Kosova’da yeni dönem

Kosova bayrağını kabul etmeyen yeni başbakan Kurti, bir başbakan olarak bayrağa saygı duyacağını, fakat kendi parti binasında Kosova bayrağının değil her zaman Arnavutluk bayrağının olacağını söylüyor.

Bayram Pomak   |07.02.2020
Kosova’da yeni dönem

İstanbul

6 Ekim’de Kosova’da yapılan seçimlerin sonucu malumun ilanı gibiydi. Uzun dönem Kosova siyasetinin gündemini meşgul eden Vetëvendosje (Öz belirlenim / self determinasyon) lideri Albin Kurti’nin bu seçimlerden önde çıkacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Gerek bugüne kadar iktidarda olan partilerin başarısızlıkları gerek Kosova halkının değişime ihtiyaç duyması sonucu, muhaliflerin büyük bir kısmı Albin Kurti’nin karizmatik liderliği etrafında toplandı ve ortaya Vetëvendosje hareketinin birinciliği çıktı. 2017 seçimlerinden sonra bu harekette yer alan önemli isimlerin partiden ayrılması bile bu oluşuma herhangi bir zarar vermedi; dahası hareketten ayrılanların hiçbiri parlamentoya girmek için yeterli oyu da alamadı. Bu durum Albin Kurti faktörünün Vetëvendosje için ne anlama geldiğini göstermesi bakımından önemli.

Kosova Başbakanı Albin Kurti kimdir?

Köken olarak bugün Karadağ sınırları içerisinde kalan Sukobin köyünden olan Kurti’nin babası okumak ve daha sonra hayatını sürdürmek için Priştine’ye yerleşmiş. Çocukluk anılarını anlatırken en çok matematiği sevdiğini, bol bol resim yaptığını ve en sevdiği aracın tren olduğunu söyleyen Kurti, bu sevdasını mevcut dünya görüşü ile ilişkilendiriyor. Çünkü tren kolektiftir ve trenlerin üstünde gittiği demiryolları da devlet işletmeleridir. Bu nedenle kendisini solcu ve sosyalist olarak tanımlıyor.

Politikalarının merkezinde “Büyük Arnavutluk” yatan Albin Kurti, tarihî seyrin Arnavutlar aleyhinde geliştiği, bu yüzden Arnavutların ayrı oldukları ve bu yanlış tarihi seyrin düzeltilmesi gerektiğini düşünüyor.

Siyasi mücadelesi 1990’larda başladı

Doksanlı yıllara gelindiğinde Miloşeviç rejimi, Kosova’nın özerklik statüsünü kaldırmış, bunun üzerine Kosova halkı rejime karşı direnişe geçmişti. Doksanlı yılların büyük bir bölümünde pasif kalan bu direniş, 1998 yılında silahlı bir hale dönüştü. O dönemde makina mühendisliği okumaya başlayan Kurti, siyasi faaliyetine Bağımsız Öğrenciler Birliği’nde başladı. Söz konusu birlik, o dönem Miloşeviç rejimi tarafından illegal bir örgüt olarak tanımlanıyordu. Kurti, Öğrenciler Birliği’ndeki faaliyeti çerçevesinde 1 Ekim 1997 yılında Kosova’nın Bağımsızlığı için başlayan öğrenci protestolarını örgütledi. Daha sonra 1998 yılında Kosova Kurtuluş Ordusu’nun (UÇK) siyasi kanadının temsilcisi ve Yugoslavya tarafından ağır hapse mahkûm edilmiş olan Âdem Demaçi’nin sekreterliğini yapmaya başladı. Hiçbir zaman üniforma giymemiş olsa da UÇK’nin bir üyesi olan Kurti, buraya katılmasının öncelikli sebebinin İbrahim Rugova’nın politikalarının kendisine artık aşırı pasif gelmeye başlaması olarak belirtirken, ikinci sebep olarak da Âdem Demaçi’yi zikrediyor. Kurti, çok iyi derecedeki İngilizcesi sayesinde, Âdem Demaçi’nin uluslararası aktörlerle yaptığı tüm görüşmelerde yer aldı ve tercümanlığını da yaptı.

1999 yılında NATO’nun Yugoslavya’ya karşı hava harekâtı ile birlikte, savaş Kosova’nın her yanına yayılmıştı. Halkın çoğunun sürüldüğü, evlerin ateşe verildiği, insanların öldürüldüğü bir ortamda 27 Nisan 1999 yılında Sırp güçlerince tutuklanan ve götürüldüğü Liplan Hapishanesinde ağır işkenceler gören Kurti, kurtulmasını o dönemde genç olmasına bağlayarak, “Bugün aynı şey olsa, o işkencelere dayanamazdım.” diyor.

10 Haziran 1999 tarihinde NATO ile Sırbistan anlaşmış ve Sırp güçleri Kosova’dan çekilmeyi kabul etmişti. Fakat Sırplar çekilirken kendileriyle birlikte tüm devlet organlarını, idari evrakı ve mahkumları Sırbistan’a nakletmişlerdi. Liplan Hapishanesinden Niş Hapishanesine nakledilen Kurti, o günü şu şekilde anlatıyor: “Vücudumun her tarafı ağrı içindeydi. Bizi bir otobüsle Niş’e götürüyorlardı. Diğer taraftan ise bizim için bir hayal olan Sırpların Kosova’dan ayrılması gerçekleşiyordu. Biz hep o gün için çalıştık. Fakat olmasına çabaladığımız şeyler gerçekleşince inanmak biraz zor oldu. Hakikaten o gün gelmişti. Bedenim tarifsiz acılar içindeydi ama ruhum mutluydu.”

Kurti’yi yargılayan hâkim Danica Marinkoviç, onu diğer UÇK mensuplarından daha milliyetçi biri olarak tanımlıyor. Yargılama esnasında Kurti, Sırbistan mahkemelerini tanımadığını ve mahkemenin onun için yok hükmünde olduğunu sürekli olarak belirtmiş. Marinkoviç, Kurti’nin af kararını imzalamayı bile kabul etmediğini ve hiç bir şekilde boyun eğmediğini söylüyor. 13 Mart 2000 yılında yargılandığı Niş mahkemesinde Kurti, “Yugoslavya anayasasına karşı gelmekten, Anayasaya aykırı yollardan Kosova’yı Sırbistan’dan ayırmaya çalışmaktan, Bağımsız Öğrenciler Birliği örgütüne üye olmaktan, 1 Ekim 1997, 29 Ekim 1997 ve 30 Aralık 1997 öğrenci protestolarını organize etmekten, Bağımsız Kosova için ilk yardım kursu düzenlemek ve UÇK için kan bağışı organizasyonu düzenlemek ve UÇK için basın konferansı düzenlemekten” 15 yıl hapis cezasına mahkûm edildi.

Miloşeviç iktidarının 5 Ekim 2000 tarihinde son bulmasıyla yeni hükümeti kuran ve Batı ile iyi ilişkiler kuran Demokrat yönetim, uluslararası toplum ve ABD Kongresinin 105 milyon dolarlık yardımı karşılığında Sırbistan’da genel af çıkarınca, serbest kalan 2,500 Arnavut mahkûmun arasında Albin Kurti de bulunuyordu.

Hapisten çıkıp Priştine’ye dönen Kurti hemen Kosova Eylem Ağı’nı (Kosovo Acting Network-KAN) kurdu. Faaliyetlerini bir STK olan KAN’da sürdüren Kurti, bu organizasyonu, 2005 yılında Viyana’da Kosova’nın statüsü ile alakalı olarak Sırbistan’la başlayan görüşmelerden sonra 12 Haziran 2005’te Vetëvendosje hareketine dönüştürdü.

“O dönemde Viyana’da Kosova’nın statüsü konuşuluyordu. Bizim düşüncemize göre ise Kosova’nın statüsüyle ilgili herhangi bir sorun yoktu. Kosova’nın özgürlükle alakalı problemi vardı. Bu yüzden Kosova halkının kendi vatanının kaderini belirlemesi gerekiyordu. Sloganımız bu yüzden ‘Müzakerelere Hayır! Öz belirlenim!’ oldu. Kosova’nın en büyük sorunu Sırbistan’ın Kosova’ya müdahale etmesi ve UNMİK (Birleşmiş Milletler Kosova Misyonu) bürokrasisi idi.” diyen Kurti, 2005 yılından itibaren hem müzakere karşıtı hem de UNMİK karşıtı onlarca protesto düzenlenmesine önayak oldu. Bazılarında insan kayıpları da olan bu protestolar için defalarca hapse giren Kurti, her çıkışından sonra kaldığı yerden protestolarını devam ettirdi.

Kurti, Kosova’nın bağımsızlığının ilanından önce 2007’de ortaya konan “Ahtisaari Planı’na” da karşı çıkmış ve bu planın Kosova’yı Sırbistan’dan ayırmadığını, asıl amacının Kosova’nın Arnavutluk’la birleşmesini engellemek olduğunu belirtmiş ve bu plana karşı sürekli gösteriler düzenlemiştir. Çünkü Ahtisaari Planına dayanarak kaleme alınan Kosova Cumhuriyeti Anayasası’nın 1. madde 3. fıkrasında “Kosova Cumhuriyeti’nin, herhangi bir ülkenin veya ülke kısmının toprak bütünlüğü üzerinde hak iddiası yoktur ve herhangi bir ülke veya ülke kısmı ile birleşmeyi talep etmeyecektir” hükmü yer alıyor. Albin Kurti’nin politikalarının merkezinde ise “Büyük Arnavutluk” yatmakta. Çünkü Kurti tarihî seyrin Arnavutlar aleyhinde geliştiği, bu yüzden Arnavutların ayrı oldukları ve bu yanlış tarihi seyrin düzeltilmesi gerektiğini düşünüyor.

Önceleri hükümete ve uluslararası kurumlara karşı dışarıdan muhalefet eden Vetëvendosje hareketi, 2010 yılında ilk kez katıldığı seçimlerde yüzde 12 oy alarak Kosova parlamentosunda 14 sandalye kazanmıştı. Parlamento içerisinde aktif bir muhalefet sergileyerek sözlü muhalefetle yetinmeyen, zaman zaman bu muhalefeti fiziksel şiddete kadar götüren Vetëvendosje hareketi, Başbakan’a yumurta fırlatmak, parlamento çalışmalarını sekteye uğratacak şekilde göz yaşartıcı bomba kullanmak gibi yollara başvurdu. Özellikle Karadağ ile Kosova arasında yapılan sınır anlaşmasına “Kosova 8,000 dönüm toprak kaybediyor” gerekçesiyle karşı çıkan hareket, bu anlaşma meclis gündemine her gelişinde göz yaşartıcı bomba kullanarak çalışmaları engellemeyi ve bu yöntemle anlaşmanın üç yıl daha geç onaylanmasını sağladı.

Aynı şekilde Haşim Taçi’nin cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek için de çeşitli protestolar düzenleten Kurti, faaliyetleriyle doksanlı yıllardan itibaren Kosova’da en fazla konuşulan kişilerden biri oldu. Fikirlerinde sabit ve dengeli olmasıyla halkın güvenini kazanan Kurti, bunun karşılığını 6 Ekim seçimlerinde aldı.

Kosova ile Arnavutluk’un birleşmesi yönünde adımlar atmak isteyen Kurti’ye göre bu adımlar önce ekonomileri birleştirmek, ardından ortak dış politikalar üretecek komisyonlar kurmak suretiyle olmalı.

İktidarda nasıl davranacak?

Peki, bugüne kadar sürekli muhalefette olan Kurti, iktidar olduktan sonra neyi nasıl yapmayı planlıyor? Kurti hükümetinin vizyonunun ana hatları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Zira Kurti’nin önünde gerçek anlamda zorlu konular var. Özellikle Sırbistan’la diyalog ve Sırbistan’a uygulanan vergilerin kaldırılması en zor konuların başında geliyor.

Albin Kurti’ye en çok sorulan sorulardan biri de Kosova bayrağı meselesi. Kosova bayrağını kabul etmeyen Kurti, bu konudaki tavrının nasıl olacağı sorusuna, bir başbakan olarak bayrağa saygı duyacağını, fakat kendi parti binasında Kosova bayrağının değil her zaman Arnavutluk bayrağının olacağı cevabını verdi. Kurti, Kosova bayrağının dayatılmış bir bayrak olduğunu belirterek, bayrakların tarihlerinin, geçmişlerinin ve anlamlarının olması gerektiğini ifade etmekte.

Sırbistan’la müzakereler meselesinde ise genel olarak diyaloga karşı olmadığını fakat bu müzakerelerin devam etmesi için öncelikle prensiplerin oluşturulması gerektiğini ifade ediyor ve bunun için de üç prensip belirliyor: “Önce müzakere sonra anlaşma yaklaşımı, müzakerelerin haritalar üzerinden yapılmaması, müzakereleri cumhurbaşkanlarının değil profesyonel ekiplerin yürütmesi.”

Kosova ile Sırbistan arasında her halükârda bir sınır anlaşması olacağını belirten Kurti, bu sınır anlaşmasının sınırların değiş-tokuş edilmesi anlamına gelemeyeceğini vurgulayarak ulus bazlı sınırların oluşturulmasını ırkçılık olarak gördüğünü ve tarih boyunca olduğu gibi bundan sonra da sınır çevrelerinde Sırplar ve Arnavutların yaşamaya devam edeceğini ifade etmektedir.

Arnavutluk’la alakalı olarak da Kosova ve Arnavutluk’un birleşme yönünde adımlar atması gerektiğini söyleyen Kurti, önce ekonomileri birleştirmek ve ardından ortak dış politikalar üretecek komisyonlar kurmak suretiyle yapılmasını planlamakta. Bu komisyonlar iki ülke arasındaki farkları giderecek ve aşamalı olarak iki devletin birleşmesi gerçekleşecektir. Kurti, bu nedenle Kosova Anayasasının 1. madde 3. fıkrasının mutlaka değiştirilmesi gerektiğini savunuyor.

Dış politikada Sırbistan’la olan müzakerelerde tam mütekabiliyetin olması gerektiği görüşünü savunan Kurti, Arnavutluk’la aşamalı birleşme şeklinde bir vizyon çizmekte. AB içerisinde Arnavutların birleşme düşüncesine ise katılmamakta ve AB içerisinde birleşmenin, Arnavutların bir devlet çatısı altında birleşmesinin alternatifi olamayacağını, bunların iki ayrı mesele olduğunu belirtmektedir.

Kurti ayrıca Kosova’nın iç politikadaki en önemli sorununun hukukun üstünlüğü meselesi olduğunu ve bunun için sağlam bir adalet sistemi inşa edeceklerini belirtmektedir. Kurti’nin Kosova’nın en mühim meselesi olarak gördüğü bir diğer konu ekonomidir. Bunun için de üretim ve küçük işletmeleri destekleyeceğini ifade eden Kurti, iç politikada Kosova’nın bu iki sorunu acilen halletmesi gerektiği, bu sorunların hallolması durumunda ileriye yönelik sağlam adımların atılacağı görüşünü savunuyor.

[Hasan Prishtina Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yüksek lisans öğrenimine devam eden Bayram Pomak aynı zamanda Kosova Prizren merkezli İDEA Derneği’nin başkanlığını yürütmektedir]

admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Batı Afrika'nın 522 yıllık boya kuyuları zamana direniyor

Paz Şub 9 , 2020
Batı Afrika ülkelerinden Nijerya’da üretilen kumaşlar, 522 yıldır geleneksel olarak aynı teknikle “dye pıt” olarak isimlendirilen boya kuyularında renklendiriliyor. Gökhan Kavak,Adam Abu-bashal   |08.02.2020 Fotoğraf: Gökhan Kavak/AA Kano ❮❯ Batı Afrika’nın 522 yıllık boya kuyuları zamana direniyor Batı Afrika ülkelerinden Nijerya’da üretilen kumaşlar, 522 yıldır geleneksel olarak aynı teknikle “dye […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyelinin en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Günlük basılı veya TV reklamları sadece belirli bir kesime, bölgeye, sınırlı sayıda ve belirli saniyelerde görülür ve o saniye unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle Markanızı, İşyerinizi EUTURKHABER'de değerlendirin. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yaparak ve sizi doğrudan firmanıza yönlendirerek sizi arayan potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump