Oktay: Moskova’da varılan anlaşmanın barışa ve huzura katkı sağlayacağına inanıyoruz

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, “Moskova’da varılan anlaşmanın barışa ve huzura katkı sağlayacağına inanıyoruz.” dedi.

Sibel Kurtoğlu   |07.03.2020

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay: Moskova'da varılan anlaşmanın barışa ve huzura katkı sağlayacağına inanıyoruz

İstanbul

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, İdlib’de bir taraftan kahraman Türk askerlerini hedef alan saldırılara misliyle karşılık verildiğini, diğer taraftan da diplomasi yoluyla siyasi çözüm arayışlarını hızlandırdıklarını belirterek, “Krizin en başından bu yana Türkiye asla acıdan, çatışmadan ya da savaştan yana olmamıştır. Tek gayemiz, hem kendimiz hem de Suriyeli kardeşlerimiz için güvenli, huzurlu ve müreffeh bir geleceğin tesisine katkı vermektir. Moskova‘da varılan anlaşmanın barışa ve huzura katkı sağlayacağına inanıyoruz.” dedi.

Osmanlı Arşivi Külliyesi Kongre Merkezi’nde Uluslararası Biyoteknoloji Kongresi kapsamında düzenlenen BIO Türkiye Ödül Töreni’nde konuşan Oktay, milli teknoloji hamlesinin, dijital dönüşüm adımlarının, savunma sanayisini millileştirmelerinin ve yerli milli biyoteknoloji mücadelelerinin yanında Türkiye’nin bölgede yaşanan insani krizlere karşı da çetin bir mücadele verdiğini söyledi.

Bölgede yaşanan insani krizin çözüme kavuşması ve sınırlarda istikrarın sağlanması için krizin yükünü tek başına yüklendikleri süreçlerden geçtiklerini belirten Oktay, ne uluslararası toplumdan ne de sağlanan mutabakatlara taraf olan ülkelerden gereken desteği gördüklerini, bunun da açık ve şeffaf şekilde kamuoyunun önünde yaşandığını kaydetti.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Suriye’de bugüne kadar hayatını kaybeden 1 milyondan fazla sivile, İdlib’de bir o kadar daha eklenmesinin önüne geçmek için de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde yine tek başlarına mücadele ettiklerini dile getirerek, şunları kaydetti:

İdlib‘de bir taraftan kahraman askerlerimizi hedef alan saldırılara misliyle karşılık verdik, diğer taraftan da diplomasi yoluyla siyasi çözüm arayışlarımızı hızlandırdık. Burada bir kez daha tekrar etmekte fayda görüyorum. Krizin en başından bu yana Türkiye asla acıdan, çatışmadan ya da savaştan yana olmamıştır. Tek gayemiz, hem kendimiz hem de Suriyeli kardeşlerimiz için güvenli, huzurlu ve müreffeh bir geleceğin tesisine katkı vermektir. Cumhurbaşkanımızın önceki gün Rusya’ya gerçekleştirdiği ziyaret sonucunda varılan mutabakatın temelinde de bu yaklaşımımız vardır. Suriye’de rejim güçleri, tüm dikkatini ülkenin doğusunu ele geçiren terör örgütlerine değil masum İdlib halkına yöneltmiş olsa da biz, Moskova’da varılan anlaşmanın barışa ve huzura katkı sağlayacağına inanıyoruz. Tüm tarafların taahhütlerine riayet etmesini bekliyoruz. Şayet bölgede kan dökülmeye devam ederse her zamankinden çok daha kararlı bir şekilde krizin müsebbiplerinin üzerine gitmekten de tereddüt etmeyeceğiz. Kutlu davamız uğruna Suriye ve Irak’ta görev yapan tüm kahraman askerlerimize Rabb’imden muvaffakiyetler niyaz ediyorum.”

“Yerli ve milli ilaç sektörünü mutlaka geliştirmemiz şart”

Fuat Oktay, Türkiye’de yerli milli ilaç sektörü ve tıbbi cihaz sektörünün güçlendirilmesi için atılan tüm adımlara öncülük eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın en kalbi selamlarını ve başarı dileklerini katılımcılara iletti.

Gelişmiş ülkelerin bir süredir tasarım ve Ar-Ge faaliyetlerine odaklanıp, üretimi neredeyse bütünüyle Çin gibi düşük maliyetli bölgelere kaydırdıklarını aktaran Oktay, ancak yaşanan ticaret savaşları ve koronavirüs salgını gibi gelişmelerin bu yaklaşımın yanlışlığını gözler önüne serdiğini ifade etti.

Mevcut şartlar göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin tasarlayan, geliştiren ve üreten konumda olmasının, katma değerli ürünlerin ihracatını da yapacak şekilde kapsayıcı bir kalkınma stratejisiyle hareket etmesinin kaçınılmaz olduğuna işaret eden Oktay, şöyle konuştu:

“Küresel düzeyde serbest ticaret, sadece kayıtsız şartsız kurulan düzene teslim olmanız halinde geçerlidir. Onurlu bir duruş sergilemek istediğimizde, görünüşte ve kağıt üzerinde serbest olan her şeyin, akıl almaz bahanelerle bir anda kayıplara karıştığını görebiliriz. Bunun için, Türkiye olarak stratejik alanlarda mutlaka kendi üretim altyapımızı kurmamız ve ihracatçı konuma gelmemiz gerektiğine inanıyoruz. Dışarıya mutlak bağımlı olduğumuz alanlarda, çıkar çatışmaları başladığı zaman ne denli şantajlara maruz kaldığımızı geçmişte de bugün de birçok kez tecrübe ettik, etmeye de devam ediyoruz.”

“İlacın geliştirilme sürecinden ihracatına kadar büyük bir hedefin peşindeyiz”

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay, bugün asıl büyük kazanımların yüksek teknolojiye dayalı üretim gerektiren bilişim sektörü, savunma sanayi, sağlık sektörü ve gıda sanayi gibi alanlardan elde edildiğini aktararak, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Dolayısıyla bu sektörlere yapacağımız yatırımlar, sadece bizi bağımlılıktan kurtarmakla kalmayacak, aynı zamanda ülkemizi küresel düzeyde söz sahibi bir ihracatçı konumuna getirecektir. Hamdolsun, bunların hepsini de aynı anda yapabilecek birikime, insan gücüne ve kabiliyete sahibiz. Kimyasal ilaçların yanında katma değeri çok yüksek olan biyoteknolojik ilaçlar da her anlamda bağımsız Türkiye idealinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Ancak burada, konunun doğrudan muhatapları olan sizlerin gözlerinin içine bakarak bir hususu özellikle ifade etmek istiyorum. Biz fason ilaç üretimini teşvik etmenin değil, ilacın geliştirilmesinden patentine, üretimine ve ihracatına kadar olan daha büyük bir hedefin peşindeyiz. Bu gayret içinde olan girişimlerin önüne, ne mevzuatla ne bilimle ne de yerlilik-millilik anlayışıyla bağdaşmayacak engeller çıkartarak hedefimize ulaşamayız.”

İlaç sektörünün dünyada sahip olduğu pazar büyüklüğünün 1,2 trilyon dolara yaklaştığı, Türkiye’de de 7 milyar doları bulduğu göz önüne alındığında, bu engellerin gerisindeki saikleri az çok tahmin edebildiklerini dile getiren Oktay, “alternatif ödeme” adı altında, her şeyiyle tamamen muğlak bir sistemle ilaç getirilmesini ve bir meslek kuruluşunun ülkenin en büyük ilaç ticaretçisi haline dönüştürülmesini de doğru bulmadıklarını söyledi.

“Girişimlerimizi yurt dışına çıkmaya zorlayanlara seyirci kalmayacağız”

Uluslararası yatırımcıların da Türkiye’yi bir fason üretim merkezi değil, ilacın gelişiminden patent aşamasına kadar tüm süreçlerinin yürütüleceği yer olarak görmesini beklediklerini ifade eden Oktay, “Önümüzdeki fotoğraf bize yerli ve milli ilaç sektörünü mutlaka geliştirmemizin şart olduğunu gösteriyor. Bu konuya da bir an önce bir çeki düzen vermemiz, herkesin kendi işini yapmasını sağlamamız şarttır. İlaç sektöründe yerlileşme-millileşme konusunda atılan en küçük bir adımın bile büyük meblağlara karşılık geldiğinin de farkındayız. Bu alandaki hedeflerimize engel çıkartan istisnasız herkesi, savunma sanayisinde benzer yaklaşımlara sahip olanlarla aynı kategoride gördüğümüzü bir kez daha belirtmek istiyorum. Vatana ihanet derecesinde değerlendirdiğimiz engelleyici anlayışın, hiçbir mazereti, gerekçesi ve sebebi olamaz. Biz yurt dışındaki tasarım, araştırma-geliştirme ve üretim tesislerini ülkemize taşımaya çalışırken, kendi girişimlerimizi yurt dışına çıkmaya zorlayan yaklaşımlara asla seyirci kalamayız, kalmayacağız.” diye konuştu.

Fuat Oktay, Türkiye’nin sahip olduğu genç, eğitimli ve yenilikçi nüfusuyla biyogirişim firmaları için doğal bir avantaja sahip olduğunu, dünyanın tüm bölgelerine kolay ulaşım imkanı sağlayan coğrafi konumun, bu avantajı daha da güçlendirdiğini vurguladı.

“Biyoteknoloji alanında çok ciddi teşvikler veriyoruz”

Biyoteknolojik ürünlerin geliştirilmesi ve kullanıma sunulması sürecinde pek çok farklı kesimin birbirlerini destekleyerek yer aldıklarını anlatan Oktay, şöyle devam etti:

“Akademisyenlerden girişimcilere, nitelikli insan gücünden devlet desteğine kadar uzanan bu kademeler ne kadar uyumlu ve yapıcı çalışırsa, ortaya çıkan netice de o derece tatmin edici olur. Her alanda olduğu gibi, biyoteknoloji alanında da gerçekten çok ciddi teşvikler veriyoruz. Bu teşviklerin yerli yerince ve verimli şekilde kullanılarak maksimum faydaya dönüştürülmesi gerekiyor. Özellikle üniversitelerimizden bu konuda çok daha gayretli olmalarını bekliyoruz. Biyoteknoloji alanının çok farklı disiplinlerin ve sektörlerin birlikte çalışmasını gerektirmesi, bu doğrultuda atılacak adımların konsorsiyum modelleriyle yürütülmesini zorunlu kılmakta. Bu çerçevede ülkemizin acil ihtiyaçlarını karşılamayı önceleyen start-up’ların daha etkin şekilde destekleneceği bir teşvik modeli getirmeliyiz.”

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay, dünyada en çok satan 100 ilacın yaklaşık yarısının biyoteknolojik ilaç olduğu göz önüne alındığında, bu konuda atılacak adımların öneminin daha iyi anlaşılacağını altını çizdi.

“Biyoteknoloji tesislerinin ihracata başlayabilmesi için kamu-özel sektör iş birliğini güçlendirmeliyiz”

Bilhassa yeni ilaç molekülleri, kanser ilacı, gen tedavisi, kök hücre tedavisi, yapay organ, sağlıkta yapay zeka çözümleri gibi alanlardaki çalışmaları süratle geliştirmeleri gerektiğini belirten Oktay, “Tüm dünyayı adeta kasıp kavuran koronavirüs salgını, bu tür çalışmaların ehemmiyetini ve her türlü tehdide hazır olunması gerektiğini bir kez daha göstermiştir. Yenilikçi üretimde hızlı hareket edebilen küçük ölçekli biyogirişim firmalarının ülkemizde de yaygınlaşmasını temin etmeliyiz. Ülkemizde halen kurulu olan 100 biyoteknoloji tesisinin arzu ettiğimiz seviyeye ulaşabilmesi ve ihracata başlayabilmesi için kamu-özel sektör iş birliğini güçlendirmeliyiz. BIO Türkiye organizasyonunun, paydaşları bir araya getirerek, tüm bu çalışmalara öncülük edeceğine yürekten inanıyorum.” dedi.

Yurt içinde ve dışında yaşayan tüm bilim insanlarını, biyogirişimcileri, sivil toplum kuruluşlarını ve üniversiteleri Türkiye’nin yerli milli biyoteknoloji hamlesine destek vermeye davet eden Oktay, Türkiye’de biyoteknoloji ekosistemini güçlendirmek için sadece ellerini değil, gövdelerini de taşın altına koyacaklarını, Stratejik Eylem Planı’nı bu yıl içinde tamamlayarak uygulamaya geçireceklerini kaydetti.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay, İVEK Vakfı’nı biyoteknoloji alanında yaptığı stratejik faaliyetleri için kutlayarak, bu etkinliklerin etki ve kapsamının artırılarak devam etmesi temennisinde bulundu.

Türkiye Biyoteknoloji hamlesinin önemli bir ayağı olan BIO Türkiye Organizasyonu’nun hayata geçmesine vesile olan İVEK Vakfı yönetimi ile diğer tüm paydaşlara teşekkürlerini ileten Oktay, ödüle ve teşekkür plaketine layık görülenleri ve kurumları gönülden tebrik ettiğini dile getirdi.

Konuşmasının ardından Fuat Oktay’a, İVEK Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Necdet Ünüvar bir hediye takdim etti. Oktay da Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya İVEK Vakfı Şeref Üyelik Belgesi’ni verdi.

Uluslararası Biyoteknoloji Kongresi’nin sponsor firmalarına da plaketlerini veren Oktay, fuayede kurulan stantları gezdi.

Fuat Oktay, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Sağlık Bakanlığının koronavirüsten korunmak amacıyla “tokalaşmayın” uyarısını dikkate alarak programdaki katılımcılarla tokalaşmadı.

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Baharın gelmesiyle İstanbulensisler de yüzünü gösterdi

Cts Mar 7 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email Türkiye’de sadece İstanbul’da yetişen 18 endemik bitki türü arasında yer alan İstanbulensis, baharın gelmesiyle açmaya başladı. Tansel Parlak   |07.03.2020      İstanbul AA muhabirinin derlediği bilgiye göre, Anadolu florası üzerine birçok kitabı bulunan İstanbullu botanikçi George Vincent Aznavour’un beş ciltlik Fransızca el yazması “İstanbul […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump