İran kendisini bekleyen belirsizliklere ne kadar hazır?

Koronavirüs salgını, ulusal, bölgesel ve küresel ölçekteki belirsizliği daha kesifleştirdi. Devlet yapısı, ideolojisi ve dışlayıcı siyasal elit ağı nedeniyle esneklik kabiliyeti düşük olan İran, bu süreci hayli sarsıntılı geçiren devletlerden biri.

Dr. Serhan Afacan   |31.03.2020
İran kendisini bekleyen belirsizliklere ne kadar hazır?

İstanbul

Son dönemlerde dünyanın gidişatına ilişkin ulusal, bölgesel ve küresel ölçekte yapılan analizlerde belirsizlik vurgusu öne çıkıyor. Ekonomi, toplum, kültür, güvenlik ve uluslararası düzen gibi alanları kapsayan bu belirsizlikler gün geçtikçe daha tedirginlik veren bir mahiyet kesbediyor.

İran, Hasan Ruhani hükümetinin iş başına geldiği 2013 yılından çok farklı bir noktada bulunuyor. Geride kalan yıllar Ruhani’nin birçok konuda bir B planının dahi olmadığını gösterdi. Buna gerekçe olarak Cumhurbaşkanı Ruhani şimdiye dek sürekli olarak, sistem içinde hareket alanını sınırlayan kısıtlara sığındı. Ruhani’nin enerjik bir cumhurbaşkanı olmaması ve Mahmud Ahmedinejad’dan sonra gelmenin sosyo-psikolojik getirilerini fazlaca kullanması gibi zaafları bir yana bırakılırsa belki de en haklı olduğu konu bu. Gerçekten de İran’ın birçok alanda tavır değişikliğine gitmesi gerekiyor.

Son olarak yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını da ufuktaki muğlak katmanı kesifleştirdi. İstisnasız her devleti etkileyen bu gidişatta en büyük hasarı ise esneme ve koşullara intibak etme kabiliyeti düşük olanlar alacak. Zira çeşitli boyutlarda buhranların eş zamanlı olarak ortaya çıkması hızlı ama daha büyük sorunlara yol açmayacak tedbirleri almayı gerekli kılıyor. Devlet yapısı, ideolojisi ve dışlayıcı siyasal elit ağı nedeniyle esneklik kabiliyeti düşük olan İran İslam Cumhuriyeti, bu süreci hayli sarsıntılı geçiren devletlerden biri. Ülke içinde ve dışında son dönemlerde yaşananlar İran’ın geleceğine ilişkin net fikirler veriyor. 2009 yılındaki Yeşil Hareket ve bundan kısa süre sonra Orta Doğu’da meydana gelen gelişmelerle kritik bir sürece giren Tahran yönetimi, bu sürecin kısa vadeli adımlarla aşılamayacağı gerçeğiyle karşı karşıya. Süreci yönetmek için atılması gereken adımlara ise ülkedeki siyasal sistemin yapısı izin vermiyor.

Tek sorun yaptırımlar mı?

ABD’nin 2020 yılının ilk günlerinde, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi suikastla öldürmesinden itibaren yaşanan gelişmelerde İran devleti hayli dağınık bir görüntü ortaya koydu. Olası riskleri hesaba katarak suikasta ölçülü bir tepki veren İran’ın bu tavrı anlaşılabilir ise de ardından yaşananlar için bunu söylemek imkânsız. İlk olarak, Süleymani’nin cenaze merasimi onlarca kişinin yaşamına mal olan büyük bir izdihama sahne oldu. Bunun ardından, suikasta misilleme olarak 8 Ocak’ta ABD’nin Irak’taki Ayn el-Esed ve Erbil üslerine roket atışları yapan İran, aynı gün Ukrayna’ya ait bir uçağı Tahran’daki Uluslararası İmam Humeyni Havalimanı’ndan havalandıktan kısa süre sonra yanlışlıkla vurdu ve uçaktaki 176 yolcu hayatını kaybetti. Son olarak, Tahran yönetiminin Kovid-19 salgını konusunda tedbir almakta oldukça geç ve yetersiz kalması resmi rakamlara göre 41 bin 495 kişinin hastalığa yakalanmasına, bunlardan 2 bin 757’sinin ise ölümüne neden oldu. Tüm bunlar yaşanırken İran’ın özellikle Dışişleri Başkanı Cevad Zarif’in dilinden sürekli ABD yaptırımlarından yakındığı görüldü.

İran, Devrim Rehberi Ali Hameney’in “kahramanca bir esneklik” gösterdiklerini söylemesiyle Temmuz 2015’te tarafları arasında ABD’nin de bulunduğu nükleer anlaşmaya imza atmıştı. İran anlaşmadan beklediğini bulamadığı gibi Donald Trump yönetiminin Mayıs 2018’de anlaşmadan çekilerek 2016 yılından itibaren kaldırılmış olanlar dahil İran’a bir dizi tek taraflı yaptırım uygulaması bu ülke açısından ciddi sorunlara neden oldu. Bu tarihten itibaren İran’ın petrol gelirleri hızla azalarak dip yaptı ve İran ekonomisi alarm vermeye başladı. Her ne kadar ilaç sektörü ABD’nin yaptırımlarının doğrudan kapsamı dahilinde değilse de bir bütün olarak “yaptırım rejimi” yabancı şirketlerin İran’la iş yapmasını ve ödemelerini almasını zorlaştırdığı için bu sektör de süreçten payını aldı. Ne var ki İran’ın sağlık sektöründeki sorunları yalnızca ABD yaptırımlarıyla açıklamak imkânsız. Her ne kadar sağlık alt yapısının nicel yönü açısından bölgenin görece iyi durumdaki ülkelerinden biri olsa da 82 milyonluk İran, hastane sayısı, kişi başına düşen hekim sayısı ve genel anlamda sağlık harcamaları gibi hususlarda dünya ortalamasının altında. Normal koşullar altında 15 bin yoğun bakım ünitesine ihtiyaç duyan İran’da bu rakam fiilen 7 bin. Bin kişiye 1,6 hekimin düştüğü İran bu alanda da iyi bir karneye sahip değil. Bu nicel verilerin dışında, İran’da hastanelerin teçhizat sıkıntısı ve tam teşekküllü hastanelerin bölgelere göre dağılımındaki dengesizlikler sorunların da var olduğu görülüyor.

Benzer bir durum İran’ın genel ekonomik gidişatı için de geçerli. 30 yaşın altındaki genç nüfusuna istihdam sağlamakta zorluk çeken İran yönetimi, geride kalan 40 yıl boyunca nüfus artışını teşvik etmesine rağmen artan nüfusun istihdam, gıda, su ve mesken gibi ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılamaya yetecek yapısal çözümler üretemedi. Ekonomi politikalarını, Direniş Ekonomisi adı verilen genel bir çerçeveye oturtan İran, pratikteki pragmatizmiyle bu ilkeleri esnetse de ilke bazında ideolojik tutumunu sürdürdü. Trump yönetimiyse İran’ı bu anlamda tavır değişikliğine mecbur etmeye çalışıyor. Belki de İran’ı ekonomi alanında bekleyen en kayda değer belirsizlik bu ikircikli tavrını değiştirme iradesi gösterip gösteremeyeceği. İran’ın dış politikası için de benzer bir durum geçerli ve bilhassa Orta Doğu’da son dönemlerde yaşananlar bu anlamda İran’ı yakından ilgilendiriyor.

İran’ın bölgesel amaçları ne?

İran’ın dış politikasını özellikle de Orta Doğu vizyonunu belirleyen sabiteler, bu ülkenin mevcut politikalarını açıklamak için son derece önemli. Normalleşmeyi engelleyen abartılı tehdit algısı, askeri kapasiteye duyulan aşırı güven ve uluslararası düzenin kaotik bir alan olduğu kabulü bunlardan birkaçı. Şah’ın özellikle 1970’ler boyunca İran’ın bölgesel nüfuzunu artırmak için attığı adımları devralan İran İslam Cumhuriyeti, 1979’dan sonra bu üç eksende bölgesel eylemlerini genişletti. ABD’nin 2001 yılında Afganistan’ı işgal etmesiyle beraber bu eylemler çok daha kapsamlı bir hal aldı ve takip eden yıllarda İran bölgede önemli nüfuz alanları kazandı. Ne var ki bu nüfuz en azından iki boyutuyla sorunluydu ve bu sorunlar İran’ın işini zorlaştırmaya devam ediyor. Buna göre İran, bölgedeki nüfuzunu sağlamak ve sürdürmek için sürekli olarak önemli harcamalar yapmak ve özellikle bölgedeki vekil güçlerini kontrol altında tutmak için büyük maliyetler üstlenmek zorunda. İranlı yetkililerin aksi yöndeki açıklamalarına rağmen bu durum, mevcut ekonomik daralma döneminde ciddi bir sorun teşkil ediyor. Ayrıca İran, bu nüfuzunu sürdürmek için küresel bir himayeye ihtiyaç duyuyor. Çin’in bu konuda gönüllü olmadığı ortada. Rusya’nın desteği ise İran’ın ihtiyaç duyduğu boyutta olmadığı gibi oldukça da çekimser. İran’ın bölgesel amaçlarının net olmaması da durumu karmaşık hale getiriyor. Bu, özellikle Yemen ve Suriye’de net olarak görülüyor.

Lübnan ve Irak, İran’ın nüfuzunun görece güçlü olduğu ülkeler. Bu iki ülkede mevcut koşullarda İran’ı denklem dışı bırakmak neredeyse imkânsız. Yine de özellikle Irak sokaklarında artan İran karşıtı hissiyat dikkat çekiyorsa da İran’ın bunu pek önemsemediği açık. Mart 2015’te başlayan ve beşinci yılını dolduran Yemen savaşında ise İran en azından rakibi Suudi Arabistan kadar sorunlu bir yerde duruyor. Şimdiye dek, İran ve Suudi Arabistan’ın başı çektiği Yemen’deki sorumsuz savaşta büyük çoğunluğu çocuklardan oluşan çeyrek milyon insan hayatını kaybetti. Ülkede açlık trajik boyutlarda ve yeni virüs salgını krizi daha da derinleştirecek gibi duruyor. Uluslararası toplum Yemen savaşını unutmuş gibi davransa da savaşın tarafları olan ülkeler ciddi anlamda yıpranıyor. İran ve Suudi Arabistan’ın paranoya düzeyine varan karşılıklı husumet hali bölgede ciddi sorunlara yol açıyor. Dahası, Yemen’de zor zamanlar geçiren Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseninin İran’ı Suriye’de de sıkıştırma yoluna gittiği görülüyor. İran’ın Suriye özelinde Türkiye’yi ve hatta belirli ölçülerde Rusya’yı da kaybettiği hesaba katılırsa işi kolay olmayacaktır.

İran’ın ihtiyacı “makul” esneklik

Uzun süredir fiilen BAE’nin kontrolünü elinde bulunduran Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in 27 Mart Cuma günü Beşşar Esed’i arayarak yeni tip koronavirüs salgını vesilesiyle dayanışma mesajı vermesi önemli. Bu, Şam Büyükelçiliğini Aralık 2018’de resmi olarak yeniden açan BAE’nin Esed ile yakınlaşma sürecinin en güncel verisi. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın da benzer bir tutum içinde olduğu ve Esed’i tekrar kazanmak istediği biliniyor. Her iki ülkenin Esed’den ortak beklentisi ise İran’la arasına mesafe koyması. Zayed’in hamlesinden birkaç gün önce 21 ve 22 Mart’ta, BAE ordusu ile 4 bin ABD askeri Kovid-19 salgınına rağmen BAE’nin El-Hamra eğitim kampında bir tatbikat gerçekleştirdi. Körfezde sular ısınırken İran’ın Suriye’de pozisyon değişikliğine gitmeden kalması imkânsız. Son olarak, İdlib krizinde hemen hiç sesi çıkmayan İran’ın, Türkiye ile Rusya arasında 5 Mart’ta Moskova’da varılan mutabakattan memnun olmadığı biliniyor. İran’ın yenilenmiş ateşkes statükosunu sonlandırmak için yapılacak bir provokasyona doğrudan müdahil olması beklenmese de dolaylı şekilde onay vermesi şaşırtıcı olmaz. Suriye’deki amaç ve beklentilerini güncelleme süreci İran’ın önündeki bir diğer belirsizlik olacak.

İran, Hasan Ruhani hükümetinin iş başına geldiği 2013 yılından çok farklı bir noktada bulunuyor. Geride kalan yıllar Ruhani’nin birçok konuda bir B planının dahi olmadığını gösterdi. Buna gerekçe olarak Cumhurbaşkanı Ruhani şimdiye dek sürekli olarak, sistem içinde hareket alanını sınırlayan kısıtlara sığındı. Ruhani’nin enerjik bir cumhurbaşkanı olmaması ve Mahmud Ahmedinejad’dan sonra gelmenin sosyo-psikolojik getirilerini fazlaca kullanması gibi zaafları bir yana bırakılırsa belki de en haklı olduğu konu bu. Gerçekten de İran’ın birçok alanda tavır değişikliğine gitmesi gerekiyor. Eski cumhurbaşkanlarından Haşimi Rafsancani ahir ömründe yeni bir anayasanın gerekliliğinden bahsederken esasen bu noktaya işaret ediyordu. Ancak yeni bir anayasa bile İran’da anlamlı bir paradigma değişimi getirmeyecektir. Modern İran tarihinde siyasal sistemlerin doğal bir seyirle tekâmül ettiği bir görüntünün olmadığı da unutulmamalı. Denebilir ki İran İslam Cumhuriyeti’ni bekleyen kritik belirsizlik bu anlamda bir açılım sağlamak. Değilse, ekonomik ve bölgesel sorunlar İran’ın yüz yüze kalacağı en büyük meydan okuma olmayacaktır. İran’da bu durumun farkında olan ve sorunları teşhis eden çok sayıda isim var. Belki de artık İran’ın ihtiyaç duyduğu şey “makul” bir esneklik. Bunun olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

[Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Leiden Üniversitesi İran Çalışmaları bölümünde tamamlayan Dr. Serhan Afacan İstanbul Medeniyet Üniversitesi öğretim üyesidir]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Bakan Albayrak: Kovid-19’un küresel ticaret ve finans sistemi için oluşturduğu mevcut tablodan çıkış yollarını konuştuk

Sal Mar 31 , 2020
  Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, G-20 Hazine Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları toplantısında, Kovid-19’un küresel ticaret ve finans sistemi için oluşturduğu mevcut tablodan çıkış yollarını konuştuklarını kaydetti. Merve Özlem Çakır,Dilara Zengin   |31.03.2020 Ankara/Washington Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, G-20 Hazine Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları toplantısında, yeni […]
Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyelinin en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Günlük basılı veya TV reklamları sadece belirli bir kesime, bölgeye, sınırlı sayıda ve belirli saniyelerde görülür ve o saniye unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle Markanızı, İşyerinizi EUTURKHABER'de değerlendirin. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yaparak ve sizi doğrudan firmanıza yönlendirerek sizi arayan potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump