geçilmeyecek; Filistin yönetimi yürürlükteki yasalarını ABD yasalarıyla uyumlu olacak bir şekilde değiştirecek; “İsrail-Filistin Barış Anlaşması” bu şartların yerine getirilmesinden sonra taraflarca imzalanacak ve Mahkum ve Şehit Yakınlarına Ödeme Fonları kapatılacak. Bu gerekliliklerin yerine getirilmesinden sonra, nihai aşamada taraflar Filistin devletini tanıyacaklar. Vizyon planına göre, bu taleplerin diğer önemli ayağı ise Gazze’nin tamamen silahsızlandırılmasına dayanıyor. Gazze’nin silahsızlandırılması sonrasında, yönetiminin Filistin devletine veya uluslararası bir organa devredebileceği de ekleniyor.

Filistin’de ve İsrail’de umut veren gelişmeler ise demografide görülen değişimin bir süre sonra siyasi kültüre yansıyacak olması ve eninde sonunda temsil imkânı bulması.

Vizyon planı iki devletli bir çözüme yönelik uygulanabilir, gerçekçi bir vizyon sunmuyor; barışı getirmekten uzak görünüyor. Planın en kârlı çıkanı ise yeniden seçilme şansını artıran Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu. Trump’ın Senato’daki azil süreci yoğunlaşırken Evanjelik oy tabanının isteklerine yönelmesi, dikkatleri üzerinden dağıtmak ve seçime yaklaşırken halk desteğini tahkim etmek için iyi bir fırsat olarak sivriliyor. Netanyahu ise İsrail’de yolsuzluk suçlamalarıyla aşınan siyasi kariyerini büyük bir jeopolitik kazançla örtme derdinde. Ayrıca ikisinin de söylemi birbirine benziyor. Her iki lider de etnik veya kültürel rahatsızlıkları siyasi kazanca tahvil etmede ustalar. Trump-Netanyahu ortaklığı salt jeopolitik çıkar ortaklığına dayanmıyor, ayrıca siyasi söylemlerindeki uyum da birlikte hareket etmelerini bir hayli kolaylaştırıyor.

Filistin halkının toprak, kimlik ve egemenlik yokluğuna tutarlı bir yanıt üretebilecek siyasi program ise ufukta görünmüyor. Küresel liderliğin ABD öncülüğünde otantizme evrilmesi, kendi dini temalarını öncelemesi ve ittifaklarını da bunlar üzerinden şekillendirmesi, Filistin siyasetinin ve toplumunun taleplerinin görmezden gelinmesine yol açıyor. Filistin’de ve İsrail’de umut veren gelişmeler ise demografide görülen değişimin bir süre sonra siyasi kültüre yansıyacak olması ve eninde sonunda temsil imkânı bulması.

[Kudüs İbrani Üniversitesi Truman Center’da ve Brandeis Üniversitesi Schusterman Modern İsrail Araştırmaları Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak bulunan Gökhan Çınkara İsrail, Filistin siyaseti, Yahudi dünyası ve Ortadoğu toplumları ve siyaseti konularında akademik çalışmalar yürütüyor]

admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

İİT sonuç bildirgesinde 'Trump'ın sözde barış planının tamamen reddedildiği' vurgusu

Sal Şub 4 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email İİT olağanüstü toplantısının sonuç bildirgesinde, ABD Başkanı Trump’ın sözde Orta Doğu barış planının tamamen reddedildiği vurgulanarak, “adil, kalıcı ve kapsamlı bir barış için uluslararası hukukun ilkelerine uyması” çağrısında bulunuldu. Mehmet Nuri Uçar,Nour Mahd Ali Abu Aisha   |03.02.2020 Fotoğraf: Fatih Aktaş/AA      Cidde Filistin‘in […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump