Pandemiden sonra bir AB kalır mı?

AB yaşadığı salgın kriziyle bir yandan ekonomik olarak, diğer yandan da etik değerler açısından sarsıldı.

Dr. Nurgül Bekar   |30.03.2020
Pandemiden sonra bir AB kalır mı?

İstanbul

2019’un Aralık ayında Çin’in Hubey eyaletinin Vuhan kentinden yayılan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi çok güçlü bir devlet bile büyük kayıplar veriyor. Yaklaşık dört aydır süren kâbusta, bugün artık kriz merkezi ABD ve Avrupa’ya kaymış görünüyor. Bu bağlamda, dünya ekonomisinin en önemli merkezlerinden biri olan Avrupa Birliği (AB) coğrafyası da büyük bir imtihanla karşı karşıya. Muteber uzmanlar artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı, küresel düzenin radikal bir biçimde değişeceği yönünde yorumlar yapıyor.

AB’nin salgında hızlı ve etkin bir kriz mekanizma oluşturamaması, Birliğin geleceğine dair karanlık senaryoların yazılmasına da zemin hazırladı.

AB’ye üye ülkelerin, Kovid-19 nedeniyle yaşanan felakette hızlı ve etkin bir kriz mekanizma oluşturamaması, Birliğin geleceğine dair karanlık senaryoların yazılmasına da zemin hazırladı. AB’nin salgın karşısında düşen ilk kalelerinden olan İtalya’da yaşanan 10 binden fazla ölüme karşın AB yöneticilerinin ciddi bir yardım örgütleyememeleri, her devletin kendi başına çözüm bulmaya çalışması, bu durumu tetikleyen en önemli sebep. İtalya’dan sonra İspanya’da ve Fransa’da artan Kovid-19 vakaları ve ölümler moralleri iyice bozdu; AB üyesi ülkelerin kamuoyları da Birliğin dayanışma sergileyememesini, ortak toplumsal ve ekonomik çözümleri uygulamaya koyamamasını keskin bir dille eleştirdi.

İtalya’da yaşanan 10 binden fazla ölüme karşın AB’nin ciddi bir yardım örgütleyememesi, her devletin kendi başına çözüm bulmaya çalışması, bu durumu tetikleyen en önemli sebep.

Aralık ayında Çin’de ortaya çıkan virüsün bulaştığı AB üyesi ülkeler -başta İtalya, daha sonra İspanya ve Fransa’nın maruz kaldığı felaketle- tarihinde tanık olmadığı bir kaosla karşılaşarak adeta felç oldu. Almanya’nın da ilk başta çok sıkı tedbirler almaması, Birliğin hızlı bir şekilde tepki verememesinde şüphesiz etkili oldu. Bu krizde yaşanan en büyük sorun virüsün bilinmezliği olmakla birlikte, devletlerin karşılaştığı sorunun büyüklüğünü çok geç algılamış olmaları da kaosa ve karşılıklı suçlamalara yol açtı. İtalya’nın AB kurumlarından istediği yardımlara yanıt bulamaması, üstelik Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde’ın virüsten zarar gören ülkelere yardım yapılmayacağını açıklaması, sadece üye ülke liderlerinin değil, kamuoylarının belleğine de travmatik bir şekilde kazıldı. İtalya’ya maske, eldiven ve diğer sağlık ekipmanlarının Çin, Küba ve Rusya’dan gelmesi ise AB’ye karşı tepkilerin daha da büyümesine yol açtı; İtalyan sosyal medya kullanıcıları AB bayrağını yaktıkları görüntüleri paylaştılar.

Salgın sonrası dönemde AB’nin ortadan kaybolacağını söylemek hem çok erken bir saptama olacak hem de AB gelişim sürecini tümden reddetmek anlamına gelecek.

Birlik virüsün İtalya’da ortaya çıkmasından ancak bir buçuk ay sonra, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen başkanlığında yapılan toplantıda, salgına ve salgın sonrasına ilişkin alınacak önlemleri açıklayabildi. 17 Mart 2020’de AB Konseyi, Komisyon’un krizden çıkma önerilerini onayladı. Bu önlemler Birlik üyelerinin daha fazla bütünleşmesini ve ortak çözümler üretmesini gerektiren, hatta zorunlu kılan önlemler. Zira üye ülkelerin sağlık, ekonomi ve güvenliğin sağlanması konularında tek başlarına karar vermeleri durumunda, herkesin kazanabileceğine yönelik inanç, Brüksel’deki AB yöneticileri nezdinde son derece zayıf.

Birliğin mevcut küresel kriz karşısında yetersiz ve hantallık derecesinde yavaş kaldığı doğru. 26 Mart 2020’de yapılan AB Devlet Başkanları toplantısında, Kovid-19 krizinin yol açtığı ekonomik sorunlarla başa çıkmak için ortak ve koordineli bir cevap bulunması konusunda anlaşılamadığı da doğru. Özellikle gelir seviyesi daha yüksek üyelerin Birliğin zayıf halkalarını kurtarmaya çok da gönüllü olmadığı ortada. Peki, bu durum Kovid-19 salgını sonrasında, AB bütünleşmesinin sona ermesine yol açacak mı? Bir başka deyişle, AB güçsüzleşerek artık ömrünü tamamlayacak mı? Bu sorulara cevap vermek sadece AB için değil, genel olarak dünya için hiç de kolay görünmüyor. Zira şimdiye kadar bildiğimiz krizlerden farklı olan Kovid-19 salgınında, neredeyse tüm ülkeler en az hasarla ayakta kalma mücadelesi veriyor.

AB yaşadığı bu krizle bir yandan ekonomik olarak, diğer yandan da etik değerler açısından sarsıldı. Ancak salgın sonrası dönemde AB’nin ortadan kaybolacağını söylemek hem çok erken bir saptama olacak hem de AB gelişim sürecini tümden reddetmek anlamına gelecek. Kovid-19 kriziyle karşılaştığı sırada, AB zaten çok önemli birkaç sorunla mücadelesini nasıl yürüteceğine karar vermekle meşguldü: Mülteci krizi, neredeyse tüm üye ülkelerde yükselişte olan aşırı sağ akımlar ve 2008 ekonomik krizinin ve bir anlamda onun yol açtığı sonuçlardan biri olan Brexit meselesinin doğuracağı yeni sıkıntılar. İşte tam da bu dönemde, insanlığın vebadan beri karşılaştığı en büyük salgın olan Kovid-19 zamanında yaşananların, Birliğin bütünleşmesini iyice çıkmaza sokması elbette mümkün.

Yeni tip koronavirüs karşısında üye ülkelerin ve Brüksel’deki AB yönetiminin tepkisi(zliği) AB’nin varlığına büyük bir tehdit şeklinde algılandı. Ancak tam da bu virüs nedeniyle yaşananlar, AB üyesi ülkelerin tek tek ayakta kalabilmesinin, gerçekleştirecekleri ortak çözümlere bağlı olduğunu da gösterdi. AB’nin ulus-üstü yapısının daha fazla gelişmesi, üye ülkelerin AB yönetimine sorunlarla mücadele için daha fazla kaynak aktarması ihtiyacı, herhalde bundan daha hayati bir şekilde gözler önüne serilemezdi. İtalyan ve İspanyol başbakanlarının AB’yi eleştiren, hatta suçlayan açıklamaları bile, AB’nin krizler ve sorunlar karşısında daha etkin, daha hızlı organize olabilecek bir yapıya kavuşturulmasının önemine işaret ediyor.

Kovid-19 krizinde AB’nin tepkisine yönelik eleştiriler yapılırken iki önemli hususu mutlaka göz önünde bulundurmak gerekiyor: Öncelikle, unutulmamalıdır ki AB hâlâ dünya çapında en önemli ekonomik bütünleşmedir. Bu bütünleşmede, İngiltere dışında kalan 27 ülkenin kolayca çıkıp gidebilmesi Lizbon Antlaşması ile hukuken mümkün olsa da, o kadar kolay değil. Zira bilhassa eski Doğu Avrupa ülkeleri için AB önemli bir kalkınma aracı ve ekonomik birlikten öte, yeniden Rusya’nın etki alanına girmeye karşı, NATO üyeliğiyle birlikte bir kalkandır. Ukrayna’da yaşananlar daha çok tazeyken, adı geçen ülkelerin AB’den rahatça çıkabileceklerini düşünmek çok eksik bir analiz olacaktır. Bu noktada AB’nin birleştirici ve koruyucu gücü hâlâ önem taşıyor. Kovid-19 krizi sonrası dönemde de ekonomi, savunma, güvenlik politikaları ve dış politika açısından kırılgan ülkeler için, bu koruyucu kalkana ihtiyaç devam edecektir. Dolayısıyla AB Kovid-19 krizinden daha fazla ortak çözüm üreterek çıkmak zorunda. Aksi takdirde, bu salgın sonrası değişeceği söylenen küresel düzen, bir kez de AB yüzünden değişebilecektir.

Bu krizde AB’ye yönelik eleştiri ve analizler yaparken dikkate almamız gereken bir diğer önemli husus ise AB’de aşırı sağın yükselişidir. 2008 ekonomik krizinin üzerine mülteci meselesinin de eklenmesiyle iyice ağırlaşan bu sorun, AB içi güvenliği ve düzeni ciddi anlamda tehlikeye sokuyor. Kovid-19 krizi, aşırı sağın yükselişinin sadece AB içindeki yabancılara ve yabancı kökenli vatandaşlara karşı değil, AB üyesi ülkelerin birbirlerine yönelik tutumlarında da yozlaşmaya neden olduğunu göstermiş, ülkeler bu acil ve hayati sorun karşısında sergilemeleri gereken dayanışma ve işbirliğinde geç kalmışlardır. Aşırı sağ görüşlerin kamuoylarında, dolayısıyla da AB üyesi ülkelerde ve AB Parlamentosu’nda gücünün artmasına karşı eldeki en iyi panzehir, yine AB’nin bu krizden bütünleşmeyi artırarak çıkmasıdır. Bir başka deyişle, Birliğin güçlenmesi tüm üye devletler için kurtarıcı ortak çözümlerin üretilmesini de beraberinde getirecek, bu çerçevede aşırı sağ fikirlerin zayıflatılması da Birliğin güçlenerek bütünleşmesini sürdürmesinde büyük önem arz edecektir.

Uluslararası ilişkilerde “küreselleşmenin sonu” değerlendirmeleri, aynı zamanda bölgeselleşmenin güçlenmesine de işaret ediyor. Bu bağlamda AB de kendini siyasi ve ahlaki açılardan yeniden tanımlayarak ve hem içeride hem de dışarıda uluslararası ilişkilerin diğer aktörleriyle ilişkilerinde gerekli dönüşümleri gerçekleştirerek, bu krizden çıkmanın yollarını arayacaktır. Nitekim AB’nin Batı Balkanlarla ilgili son kararını, geçtiğimiz günlerde yaptığı toplantıda, kriz ortamında bile revize edebilmesi ve Kuzey Makedonya ile Arnavutluk’a üyelik yolunda bu kez ciddi bir perspektif sunabilmesi, ilerleme gücüne bir örnek teşkil etti. Çözüm arayışında Kovid-19 krizi süresi uzadıkça AB çok zayıflayabilecektir; fakat tam da bu zayıflıktan kurtulmak için, AB Komisyonu’nun son toplantısında aldığı önlem kararları çerçevesinde, Kovid-19 gibi ölümcül krizler karşısında ortak adımlar atacağı mekanizmalar teşkil etme yoluna gidecektir.

Halihazırda birçok AB üyesinin ekonomik sorunlarla boğuştuğu bir ortamda, kriz sonrası ekonomik problemler artacak ve devletlerin desteğine daha fazla ihtiyaç duyulacaktır. Özellikle orta ve küçük ölçekli işletmeler bundan etkilenirken, popülist söylemlerin AB bütünleşmesini ve dayanışmasını tehdit etmemesini sağlamak, yine AB değerlerini öne çıkarmakla mümkün olabilecektir. Bu bağlamda, AB yönetimi kadar AB üyesi devletler de Kovid-19 salgınının yol açacağı ekonomik kriz beklentisine yönelik olarak, tarihte görülmediği kadar büyük mali yardım paketleri açıklıyorlar. Gerek Brüksel’in gerekse üye ülke başkentlerinin planladığı bu paketler, AB’nin mali ve ekonomik politikalardaki ortaklığını da doğal olarak destekleyecektir.

Kuvvetle muhtemeldir ki uzmanların söylediği gibi, Kovid-19 krizinden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Fakat ne kadar dönüşüm ve değişim geçirse de, dünya tarihinin en temel aktörlerinden olan Avrupa coğrafyası ve AB eskisi gibi yerinde duracaktır.

[Dr. Nurgül Bekar Ufuk Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Pharmactive ilaç firması 1500 acil ihtiyaç paketini sağlık çalışanlarına gönderdi

Pts Mar 30 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email TEKİRDAĞ (AA) – Pharmactive İlaç, koronavirüsle mücadelede en ön safta yer alan sağlık çalışanlarına destek için, içerisinde koruyucu gözlük, maske, eldiven, el antiseptiği ve koruyucu önlük bulunan 1500 acil ihtiyaç paketini, Aile Sağlığı Merkezleri ile hastanelere gönderdi. Firma, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınına karşı […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump