Hüseyin K. ECE / Bir kenara çekilmek!..

İslamî kültürde teheccüd, uzlet, halvet, ruhbanlık, itikâf ve inzivâ gibi kavramlar var. Bunların birbiriyle ilgisi olmakla birlikte, hepsinin ibadet olmadığı açıktır.

Teheccüd veya diğer edıyla kıyamu’l-leyl gece ibadeti demektir. Allah (cc) Hz. Muhammed’e gece ibadetini (teheccüdü) farz kılmıştır. (İsra 17/79. Müzemmil 73/2-3) Peygamber (sav) bu emre uyarak gece ibadetini yaptı ve ümmetine de tavsiye etti. (Ebu Davûd, Salat/307 no: 1307)

Halvet’in sözlük anlamı; yalnız, tenha kalma, tenhaya çekilmek, tenha yer demektir. (Osmanlıca Lügat, s: 320) İbadet, riyâzet, zikir ve murakabe maksadıyla bir yere kapanma. (Türkçe Sözlük, s: 646)

Uzlet sözlükte; bir yana çekilip kendi kendine tenhada yaşama, yalnızlık köşesine çekilmek demektir. (Osmanlıca Lügat, s: 1124) Halvet ve uzlet yaklaşık olarak aynı anlama gelmektedir.

Ruhbanlık, daha dindar olacağım diye dünya işlerinden yüz çevirmek, ibadet maksadıyla mabedlere kapanmak, bir anlamda kendi kendine daha dindar olma çabası.

İ’tikâf; fıkıh ilminde müslümanın ibadet amacıyla camide bir müddet kalması demektir. (TDV İslâm Ansiklopedisi, 23/459) İtikâf Kur’an ve Sünnet’in işaret ettiği bir ibadettir. (bkz: Bekara 2/187)

Peygamber’in (sav) her Ramazan’ın son on gününde itikâfa girdiği hadis kaynaklarında yer almaktadır. (Buharî, İtikâf/1. Müslim, İtikâf/5)

İtikâf, Peygamberin Ramazan ayında yaptığı ve yapılmasını ümmetine tavsiye ettiği bir ibadet olarak bir çeşit inzivâ, farklı bir uzlettir.
Türkçede inzivâ; bir köşeye çekilme, dünya işleriyle fazla meşgul olmama, toplumdan uzaklaşma manasındadır.

(Osmanlıca Lügat, s: 444) Münzevî; inzivâ’nın fail ismidir ve inzivâya veya evinin köşesine çekilen, tenha olan nanasına gelir. (Osmanlıca Lügat, s: 731. M. Doğan, Türkçe Sözlük, s: 1200)

İnzivâ’nın İslâmi anlayışta bir yeri var mıdır? Ya da inzivâ’yı nasıl anlamalı?

Uzleti, halveti, gece ibadetini, itikâf’ı; bir müddet kendi başına kalmayı, Rabbiyle birlikte olmayı denemek, Rabbiyle ünsiyet aramayı, hayatın yoruculuğundan birazcık uzak kalmayı, ölümü ve sonrasını düşünmeyi, kendi nefsiyle başbaşa kalıp kendini hesaba çekmeyi denemek şeklinde anlarsak, bunların hepsine bir çeşit inzivâ diyebiliriz.

Öyle ki kişi, kendini kendisine gösterecek, ölümü hatırlatacak, hayatın faniliğini hissettirecek, ötelerle bağını güçlendirecek, manevi olarak yoğunluk yaşayacak bir an bulmaya çalışır. İşte kişi o anı, o vakti kimseyle paylaşmak istemez. Yalnızca Rabbiyle başbaşa kalmak, O’nun sevgisiyle,

O’nun azematiyle, O’nun kudretinin tesiriyle hemhâl olmak ister. Manen donanır, yüreğine o anı içirir, gönlünden yabancı ve fani unsurları çıkarmayı dener. Yüreğe ve benliğe Rabbinin saygı ve sevgisinin hakim olduğunu hissetmek ister. İnziva, bu yoğunluğa yardım eder.

Bize göre üç çeşit inzivar vardır:

Birincisi; gerekli olan inziva. Bu da iki şekilde olabilir.

a-Tezkiye, iç donanım ve nefis eğitimi süreci: Bu bir hazırlık dönemi gibidir. Kişinin iç donanımı sağlayan, kendini hatırlatan bir yalnızlık, bir kendisiyle başbaşa kalma zamanıdır.

Bunun tipik örneği hz. Muhammed’in Hıra tecrübesidir. Allah’ın Rasülü (sav) bu tecrübe ile insanlığa inzivâ’nın sebebini, hedefini, kazanımlarını göstermiştir.

Bu inzivayı zamanımıza, kendi konumumuza şöyle aktarabiliriz: Eğer yaşadığınız ortam cahiliyye Mekkesi ise, eğer kıbleniz gasbedilmişse; size bir Hıra lazım.

Yaşadığınız ortam günahın, isyanın, haramların ve şirkin tasallutunda ise sizin sesinizin çıkması lazım. Üzülmeniz, yanlışlara itiraz etmeniz, haksızlıklara karşı çıkmanız lazım. İnsanların iyiliği için bir şey yapmanız gerek. Ama gücünüz az, imkanlarınız kısıtlı, şartlar ise çok ağır. İ

şte o zaman size bir Hıra süreci lazım. Elbette çevrenizde Hıra mağarası aramanıza gerek yok. Bunu siz kendi hayatınızda manevi olarak yapabilirsiniz.

Çevre şartları, hayatın akışı, geçinme ve ekonomik şartlar size hayatı zorlaştırıyor, kulluk görevlerinize engel oluyor, vaktinizi sizden çalıyor, ibadetlerinizi alıp götürüyorsa, kişilerin aşırı hataları, ahlâk anlayışları sizi rahatsız ediyorsa size bir Hıra süreci lazım.

Hak uğruna yola çıkmaya korkuyorsanız, yola çıktıktan sonra içinizde hâlâ ‘acaba’ soruları cirit atıyorsa, çalışmaktan, hak uğruna ter dökmekten kaçınıyorsanız, vermekten, paylaşmaktan, infak etmekten korkuyorsanız size de bir Hıra zamanı lazım.

İnsan âlemin özü, ya da insan küçük âlem ise onun kalbi de bu küçük âlemin merkezidir. Âlemin yüreği Kâbedir müslümanlara göre. Öyleyse her bir yürek Kâbe’nin insan içindeki nümûnesidir.

Her bir yürek insanın içindeki beytullahtır.

Bu beytullah (Allah evi) kirlenmiş, işgale uğramış, çoraklaştırılmış, yalancı sevgililere tahsis edilmiş ise, size Hıra’daki gibi bir bir eğitim sürecine ihtiyacınız var demektir.

Peygamber (sav) Hıra’ya bir müddet devam etti. Zira Mekkesi işgal altında idi. Zira Beytullah şirkin tasallutu altında idi. Beytullah olan yüreklere şirk dini hükmediyordu.

Bundan dolayı insanlar yanlışta, isyanda, tuğyanda ve zulümde idi.

Allah (cc) O’nu seçti, O’na nübüvvet görevini verdi. Onun görevi son derece önemli, ebedi ve evrenseldi. Böyle bir göreve iyi bir hazırlık gerekiyordu. Allah (cc) O’nu risalete hazırlıyordu. Hira bu hazırlığın sadece bir aşaması, farklı bir metodu idi.

Müslüman ister müslümanlığını devam ettirmek üzere, isterse bu uğurda çalışmak amacıyla olsun, bu örneğe bakmalı ve Hıra anına ihtiyacı olduğunu bilmeli.

Bu Hıra asla Mekkenin yakınlarındaki mekan değil. Bu, Peygamberin yanlızlığına benzer bir yalnızlık. Onun nefis eğitimine benzer içyolculuk, onunkine benzeyen derin tefekkür ve anlama çabası.

b-Çevreyi şerrimizden emin kılma süreci: Elleri ve dilleri ile Allah’ın kullarını rahatsız edenler, başkalarına sürekli zarar verenler için de inzivâ gereklidir.

Yani böyleleri başkalarını kendi şerlerinden korumak için bir yerlere gitmeleri, toplumun yakasından düşmeleri gerekir. Öyleleri vardır ki, insan der ki; “yahu bir sussa da rahat etsek”, “şuradan bir gitse de azıcık huzur bulsak”. Hatta kimileri için derler ki “geberse de kurtulsak”.

Hele bu kimse halkın işlerini üzerine aldığı halde, görevini yerine getirmeyen, yönetim emâneti korumayan, hatta aldığı görevi zulmün aracı yapan bir kimse ise, onun derhal bu emâneti geri vermesi, işi başından uzaklaşması gerekir.

Böyleleri için inzivâ hayatı bir ihtiyaçtır. Yani bir köşeye çekilmeleri, kendi çevresini, toplumu rahat bırakmaları gerekir. Bir dağ başı mı, bir ıssız ada mı, bir mağara mı, bir terkedilmiş vapur mu, bir orman mı, bir mezarlık mı… olur, bilemem.

-İkincisi; tavsiye edilen inzivâ:

Burada tavsiye edilen elbette toplumu/cemaati tümüyle terkedip, sırf daha dindar olacağım diye ıssız bir yere kapanmak, herkesten yüz çevirmek demek değildir. Kişi kendi durumuna göre, bazen kendi dünyasına çekilebilir. Yalnız kalıp vicdanıyla başbaşa kalabilir.

Tenhalarda halini, ölümü, âhireti ve benzeri şeyleri düşünebilir. Böyle bir uzlet/inziva kendine çeki düzen vermek amacıyla yapılabilir.
İslâm ümmeti arasında fitne zuhur ettiği zaman, haklının haksıza, zalimin mazluma karıştığı, din kardeşliğinin gidip yerine grup/cemaat/parti asabiyetinin yerleştiği zamanlarda fitneden, kardeş kavgasından, haksız tarafgirlikten uzaklaşmak daha evladır.

Böyle zamanlarda Peygamber’in tavsiyesine uyarak uzlet etmek, inzivâya çekilmek gerekir.

İslâm cemaat dinidir. İslâm cemaatte öğrenilir, cemaatle birlikte uygulanır. İslâmın meyveleri cemaat hayatında devşirilir. Kötülüklerle ve kötülerle mücadele cemaatle olur.

Müslüman cemaat arasında kendini daha iyi gözden geçirir, test eder. İyilere bakar onlar gibi olmaya, kötülere bakar onlar gibi olmamaya çaba gösterir. İnsanlardan uzak yaşayanlar onların derdiyle dertlenemez, yardım edemez, hastalarını ziyaret edemez, sıla-i rahim yapamaz.

Öyle zamanlar veya öyle toplumlar olur ki, kişinin orda zaruri haller dışında bir köşeye çekilmesi, insanlardan uzak kalması daha iyidir. Bir toplumda günahlar örf ve kanun haline gelmişse, fitneler, kargaşalar insanı boğuyorsa, can, mal ve nesil emniyeti tehlikeye düşmüşse; kişi orada İslamî kimliğini, çoluk çocuğunu korumak için mecburen ya uzleti tercih edecek, ya da terk-i diyar edecek.

Üçüncüsü; tavsiye edilmeyen inziva

Hayata veya insanlara küsüp kenara çekilmek. Yahut dindarlık adına nefsi en meşru ihtiyaçlarından mahrum etmeye kalkışmak veya da daha çok dindar olacağım diye ruhbanlığı seçmek… Böyle bir inzivâya İslam izin vermemektedir.

Bilindiği gibi ruhbanlığı ehl-i kitap uydurdu. Kur’an dinde ruhbanlığı, yani dini daha iyi yaşamak için bir tarafa çekilmeyi, manastırlara, zaviyelere kapanmayı, nefsi en doğal ihtiyaçlarından bile mahrum etmeyi icad edenleri ve bunu sürdürenleri tenkit etmektedir.(Bkz: Hadid 57/27) Ruhbanlık, daha fazla ibadet, daha fazla zühd (dünyadan yüz çevirme) hayatını seçmek, nefis öldürmeye çalışmak demektir.

Allah (cc) hiç kullarından böyle bir şeyi istemedi. Nefse hâkim olmak başka bir şey, nefsi öldürmeye kalkışmak başka bir şey. Nefse hâkim olmak, nefsin isteklerini dengede tutmak; nefsi öldürmeye kalkışmak ise suları tersine akıtmaya kalkışmaktır.

İstenmeyen bir inzivâ şekli de yabanclaşma diyebileceğimz yanlızlıktır. Modern zamanların insanları yanyana ama birbirlerine uzaktır. Dostluklar, arkadaşlıklar- akrabalık bağları zayıflamıştır. İnsan insansız yaşamaya kalkışmaktadır.

Aynı mekanı paylaşanlar, aynı sokağı paylaşanlar, hatta aynı evi paylaşanlar giderek birbirlerine yabancılaşıyorlar. Birbirlerinden bir şekilde uzaklaşıyorlar.

Bu yabancılık da onları yalnızlığa zorluyor. Bu bir tür mecburiyetten inzivâdır ki bu da istenmeyen bir şeydir.

Hüseyin K. Ece
09.12.2019
Zaandam/Hollanda

……….

Bir vicdan arıyorum!..

Merhameti olmayan, zalim ve gaddarlara “vicdansız” derler. Gerçekten böylelerinin vicdanı yok mu, yoksa vicdanları körelmiş mi?

Hüseyin K. ECE / HOLLANDA-ZAANDAM

Suç işleyip de sonradan acı acı pişman olma hakkında da “vicdan azabı duymak” deyimi kullanılır.

Türkçe sözlükler vicdanı şöyle tarif ediyorlar:

“İyiyi kötüden, hayrı şerden ayırmayı sağlayan iç duygu, ahlâk şuuru. His, duygu. Din, inanç.

Vicdan azabı: Fena bir hareketten ötürü duyulan rahatsızlık, üzüntü. Vicdan borcu: Vicdan sahibi kimsenin yapması gereken iş.” (M. Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, s: 1720)

“Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç” (TDK, Türkçe Sözlük, 2/1561)

Vicdan, kalbin bir fonksiyonudur. Buna siz “derin yürek” de diyebilirsiniz. İnsanın içindeki insaf ve merhametin ortaya çıkmasını sağlayan duygudur. O insanın içindeki âdil hakemdir. Vicdan genellikle insafla hareket eder, adâletle karar verir.

İnsanı yaratan herkesin içine, yani kalbinin derinliklerine vicdan duygusunu yerleştirir. Vicdansız insan olmaz. Birisine ‘vicdansız’ demek, vicdanı yok demek değil, vicdanını çalıştırmıyor, vicdanının sesini dinlemiyor demektir.

Herkesin vicdanı var da bu kadar kötülük neden oluyor, bu kadar zalim niye var?

Herkesin vicdanı var da, bazıları neden haksızlık yapıyorlar, neden gaddarca hareket ediyorlar?

Neden bazıları bazılarına işkence ediyor?

Neden bazıları diğerlerinin hakkına göz kırpmadan tecavüz ediyor?

Niçin bazılarının vicdanı başkalarını aldatırken, başkasına zarar verirken, başkasını ezerken zerre kadar sızlamıyor?

Neden birileri birilerini acımazsızca katledebiliyor vicdanı var olmasına rağmen?

Nasıl oluyor da birileri kendi çıkarı için başkalarına zarar verebiliyor?

Neden bazıları kendi mutluluğunu başkalarının felâketi üzerine bina etmeye kalkışıyor? Onun vicdanı yok mu?

Var, onun da vicdanı var. Ama ne yazık ki vicdanı devre dışı. Ne yazık ki bütün bu kötülükleri yapanların vicdanlarının üzeri kapalı, kalbin derinliklerine gömülmüş. Vicdan işlevini yerine getiremiyor. Harekete geçmek istiyor, yanlışa yanlış demeye yelteniyor, yapılanın zulüm olduğunu demek için ağzını açmaya çalışıyor. Ama sahibi onun ağzını tıkıyor, konuşmasına, işlevini yapmasına izin vermiyor.

Allah (cc) insanı yaratırken ona bir yürek verdiği gibi, yüreğin bir işlevi olarak da bir vicdan veriyor. Vicdan zaten kelime anlamıyla, insanın içinde var olan (mevcut olan) hakem, adâlet ve insaf duygusu demektir.

Ancak vicdanın görevini yapabilmesi için aklın Hakikatten ders alması, ona teslim olması lazım. Kalbi Hakikatin nurunun aydınlatması lazım. Hevâsına, yani nefsin aşırı isteklerinin peşine takılmış bir akıl, yalana (bâtıla) teslim olmuş bir yürek vicdanı köreltir.

Çıkarından, zevkinden, kârından, nefsinin arzularından başka kutsal tanımayan kişilerin vicdanlıları bastırılmış, boğulmuş demektir. Yüreklerde, ‘yaptığımın cezasını çekerim, işlediğim hatalar bedbahtlık ve kötü sonuç olarak geriye döner’ diye korkmayan bir yürekte vicdanî duygu azalır. Hırs ve tamah (açgözlülük), haksız taraftarlık (asabiyye/fanatizm), ideolojik saplantılar, ırkçılık (şovenizm), üstün olma yarışları ve maddeye sahip olmaktan başka bir amaç gözetmemek vicdanın önünde ciddi engellerdir.

Tüyler ürperten bir cinayet, işkence, acımasız saldırılar ve katliamlar hakkında; “bunu yapanların vicdanı hiç mi sızlamadı? deriz. “Vicdansızlar bakın, bunu da yaptılar” deriz. Kötülükleri kolaylıkla yapanlar için “bunlarda hiç mi vicdan azabı yok” deriz.

Vicdanları var, ama nerede?

Böyleleri vicdanlarını çalıştırmıyorlar. Onu faal hâle getirecek sorumluluk duygusundan ve Hakikat ışığından mahrumlar. Yaptıklarının hesabını vereceklerini ya unutuyorlar, ya da inanmıyorlar.

Peygamber (sav) iyiliği ve kötülüğü tarif ederken şöyle nefis bir benzetme yapıyor: “Üstün iyilik (birr), ahlâk güzelliğidir. Kötülük (ism) ise, nefsinde yani vicdanında) sıkıntı doğuran ve insanların duymasını istemediğin şeydir.” (Müslim, Birr/14)

Vicdanın insan bünyesinde ne denli önemli olduğu açıklama konusunda da şöyle buyuruyor: “Fetva verenler (veya karar verenler) sana bir konuda fetva verseler de (ya da senin için bir karar verseler de), sen yine de vicdanına danış.” (Darimî, Büyu’/2)

Yapılan kötülüğün arkasından üzülmek, pişmanlık duymak, ya da kötülüğe kötülük, zalime zalim, haksızlığa haksızlık diyebilmek ile mü’min olmak arasında bağlantı kuruluyor. İman eden bir kalp, âdil karar vermeli, insaf ve merhametli olmalı. Yani vicdanı aktif tutmalıdır.

Kur’an selîm kalplerden bahsediyor. Yani kötülüklerden arınmış, nefsanî meyillerden uzak, iyi düşünen, Hakikate teslim olmuş, Hakikat üzere hareket eden bir kalp. Buna kalpteki vicdan demek mümkün.

Kur’an şöyle diyor: “O gün malın/mülkün ve evlâdın bir faydası olmaz. Ancak selîm bir kalple Allah’ın huzuruna çıkanlar müstesna.” (Şuarâ 26/88-89)

Bu gerçeği bir şair şiir diliyle şöyle ifade ediyor:

“Sanma ey hâce kim senden zer ü sîm isterler.

Yevme lâ yenfeu’da kalb-i selîm isterler.”

(Ey hacı o hiç bir şeyin fayda vermediği günde senden altın ve gümüş değil, selîm kalp isterler)

Peygamber (sav) ise bir duasında Allah’tan bunu istiyor: “Allah’ım, Sen’den dinde sebat, doğru söyleyen bir dil ve selîm kalp istiyorum.” (Tirmizî, Deavat/23 no: 3407)

Bu dünyada vicdanlı hareket edenlerin kalpleri de Âhiret hayatına selîm olarak gelir. Ancak bu dünyada Hakikatten uzak, kin, nefret, kötülük duygularıyla dolu, başkalarıyla ilişkilerinde sürekli haksızlık yapan, başkaları hakkında karar verirler taraf tutan, bu körelmiş vicdanıyla Âhirete selîm bir kalp ile gelemez.

İnsan öncelikle bu dünyada selîm bir kalbe sahip olmalı ki, o kalbin derinliklerinde vicdan olsun. Vicdan aktif hale gelsin. Adâletle hükmetsin, âdil hakem olsun. İnsaf ve merhametle muamele etsin. Başkalarıyla ilişkilerinde davranışlarında hep empati yapsın, onların yerine kendisini koysun.

“Kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmasın.”

“ Kendisi için istediği şeyi başkaları için de istesin”.

İşte bunları da ancak selîm bir kalp, temiz vicdan sahipleri düşünür.

Keşke herkes böyle bir vicdana sahip olsa.

Keşke herkesin vicdanı bu şekilde aktif olsa.

O zaman suçlar, cinayetler, haksızlıklar, zulümler, saldırılar, sömürüler, baskılar, adam kayırmalar, rüşvet ve torpille iş görmeler, işgaller, hırsızlıklar, soygunlar, hakaretler, gıybetler, iftiralar, dışlamalar ve istismarlar en aza iner.

Bazen, neredesin ey vicdan diye haykırmak gerekir.

Mürüvvet-Mend ne ola ki

-Mürüvvet/mürüvvet-mend ne demektir?

“Muzaffer vakt-i fursatta adûdan intikam almaz

Mürüvvet-mend olan nâ-kâmi-i düşmanla kâm almaz… “

Hüseyin K. ECE / HOLLANDA-ZAANDAM

Koca Ragıp Paşa “mürüvvet-mend”i şiirinde böyle kullanıyor. Yani bugünün diliyle diyor ki: “Müzaffer, hasmına karşı zafer kazanan eline fırsat geçince düşmandan intikam almaz. Ya da zafere ulaşan, fırsatını bulunca düşmandan intikam almaz. İnsaniyetli olan dileğine kavuşmamış düşmanla mutlu olmaz”.

Burada geçen “mürüvvet-mend” kelimesi artık kullanılmıyor. Aynı zamanda bir ahlâk terimi olan bu kelimeye daha yakından bakalım.

Mürüvvetin aslı Arapça’da ‘el-mer’u’dur. Bu da adam, erkek; bunun dişil formu ‘el-mer’etü’ kadın demektir.

Bu kökten gelen ‘el-mür’etü veya el-mürü’et: Tam erkeklik. İnsanlık. Cesaret. Vakar anlamlarına gelir. (Sarı, M. el-Mevârid, s: 1422)

Osmanlı Türkçesinde mürüvvet şeklinde telaffuz edilen bu kelime Arapça’da: el-murû’etü şeklinde söylenir. Bunun karşılığı da insanlık demektir. Ahnef isimli dil bilginine sormuşlar: mürû’et nedir. Demiş ki iffetli ve becerili olmaktır. Bir başkası da murû’et; Açıktan yapmaktan utandığın bir şeyi gizlide de yapmamaktır.” (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 14/44)

Kelimenin sonundaki ‘mend-li eki’ kelimelerin sonuna getirilerek “sahip” mânasına edattır. Bununla yapılmış bir kaç örnek var. Mesela; Derd-mend: Dertli. Hirede-mend: akıllı. Sud-mend: faydalı gibi. (Devellioğlu, F. Osmanlıca-Türkçe Lûgat, s: 614)) Hisse-mend: Hissesi olan.

Bakalım sözlükler mürüvveti nasıl açıklıyorlar.

Mürüvvet: Mertlik, cömertlik. (Farsça Sözlük, s: 322)

Mürüvvet; 1.Erlik, kahramanlık, yiğitlik, insaniyet, adamlık, cömertlik. 2. Erkek veya kız evlat yüzünden tadılan sevinç.

Mürüvvetkârâne: Mürüvvetliye yakışır şekilde, mertçe, yiğitçe. (Doğan, D. M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1202)

Mürüvvet ile yapılan bir kaç deyim:

Mürüvvet etmek (eylemek):Cömertlik etmek, iyilik etmek, adamlık göstermek.

Mürüvvete endâze olmaz: İhsanın, cömertliğin sınırı olmaz.

Mürüvvetini görmek: Yetişmiş evladının sevinçli günlerini görmek.

Mürüvvetli: Mürüvvet sahibi, insaniyetli, iyiliksever.

Mürüvvetmend: Mürüvvetli.

Mürüvvetsiz: Mürüvveti olmayan, insaniyetsiz. (Doğan, D. M. Büyük Türkçe Sözlük, s: 1203)

Mürüvvet: İnsaniyet, mertlik, yiğitlik. 2. Cömertli, iyiliksever. 3.Kadın adı.

Mürüvvetmend: 1:İnsaniyetli, 2.Cömert, iyiliksever. (Devellioğlu, F. Osmanlıca-Türkçe Lûgat, s: 736)

-Şiirlerde mürüvvet veya mürüvvetmend kelimesi.

Mürüvvetsiz beyden yeğdir dört köşen

Arkam sensin, kalem sensin dağlar hey” (Köroğlu)

Seni sevenlerle sen ülfet eyle
Kadrin bilmeyenden kaç gayret eyle
Perişan halime mürüvvet eyle
Ağlatma sevdiğim Dertli kemteri”

Perişan halime mürüvvet eyle” (Dertli)

Sen şâh-ı merdânsın mürüvvet eyle 
Benim için şaha bir minnet eyle 
Perişan hâlime merhamet eyle 
Bize de bir dertli Celâli derler” (Celâlî Baba)

Sana kaldı mürüvvet senden özge hiç kimsem yok
Gözüm canım efendim sevdiğim devletli sultanım” (Fuzûlî)

Aman hey erenler mürüvvet sizden
Öksüzem garibem ihsana geldim
Bu yetim halime merhamet eyle
Ağlayı ağlayı meydana geldim” (Şah Hatâyî)

Görüldüğü gibi şairler bu şiirlerinde ‘mürüvveti’i genel olarak yardım, ilgi ve birilerinin yanlış olarak himmet dedikleri şey anlamında kullanıyorlar. Aşağıdaki satırların yazarı da mürüvveti meded ile birlikte kullandığına göre onu aynı manada kullanmış.

Şüphesiz bu mürüvvet için isabetli ve yeterli bir mana değildir.

Yine efkârlıyım yine dertliyim
Meded 
mürüvvet senden pirim ya Ali
Kederler çökmüş ahû zârdayım
Meded 
mürüvvet senden pirim ya Ali

….

Dört temelden inşa oldu binamız
Kırk makamdan yürür bizim erk
ânımız
Alnımız pak nûrdur secdegâhımız
Meded 
mürüvvet senden pirim ya Ali

Kırkdabir’im ehl-i beyti bilmeyen
Kâmil olmaz Hakkı kulda görmeyen
Ateş içinde kulu Hak eyleyen
Meded 
mürüvvet senden pirim ya Ali (Kırkdabir)”

Birisi de mürüvveti Peygamber’den meded umma anlamında

kullanıyor.

Kimim var hazretinden gayri arz eyleyim hâlim,
Yüce zâtına âiddir mürüvvet, yâ Rasûlâllah!”
 (Adlî)

Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen ve en muhteşem

ahlâka sahip olmakla övülen (Kalem 68/4) hz. Muhammed (sav) aynı zamanda insanlığın, insanca davranmanın, diğerğâmlığın, yiğitliğin ve vakarın da timsâlidir.

“Garip ile yetîme mürüvvetli Muhammed” (Ahmed Yesevî) (https://www.yuzaki.com/2008/05/adlari-gibi-hasletler-de-unutuluyor-mu-muruvvetsiz-kulluk-olmaz/)

Sehî Bey’e göre mazluma yardım etmek için insanlık duygusuna sahip olmak yeterlidir. Bunun için kişinin zengin, makam sahibi, eli dönen birisi olması gerekmez.

Şu demde kim olasın sâavz-ı Kevser’de

Mürüvvet it baña da itme senden istikrâh” (Sehî Bey)

Diyor ki “(Ey susuzlara su sunan! Kevser havuzunda sâkî olduğunda benden iğrenme, bana da orada yiğitliğini göster.” (https://dergipark.org.tr/download/article-file/227558)

Koca Râgıb Paşa’ya göre mürüvvet-mend, yani yiğit/mert insan mağlup ettiği düşmandan intikam almaz, onu bağışlar, insana değer verir, düşkün kimselerin bu halinde mutluluk duymaz, birisinin bahtının iyi olması, ayağının kayması onu sevindirmez.

Muzaffer vakt-i fursatta adûdan intikâm almaz 

Mürüvvet-mend olan nâkami-i düşmenle kâm almaz” (Koca Râgıb Paşa)

Günümüzün Türkçesiyle şöyle: “Galip gelen, fırsat zamanında düşmandan öç almaz; mert olan, kalbinde insanlık duygusu taşıyan, düşmanının bahtsızlığıyla muradına ermiş olmaz.”http://www.gelisimveinsan.com/stk/-konuyla-ilgili-secilmis-beyitler/

-Mürüvvetmend olalım, âdil, nâzik ve insaflı olalım

Biliyoruz bu kelime Türkçe sözlüklerden göç etti, eski kelime yaftasını çoktan yedi. Geriye “çocuğunun mürüvvetini” görme deyimini bırakarak. Bu deyimden dolayı galiba bazıları mürüvveti evlilik zannediyorlar. Çünkü bu deyimle kasedilen şey; “evladın evlenip yuvası kurması, çoluk çocuk sahibi olması”dır.

Her ne kadar bu kelime artık günümüz Türkçesinde kulllanılmasa da ifade ettiği mana çok güzel. Hem ahlâki hem sosyal. Hem imanla hem vicdanla irtibatlı. Hem merhametle alakalı, hem mertlik ve yiğitlikle. Kişiye fıtratını, insanlık mayasını, âdemiyyet yönünü hatırlatıyor.

Mürüvvetin manasını bir daha düşünelim. Mürüvvetin tek bir anlamı yok. İsaniyet, adamlık, mertlik, erlik, cömertlik, iyilik… gibi güzel hasletleri ifade ediyor.

Bir insan hakkında haklı olarak “dini bütün, ibadetlerinde dikkatli bir adam ama dvranışları iyi değil, çevresi onun ahlâkından memnun değil” diye bir kanaatin olması güzel bir şey değildir. İman iddiasında bulunan, takvalı olmak çabasında olan bir kimsenin hakkındaki kamuyo kanaati, daha doğrusu ilişkide olduğu kimselerin –âdil ve insaflı iseler- şehâdeti önemlidir.

Ama birisi hakkında da “evet dini hayatı zayıf, ibadetlerini tam yapamıyor ama mürüvvetli, mürüvvet-mend bir adam” deniyorsa, bu alkışlanacak bir şeydir.

Şüphesiz en güzeli kişinin iman iddiasıyla birlikte hem imanın gereği ibadetlerini hakkıyla yerine getirmesi, hem güzel ahlâklı olması, hem de mürüvvet sahibi olması, yani insaniyetli, iyilik sever, yiğit ve vakur olmasıdır.

İman zaten kişinin dürüst, ahlâklı, iyiliksever, merhametli, şefkatli, sağlam karakterli, vakarlı olmasını gerektirir. İman mü’mine; “kendin için istediğini diğer insanlar için de iste” der.

Bütün bunlar insaniyettir, iyi insan olmanın, yiğit ve er, adam gibi adam olmanın gereğidir, yani mürüvvend-mend olmaktır.

Mürüvvetli olmak aynı zamanda İslâmda ibadettir. Zira sonuçta bunun gereğini yapan dinde emredilen; infaktan tutunuz ciddi olmaya, korkak olmamaktan tutunuz çıkar karşısında eğilmemeye, iyilik etmekten tutunuz vicdan sahibi olmaya kadar pek çok emri de yerine getirmiş olur.

Hatırlamak gerekir ki mürüvvet ahlâkı ibadet bilinciyle güçleşir. Her ne kadar gayr-i müslimler arasında mürüvvetli kimseler çıksa da, İslâm kendi bağlılarına mürüvvet sahibi olmayı emreder. Yani onların iyi insan, güzel ahlâk sahibi, cömert ve iyilik sever, cesur ve yiğit, intikamcı değil affedici, değersiz işlerin değil, kaliteli hedeflerin peşinde olgun insan olmalarını ister.

Mürüvvet-mend olmak, insaniyetli olmak, insana yakışan, ya da insanın bünyesine yerleştirilen insanî özellikleri hayatlaştırmak demektir.

Derler ki “iyiliğe iyilik her kişinin kârı, ama kötülüğe iyilik er kişinin kârı”dır.

İşte mürüvvet-mend olmak da böyledir. Mürüvvetli olmak er kişilerin, yiğitlerin, yüce hedeflere sevdalı civanmert kişilerin kârıdır. Hani “insanlık budur” derler ya: İşte o, âdemlik.

Kur’an’da adalet de var, kıst da. Adalet dengeli ve eşit davranmak, kıst ise daha fazlasını vermek, kendi hakkından vazgeçmektir. Kur’an böylelerine “muksıd” diyor. İşte bu anlayış mürüvvettir.

… Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın (gerekirse hakkınızdan feragat edin). Çünkü Allah, böyle adaletli davrananları sever.” (Hucurât 49/9. Ayrıca bkz: Nisâ 4/135. Mâide 5/8, 42. Mümtahine 60/8)

Kendisi ihtiyaç sahibi olduğu halde başkasının ihtiyacını gidermeye, başkasını kendine tercih etmeye “îsar” der ve bunu teşvik eder.

Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler…” (Haşr 59/9)

Bir âyette deniyor ki: “Allah, adaleti ve ihsanı emreder…” (Nahl 16/90) Adalet elbette olması, yapılması gerekendir. Ancak “ihsan etmek” bunda öte daha güzel bir haslettir. İhsan bir taraftan inançtaki bilinci, bir taraftan her işi güzel yapmayı, bir taraftan da vermeyi, cömertliği, iyilik etmeyi, civanmertliği, insanî davranışları ifade eder. Bu da bir yönüyle mürüvvet-mend olmaktır.

-Ezcümle

Her ne kadar “mürüvvet veya mürüvvet-mend” kelimeleri bugün kullanılmasa bile ifade ettikleri anlam korunmalı, yaşatılmalı.

Hüseyin K. Ece

24.06.2019

Zaandam

……………

Hoşca bak zatına!..

-İnsan sorusu

Hüseyin K. ECE / HOLLANDA-ZAANDAM

Şair şöyle demiş :

*Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdûm-i dîde-i ekvan olan âdemsin sen

(Kendine hoşça ve dikkatlice bak, sen âlemin özüsün, sen kainatın gözbebeği olan insansın.)

İnsan, insanı çok meşgul etmiştir.

Bazı insanlar, diğer bazılarının yüzünden kendini tanıyamadığı için, hem kendi gerçeğinden uzaklaşmış, hem Yaratıcısından.

Bundan dolayı haddini bilememiş, görevlerini ihmal etmiş ve hayatını cennete çevirememiş.

İnsanı tanımayan insanların diğer insanlara ettiğini, en azılı düşmanı şeytan bile yapamamış.

İnsan insanı anlamaya çalışmış tarihten beri. Bilim ve felsefe ile, ya da başka araçlarla. İnsana meşhur filozoflardan; kimisi konuşan hayvan,

kimisi biyolojik varlık,

kimisi ötekinin kurdu,

kimisi öğrenen hayvan,

kimisi kazanan hayvan,

kimisi düşünen hayvan,

kimisi toplumsal hayvan,

kimisi eleştiren hayvan,

kimisi çıkarını düşünen hayvan,

kimisi tutarsız hayvan,

kimisi itiraz eden hayvan,

kimisi mücadele eden hayvan,

kimisi araç yapan hayvan,

kimisi seven hayvan ve daha bir sürü bir şeyler demişler.

Tarihten beri, müslüman veya gayr-i müslim bilginler ve filozoflar kendi ideolojileri açısından insanı anlamaya ve tarif etmeye çalıştılar. “İnsan nedir?” sorusuna kendilerine göre cevap verdiler. İnsan için meçhul olan insanı anlamaya, anlatmaya çalıştılar. Ancak kesin bir sonuca ulaşamadılar. Söyledikleri genellikle birbirini yalanlamaktan öteye gidememiş.

Bir akıllı gayr-i müslim de «İnsan, Bu Meçhul» deyip teslim bayrağını çekmiş.

Herkesin kabul edeceği, “insan hakkında bunca laf edildi ama falancanın tarifi yeterli oldu” diyebileceği bir sonuç yok. “Ben neyim, kimim, nereden geldim nereye gidiyorum, niçin varım, görevim nedir, hayat niçin var, madem ki elem var öyleyse hayat niye var” gibi soruları sormaya devam edecekler.

Dikkat edilirse bu tariflerin hepsi insanı öyle veya böyle «hayvan» olarak niteliyor. İnsana canlı anlamında hayvan dense sorun yok. Zira Arapça’da hayvan aynı zamanda canlı demektir. (bkz: Ankebût 29/64) Ama öyle değil, insanı biyolojisi gelişmiş, bazı yeteneklerinden dolayı diğer hayvanlardan farklı olarak düşünmüşler.

Ama vahiy, yani âlemlerin Rabbi Allah’tan gelen hakikat insanı da, konumu da en isabetli şekilde ortaya koyuyor.

Vahyin hakikatlerine sağır olanlar, o bilinmezlik vadisinde şaşkın şaşkın dolaşmaya, kendi konumlarına cevap aramaya devam edecekler. Vahye sırtını dönenler varlığa, var oluşun hikmetine, o varlık içerisinde kendi yerlerinin ne olduğunu tatmin edici bir cevap bulamayacaklar. Zira insan gerçeğine, insanın var oluş sebebine; insanı var edenin bak dediği yerden bakmayan, insan yani kendi gerçeğini idrak edemez.

Vahiy insanı da, varlığı da, ölümü ve hayatı da tarif ediyor. Hepsinin bir anlamı, bir yeri, bir işlevi var diyor. Yaratıcı olmadan, Yaratıcının bildirdiği hakikatin bilgisi olmadan varlığın bir anlamı olmadığı gibi, onu anlamanın da imkanı yoktur. Yaratıcıya rağmen, onun yarattığını anlamak, kendi gerçeğini anlamlandırmak… Mümkün değil.

– Hakikate göre insan

İnsan Arapça ‘ins’ kelimesinden türetilmiştir. Beşer veya insan topluluğu anlamına gelen ‘ins’; daha ziyade insan türünü ifade etmekte olup bu türün erkek veya dişi her ferdine insî/enesî yahut ‘insan’ denmektedir.

Kelimenin aslının ‘unutmak’ anlamındaki nesy’den ‘nisyân’ olduğu da ileri sürülmüştür. Böyle düşünenler sahabeden İbni Abbas’a nisbet edilen, “İnsan ahdini unutması sebebiyle bu ismi almıştır” şeklindeki rivâyete dayanırlar.

İnsan kelimesi ‘üns’ ile de irtibatlandırılmıştır. ‘Alışmak, uyum sağlamak’ anlamına gelen ‘üns’ Türkçe’de ‘ünsiyet’ olarak kullanılmaktadır. ‘Teennüs’; ‘insan olmak’ mânasına gelirken ‘isti’nâs’; ‘cana yakın olma, vahşi hayvanın evcilleşmesi’ anlamı taşımaktadır.

Aynı kökten gelen ‘enes” vahşetin karşıtıdır.

Bazılarına göre insana bu ismin verilmesi, hemcinsleriyle birlikte uyum halinde yaşayabilmesiyle ilgilidir. İnsanın ‘yaratılışı itibariyle sosyal varlık’ olarak tanımlanması da bundan ötürüdür.

Görüldüğü gibi o; hem ünsiyet edendir, hemcinsleriyle kaynaşandır, hem vahşi olmayandır, hem de unutabilen bir varlıktır. İnsanın daha başka özellikleri de sayılabilir. Kur’an bu varlık türüne “ins-insan” diyor. Her şeyi Allah yaratmasına rağmen mahlûkat içerisinde insana ayrı bir yer veriyor.

İnsanın bir diğer adı “beşer”dir. İlk örneği topraktan yaratılan özel bir varlık. Beşer, yani insan. Çok özel yeteneklerle donatılmış, akıl ve irade verilmiş; sonra da sorumlu kılınmış bir varlık.

Kur’an’da 65 yerde ‘insan’, 18 yerde ‘ins’, bir yerde de ‘insî’ geçmektedir. Ayrıca bir âyette ‘enâsî’, 230 yerde de ‘nâs-insanlar’ şeklinde çoğul olarak yer almaktadır.

Kur’an’da insan bütün yönleriyle ele alınmış, konuyla ilgili âyetler onun yaratılışı, mahiyeti ve yaratılış amacı, görevleri ve ulaşacağı akıbet bir bütünlük içinde sunulmuştur.

İnsan türünün ilk örneği kabul edilen hz. Âdem’le ilgili âyetlere göre Allah onu ‘iki eliyle’ yaratmış, yani ilk insanı özel bir yaratışla varlık alanına çıkarmıştır.

Aslı topraktan olan “yeryüzünün halifesi” olan bu varlığa (A’raf 7/12. Hıcr 15/26), Allah kendi ruhundan üflemiş (Hıcr 15/29), ona ‘isimlerin tamamını’ öğretmiş (Bekara 2/31), bu isimlerin gösterdiği varlık şemasını kavratmış, nihayet meleklerin insana secde etmesini istemiştir. İnsan Yaratıcının öğrettiği isimlerle hayatını sürdürüyor, eşyayı tanıyor, bilgiye ulaşıyor, bilgiyi üretiyor ve kullanıyor.

İnsanın yapısında iyiyi seçmek de, kötülüğü seçmek kabiliyeti var. Fıtratına (tabii yapısına) bu yetenek, en insanî özellik olarak yerleştirildi. Kişi akıllı ve ergen olduktan sonra isterse fıtratındaki güzelliği keşfeder ve geliştirir, isterse bu güzelliğin üzerini örter.

O kendi tercihi ile iyi insan olabildiği gibi, kötü insan da olabilir. (Şems 91/9) Kendi yaptıklarına göre mutluluğu da kazanabilir, badbahtlığı (mutsuzluğu) da.

İnsan yine kendi tercihi ile –sonucuna katlanmak şartıyla- inanabilir de, inkârcı da olabilir. Şükreden birisi olabileceği gbi nankör birisi de olabilir. (İnsan 76/3)

İnsanın topraktan veya topraktan süzülmüş özlerden yaratılması onun süflî yönüne, bir nevi hayvanlık (biyolojik) tarafına; ona üflenen ilâhi nefha (ruh) ise onun ulvî (insanî) yönüne işarettir. Kişi hangi tarafına ağırlık verirse, hayatında o taraf karakter olarak öne çıkar. Ya –manen- yücelerin yücesine tırmanır, ya da aşağıların aşağısına yuvarlanır. (Tîn 95/4-5)

İlk insanın eşiyle birlikte cennetten çıkarılış öyküsü bir yandan insanın zaaflarına, öte yandan sonunda yeryüzünde halife kılınacak olan bu seçkin varlığın kaderine işaret etmektedir.

Sonuçta Kur’an’a göre insan en güzel bir biçimde yaratılmış seçkin bir varlıktır. Özel yetenekleri olduğu gibi özel görevleri de vardır. Şereflidir, değerlidir. Bu nedenle o sıradan bir varlık, eşya ya da bilinen hayvan değil, insandır, Âdemoğlu beşerdir.

Hüseyin K. Ece/Zaandam

Baharın gelişini bekleyen nergis!..

Şeyhulislâm Yahya bir gazelinde şöyle diyor:

Zaman gelür yine zerrin kadeh alur eline

Çemende nerkis-i şehlâ heman bahara bakar”

Hüseyin K. ECE / HOLLANDA-ZAANDAM

Bugünün Türkçesiyle; “Bahçede hep baharın geleceğine bakan, onu bekleyen şehlâ (baygın) bakışlı nergis, zaman gelir, eline yine altın kadeh alır (sarı sarı açılır).”

Divan edebiyatında nergis çiçeği biçiminden ve renginden dolayı kadehe benzetilir. Nergisin eline altınlı, altın renginde kadeh alması, bahar gelince açılarak bir kadeh şekline girmesi, ya da sarı sarı açılması demektir. (N. H. Onan, Divan Şiiri Antolojisi, s: 290)

Mitolojiye göre Narsisi güzel ama aşktan anlamayan bir delikanlı imiş. Onu sevenler onu tanrılarına şikayet etmişler. Aldığı ceza yüzünden bir günsuda kendi aksini görüp aşık olup. Ama ne yazık ki kendini sitayişle seyrederken suya atlayıp ve boğulmuş. Vücudu çürümüş ve yerinde göze benzer güzel çiçekler büyümüş. İşte nergiz çiçeği o çiek imiş.

Doğu efsanelerine göre Gül ile nergiz arasında bir aşk yaşanmış. Bu nlardan nergiz göz şeklşine bir çeçeğe benzetilmi, kıyamete jkadar hicran ve intizar çekmeye mahkumm edilmiş.

Bütün hu efsanelerde nergiz ile göz arasında yakın bir ilişki vardır. Sevgilinin gözü nergistir. Baygın (şehlâ) bakar, intizar çeker.

“Gül hasretinle yollara tutsun kulağını

Nergis gibi kıyâmete dek çeksin intizar” Bâki.

“Aceb mi tutsa el üstünde nergisi dildâr

Ezelden aralarında göz aşinâlığı var” Nâdirî” (Pala, İskender. Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, s: 388)

Nergis çiçeklerden bir çiçek. Baharın gelmesini bekliyor, kendisi hakkında uydurulan efsanelerden haberi olmaksızın. Sevgilinin gözüne benzetildiği bilmeksizin. Hem de uzun zamandan beri bekliyor.

Nergiz baharın geleceğinden de emin. Bahar eninde sonunda gelecek. Kış bitecek. –eğer varsa- karlar eriyecek. Havaya, suya ve toprağa cemre düşecek. Baharın gelmesini baygın bakışı ile bekleyen bu çiçek sevinecek. Zaten ona şehlâ (baygın) bakışlı denilmesini sebebi de baharın gelmesini beklemekten dolayı duyduğu telaş, heyecan ve şaşkınlıktır.

Baharın gelmesi ile bu çiçek de açılacak, göverecek, sarı sarı görüntüler salacak. Şair nergisin açılışını sarı bir kadehe benzetiyor. Bu hem onun rengine, hem onun açılırken aldığı şekle, hem de bir sevinç kaynağı oluşuna vurgudur. Öyle ya, ya bir bahçede, ya bir saksıda, ya tabiatta, baharla açılan çiçekler bakanlar için bir sevinç sebebi olurlar. Şair bunu baharı bekleyen nergis çiçeğinin sürûru olarak anlatıyor.

Aslında nergis burada bir semboldür. Şair baharı, onun gelişi ile toprağın, çiçeklerin, ağaçların canlanışını tek bir çiçeğin açışıyla anlatmaya çalışıyor. Yoksa tabiatta sayısız çiçek, sayısız bitki var. Şüphesiz baharda hepsi bir şekilde canlanıyor, tomurcuk ve yaprak açıyor, dal budak salıyor.

Bahar en güzel mevsim (mi) dir. Pek çoklarında göre öyle. Bahar en güzel mevsimdir. Yılı dört mevsime bölmüşler. Her bir bölümüne yaz, bir bölümüne sonbahar (güz), bir bölümüne kış ve bir bölümüne de bahar demişler. Sonra da baharı içlerinden en güzel mevsim olarak seçmişler. Bunların arasında baharın ayrı bir yeri var demişler.

Türkçe edebiyatta üzerine sayısız şiirler yazılmış, türküler söylenmiş, sevinçler, muştular, mutluluklar bahara benzetilmiş. Kültürümüzde bahar doğuşu, süslenmeyi, tazyin olmayı; sonbahar (güz), özellikle Eylûl ayı ise hüznü, üzüntüyü ve ölümü simgeler. Şairler ayrılığı, firakı ve ölümü daha çok eylûl şiirleri ile anlatmışlar. Hele de hüznü. Hüzün üzüntü, gam keder, yas veya kahrolma değil, başka bir duygudur. Biraz acı, biraz iç burukluğu, biraz da özlem. İçinde üzüntü de olan bir iç burukluğu.

Baharın üzerinde neden bu kadar duruluyor acaba?

Çünkü bahar dirilişin, canlanışın, yeniden doğuşun, uyanmanın, toparlanmanın zamanıdır.

Bahar, sanki geceden sonra fecrin doğuşu gibidir.

Bahar, kasvetli günlerin ardından sevinçli zamanları simgeler.

Bahar kamramsarlıktan sonra açılımı, umudu, ümitvar olmayı hatırlatır.

Bahar, sanki ölümdem sonra hayat. Hastalıktan sonra ifakat bulma. Baygınlıktan sonra yeniden ayılma. Hüzünden sonra sürûr. Ayrılıktan sonra kavuşma (vuslat).

Baharda tabiatın yeniden canlanışı beraberinde pek çok mesaj ve haber getirir. Demek ki kış geçici imiş. Demek ki hava soğuk olsa da, çevrede bembeyaz bir dünya olsa da hepsi geçici. İleride bahar, ileride canlanış var, ileride diriliş var. Bahar herkese; “umudunuzu yitirmeyin, gelecek daha canlı, daha güzel, daha aydınlık” der.

Baharın gelişi, aynı zamanda karamsarlığa, umutsuzluğa, iç daralmasına, iç burukluğuna bir direniştir. Zor şartlara teslim olmayıştır. Bahar güzellik, iç ferahlığı, muştudur. Onun için bahar,diğer mevsimlere göre daha çok sevilir.

Baharın gelmesini bekleyen, daha doğrusu mevsimlerin farkında olan için baharın gelişi bayram olur. Ona gönüllerde, evlerde, şiir ve yazılarda, bağ ve bahçelerde yer açılır.

Ama unutmamak gerekir ki bahar da her şey gibi ebedi değil, geçici. Onun belli bir mevsimi var. Saat, günler, haftalar geçecek bahar da geçip gidecek. Ta ki bir gün sıranın kendisine geleceği güne kadar. Yerini kardeşi yaza bırakarak.

Bu da baharın başka bir mesajı. “Ey insan aldanma benim güzelliğime, parıltılarıma, neşe ve huzur kynağı oluşuma, ben de her şey gibi faniyim, kalıcı değilim. Beni de bu ger.eği bilerek sev, gör ve değerlendir,

Tıpkı başka bir şairin dediği gibi:

“Ârif isen bil ki bir gün lâlezâr elden gider

Erişir fasl-ı hâzân bağ u bahar elden gider. – Eğer bilgi ve anlayış sahibi isen bil ki; günün birinde güz mevsimi gelir, sahip olduğun gül bahçesi, bağ ve bahar elden çıkıp gider.”

Günlerinizin ve gönüllerinizin bahar mevsimi gibi olması dileğiyle…

Hüseyin K. Ece

25.02.2013

Zaandam

 

Ömür Denilen Nakit

16. Yüzyıl şairlerinden Zâtî bir beytinde şöyle diyor:

Sanmanuz kim kocalık bükdü belin Zâtînin

Nakd-i ömrün yitirmiş eğilmiş anı arar”

Hüseyin K. ECE www.huseyin-k-ece-omur

Şair Zâtî şöyle demek istiyor: “Zannetmeyin ki Zâtî’nin belini böyle ihtiyarlık bükmüştür. Hayır o ömür denilen nakiti kaybetmiş de eğilmiş onu arıyor.”

Ne kadar harika bir benzetme. Ne kadar doğru sözler.

İhtiyarlık zaten insanın belini bükmez mi?

İnsan yavaş yavaş yaşlanır, yavaş yavaş zayıflar, yavaş yavaş çöker. Giderek beli kamburlaşır, iki büklüm olur. Çalışmaktan, hızlı hareket etmekten, hatta yürümekten aciz kalır. Gücü azalır da bazen ayakta duracak mecali kalmaz.

Bu yüzden pek çok yaşlı yürüyebilmek için baston arar. Bastonuna dayanarak yürüyebilir. Bastonu olmasa düşecek hale gelir. İhtiyarlığın kimi halleri böyle.

Bunlar bilinen şeyler.

Herkesi ecel daha önce yakalamasa yaşlanınca bu durumlarla karşılaşması kaçınılmaz. Hayatın kanunu böyle, insan için belirlenen kader (ölçü) böyle.

İnsan hep çocuk kalmadığı gibi, hep genç de kalmıyor. Yaş ilerliyor, ihtiyarlık çağına ulaşıyor. Güç kuvvet gidiyor, yerine güçsüzlük ve zayıflık geliyor. Dik ve kaya gibi duran o gürbüz vücut mütevazileşiyor, yavaş yavaş eğiliyor. Nice ihtiyarların eğilip iki kat oldukları görülmüştür.

Onların belini ihtiyarlık bükmüştür. O sağlam cüsselerini yaşlılık bu hale koymuştur. Nice pehlivan yapılı gençleri ömrün sonraki yılları böylesine nahif, hafif ve güçsüz yapmıştır

Şair Zâtî bu duruma farklı açıdan yaklaşıyor.

Diyor ki: “Benim belimi büken, beni böyle iki kat eden, yere doğru eğilmeye mecbur eden ihtiyarlık, dede olmak değil. Uzaktan bana bakanlar yaşlandığım için iki kat olduğumu zannederler. Gerçek onların zannettiği gibi değil. Ben yerlerde kaybettiğim ömürü arıyorum.”

Zâtî sanki bu bir kıta şiirinde şunları da demek istiyor: “Ömür nakit para, yani servet gibidir. “Vakit nakittir” diyenlerin dediği gibi, bahası çok, değerli, kıymeti yüksek. Ama ben onu değerini bilemedim. Yerinde kullanamadım, gerekli yerlerde harcayamadım. Ömür sermayesini çarçur ettim. Har vurup harman savurdum. Altından girip üstünden çıktım. Yedim içtim, harcadım. Bu sermayenin günün birinde biteceğini düşünemedim. Gaflete düştüm, yanıldım, anlayamadım.

Gün geldi, bu değerli sermaye elimden kaydı gitti. Yavaş yavaş azalmaya başladı. Ben yine farkına varmadım, yine uyanmadım. Ama günün birinde baktım ki bu sermaye benden ayrılıp gitmiş.

Bakın dostlar, şimdi eğildim yerlerde onu arıyorum. Benim eğri, kambur, iki büklüm ama bu iki kat olmak ihtiyarlığımdan dolayı değil. Yerlerde o kaybettiğim değerleri arıyorum. Teptiğim fırsatları arıyorum. Kıymetini bilmediğim zamanlarımı arıyorum.

Bana bir ömür verilmişti. Bana bir zaman emanet edilmişti. Elime değerli bir fırsat sunulmuştu…

Ancak ben onun kıymetini anlayamadım. Öyle hızlı geçti ki… Göz açık kapayıncaya kadar… Bir saat gibi, bir gün doğuşu, bir gün batışı gibi…

Ömür sermayesi yavaş yavaş azaldı, tükenmeye yüz tuttu. Öyle bir gün geldi ki bir de baktım, onu kaybetmişim. Neden sonra anladım o kaybın değerini. Neden sonra anladım kaybettiğimin hazinenin ne demek olduğunu. Şimdi elimde baston her yürüdüğümde, iki büklüm eğilip onu yerlerde arıyorum. Siz bakmayın benim kamburuma. Bakmayın iki kat oluşuma…

Eğildim ki yerlerde ömür denilen nakit’i, hayat denen serveti, yaşantı denilen değeri, yaşam denilen fırsatı bulayım. Bütün bir ömür boyu hakkını veremediğim sermayeyi arıyorum. Derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibi, hayat içinde olup da hayatın anlamını bilmeyen gibi olamamak için, yitiğimi yeniden arıyorum.

Sanmayın ki benim belimi büken yaşlılıktır. Yerlerde bir şey arayanın beli elbette eğik olur. Ben kaybettiğim ömür denilen nakiti arıyorum, a dostlar, haberiniz ola!”

Bir başkası ömürden boşu buşuna geçen otuz yılı için şöyle diyor:

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum

Gökyüzünde habersiz, uçurtma uçurmuşum” N. F. Kısakürek

Ömrün büyük bir bölümünü boşu boşuna, yaratılış amacından uzak, gaflet içinde geçirmek bundan daha güzel nasıl anlatılabilir. Zaman gelip geçerken, günler ardı ardına giderken, ömür yavaş yavaş tükenirken gökyüzünde uçurtma uçurmakla meşgul olmak. Yani boş işlerle meşgul olup asıl yapılması gerekenleri yapmamak.

Bir başka şair ilâhi olarak da söylenilen şiirinde gafletini şöyle anlatıyor:

Ömrün bitirmiş,

Virâne miyem,

Aklın yitirmiş,

Divâne miyem”
Ya işte böyle, şaire göre ömrünü gafletle bitirmek insanı viran eder. Böyle yapanlar aklını kullanmayan divâneden başka nedir ki?

Aklınını kullanan ömür sermayesini değerini bilir. Ömrün hakkını verir, insan olarak yapması gerekenleri yapar, kendisinden sonra kötü bir şöhret değil, iyi bir isim bırakmaya çalışır, oyun-oyalanma ile geçirmez, ömrün kendisine neden verildiği anlar ve gereğini yapar.

Ne mi yapar? Ömür sermayesinin gereği ne mi?

Cevabını N. F. Kısakürek’in kıtası versin:

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir

Mezarda geçer akçe neyse, onu biriktir”

Akıllı kişi zamanında aklını kullanır da, mezarda işine yarayacak işlerle/faaliyetlerle meşgul olur. Yaşlandıktan sonra bir daha asla bulamayacağı ömür sermayesini eğilip de yerlerde aramaya kalkmaz.

Yerlerde yana yakıla ömür naktini arayanlara bir akıllı rastgelse de şöyle dese haklıdır: “Heyhat, geçti. Anlıyor musun, geçti, geç kaldın.”

Bugün bastonla olsa zoraki ayakta durabilen, iki büklüm de olsa azıcık yürüyebilen, gün gelir yere çöker kalır. Yerinden kalkamaz hale gelir. Artık yerlere ağilip ömür naktini aramayı bile beceremez. Böylesi etrafına bakar ve sonra yerinden yekinir, kalmaya çalışır, kalkamaz ve der ki, “Hele durun, şuradan bir kalkayım, neler yapacağımı size göstereceğim. Siz görürsünüz, hele şuradan bir kalkayım, neler olacak neler” der.

Der de, dediğine kendisi bile inanmaz. Der de dediğine kendisi bile güler. Boş konuştuğunu neden sonra anlar. Ona akıllı bir kimse denk gelse ve şöyle dese haklıdır: “Heyhat, geçti. Anlıyor musun, geçti, geç kaldın.”

Bu da gerçeğin itirafından başka bir şey değildir.

Bu inci gibi sözler söyleyen şair Zâtî’ye ve onun gibi ömür sermayesinin değerini ahir ömründe de olsa bilenlere selâm olsun.

admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Doğu'da 4 ilde 1063 yerleşim birimine ulaşım sağlanamıyor

Cum Şub 14 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email VAN (AA) – Van- Bitlis, Muş ve Hakkari'de kar ve tipi nedeniyle 1063 yerleşim biriminin yolu ulaşıma kapandı. Van Büyükşehir Belediyesinden yapılan açıklamaya göre, kent merkezi ve ilçelerde kar ve tipi nedeniyle 516 yerleşim yerinin yolu trafiğe kapandı. Karla mücadele ekipleri, kapalı yolları açmak […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

Bu gece ibadetiniz yazmak olsun

MAHMUT TOPTAŞ/ Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece, Sevgili Peygamberimizin dünyaya teşrifinin yıl dönümü. 12 Rabiu’l-Evvel 571 yılında Mekke’de doğan, Allah Resulü, güneş takvimine göre 1449, ay takvimine göre 1482 yıl önce âlemlere rahmet, Hazreti Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem Abdullah ile Amine’den dünyaya getirilmiştir. Kırk yaşında iken Rabbimiz tarafından seçilerek elçi olarak görevlendirilmiştir. İlk inen ayetler, bir toplumun ıslahının eğitimden geçeceğine işaret eden Alak süresinin ilk beş ayetleridir. Şimdi siz, bu gece yatsı namazınızı kıldıktan sonra şu sorulara kopya çekip cevaplar vererek gecenizi ihya etmeye çalışınız: 1-İlk vahiy nerede geldi. 2-İlk inen beş ayetin manalarını yazınız. 3-Peygamber Efendimiz Cebrail aleyhisselamı görüp ilk vahyi aldığında, kendinde bir ürperme meydana geldiğinde, durumu Hazreti Hatice’ye söylediğinde, Hazreti Hatice ne söylemişti? 4-İlk beş ayetten anladıklarınızı yazınız. 5-“Oku” emrinden sonra Kalem süresinde nelere dikkat etmemiz isteniyor? 6-Okumaya ve kaleme hâkim olmaya dikkatimizi çektikten sonra neden güzel ahlaka dikkat çekiyor? 7-Kalem süresinde kimlere itaat edilmeyeceğini bildiriyor, yazınız. 8-Kalem süresinde 16-33 ayetleri arasında kapitalistlerin kötü durumu nasıl açıklanıyor? 9-Dünyanın tamamına İslam’ın tebliğinde en önemli hazırlıklardan biri olan “sabır” konusunda Rabbimiz Kalem süresinin 48’inci ayetinde ne diyor? 10-Okuyan, yazan, tebliğ hizmetini dünyalık karşılığında yapmayan, ahlaklı Müslümanlardan Müddessir süresinde istenenler nelerdir. 11-Müddessir süresinin 3, 4 ve 5’inci ayetlerinde önce Allah’ın en büyük olduğunu, elbiselerin tertemiz olması gerektiğini ve her türlü kötülükten uzak kalınması emrini açıklayınız. 12-Müddessir süresinin 43, 44, 45’inci ayetlerinin anlamını yazınız. 13-Müzzemmil süresiyle birinci ayette “örtüye bürünme” içine kapanma, aktif olmayı bugün nasıl anlamamız gerekir? 14-Tecvide uygun olarak, manasını anlayarak, anladığını amele/eyleme geçirerek okumayı emreden Müzzemmil süresindeki 4 nolu “Tertil” ayetinin anlamını yazınız. 15-Gece ibadet ve gece Kur’an okumaya dikkat çeken Müzzemmil süresindeki ayetlerin anlamlarını yazınız. 16-Kelime-i tevhidin ilk defa geçtiği 9’uncu ayette dikkat çeken iki şeyin ne olduğunu yazınız. 17-İslam’ı kabulün zorlamayla olmayacağını Bakara süresinin 256’ıncı ayetinden önce Müzzemmil 19’da dileyen bu yolu seçer diyen ayetin anlamının tamamını yazınız. 18-Irkçılık taassubunu kıran, ekonomik ve askeri gücün Hak karşısında mağlup olacağını anlatan, kâfire yardım eden kâfirin de aynı cezaya çarptırılacağını söyleyen Mesed veya Tebbet diye bildiğimiz süreden anladığınızı yazınız. 19-Herkesin kendileri gibi birisini yücelttiği bir anda A’lâ süresinde Rabbin, “Yüce Rabbinin adını tespih et” emri üzerine hemen secdede üç defa söylemeye başlamasının bize ne anlattığını yazınız. 20-A’lâ süresinin 8’inci ayetinde emir ve yasakların iman edenlere kolay olacağı haberinden ne anlıyorsunuz? 21-Kâfirlere “eşkıya” diyen 11’nci ayetin anlamını ve neden dendiğini yazınız. 22-Geceyi giderip gündüzü getiren, erkeği ve dişiyi yaratan Allah, ilk dönemlerde verici olmamız gerektiğine Leyl süresinin 5’inci ayetinde dikkatimizi çektikten sonra 6’ıncı ayette, “Güzeli tasdik ederse” diyor ne alıyorsunuz? 23-Leyl süresinde cimrinin işinin zor olacağını anlatan ayetin mealini yazınız. 24-Yardım eden yalnız Allah rızası için verirse Allah’ın rızasını kazanır diye haber verilen kişinin Hazreti Ebubekir olduğu söylenir. Hazreti Ebubekir kaçıncı Müslüman’dır? 25-Leyl süresinde kâfirler için “eşkıya” diyen ayetle, Müslümanlar için “etkıya” diyen ayetleri ve eşkıya ile etkıyanın özellikleri nelerdir yazınız. Geceniz ve tüm geceleriniz hayırlı olsun, Allah’a kul, Resulüne ümmet olma şerefimizi Allah’ımız artırsın, eksiltmesin. Her gecenin sabahını yeniden uyanışımıza vesile kılsın. Âmin. Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump