ÖZEL RÖPORTAJ / VETERİNER HEKİM AYŞE YETİŞ: YANLIŞ BESLENME VE HAREKETSİZLİK ATLARI ÖLDÜRÜR

Karantina ahırları atlar için uygun mu? Hareketsizlik atları ne kadar etkiler. Adalar’daki karantina sürecini ve atlara dair bilinmeyen bilgileri at yetiştiriciliğinde uzman veteriner hekim Ayşe Yetiş ile konuştuk.

Türkiye’nin ilk ve tek hayvan haber sitesi www.ajanimo.com ‘dan Birgül Taşdemir’in özel röportajı / Adalar’da 19 Aralık’ta başlayan karantina devam ediyor. Ruam şüphesiyle karantina altında tutulan yaklaşık 1.400 atla ile ilgili olarak son günlerde sosyal medyada atların açlık, susuzluk ve pislik içinde öldüğü iddiaları dolaşıyor. Sosyal medyada paylaşılan görüntüler de bu iddiaları destekliyor, ahırlardaki atların görüntülere yansıyan halleri yürekleri parçalıyor.

Görüntüler ve iddialar üzerine at yetiştiriciliği konusunda uzman veteriner hekim Ayşe Yetiş ile atların yaşam biçimi, beslenmesi ve anatomisi hakkında konuştuk. Ayşe Yetiş, atların kedi, köpek ya da inek, koyun ve keçi gibi bir hayvan olmadığını bu nedenle uzun süre kapalı bir alanda kalmanın atlar için ölüm demek olduğunu anlattı.

Bir grup hayvan hakkı savunucusunun daveti üzerine Karantina bölgesine de giden Veteriner Hekim Ayşe Yetiş, bu atların ölüme terk edildikleri gerçeği ile yüzleşmek durumunda olduğumuzu söyleyerek ajanimo.com ile atların nasıl farklı hayvanlara olduğunu ve mevcut karantina koşullarındaki bir atın başına nelerin gelebileceğini tüm gerçekliği ile anlattı.

Karantina Bölgesindeki Atları Gördünüz mü?

Evet hayvan hakkı savunucusu bir grubun daveti üzerine adadaki İspark’a ait karantina alanını ziyaret ettik. Adalar’da fayton belasından kurtarılmış ancak ahırlara iplerle ve birer metre aralıklarla bağlanmış olan atlar hiç bir şekilde yem, ot ve taze su kaynaklarına ulaşamıyorlar. Gezinti alanları olmayan atlar tamamen kişilerin inisiyatifine bırakılmış. Bu atların -ki sayıları 1400 civarında olduğu söylenmektedir- ölüme terk edildikleri gerçeği ile yüzleşmek durumundayız. Çünkü bu atlar, bu gün artık bu kişilerin işlerine yaramayan ve dolayısı ile ekonomik getirileri de olmadığı için masraf yapılması uygun görülmeyen metalar haline getirilmişlerdir. Mevcut sistemin, atların düzenli olarak yemlenmesi, sulanması ve ot dağıtımını yapacak yeterli sayıda, tecrübeli personeli yok. Bu miktarlarda yemi ve otu da bulunmamaktadır. Kamulaştırma gerçekleştirilmediği için mevcut durumda atların sahipleri gözüken faytoncuların atlarına gerekli özeni göstermelerini sağlayacak herhangi bir kontrol sistemi de, yaptırım gücü de yoktur.

Karantinadaki Atlar Sefalet İçinde

Karantina Bölgesinin Atların Sağlıklı Koşularda Yaşaması İçin Uygun Mu?

Bu atları görmeye giden herhangi bir kişinin dahi gözünden kaçmayacak bir sefaletin içinde hapistirler. Atların sosyal yaşamlarım incelenmeden atların bakımı ve onlara sağlıklı koşullar sunmak imkansızdır.

Atlar Nasıl Hayvanlar? Bir Kediye Köpeğe Ya Da İneğe Baktığımız Gibi Bakabilir Miyiz?

Hayır. At ne bir kedi, köpeğe ne de inek, koyun, keçiye benzer. Binlerce yıldır insanın en iyi dostu ve hatta yol arkadaşı olan atlar insana da hiç benzemez. Çünkü atların anatomik yapıları kediden, köpekten, inekten, koyundan, keçiden vb. diğer canlılardan farklıdır. Atlar ruminantlar gibi (inek, koyun, keçi) herbivor (bitki ile beslenen) beslenme şekline sahip olsalar da ruminantlardan farklı olarak işkembeye (çok bölmeli mide) değil tıpkı insanlar gibi tek mideye sahip canlılardır. İnsan, kedi ve köpekten farklı olarak cüssesine oranla çok küçük (yaklaşık 6-8 lt) bir mideye ve çok uzun, çok hacimli bir bağırsak sistemine sahiptirler. Dolayısı ile inekler gibi yedikleri besinleri midelerinde biriktirip gün içerisinde geviş getirmek sureti ile beslenmelerini tamamlayamazlar. Atlar gün içinde sık aralıklarla aldıkları besinleri sekum adı verilen -insanlarda bir işe yaramayıp kör bağırsak olarak adlandırılan ancak atlarda yaklaşık 20-40 litre kapasiteye ulaşan- sindirim kompartımanında mikrobiyal fermantasyonla selüloza çeviren canlılardır.

Bu nedenledir ki atlar, diğer çiftlik hayvanlarından farklı olarak gün içerisinde sık sık ve az miktarlarda otlanarak ve günlerinin yaklaşık üçte birini doğada bu amaçla dolaşarak geçiren hayvanlardır. Elbette dolaşmalarının tek sebebi bu mide bağırsak sistemleri olmayıp kalp dolaşım, solunum sistemlerinin farklılığı ve tek tırnaklı yapıları da bu yaşam faaliyetlerinde önem taşır.

Yani Atlar için Hareket Etmek Hayati Bir Önem Taşıyor. Doğru mu Anlıyoruz Atlar Hareket Etmezlerse Ölürler Mi!

İnsanların yönetimindeki atlarda tıpkı diğer evcilleştirilmiş veya evcilleştirilmeye çalışılan hayvanlar gibi günlerinin önemli bir bölümünü ahırda geçirmek zorunda kalmaktadır. Asla tamamını değil çünkü bu durum at için anlatıyor ve anlatacak olduğumuz sebepler yüzünden sadece öldürücü sonuçlar doğurur.

Doğada izlenen atlar 24 saat boyunca ortalama 5 ila 12 km serbestçe dolaştığı ve günün 10 ila 14 saatini hem dolaşıp hem otlayarak geçirdikleri gözlemlenmektedir. Atların otlamadıkları aralıkların yaklaşık 1 ila 2 saat kadar olduğu ve bu aranın nadiren 3 saati bulduğu gözlemlenmiştir. Bu onların doğal beslenme alışkanlıklarıdır ve atların sindirim sistemi ancak bu tip bir beslenmeye uygundur. Mide kapasitesi neredeyse ancak yarı kova olan bu canlının yem, ot ve su ihtiyacını günde bir veya iki seferde karşılanmasıyla sağlıklı kalmasını beklemek mümkün değildir. Çünkü atlar, günlük olarak 20- 40 litre suya, olması gereken vücut kilolarının %1.5-2’si kadar tane yeme ve yine vücut kitlelerinin %2-3’ü kadar kaba yeme yani padok otuna (ot, yonca veya yeşil ot) ihtiyaç duyarlar.

Atlar gündelik hayatlarının önemli bir kısmını besin ve su bulmak üzere yürüyerek geçiren hayvanlardır. Bu durum -atın yaptığı iş, spor veya biz onları seviyoruz diye- bir şekilde engellendi ise dahi beslenme programları ve yürüyüş egzersiz programları buna göre düzenlenmek zorunda olunan canlılardır. Doğada yani vahşi hayatta besin ve su kaynaklarının az olduğu bölgelerde onların doğal avcıları olan predatörlerden uzak kalarak yaşamlarını sürdürdükleri için evrimlerini HAREKET etme zorunluluğu üzerine tamamlamış canlılardır.

Uzun Süre Ahıra Kapatılan Atlar Hareketsiz Kaldıkları İçin Ölür Mü?

Atlar, doğadaki yaşam ve hareketlerini bir hiyerarşik sistem içinde gerçekleştirirler. Her ne kadar ruminantlar gibi sürü hayvanı olarak algılansalar da, doğada veya bakım altına alındıkları yaşam alanlarında grup içerisinde hiyerarşi içinde yaşamlarını güvenli bir şekilde sürdürürler. Atlar bu yaşam tarzını milyonlarca yıl sürdürerek mevcut fizyolojik yapıları da bu durumu destekleyecek şekilde evrimleşmiş hayvanlardır. Şöyle ki; atların kalbi vücuduna oranla oldukça küçük olup, gelişmiş kas ve tendon ligament sistemleri sayesinde vücutlarındaki kan dolaşımını desteklerler. At ahıra kapatıldığında dolaşım sistemi tam olarak çalışamayacağından kalpleri kapasitelerinin üzerinde bir strese girer ve bu atların kalp krizi geçirerek ölme riskini arttırır.

Tırnağı Düşen At Acılar İçinde ve Uzun Sürede Ölür

Hareketsizlik Bir Atta Başka Nelere Yol Açar?

Hareket, atların kemiklerinin de sağlamlaşmasını arttırır. Uzun süre ahıra kapatılmış atların zayıflayan kemikleri doğaya salındıklarında veya tekrar herhangi bir işe başlatıldıklarında kolaylıkla kırılabilir hale gelir. Bu ortopedik bir sebeple yanlış şekil ve sürelerde istirahate alınan yarış atlarında sıklıkla gözlemlenebilir.

Yürüyüş ve hareket tek tırnağı üzerinde yaşayan bu hayvan ırkının tırnak kalitesini de arttırmaktadır. Zira atın tırnak ile tırnağın içinde yerleşmiştırnak kemiğinin arasında bulunan laminalar, bir atın vücudunda kan dolaşımının en yoğun olduğu bölgedir. Böylelikle koşarken yere 5 ton baskı uygulayabilen bir atın tırnağı, içindeki ve üzerindeki kemiklerinin kırılması önlenmiş olur. Yanlış beslenme ve hareketsizlik atların tırnak ve tırnak kemiği arasında olan bu yüksek kan dolaşımını olumsuz etkileyeceğinden atlarda sancıdan sonra ikinci olarak gelişen halk arasında arpalama, veteriner tıbbında ise laminitis olarak bilinen çok ciddi tedavisi neredeyse imkansız bir hastalığın gelişmesine sebep olur. Bu nedenle atlarda tırnak içindeki kemiği sararak tırnak bir kapsül şeklinde ayrılır ve tırnağı olmayan at, kemiğe basamayacağından acılar içinde ve uzun sürede ölür. Yürümek tırnak sağlığı açısından nalbant bakımından önce gelen ilk sağlıklı olma şartıdır. Yürüyüş yapmayan ve altlığı dışkı ve idrar ile asitli hale gelmiş yerde yaşayan atların tırnakları kısa sürede kalitesini kaybeder. Tek tırnağını üzerinde yaşamaya ve var olmaya çalışan canlının hayatını tehdit eder hale gelir.

Tırnak Yoksa Atta Yoktur

Tırnak Neden Bir At İçin Bu Kadar Önemli ki!

At yeryüzünde tek tırnağı üzerinde yürüyen ve yaşamını sürdüren (zebralar da var tabi) tek canlıdır. At, tırnaktır deriz biz atçılar, tırnak yoksa atta yoktur. Tırnakta temiz kan dolaşımı,hayati önem taşır.Tek tırnağı içindeki tek kemik ve onun üzerinde dizilen -bizim parmak kemiği dediğimiz- üst üste sıralanmış kemikler, cüssesi yaklaşık 400-600 kg atı hem taşır hem de saatte 40-60 km hızla giderken bir problem yaşamadan hızlanmasını sağlar. Elbette ata bu gücü ve özelliği veren bu kemiklerin etrafındaki ligament, tendon ve kas yapılarının sağlamlığıdır. Peki ot ve bitki ile beslenen bu canlı nasıl olur da bitkilerden bu denli sağlam kemik ve kas yapısı oluşturmakta ve tek tırnağının üzerinde koşturmaktadır? Atların beslenme, hareket şekli ile solunum sistemi, dolaşım sistemi, tırnak yapısı ve tırnaktaki dolaşım sistemi bunu sağlar.

Yaşam Hakkına Saygı, Bir Hayvanın Temel Yaşam Gereksinimlerine Saygı Duymaktır

Tüm Bu Anlattıklarınızdan Anlıyorum ki; Yaşam Hakkına Saygı Duymak, Bir Hayvanın Temel Yaşam Gereksinimlerine Saygı Duymakmış. Bir Atın Sağlıklı Bir Yaşam Sürmesi İçin Olmazsa Olmazları Nelerdir?

Kesinlikle doğru anlıyorsunuz. Yaşam hakkına saygı, bir hayvanın temel yaşam gereksinimlerine saygı duymaktır. Spor, taşıma veya herhangi bir amaçla çalıştırılmak üzere evcilleştirilmiş atların besin ihtiyaçlarını doğada kendi kendilerine sağlamaları mümkün değildir. Bu sebeple sağlıklı beslenmeleri için dengeli tane yemlerden günde 2-3 kez verilmesi, ahırda oldukları sürelerde önlerinde daima yemeklik ot bulundurulması, günlük olarak gezinti alanına çıkartılması atlar için olmazsa olmazlardandır.

Atlar insanlardan farklı olarak sadece yem maddelerini çiğnerken saliva (tükürük) salgılamaktadırlar. Bu tükürük salgısı, mide asiditesini azaltma etkisinin yanında sindirim kanalındaki hareketliliği de sağlar. Dolayısı ile atların mümkün olan en uzun sürelerde tükürük salgılaması yani çiğnemesi, yeni yem maddelerine ulaşması, mide bağırsak sağlığı için hayati önem taşır. Eğer atlar bu şekilde düzenli beslenmezlerse atların bir numaralı ölüm sebebi kolik (mide bağırsak sistemindeki problemlere bağlı ağrı yani sancı durumu) ortaya çıkabilir.

Bu amaçla atlara verilen dengeli tane yemlerin yanında, uzun çiğneme periyotlarının olması, kuru ot ve yonca gibi yem maddelerinin de sık verilmesi ve dilediklerinde özgürce içebilecekleri temiz su kaynaklarının olması gerekir.

Beton Üstünde Yaşamlarını Sürdürmesini Beklemek Akıl Tutulmasıdır

Karantina Altındaki Atlar Bir Atın Sağlıklı Yaşaması İçin Gerekli Olan Tüm Koşullara Sahipler mi?

Dolaşım sistemlerinin doğal yapısı gereği -küçük bir kalp ancak ciddi bir kan volümü- kas, kemik, tendon ve tırnak yapıları sebebi ile atlar diğer çiftlik hayvanlarından farklı olarak muhakkak günlük gezinti yapmaya ihtiyaç duyan hayvanlardır.

Bu açıdan ele alındığında Adalar’daki atların normalde 21 gün olan karantina süresinin ötesinde ahırlarda kapalı bağlı ve dolayısı ile hareketsiz olarak tutulması; doğalarına aykırı, organ sistemlerine zararlı yavaş yavaş ama kısa sürede can çekişerek ölmelerine sebep verecek bir yaşamın onlara dayatılmasıdır.

Milyonlarca yıl sürdürdükleri yaşam biçimi ile evrimlerini belli biçimde geliştirmiş bu canlıların insanla yolculuğu sadece bir kaç bin yıldan ibarettir. Kaldı ki bunun da önemli bir bölümünü insanla hareket ederek geçirmiş olan atın bu gün İstanbul gibi bir kentte yarım metre aralıklı alanda, beton üstünde, yarım metre iple bağlı belirsiz bir sürede yaşamını sürdürmesini beklemek akıl tutulmasıdır.

Ahırlar Temiz mi?

Çok sayıda atın karantina altında bulunduğu ahırlar temiz değil. Atların idrar ve dışkıları asitlidir. Sürekli ahırlarda tutulan atlar idrar ve dışkılarını ahırlara yapmak zorunda kalıyor. Bunların düzenli olarak temizlenmesi ve atların altına yataklık (sap veya talaş) serilmesi gerekir.

Yataklığın olmadığı yere idrar ve dışkısını yapan atın altını temizlemek ancak su ile yıkamak sureti ile mümkündür. Bu insan, ekip ve ekipman ihtiyacını doğururken, yataklık dışkı ve idrarlı kısmın atılması ve yerine yenisinin konulması gerekir. Bu, hayvanın sağlık için gerekli olan konforunun sağlanmasını kolaylaştırır. Ortamdaki dışkı ve idrar kokosunu yok eder. Bu asitli kokuyu sürekli solumak zorunda kalan atlarda -ki atların akciğer kapasiteleri çok büyük olup insan solunum sistemine çok benzer özellikler taşır- ciddi solunum sistemi problemlerinin gelişmesine yol açar. Atlar solunum sistemi kapasitesi açısından da pek çok canlı türünden ayrılırlar ve temiz havaya daha çok ihtiyaç duyarlar. Aksi halde otla beslenip böyle muhteşem bir kas yapısına sahip olamaz. Ne yük hayvanı, ne seyahat aracı ne de arabalardaki horse power denen güç kapasite birim ölçüsü olamazlardı.

Adadaki atlar korkunç idrar ve dışkı kokusunu 7/24 solumaya mecbur bırakılmışlardır, bu keskin koku değil atları o ahırlarda bir kaç saat durmaya mecbur bırakacak herhangi bir canlıyı hasta etmeye yetecek düzeydedir. Ayrıca ayrı bir yerlere böyle topluca kapalı şekilde bakılan bu atlarda her türlü enfeksiyonun gelişebileceği gibi, ruam hastalığının da eradike edilemez.

Yatarak Uyudukları Gerçeğini Yok Sayamayız

Hijyenik Olmayan Ahır Koşulları Atların Sağlığını Nasıl Etkiliyor?

Yanlış bilinen gerçeklerden biri de atların sadece ayakta uyuduğudur. Atlar kesinlikle ayakta uyuyabilseler de bu yatarak da uyudukları gerçeğini değiştirmez. Yer darlığı, iple bağlı olma ve atların yataklığının olmaması sebebi ile sürekli ayakta durmak zorunda kalan atlar, dolaşım sistemlerinin doğası gereği hareketsizliğe bağlı olarak ekstremitelerinde sonuçları ağır olacak durgunluk ödemleri gelişir. Ödemin yol açtığı ağrılara dayanamayıp yatmaları durumunda da vücutlarında dekubitis yaraları dediğimiz yaralar oluşur. Koşullar değiştirilmedikçe de bu yaraların tedavisi oldukça zordur.

Diğer Atların Yanında Doğuma Zorlanmaları Doğalarına Aykırı

Sosyal Medyada Dolaşan Görüntülerden Biri de Düşük Yapan Kısraklar ve Doğum Yapan Bir Kısrağın Doğumdan Sonra Tayının Öldüğüne Dair. Uzun Süre Ahıra Kapatılan Gebe Bir Atın Sağlıklı Doğum Yapması Mümkün mü?

Atlar doğumlarını genellikle gece sakin ve ortamda onlara ve taylarına zarar verecek diğer canlıların (diğer atlar dahil) olmadığı zamanlarda gerçekleştirirler. Normal pozisyonda ve sağlıklı şekilde doğan bir tay 1-2 saat içinde düşme kalkma denemeleri yaparak ayağa kalkar. Normal ve canlı olarak doğmuş bir tay annesinin de yardımı ile 2-3 saat içinde dört ayağının üstünde ayakta durup annesinin memesini bulup emer, bu sırada oldukça şaşkın olan tay ona müdahaleden bulunacak bir diğer canlıya karşı reaktiftir. Öte yandan kendi yavrusu olmayan dişi atlar genellikle bu tayların yanlışlıkla da olsa kendilerine yaklaşmasına tepkilidirler ve öldürücü darbeler yapabilirler. Ortamda olan erkek atların ise bu duruma hiç bir şekilde tahammülleri yoktur.

Kısacası gebe atların zorunlu olarak diğer atların yanında ve bağlı olarak doğuma zorlanmaları at doğasına aykırı. Çünkü diğer atların varlığı hem kısrak hem tayı için hayati tehlike demektir.

Öte yandan bir süredir hareketsiz bırakılmış gebe bir kısrağın, hem gebeliğin fizyolojisi hem atların hareket zorunluluğu sebebiyle canlı ve sağlıklı bir tay doğurması imkansızdır. İple bağlı bir annenin tayına ulaşması ve onu diğer atlardan koruması mümkün değildir. Karantinadaki ahır koşullarında altlıkların olmaması 2 saat boyunca idrar ve dışkı ile kaplanmış yerlerde ayağa kalkmaya çabalayan tayın ayağa kalkmasını ve annesini bulup emmesini imkânsız kılar. Çok büyük ihtimal ile ayağa kalkmayı becerse dahi yanlışlıkla başka bir ata yanaşıp (çünkü tüm bebekler gibi taylar da görme yeteneklerini bir süre sonra kazanırlar) tekme yiyip ölmek durumunda kalacaktır.

Karantina Ahırları Anne At ve Tayı için Ölüm Demek

Gebe atlarla, gebe olmayan veya erkek atla aynı ahıra konamazlar. Hatta iki gebe at dahi zorla ve mecburen aynı ahıra bağlanamaz. Gebe tüm canlılar gibi serbest olmaları, kendileri ve yavrularını güvende tuttuklarına inandıkları bir alanda olmaları şarttır. Kapalı bir alandaysa tek olmaları gerekir. Aksi halde açık alanda doğurması daha güvenlidir.

Mevcut karantina ahırları ne yazık ki; gebe atlar için doğacak tayın ölmesi veya doğuracak annenin ölmesi için hazırlanmış bir tuzak niteliğindedir.

Adalar’da At Konusunda Uzman Bir Veteriner Hekim Var mı?

Yine mevcut sistemde at ve at sağlığı bilgisine haiz veteriner hekim istihdam edilememiş. Dolayısı ile Ruam Testi yapmak dışında en küçük bir sağlık sorununa veya at hastalığına doğru yaklaşımı sergileyebilecek at hekimi sisteme dahil edilememiştir. Nicel olarak sayılan meslektaşlarım nitel anlamda yoktur, bu durumun atlara hiç bir faydası olmadığı açıktır.

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Cumhurbaşkanı Erdoğan Brüksel'deki temaslarının ardından yurda döndü

Sal Mar 10 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email ANKARA (AA) – Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, günübirlik çalışma ziyaretinde bulunduğu Belçika'nın başkenti Brüksel'den Ankara'ya döndü. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile beraberindeki heyeti taşıyan özel uçak "TUR" saat 01.45'de Esenboğa Havalimanı'na indi. Erdoğan'ı havalimanında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Ankara Valisi Vasip Şahin ve diğer ilgililer […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump