Küresel gıda güvenliği ve Türkiye

2019 yılının son günlerinde ortaya çıkan yeni salgın hastalık, gıda güvenliğini her açıdan tehdit eden bir konumda. Ölümcül virüs kısa sürede küresel tedarik zincirini parçalayabilecek hale geldi.

Deniz İstikbal   |25.03.2020
Küresel gıda güvenliği ve Türkiye

İstanbul

İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren tarım, gelişme ve ilerlemenin önemli itici güçlerinden biri konumundaydı. Şehirlerin genişlemesi ve nüfus artışı sonrası daha da stratejik bir konum kazanan tarımsal alanlar, ülkeler arasında yeni mücadeleleri de beraberinde getirdi. Sanayi devrimi ise tarım sahaları için verilen rekabetin boyutunu ve işlevini değiştirdi. Bu değişim üretimi, akıllı tarım uygulamaları sayesinde eski dönemlere kıyasla devasa miktarlarda artırdı. Beslenme için daha az çaba sarf edilmesi nüfusun hızlı bir şekilde artmasını sağladı. Artan nüfus ülkelerin beslenme konusuna daha fazla ilgi göstermesine sebep oldu. Gıdanın bir ulusal güvenlik meselesi haline gelmesi, devletlerin farklı alanlarda rekabet ettiği bir dönemde, toplumların sağlığı üzerinde yeni güvenlik yaklaşımlarının geliştirilmesini beraberinde getirdi.

Kovid-19 olarak adlandırılan Vuhan virüsünün 21. yüzyılda sadece gıda güvenliğinde değil, daha birçok alanda yeni yaklaşımların benimsenmesine neden olacağı ve peşinden değişimi getireceği açık.

ABD, Çin, Rusya, Türkiye ve Avrupa Birliği (AB) gibi kuruluş ve ülkeler ise gıda güvenliği için farklı önlemler alan aktörler arasında yer aldı. Tarımsal üretimde lider konumda olan bu ülkeler, aynı zamanda tarım sektöründe sağladıkları istihdamla da sermaye birikimine katkı sağladılar. Tarım üretiminde artan verimlilik ve makineleşme gıda ürünlerinin bollaşmasına neden olurken, işgücü hızla sanayi ve hizmet sektörlerinde istihdam edilmeye başlandı. Sanayi devrimi sonrasında sağlanan teknolojik gelişme, günümüzde tarımın daha pratik çözümlerle küresel bir sektör haline gelmesinin yolunu açtı. Küresel gıda güvenliği, iklim değişikliği ve kuraklık nedeniyle gelecek yıllarda ülkeler için öncelikli konular arasında yer alacağı için, birçok ülke ve kuruluş şimdiden çeşitli önlemleri hayata geçirmeye başlamış durumda. Tohum bankaları, verimli tarım uygulamaları, tarım alanlarının korunması ve genişletilmesi, toplumların gıda ürünlerinde tasarruf için bilinçlendirilmesi ve israfın önüne geçilmesi gibi birçok önlem, küresel gıda güvenliğinin sağlanması için hayata geçirildi.

2019 yılının son günlerinde ortaya çıkan yeni salgın hastalık, gıda güvenliğini her açıdan tehdit eden bir konumda. Çin’in Hubey eyaletinin Vuhan kentinde ortaya çıkan ölümcül virüs kısa sürede küresel tedarik zincirini parçalayabilecek hale geldi. Bulaşma hızı nedeniyle uluslararası kuruluşları, devletleri ve hükümetleri çaresiz bırakan Kovid-19 finans, imalat sanayi, ulaşım, lojistik, turizm ve tarım gibi birçok sektörün panik nedeniyle zor durumda kalmasına sebep oldu. Özellikle ürünlerin ve insanların ulaşımına kısıtlama getirilmesi ticaretin zayıflamasına neden oldu ve devletleri bu yeni tip koronavirüsle kendi başlarına mücadele etmek durumunda bıraktı. Ticari tedarik zincirinde yaşanan mevcut kırılmanın gıda sektörüne yansımasıysa aşırı talep artışını beraberinde getirdi. Ülkelerin karantina uygulamalarına başvurması insanların temel tüketim ürünlerini stoklamasına neden olurken, gerekli ticari tedarik zincirinden yoksun olan firmalar fiyatları artırmak zorunda kaldı. Özellikle gıda ürünlerinde yaşanan talep artışı beraberinde fiyat artışlarını getirirken, devletler gıda piyasasına müdahale ettiler. Ancak küresel ticaretle birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olan ulus devletler, gerekli ürünleri tedarik etme konusunda henüz başarı elde edemediler. Kovid-19 olarak adlandırılan Vuhan virüsünün 21. yüzyılda sadece gıda güvenliğinde değil, daha birçok alanda yeni yaklaşımların benimsenmesine neden olacağı ve peşinden değişimi getireceği açıktır.

Küresel tarım piyasası: Akıllı tarım ve emek rekabeti

1995’de 1,18 trilyon dolarlık hacmiyle dünya ekonomisinden yüzde 7,5 pay alan tarım sektörü, 2018’de 3,38 trilyon dolarlık bir üretim seviyesine ulaştı; fakat küresel ekonomiden aldığı pay yüzde 3,4’e geriledi. Şehirleşmenin yaygınlaşması ve istihdamın kırsal alanlardan nüfusun hızla arttığı metropollerde toplanması, hizmet ve sanayi gibi sektörleri ön plana çıkardı. Şehirlerdeki nüfusun sürekli ve istikrarlı bir şekilde beslenebilmesi için toplu tarım uygulamalarına başvuran gelişmiş ülkeler, gıda ürünlerinin güvenliğine daha fazla önem vermeye başladılar. Özellikle AB’nin ortak tarım politikalarıyla toplu üretime geçmesi, teknoloji-yoğun yöntemlerle ürünlerin tüketicilere ulaştırılmasını sağladı. Tarım alanında dünyada en fazla istihdama sahip olan Hindistan, Endonezya, Etiyopya, Bangladeş, Vietnam ve Tayland’a kıyasla akıllı tarım uygulamaları sayesinde daha fazla gelir ve verim elde eden gelişmiş ülkeler, az sayıda kişiyle en büyük miktarda tarım ürünü elde etmeyi başardılar. Elde edilen ürünlerin sağlıklı, ucuz ve güvenilir olması ise gelişmiş ülkelerin temel hedefleri arasında yer alıyor.

Birçok ülkede istihdam edilen nüfusun büyük bir çoğunluğunun ana geçim kaynağı olan tarım sektörü, oluşturduğu 1,2 trilyon dolarlık ihracat kapasitesiyle stratejik bir önemi haiz. Küresel tarım piyasasının en etkili aktörleri olan Çin, Brezilya ve ABD, farklı büyüklükteki tarımsal istihdamlarıyla sektöre hâkim olabilecek kapasitedeler. ABD’nin 2 milyon kişilik tarımsal istihdamıyla ortaya çıkardığı kişi başına 70 bin dolarlık ortalama üretim, Brezilya’da 10 bin 86 ve Çin’de 7 bin 332 dolar civarındadır. Her üç ülke de tarım sektörüne stratejik önem veriyor ve gıda güvenliğini ulusal bir mesele olarak görüyor. AB ve İsrail gibi aktörler ise akıllı tarım uygulamalarıyla gıda sektöründe verimli, güvenilir ve sürekli üretimi teşvik ediyorlar. İsrail diğer ülkelere kıyasla çölde kurduğu teknoloji-yoğun büyük kooperatif tarım çiftlikleriyle kendi kendine yeterli bir ülke haline geldi. Dünya tohum piyasasında güçlü bir konumda yer alan İsrail, özellikle tohumların genetiğini değiştirerek ikinci kez kullanılmasının önüne geçti ve küresel gıda piyasasının kritik aktörlerinden biri oldu. Sürekli tohum ihracatını mümkün kılan bu durum ise diğer ülkeleri İsrail tohumlarına bağımlı bir konuma sürükledi. Hollanda, Belçika, Almanya, Fransa, İspanya ve İtalya gibi ülkeler ise tarım sektöründe teknolojiyi yoğun bir şekilde kullanarak dünyanın en fazla tarımsal ihracat yapan ülkeleri arasında yer aldı.

Küresel gıda güvenliğini sağlamak mümkün mü?

BM verilerine göre, dünya genelinde 156 milyonu çocuk olmak üzere 2 milyarın üzerinde insanın yeterli derecede gıdaya ulaşımı bulunmuyor. Gıdaya ulaşımda yaşanan güçlüklerden dolayı her yıl yaklaşık 3 milyon çocuğun hayatını kaybetmesine nazaran, sayıları 600 milyonu aşan obezite hastası fazla kiloya bağlı olarak çeşitli hastalıklarla mücadele ediyor. Gelişmiş ülkelerde obezitenin, gelişmekte ve az gelişmiş ülkelerde ise gıdaya ulaşımın bir problem olduğu tarım sektörü, insanlığın gelecek yıllarda karşılaşacağı yeni zorluklara da işaret ediyor. Tarım alanlarının her geçen gün iklim değişikliğine bağlı olarak azaldığı bir süreçte nüfusun hızla artmaya devam etmesi, devletleri, toplumları ve uluslararası kuruluşları farklı önlemler almaya itiyor. Alınan önlemlerin ulusal bazda hayata geçirilmesi küresel gıda güvenliğine yerel düzeyde katkı sağlarken, diğer bölgelerdeki problemler artarak devam ediyor. Asya, Afrika ve Latin Amerika gibi kıtalarda süren istikrarsızlıklar uluslararası bir tarım politikasını zorlaştırırken, ABD gibi ülkeler obeziteye bağlı hastalıklar nedeniyle yılda 10 milyar dolar harcıyor. BM ve Dünya Bankası gibi birçok farklı uluslararası kuruluş küresel gıda güvenliğini sağlama konusunda çeşitli projeler geliştirirken, ülkeler tehlikenin farkında olmadan bölgesel politikalara öncelik veriyorlar. Bölgesel politikalar ise gıda güvenliğini sağlamak ve iklim değişikliğini önlemek için yeterli düzeyde etkili değil.

Yirmi birinci yüzyıl tarih kitaplarında kritik bir dönem olarak yerini alacak olan Kovid-19 salgınıyla mücadele, yeni yaklaşımların benimsenmesini de beraberinde getirdi. Virüsün Avrupa’da yayılmasının ardından, küresel üretimde yaşanan arz şokuna talep şoku da eklendi. Fabrikaların virüs nedeniyle üretim yapamaz hale gelmesine karşın karantinaya alınan bireylerin temel tüketim ürünlerine talebinin artması, finansal piyasaların ani krizlerle sarsılması, hisse senetlerinde son iki ayda yaşanan 27 trilyon dolarlık kayıp, enerji fiyatlarındaki şoklar, merkez bankalarının faiz indirimleri ve hükümetlerin salgınla mücadele için uygulamaya koyduğu ekonomik paketler, küresel tedarik zincirinde yaşanan kırılmanın önemli yansımaları arasında yer alıyor. Gerekli hammadde kaynaklarından yoksun firmaların üretim yapamaz hale gelmesi ve işgücü kaybı, küresel ekonominin yapıtaşı olan liberal piyasa şartları için ölümcül yaralardır. Özellikle sokağa çıkma yasaklarıyla daha sıkı önlemlerin alındığı günümüz koşullarında, insanlar ancak temel tüketim ürünleri için harcama yapıyorlar. Yapılan bu harcamalar ise daha çok gıda maddeleri üzerinde toplanıyor. Gıda ürünlerinin istikrarlı bir şekilde tedarik edilmesi için gerekli çabayı sarf eden devletler, herhangi bir tedarik hattının bozulmaması için idari ve hukuki yollara başvuruyorlar. Ancak küresel düzeyde yaşanan Kovid-19 salgını devletleri yalnız bıraktı. Bu nedenle gıda ürünlerinde yaşanacak herhangi bir kıtlık durumu, krizin boyutunu büyütebilecek potansiyele sahip.

Gıda güvenliğinin sağlanabilmesi için ürünlerin sağlıklı, istikrarlı ve sürekli bir şekilde tedarik edilmesi gerekiyor. Kovid-19 salgınının lojistik başta olmak üzere birçok sektörü krize sürüklemesi ise talepte olan artışla birlikte, gıda ürünlerinin kalitesinde düşüşe neden olabilecek koşulların oluşmasına zemin hazırladı. Özellikle stokçuluğun önüne geçilmesi ve piyasada istikrarın sağlanabilmesi için devletlerin sıkı önlemler alması gerekiyor. Pandemi haline gelen hastalığın, sağlıklı ürün tüketiminde bilinçlilik oluşturması da gıda güvenliği açısından olumlu gelişmeler arasında yer alıyor. Fakat su ve gıda gibi temel yaşam ürünlerine ulaşımı kısıtlı olan kişilerin küresel salgından daha fazla etkileneceği de göz önünde bulundurulmalı. Küresel tedarik zincirinin neredeyse her ülkede bozulmasına neden olan Kovid-19 salgını, gelecekte krizlere daha dayanaklı bir ulaşım hattının kurulmasına zemin hazırlayacaktır. Devletlerin mevcut salgından edineceği yeni tecrübeler İspanyol Gribi, MERS ve SARS gibi hastalıkların yeniden baş göstermesi karşısında hükümetlerin daha hazırlıklı olmasına sebep olacaktır.

Türkiye’nin genel olarak gıda güvenliği politikalarının istenilen seviyede olmadığı görülüyor. Türkiye, daha sağlıklı işleyen ve planlı üretimi teşvik eden politikaları hayata geçirmeli.

Türkiye’nin tarım politikası ve gıda güvenliği

Gıda güvenliği, tüketilen gıdalarda insan sağlığını tehdit edebilecek biyolojik, mikrobiyolojik, fiziksel ve kimyasal maddelerin olmaması üzerine kurulan güvenlik yaklaşımını ifade ediyor. Türkiye geniş tarım topraklarıyla, çeşitli iklim şartlarına göre farklılık gösteren bir gıda üretim profiline sahip. Gıda güvenliğiyle yakından alakalı olan bu üretim kapasitesinin, gelecek nesillerin hayatı üzerinde kritik önemi var. Türkiye’nin genel olarak gıda güvenliği politikalarının ise istenilen seviyede olmadığı görülüyor. Küresel Gıda Güvenliği Endeksi’nde 113 ülke arasında 41. sırada yer alan Türkiye besin standart kalitesi, verimli gıda üretimi ve gıda fiyat istikrarı açısından diğer ülkelerden ayrışıyor. Maliyetlerin yaşanan kur ataklarından sonra artması, enflasyona bağlı olarak gelişen ani fiyat artışları, özellikle çiftçileri üretimi kısma konusunda baskılıyor. Bireysel hale gelen tarımsal üretimin istikrarlı, planlı ve güvenli hale getirilmesi ise ürünlerin üreticiden tüketiciye ulaşımını sağlayan besin zincirini denetlemekten geçiyor. Tarım sektörüne finansal destek verme açısından dünya ülkeleri arasında iyi bir seviyede olan Türkiye, daha sağlıklı işleyen, planlı üretimi teşvik eden ve uzun vadeli bir şekilde gıda güvenliğini sağlamayı amaçlayan politikaları hayata geçirmeli. 57 milyar dolarlık üretim kapasitesiyle dünyanın en büyük 10. tarım ülkesi olan Türkiye’nin, uluslararası arenada her geçen gün daha çok gündeme gelen gıda güvenliğinde uzun dönemli politika geliştirmesi ve akıllı tarım uygulamalarını hayata geçirecek AR-GE faaliyetlerine önem vermesi gerekiyor. Böylelikle günümüzde yaşanan küresel salgın ve kıtlıkları en az hasarla atlatmak mümkün hale gelecektir.

[İstanbul Üniversitesi’nde doktora çalışmasına devam eden Deniz İstikbal SETA Ekonomi Direktörlüğü’nde araştırma asistanı olarak görev yapmaktadır]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Munzur Çayı'nda kaybolan uzman çavuşu arama çalışmaları sürüyor

Çar Mar 25 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email TUNCELİ (AA) – Tunceli'de Jandarma Arama Kurtarma (JAK) timlerinin eğitimi esnasında botun devrilmesiyle Munzur Çayı'na düşüp akıntıya kapılarak kaybolan Uzman Çavuş Yılmaz Güneş'i arama çalışmaları sürüyor. Güneş'i (36) bulmak için yürütülen çalışmalara Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığı (JÖAK), Diyarbakır ve Van Jandarma Komutanlığı Sualtı […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump