Afrika’da Fransa kâbusu / I: Tarihsel arkaplan

Bugün Afrika Kıtası, sömürge ideolojisi, sömürge sınırları ve sömürge dillerine göre bölünmüş bir durumdadır. Bugünkü sınırlar da büyük oranda 1884-1885 Berlin Konferansı sonrasındaki paylaşıma göre ortaya çıkmıştır.

Mustafa Efe   |05.02.2020
Afrika’da Fransa kâbusu – I: Tarihsel arkaplan
 

İstanbul

Fransa’nın Afrika kıtasındaki varlığının tarihî bir geçmişi, kıtanın bugününü şekillendiren jakoben ve asimilasyoncu çalışmalarının ekonomik, dinî, sosyal ve siyasi sebepleri vardır. Bundan dolayı Fransa’nın özellikle Afrika’daki sömürgeci geçmişine kısaca göz atmak yararlı olacaktır. Eğer bu dönem atlanarak, Fransa’nın yaptıkları sadece bugünkü duruma göre bir değerlendirilmeye tabi tutulursa durum anlaşılamayacaktır. Bağımsızlık döneminin başlamasıyla devlet yönetimleri, sömürge döneminde Fransız parlamentosunda milletvekili olan, sömürge idaresi için çalışan idareciler veya sömürgesi oldukları ülkelerde eğitim almış olan kişilere devredilmiştir. Bu durum ise Fransız sömürgeciliğinin devamını sağlamıştır.

Osmanlı devleti gücünü kaybetmeye başlayınca, 1830 yılında Fransa Cezayir’i işgal etti. Bu işgal Fransa’nın Kuzey Afrika’daki işgallerinin başlangıcıydı. Osmanlı verdiği bütün mücadeleye rağmen Fransa’nın Afrika kıtasındaki sömürgecilik faaliyetlerini ilânihaye engelleyememiştir.

Fransız sömürgeciliğinin tarihi serüveni

Fransa’nın Afrika üzerindeki hâkimiyetinin 17. yüzyıla uzanan bir geçmişi vardır. Fransa kıta üzerindeki işgal ve sömürü hareketinin tohumlarını 1624 yılında Senegal’de ticaret merkezleri kurarak atmıştır. 1664 yılında Fransız Doğu Hindistan Şirketi’nin kurulmasıyla sömürgecilik daha sistematik hale gelmiştir. 1670’lerde 3,5 milyon kilometrekarelik bir alanı bulunan Fransız Sömürge İmparatorluğu, 1920’lere gelindiğinde 11,5 milyon kilometrekareye ulaşmıştır.

Fransız eski sömürgelerinde yetişmiş olan Afrikalı elitler sömürgeciliğin iyi olduğunu ve bağımsız olmamaları gerektiğini savunuyorlardı. Sömürgecilik Afrikalıların iliklerine kadar öyle işlemişti ki bağımsızlığa karşı çıkan “AvroAfrikacılık” ortaya çıkmıştır.

1525 yılında Pavia meydan muharebesinde Roma-Germen İmparatoru V. Şarlken’e esir düşen Fransa Kralı I. Fransuva’nın Kanuni Sultan Süleyman’dan istediği yardımın gönderilmesine ve böylece Fransa ile iyi ilişkiler kurulmuş olmasına ve hatta varlığını Osmanlı’ya borçlu olmasına rağmen, Fransa güçlendikten sonra Osmanlı’ya karşı saldırıya geçmiştir. 1799’da Napolyon Mısır ve Şam’ın kontrolünü ele geçirmek için Akkâ’ya saldırmış ve ilk yenilgisini yaşamıştır. Napolyon “Akkâ’da durdurulmasaydım bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim” demiştir. Bu da gösteriyor ki Akkâ’da Osmanlı devleti Fransa’yı durdurmasaydı İslam dünyası ve hatta Asya kıtasından Uzakdoğu’ya kadar birçok ülke, Afrika’da olduğu gibi, birer Fransız sömürgesi haline gelecekti.

Fransa, yağmaladığı zenginlikler, köleleştirdiği veya öldürdüğü milyonlarca insan ve yaptığı soykırımlardan dolayı Afrika’dan en hafifinden özür dilemesi gerekirken, üstüne vergi alıyor.

Osmanlı devleti gücünü kaybetmeye başlayınca, 1830 yılında Fransa Cezayir’i işgal etti. Bu işgal Fransa’nın Kuzey Afrika’daki işgallerinin başlangıcıydı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusunda 1 milyon Afrikalı asker savaştı.

Modern dönem Fransız Batı Afrika Sömürgesinin kurucusu, İtalyan kökenli Fransız vatandaşı Pierra Savorgnan de Brazza isimli sömürgeci bir kâşiftir. Kongo Cumhuriyeti’nin başkenti Brazzaville de onun adını taşımaktadır.

1890 Fransız-İngiliz Antlaşması’yla Cezayir hinterlandını genişleten Fransa, Çad Havzası bölgesi ile Fransız Afrika topraklarının birleştiği bir bölge haline gelmiştir. 30 Ekim 1890 tarihli notayla Osmanlı devleti de Türk sahrasının sınırlarını çizmiştir. Bugünlerde de gündemde olan Libya, aslında o dönem de Fransız-Osmanlı mücadelesinin merkezindedir. Osmanlı’nın Libya hinterlandı 30 Ekim 1890 tarihli Türk notasına göre Libya, Sudan, Mısır, Çad, Etiyopya’nın batısı, Güney Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kamerun’un kuzeyi, Nijerya’nın kuzeyi ve doğusu ile Nijer’in yarısının içinde olduğu bir bölgedir. Fransa’nın saldırgan tutumlarına karşı Osmanlı devleti, 1885’te Kongo’nun kuzeyi ve Nijer’in doğusu ile ilgili haklarını mahfuz tutmuştur. 12 Mart 1902 tarihinde Fransa’ya verilen nota da bu durumu teyit eder. Osmanlı verdiği bütün mücadeleye rağmen Fransa’nın Afrika kıtasındaki sömürgecilik faaliyetlerini ilânihaye engelleyememiştir.

Transatlantik köle ticareti sırasında Senegambiya, Batı ve Orta Afrikalı yaklaşık 5 milyon 300 bin Afrikalı köleleştirilerek Fransız gemileriyle Karayiplere, Haiti’ye, yani yeni dünyadaki Fransız sömürgelerine götürüldü. Sömürgeci güçler kendi aralarında mücadele etmemek üzerine anlaşmışlardı. Dahası, bir sömürgeci güçten kurtulan, diğer sömürgeci gücün eline düşsün diye çalışmışlardı. Mesela eski Fransız sömürgelerinde İngilizce, İngiliz sömürgelerinde de Fransızca orta dereceli okullarda okutulsun diye, sömürdükleri ülkeleri zorlamışlardı. Bu durum bugün de devam etmektedir. Örneğin Fransızcadan kurtulmaya yönelik adımlar atmakta olan Ruanda yerine hangi dili getirmektedir? Yine bir sömürge dili olan İngilizceyi…

Afrika’da Fransız sömürgeciliği ve soykırımları

Fransızlar Batı ve Orta Afrika’nın büyük bölümünü yüzyıllarca sömürdüler. Fransa sömürge döneminde doğrudan yönetim biçimleri kurmuş, kendi kültür ve değerler sistemini yerleştirmeye çalışarak asimilasyon politikaları izlemiştir. Sömürgelerin Batı Afrika’da olanlarını “Fransız Batı Afrikası”, Orta Afrika’da olanları ise “Fransız Ekvator Afrikası” olarak yapılandırmıştır. Fransa Afrika’daki sömürgelerini daha kolay yönetebilmek için kabileleri birbirine düşürme stratejisi izlemiştir. Üstelik halkların direnişini kırmak için, Fransız Kongo’sunun bayrağında olduğu gibi, Osmanlı bayrağına benzeyen, “hilal ve yıldız” olan bir bayrak kullanmıştır.

Fransız eski sömürgelerinde yetişmiş olan Afrikalı elitler sömürgeciliğin iyi olduğunu ve bağımsız olmamaları gerektiğini savunuyorlardı. Sömürgecilik Afrikalıların iliklerine kadar öyle işlemişti ki bağımsızlığa karşı çıkan “AvroAfrikacılık” ortaya çıkmıştır. Bu kavram 1927’de “Afrika: Avrupa’nın Yayılma Alanı” adlı kitabın yazarı Guernier adlı bir Fransız tarafından ortaya atılmıştır.

1919 yılında ilk PanAfrikanizm Kongresinin Başkanı ve Fransız Ulusal Meclisi’nde Senegal Milletvekili olan Blaise Diagne “Biz Fransız yerlileri Fransız kalmak istiyoruz. Çünkü Fransa bize her türlü özgürlüğü vermiş, hiç ayırt etmeden bize kendi çocukları gibi muamele etmiştir. Hiçbirimiz, bazılarının istediği gibi, Fransız Afrikası’nın sadece Afrikalılara bırakılmasını istemiyoruz. Fransa yerli eliti, herkesin güvenliği için şart olan sükûn ve düzenin yerine karışıklık getirecek olan ayrılma ve bağımsızlık isteyen devrimci teorilere izin vermeyecektir” diyordu. 1960-1980 arasında Senegal cumhurbaşkanlığı yapan Leopold Sedar Senghor da ülkesi için en uygun ve arzulanan yolun, Fransız İmparatorluğu içinde bir birlik olduğunu ve sömürge sorununun bir taşra sorunu olduğunu söylüyordu. Afrikalı elitlerden Fransız Ulusal Meclisi’nde de görev yapanlar vardı.

Aynı kabilenin mensupları, sömürge devletlerinin kurdukları suni sınırlara sahip farklı devletler arasında kaldılar. Bu durum bağımsızlık sonrasında da birçok Afrika ülkesi arasında çatışmalara sebep oldu. Bundan dolayı Frantz Fanon’un (1925-1961) “sahte bağımsızlıklar” diye tanımladığı Fransız Birliği içinde bir bağımsızlığı Ahmed Sekou Toure dışında diğer liderler kabul etmişti.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni kapitalist dünyanın bir gereği olarak, Fransa sömürgeleri için sadece şartlı “kâğıt üzerinde bir bağımsızlık” kabul etti. Şartlı bağımsızlığı Gine reddetti; diğer Afrika ülkeleri ise kabul ettiler. Fakat Fransa Afrika ülkeleriyle ilişkilerini sağlama alıp, özellikle Fransa sömürge para birimi (Afrika Frangı), Fransız eğitim sistemi, askeri ve ticari ilişkilerin çerçevesi konusunda bağlayıcı “İşbirliği Anlaşmaları” imzaladı. Dahası yeni “bağımsız” ülkelere, sömürgecilik döneminde Fransa tarafından ülkede inşa edilen altyapı için ödeme yapmalarını şart koştu. Fransız eski sömürgesi 14 Afrika ülkesi, bağımsızlıklarından beri Fransa’ya sömürge vergisi ödemeye devam ediyorlar. Fransa Afrika’dan yağmaladığı zenginlikler, köleleştirdiği veya öldürdüğü milyonlarca insan, sebep olduğu sonu gelmez toplumsal kaos ve yaptığı soykırımlardan dolayı en hafifinden özür dilemesi gerekirken, bir de bu yaptıklarından dolayı hâlâ vergi alıyor.

Fransa Afrika kıtasındaki birçok soykırımda bilfiil rol almış, silah sağlamış veya soykırımı gerçekleştiren güçlerle işbirliği yapmıştır. Fransa Cezayir’de 1830 yılından itibaren 132 yıl süren sömürü ve işgal döneminde, dolaylı olarak tehcirle, doğrudan ise kurşuna dizerek veya kireç fırınlarında yakarak milyonlarca Cezayirliyi katletmiştir. Sadece 1945 yılından bağımsızlık kazanılıncaya kadar geçen sürede 1 milyonun üzerinde insan katletmiştir.

1994 tarihinde Ruanda’da Hutuların Tutsilere karşı yürüttüğü soykırım sırasında “insani yardım(!) operasyonlarına” katılan Fransız askeri birimleri soykırıma doğrudan destek vermiştir. Ayrıca Fransa soykırımcılara silah, istihbarat, strateji, askeri eğitim desteği sağlamış, “öldürülecek kişilerin listesini” belirlemiştir. Katliamlar 1 milyona yakın insanın ölümüyle sonuçlanmıştır.

Tunus, Senegal, Nijer, Moritanya, Kamerun, Burkina Faso, Gabon, Gine ve Benin’de katledilenlerin sayısı ise hâlâ bilinmemektedir.

Fransızlar, diğer sömürgeci güçler gibi, topluma yön veren önder kişileri ve âlimleri hedef almışlardır. Sadece Çad’da 1917 yılında bir sempozyum sırasında 400 İslâm âlimini katletmişlerdir.

[Mustafa Efe Afrika Stratejik Araştırmalar Merkezi (AFSAM) başkanıdır]

admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

THY Yönetim Kurulu ve İcra Komitesi Başkanı Aycı, ICAO'nun aralık ayı verilerini değerlendirdi:

Çar Şub 5 , 2020
- "Operasyonlarımızda değerlendiremediğimiz 24 uçağa rağmen yolcu sayımızı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 7,1 artırmış olmamız önemli bir başarı"

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump