İdlib krizi ve NATO’nun pozisyonu

Bugün İdlib’de var olan durumun, bu konseptin gerektirdiği her parametreyi barındırdığını görmek çok zor değil; üstelik bu kriz diğer vakalardan farklı olarak doğrudan ittifak üyesini etkileyen bir kriz.

Doç. Dr. Abdurrahman Babacan   |05.03.2020
İdlib krizi ve NATO'nun pozisyonu

Istanbul

2020 Mart itibarıyla dokuz yılını geride bıraktığımız Suriye krizinin sonuçları tüm yakıcılığıyla önümüzde duruyor. Tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse, Suriye, içinde insanlığa dair bir şeyler barındıran herkesi yaşlandırdı. Geçen dokuz yılın ardından, bugünlerde yaşananlar ise Suriye’de şahit olunan duruma dair ilk kez bu denli net dinamikler barındırıyor.

 Mezhebî ve etnik soykırım yoluyla Suriye’de demografik temizliğe gidilerek yerine inşa edilmesi öngörülen yeni bir Suriye projeksiyonunu görebilmek, bugün İdlib özelinde çok daha mümkün. İdlib’in bizlere gösterdiği en çarpıcı ve çıplak gerçeklik bu.

Suriye’nin insansızlaştırılmasına dönük sistematik soykırım politikası, bugün İdlib özelinde tüm çıplaklığıyla ortada duruyor. Halep, Hama, Doğu Guta ve Humus’tan İdlib’e yönlendirilen Suriyeli sivillere, Astana mutabakatına taraf devletlerin verdiği garantörlük çirkin bir ikiyüzlülükle deliniyor; çatışmasızlık bölgesinde savaştan korunacağı vaat edilen sivillerin üzerine rejim-İran-Rusya tarafından bombalar yağdırılıyor. 2011 Mart’ından bu yana icra edilen politikanın gerçek yüzü de tam olarak burada beliriyor. Mezhebî ve etnik soykırım yoluyla Suriye’de demografik temizliğe gidilerek yerine inşa edilmesi öngörülen yeni bir Suriye projeksiyonunu görebilmek, bugün İdlib özelinde çok daha mümkün. İdlib’in bizlere gösterdiği en çarpıcı ve çıplak gerçeklik bu.

Türkiye’nin burada durduğu pozisyonu ise üç temel boyutta analiz etmek gerekiyor. İnsani boyutta, sivillerin görebileceği zararın minimize edilmesi için iç savaşın başından bu yana ortaya koyduğu ve uğruna ciddi maliyetler yüklendiği insani ve ahlaki duruşun yeni bir evreye geçmesi. Askeri boyutta, Ocak ayından bu yana devam eden ve en acıtıcı olanını 27 Şubat akşamüstü yaşadığımız Rusya destekli/yönlendirmeli rejim saldırılarına karşı verilen ve devam edecek olan askeri karşılık. Siyasi boyutta ise bir yandan Suriye’deki rejimin söz konusu saldırılarına karşı gelişmesi çok olası radikalleşme ve Türkiye’nin 2015-2017 arası dönemde şehirlerinde yaşadığı terör saldırılarına kaynaklık eden terörizm olgusuyla yerinde mücadele, bir yandan da yeni ve kitlesel bir büyük göç dalgasının Türkiye’ye dönük fiili siyasi sonuçlarına karşı ön alma çabası.

Türkiye’nin uluslararası sisteme dâhil olma yaklaşımı

Suriye ve özelde İdlib’in bugün Türkiye açısından taşıdığı anlamı, bu fiili durumun ötesinde bir yerden anlamaya çalışarak emperyalist ve yayılmacı güdülerle izaha gayret ise en iyi ihtimalle, emperyalizmin içeriğine ve hedef-sonuç birlikteliğine ilişkin olguyu kavramsal ve pratik anlamda hiç anlamamış olmakla izah edilebilir. Meselenin zeminini doğru anlayabilmek için bu noktaların tahlili elzemdir. Zira Suriye’de sürecin başından bu yana algı yanılmalarına çok açık, hakikat ötesi bir durum yaşanıyor.

Soğuk Savaş sonrası “yeni stratejik konsept” gereği, yeni dönem, sadece üyelerini dış tehditlerden korumakla yetinen bir kurum değil, üyelerinin ortak liberal-demokratik değerlere bağlılığını temsil eden bir kulüp olarak, NATO’nun normatif özelliklerine vurgunun arttığı bir dönem olarak ilan ediliyordu.

Peki, söz konusu zeminin uluslararası boyutu bizlere ne söylüyor? Başka bir ifadeyle, Türkiye Suriye meselesinde uluslararası ittifak-blok siyasetinde nasıl bir imkânlar-riskler demetinde yer alıyor? Tarihsel tecrübeden yola çıkarak bir ittifak üyesi olmak ile ittifak dışında kalma kararı, geçmişten ders alma/öğrenme yaklaşımı ile gerçekçilik kuramı arasında bir yere oturuyor. Teorik olarak ise oluşturulan ittifakın ilgili ülkeyi dış tehditlere karşı koruyacağı kabulünden hareketle, iktisadi kalkınma-siyasi gelişme ilişkisinin bir askeri ittifakla güvencede tutulabileceği varsayılır. Bu bağlamda Türkiye’nin uluslararası sisteme dâhil olma çabalarının, özellikle 19. yüzyıldan bu yana bir devlet geleneği olarak işletildiğini görürüz. On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı imparatorluğunun Avrupa Uyumu İcra Heyeti’nde yer alması, 1932’de yeni cumhuriyetin Cemiyet-i Akvâm üyesi olması, onun öncesinde 1929’da Kellogg-Briand Paktı’na katılımı, bu sürekliliği gösteren birkaç örnek. Zira Mustafa Kemal’in Türkiye’nin bu pakta katılımını izah ederken “Cumhuriyet hükümetinin, güvenliği korumak için uluslararası anlaşmalara katıldığını” belirtmesi, esasen Türkiye’nin yıllar sonra 1952’de Soğuk Savaş koşullarında NATO’ya üye oluşunun da ruhunu anlatıyordu. Bu öyle bir süreklilik hâli ki, 27 Mayıs 1960 darbesinin icracılarından Kurmay Albay Sami Küçük’ün Milli Birlik Komitesi’nin darbe bildirisinde NATO ve Merkezi Antlaşma Teşkilatına (CENTO) bağlılık vurgusunu izah ederken kullandığı tanımlama biçimi, meselenin anlaşılma zeminini gösteriyor: “Bugün Türkiye, emsallerine nazaran daha gelişmiş ve uygar ise bunu uzun barış dönemine borçludur ve burada NATO’nun katkısının olmadığını iddia etmek mümkün değildir.”

NATO ise meseleye, Türkiye’nin askeri hava alanları ve üslerini müttefiklerine açması suretiyle, çevreleme siyasetinin Doğu Akdeniz ve Orta Doğu ayağını oluşturması zaviyesinden bakmaktaydı. Beraberinde sosyo-ekonomik faktörler ve güvenlik kaygılarındaki farklılıklar nedeniyle kuruluşta öngörülen askeri hacmin Batı Avrupa tarafından sağlanamaması, Türkiye’yi NATO için kritik önemdeki aktör kılan bir başka unsurdu.

Türkiye-NATO ilişkilerinde yapısal dönüşüm

“NATO İdlib’de Türkiye’nin yanında durur mu” sorusuna “dostluk”, “müttefiklik” ilişkisinden bakıldığında buradan bir şeyin çıkmayacağını öngörmek çok zor bir çıkarım olmaz. Ancak “çıkar” boyutundan ise karşımıza farklı bir okumanın çıkması çok muhtemel.

Türkiye-NATO ilişkilerinin dalgalı bir seyirde, ama belirli bir süreklilik halinde işlemeye devam etmesinin yapısal temeline buradan bakmak gerekir. Yine de son dönemde küresel, bölgesel ve ulusal ölçekte yaşanan dönüşümlerin bu ilişkinin yapısına da dönüştürücü bir etki yaptığını söylemek yanlış olmaz. Teorik literatürde, bu ilişkiye de pekâlâ atfedilebilecek “yalnız bırakılma-tuzağa düşme” ikileminin, Türkiye açısından sıklıkla masada tutulduğu söylenebilir. Söz konusu ikilemin Türkiye açısından son yıllarda en fazla öne çıktığı yer ise Suriye. Oysa NATO’nun Türkiye’yi üyeliğe daveti üzerine Menderes’in henüz o yıllarda yaptığı konuşmada kullandığı “işbirliği, hüsnüniyet, samimiyet ve ahde vefa” kavramlarının öne çıktığı bir ittifak siyaseti resmi çizilmekteydi. Keza Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemdeki birçok olayda olduğu gibi, Suriye’de de hemen her surette beklentilerini ve ittifaka bakışını benzer kavramlarla ifade etmesi, bu yönüyle ilham verici bir paralelliğe işaret ediyor. Bu tarihsel ufkun bir başka durağında ise yine Menderes’in 1957’de nükleer başlıklı balistik füzelerin Türkiye’de konuşlandırılması tartışması bağlamında Sovyetlerle ilişkilerdeki risk-tehdit faktörlerini sıralarken, Sovyetlerin Suriye’deki siyasi gelişmelere verdiği destek ve Suriye’ye gizli sızış ve niyetlerinden kaynaklı rahatsızlığını, NATO’ya beraber çalışma çağrısı üzerinden ifade ettiğini not etmekte fayda var. Zira söz konusu Jüpiter füzelerinin konuşlandırılmasının 1962’de ABD-Sovyetler arasında yapılacak bir gizli anlaşmayla ilga edilmesi, Türkiye’yi bir anda yukarıdaki ikilemin tam ortasına atacaktı.

1960 ve 70’li yıllar Türkiye’nin NATO ile ilişkisinde oldukça sorgulayıcı ve engebeli patikalardan geçtiği özel vakalara tanık oldu. 27 Mayıs 1960 darbesiyle savunma sanayii gerekleri ve güvenlik-savunma konseptinin NATO ve Batı ittifakına endekslenmesi, Türkiye’nin dış politikada atabileceği adımları otomatik olarak sınırlayan ve hapseden reel bir pratiğe dönüşüyordu. Öyle ki bu on yıllarda Kıbrıs meselesi üzerinden başlayan her tartışma söylemsel ve fiili bir krize dönüşecek; önce 1964’te Johnson mektubu ile tehdit söylemi üzerinden, ardından 1974’te silah ambargosu ile somut halini alacaktı. Sadece bir hayal kırıklığı olmanın ötesinde, Johnson’ın özellikle 4. ve 6. maddelerde NATO kartı ile yaptığı tehdit, bu ilişkideki meşhur ikilemin ne tarafına düşüldüğünü Türkiye’ye her defasında sorgulatacaktı.

Soğuk Savaşın bitişiyle birlikte yeni dönem, bölgede ve küresel sistemde yaşanan gelişmelere paralel olarak, Türkiye açısında NATO ile kurulan angajmanın niteliğinde de bazı dönüşümleri tetikledi. Öncelikle şunu belirginleştirmekte fayda var: Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkmaya başlayan potansiyel tehditlerden hiçbiri, NATO açısından Sovyetler kaynaklı tehditler kadar ortak aidiyet duygusu yaratmadı. Yani ayrışan çıkar ve bakış açılarına göre pratiğe dökülen, bu yönüyle de daha parçalı hale gelen bir NATO siyasetine tanık olduk. Avrupalı müttefikler açısından, genişleme siyaseti yerine Avrupalı kimliği korunan bir NATO önemliyken, ABD açısından küresel bir NATO vizyonunun nasıl gerçekleştirilebileceği merkezi önemdeydi. Türkiye ise bu süreçte, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki gelişmeler karşısında kendini tehdit altında hissetmeye başladığı bir döneme giriyordu. Çelişik biçimde, tam da Türkiye’ye yönelik bu konvansiyonel tehdit riski, Avrupalı müttefiklerin NATO’nun bölgeye müdahil olmasından endişe duymalarının sebebi haline geliyordu. Avrupalı müttefiklerin Türkiye’nin güvenlik kaygılarını paylaşmadıklarını gösteren iki yakın örnek olay, 1991 Körfez ve 2003 Irak savaşlarıydı. İki vakada da Türkiye, Irak’tan kaynaklanabilecek tehditlere karşı savunma takviyesi için NATO’dan kendi topraklarında erken uyarı sistemleri ve Patriot füze sistemleri konuşlandırmasını talep etmesine karşın, Avrupalı üyelerin çekinceleriyle bu talepler gerçekleşmedi. Yine özellikle 90’lı yıllar ve 2000’lerin ilk yılları boyunca sınır ötesinden Türkiye’nin içine ve sınır karakollarına terör örgütü PKK eliyle yapılan saldırılardan hiçbirinde NATO sürece müdahil olmadı. Oysa 5. maddenin çok net olan askeri gerekçesinin işletilmemesi bir yana, bunun daha da ötesinde Soğuk Savaş sonrası “yeni stratejik konsept” gereği, yeni dönem, sadece üyelerini dış tehditlerden korumakla yetinen bir kurum değil, üyelerinin ortak liberal-demokratik değerlere bağlılığını temsil eden bir kulüp olarak, NATO’nun normatif özelliklerine vurgunun arttığı bir dönem olarak ilan ediliyordu. Nitekim “alan-dışılık” olgusu, temel meşruiyetini söz konusu vurgudan mülhem bu yeni konseptten alıyordu. 1995’te Bosna’da doğrudan inisiyatif alarak BM’yi sürece dahil edişte de, 1999’da Kosova’da BMGK’nin tıkanmasıyla birlikte 5. maddenin devreye sokulmasında da, 2001’de Afganistan’da 5. maddenin doğrudan işletilmesinde de, 2009’da Aden körfezindeki direkt operasyonda da, 2011’de Libya’ya BMGK’nin kararı dahilinde gerçekleştirdiği operasyonda da temel vurgu bu yeni konseptin gerektirdiği insan hakları, insani kriz, özgürlük ve hürriyetler bağlamındaki siyasi-normatif yöndü. Bugün İdlib’de var olan durumun, bu konseptin gerektirdiği her parametreyi barındırdığını görmek çok zor değil; üstelik bu kriz diğer vakalardan farklı olarak doğrudan ittifak üyesini etkileyen bir kriz.

Dış politikada paradigma kırılması

O halde NATO’nun İdlib’deki duruma ilişkin ortak savunma yükümlülüğünü nasıl ve nereden tutacağını tartışmak gerek. Esasen bu soru, Türkiye’nin AK Parti dış politika perspektifiyle de çok ilintili bir cevabı getiriyor.

Batı’nın Doğu’daki çıkarlarını elde etmesinde faydalı olabildiği ölçüde Batı nezdinde değerli bulunan Türkiye resmi, AK Parti dönemiyle birlikte ciddi bir paradigma kırılmasına uğradı. Bu, kimlik-temelli NATO algılamasından, çıkar-temelli NATO algılamasına geçişi resmeden bir kırılma.

Çok boyutlu dış politika anlayışı dâhilinde bir yandan Orta Doğu-Kuzey Afrika ekseniyle, diğer taraftan Rusya ve Çin ile güvenlik ve ekonomi temelli ilişkiler geliştirirken Türkiye, dünyadaki jeopolitik güç merkezlerinin Batı’dan Doğu’ya kaymasını, risklerin küreselleşmesini ve toplumlar arası geçişkenliğin hızlanmasını, NATO ile kurduğu ilişki biçimine de reel bir pratik olarak yansıtıyor. Yani NATO ile ilişkide değişen roller ve konumlar bahsinde, eskiden temel misyonunun Batı’nın Doğu’ya ulaşmasında köprü rolü oynamak olarak tarif edildiği, dolayısıyla Batı’nın Doğu’daki çıkarlarını elde etmesinde faydalı olabildiği ölçüde Batı nezdinde değerli bulunan Türkiye resmi, AK Parti dönemiyle birlikte ciddi bir paradigma kırılmasına uğradı. Bu, geleneksel dış politika çizgimizdeki kimlik-temelli NATO algılamasından, çıkar-temelli NATO algılamasına geçişi resmeden bir kırılma. İşte “NATO İdlib’de Türkiye’nin yanında durur mu” sorusu da bu zeminde karşılığını buluyor. Zira meseleye “dostluk”, “müttefiklik” ilişkisinden bakarsak buradan bir şeyin çıkmayacağını öngörmek çok zor bir çıkarım olmaz. Ancak “çıkar” boyutundan ise karşımıza farklı bir okumanın çıkması çok muhtemel. Burada ABD açısından Rusya’nın bölgedeki alan tahkimatı ve varlığı meselesi, beraberinde NATO’nun gelecek vizyonu ve genişleme politikası açısından vereceği inandırıcılık ve caydırıcılık testi ve meselenin Avrupalı müttefiklere bakan tarafında yer alan mülteci/sığınmacı boyutu, bahse değer üç alt başlık. Zira Avrupa’nın sadece 2015 mülteci krizinde karşı karşıya kaldığı büyük siyasi meydan okumanın Avrupa’da siyasi dengeleri nasıl sarstığını, birçok Avrupa ülkesinde seçimlerde aşırı sağın yükselerek mevcut siyasetçileri tedirgin ettiğini ve gelecek Avrupa vizyonunun nasıl türbülansa girdiğini görmek, son başlığın reel zeminine dair oldukça önemli ufuklar sunuyor. Nitekim henüz söylem düzeyinde de olsa ABD’den ve Avrupa’dan gelen ilk sinyallere bakıldığında, bu reel gerçekliğin ilgili ülkeleri nasıl, nereye, hangi ivmeyle motive edebileceğine dair bazı çıkarımlar yapmak mümkün olabilir. Öyle ki yapısal koşulların aynı olmadığını teslim etmekle beraber, sadece algılarda dahi Türkiye’ye bugünlerdeki destek açıklamalarının metin altlarını okumak için, Suriye’nin kuzeyine gerçekleştirilen üç askeri operasyona (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı) dönük tepkilerin yönüne bakmak dahi yeterli olacaktır.

[Doç. Dr. Abdurrahman Babacan Medipol Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesidir]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Salgın Çin'de hız kesti, yüzleşme sırası dünyada

Per Mar 5 , 2020
Koronavirüs salgınının merkezi Çin’de yönetim tarafından uygulanan sert önlemler virüsün yayılma hızını yavaşlatmış görünüyor fakat dünyanın diğer ülkeleri bu salgınla yeni yeni yüzleşiyor. Cansu Körkem   |05.03.2020      İstanbul Tam olarak ne zaman ve nerede ortaya çıktığı hâlâ bilinmeyen yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını Aralık ayı başında Çin’in Vuhan şehrinde Li Wenliang isimli bir […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyelinin en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Günlük basılı veya TV reklamları sadece belirli bir kesime, bölgeye, sınırlı sayıda ve belirli saniyelerde görülür ve o saniye unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle Markanızı, İşyerinizi EUTURKHABER'de değerlendirin. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yaparak ve sizi doğrudan firmanıza yönlendirerek sizi arayan potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump