ABD-Taliban anlaşması sonrası Afganistan’da barış sürecinin seyri

Afganistan’da hükümetle Taliban arasında 10 Mart’ta başlaması planlanan doğrudan müzakerelerde seçim sonuçlarının açıklanmasıyla başlayan tartışma üzerine yaşanan gecikme, barış sürecinin sonraki aşamalarının ne kadar zorlu olacağının bir göstergesi.

Dr. Ömer Aslan   |03.04.2020
ABD-Taliban anlaşması sonrası Afganistan’da barış sürecinin seyri

İstanbul

ABD ile Taliban’ın 29 Şubat’ta ABD’nin Afganistan’dan kademeli, tedrici şekilde ve şartlara bağlı olarak çekilmesini öngören barış anlaşması imzalamasının ardından Afganistan’da barış sürecinin asıl zorlu kısmı olan Afgan gruplar arası müzakereler aşamasına geçildi. Afganistan’da hükümetle Taliban arasında 10 Mart’ta başlaması planlanan, doğrudan müzakerelerde seçim sonuçlarının açıklanmasıyla başlayan tartışma üzerine yaşanan gecikme, barış sürecinin bundan sonraki aşamalarının ne kadar zorlu olacağının bir göstergesi olarak okunabilir.

Doğrudan müzakerelerde gecikme

Afgan hükümetiyle Taliban arasındaki görüşmelerde gecikmeye sebep olan ilk gelişme Eylül ayında gerçekleştirilen seçimlerin sonuçlarının aylar sonra ilan edilmesiyle ortaya çıktı. Devlet Başkanı Eşref Gani’nin seçim zaferi rakip aday Abdullah Abdullah tarafından reddedildi. Her iki aday da “göreve başlama törenleri” gerçekleştirince bir anda iki rakip yürütme erki ortaya çıktı. Taliban’la doğrudan müzakerelerin belirlenen tarihte başlayabilmesi için hükümetin bir müzakereci ekip belirlemesi gerekiyordu ve ülkede Peştunlar dışındaki gruplar tarafından desteklenen Abdullah Abdullah kanadının onaylamadığı bir müzakere ekibinin başarılı olması mümkün değildi. Bu nedenle ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, durumun vahametine binaen ülkesindeki Kovid-19 salgınına rağmen 23 Mart’ta Afganistan’a beklenmedik bir ziyarette bulundu. Pompeo özellikle Abdullah Abdullah’ı Taliban’la doğrudan görüşmelere engel olmamaya zorladı. Hükümet nezdinde birliğin sağlanmaması durumunda ABD’nin 2020 ve 2021 yılları için Afganistan’a ayırdığı fondan birer milyar dolar kesmekle tehdit etti.

Aynı sıralarda Devlet Başkanı Eşref Gani ise ABD-Taliban anlaşması imzalanana dek dışında bırakıldığı sürecin artık etkin bir parçası olmak için harekete geçti. Bunu ise kendisinin imzası olmayan anlaşmada yer alan, hükümet ile Taliban arasındaki tutuklu değişimi konusunda bazı şartlar öne sürerek yapmayı denedi. Seçim sonuçlarının tartışıldığı ortamda Gani’nin göreve başlama törenine başta ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad olmak üzere çok sayıda uluslararası temsilci katıldı ve Gani’ye meşruiyet sağlandı. Gani ise ABD-Taliban anlaşmasında güven arttırıcı önlem olarak yer alan, doğrudan müzakerelerin başlamasından önce en fazla 5 bin tutuklu için gerçekleştirileceği sözü verilen ve kendisinin daha önce reddettiği tutuklu değişimi konusunda esneklik göstermeye başladı.

Gani, tutuklu değişiminin “Taliban’ın şiddeti ciddi oranda azaltmasına bağlı olarak” nasıl yapılabileceğine dair bir kararname yayınladı. Bu kararnameye göre; salıverilecek Taliban mensubu tutukluların biyometrik verilerinin alınacağını ve Afgan hükümetine karşı savaşa geri dönmeyeceklerine dair bir belge imzalatılacağını söyledi. Daha da önemlisi, önce bin 500 tutuklunun, müzakerelerin başlamasından önce her gün 100’erli gruplar halinde salıverileceğini, hükümetle Taliban arasında müzakerelerin başlamasından sonra da her iki haftada bin 500 tutuklunun salıverileceğini söyledi. Hükümetin serbest bırakacağı tutukluları da yaşlarına, geriye kalan ceza sürelerine ve sağlık durumlarına göre seçeceğini belirtti. Gani “sağlık, geriye kalan ceza ve yaş” kıstasını tutuklu değişimi konusunda koz olarak ortaya koyarken, Taliban ise ABD’ye verdikleri listedeki tutukluların salıverilmesini, bir Taliban delegasyonunun verilen listedeki isimlerle salınan kişilerin kimliklerini karşılaştıracağını söyledi. 2 Nisan tarihinde yapılan son açıklamaya göre, Taliban’a mensup bir ekip Kabil’e geldi ve yüz kişilik ilk tutuklu Taliban grubunun çok yakında serbest bırakılacağı söylendi.

Afganistan’da hükümetle Taliban arasında 10 Mart’ta başlaması planlanan doğrudan müzakerelerde seçim sonuçlarının açıklanmasıyla başlayan tartışma üzerine yaşanan gecikme, barış sürecinin sonraki aşamalarının ne kadar zorlu olacağının bir göstergesi.

Afgan hükümeti müzakere ekibi

Devlet Başkanı Gani ile seçimlerdeki rakibi Abdullah Abdullah arasında Gani’nin belirlediği müzakereci ekip konusunda yaşanan tartışma Pompeo’nun müdahalesi sonrası şimdilik durulmuş gibi. Gani beşi kadın olmak üzere 21 kişiden oluşan bir müzakereci ekip oluşturdu. Ekibe, Taliban karşıtı eski Kuzey İttifakı’nın fiili liderliğini de yapmış olan ve 2011 yılında dönemin Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai’nin Taliban’la müzakere için görevlendiği Yüksek Barış Konseyi’nin lideri Burhaneddin Rabbani’nin Taliban tarafından öldürüldüğü canlı bomba saldırısında ağır yaralanan Peştun Masum Stanekzai liderlik ediyor. Stanekzai daha önce Afgan istihbaratının başkanlığını da yapmıştı ve Gani’nin destekçilerinden. Bunun dışında Abdullah Abdullah’a yakın Abdürreşit Dostum’un oğlu Batur Dostum’un da müzakere ekibinde olduğu söyleniyor. Taliban’a muhalif ve kadın hakları savunucusu, etnik olarak Tacik, Afganistan’ın ilk kadın milletvekili ve daha önce Afgan Barış Konseyi’nin az sayıdaki kadın temsilcilerinden biri olarak Taliban ile müzakerelerde bulunmuş Fevziye Kûfî ve ülkedeki Şii Hazaraları temsilen Habibe Sarabi’nin de ekipte yer aldığı belirtiliyor.

Bu isimler dışında ekipte eski siyasetçiler ve sivil toplum temsilcilerinin olduğu söyleniyor ama kim oldukları henüz belli değil. Gani’nin oluşturduğu müzakere ekibinin Abdullah Abdullah tarafından kabul edilmediği günlerde Taliban da bir açıklama yaparak, bu grubu Afganistan’ın tamamını temsil etmediği için kabul etmemişti. Yukarıda bazı isimleri verilen müzakereci ekibin Abdullah Abdullah’ın itirazından sonra mı güncellendiği ve Abdullah Abdullah’ın bunun üzerine mi ekibe onay verdiğini bilmiyoruz. Bunun dışında barış sürecini etkileyecek kritik hususlardaki şu soruların da henüz cevabı yok: A) Müzakereci ekip hangi yetkilerle donatılacak? Herhangi bir vaatte bulunabilecekler mi? B) Bu ekip müzakereleri kime/kimlere ve hangi şekilde rapor edecek? Her hükümet-silahlı grup arasındaki barış sürecinde olduğu gibi, doğrudan müzakereler başladıktan sonra, karşılıklı taleplere ve vaatlere dair sızıntılar da olacaktır. Bu da hem ülke içi hem de bölgede oyunbozanlara, farklı grupların barış sürecinden çıkarlarını yeniden değerlendirmesine imkân tanıyacaktır.

Olası oyunbozanlar

Başta hükümet olmak üzere Taliban dışındaki irili ufaklı Afgan gruplar bu süreçte zayıf aktörlermiş gibi durabilirler ama masanın devrilmesine neden olabilecekleri Gani-Abdullah çekişmesiyle ortaya çıktı. 2019 seçimlerinde yarışan bu iki aday arasında yaşanan tartışma, Afganistan’da ABD yönetimleriyle Afgan hükümetleri arasında 2009 yılından bu yana bir patron-vekil dinamiğinin ötesine geçen ilişkiyi bir kez daha gözler önüne serdi. Bu senaryonun benzeri daha önce de yaşanmıştı. 2009 yılı Devlet Başkanlığı seçimlerinden sonra dönemin Obama yönetiminin Afganistan özel temsilcisi Richard Holbrooke, ABD’nin Afganistan politikasını değiştirmek için Afganistan Devlet Başkanı Hamit Karzai’nin seçimi kaybetmesini sağlamaya çalışmış, önce bugün de gündemde olan Abdullah Abdullah ve Eşref Gani’yi Karzai’ye rakip adaylar olarak yüreklendirmişti. Karzai seçimleri kazandığını açıkladığında rakip adayların silahlı destekçileri arasında çatışma olasılığı konuşulur olunca, Karzai’yi ikna edip seçimleri ikinci tura bıraktırmayı denemişti. Karzai devre dışı bırakılacağını ve isteklerinin göz önünde bulundurulmadığını düşündüğünde tam bir oyunbozan gibi davranmaya başlayarak bazı bölge ülkeleriyle ABD’ye karşı tavır almaya girişti.

Abdullah Abdullah ile Eşref Gani’nin yarıştığı 2014 seçimleri de aynı şekilde geçti. Seçimlerde sistematik usulsüzlük yapılınca, dönemin Dışişleri Bakanı John Kerry, Abdullah Abdullah’ın özellikle ülkenin kuzeyindeki destekçilerinin Kabil’i zorla ele geçirme veya kendi alternatif hükümetlerini kurma girişimleri üzerine, tam olarak bugün Pompeo’nun yaptığı gibi, acilen Kabil’e gitti ve Abdullah Abdullah’ı seçim sonuçlarını kabullenmesi için ikna etmeye çalıştı. Ve yine aynı Pompeo’nun yaptığı gibi, “kendi aralarında anlaşamazlarsa ABD’nin Afganistan’ı destekleyemeyeceği” tehdidinde bulundu. Bu sayede Gani devlet başkanı olabilmiş, günlük siyasetten sorumlu olarak üzere de Abdullah Abdullah’ı bir nevi başbakan olarak atamıştı. Afganistan’daki yerel aktörlerin aynı zamanda bölge ülkeleriyle Afgan iç savaşından bu yana hayatta kalabilmek için doğal olarak kurdukları ilişkiler de unutulmamalı. Örneğin, 1990’lı yıllarda Taliban’a karşı İran ve Tacikistan’la birlikte Kuzey İttifakı’nı, özellikle de Tacik lider Ahmet Şah Mesut’u desteklemiş olan Hindistan’ın, Şah Mesut’un etrafındaki ikinci kademe liderler arasında Abdullah Abdullah ve Emrullah Salih’le de yakın ilişki kurduğu iddia edilir. Hatta Hindistan Afgan iç savaşı sırasında Abdullah Abdullah’ın ailesini konuk etmişti. Kısacası, son on yıldır süregelen ABD-Afgan hükümetleri dinamiği Afganistan’da iktidarda veya yakın olan grupların barış sürecinde yalnızca ABD’nin istekleri doğrultusunda hareket etmeyeceklerini ve süreci sekteye uğratabilecek ciddi kozları olduğunu gösteriyor.

 Pentagon’dan Taliban’a güvenilmeyeceği ve Taliban’ın anlaşmada zikredilen birçok hususa şimdiden uymadığı yönünde iddialar gelmeye başlaması, barış sürecinde oyunbozanların sadece Afgan toprakları içinden ve/veya bölgeden değil, ABD kanadından da gelebileceğini ortaya koyuyor.

Önümüzdeki süreç

ABD-Taliban anlaşmasıyla birlikte Afgan hükümeti ile Taliban arasında doğrudan müzakerelerin başlayacağı açıklandığından bu yana Pentagon’dan Taliban’a güvenilmeyeceği ve Taliban’ın anlaşmada zikredilen birçok hususa şimdiden uymadığı yönünde iddialar gelmeye başladı. Bu da barış sürecinde oyunbozanların sadece Afgan toprakları içinden ve/veya bölgeden değil, ABD kanadından da gelebileceğini ortaya koyuyor. Bu arada ABD-Taliban anlaşmasının gizli iki ek belgesinin olduğundan bahisle bazı ABD Kongre üyeleri de anlaşmanın umulan şekilde yürüyeceğinden ümitsiz. Taliban’ın Afgan hapishanelerinden salıverilmesini istediği üyelerinin olduğu listenin de bu eklerde yer aldığı iddia edildi. Ayrıca, her iki taraf için de bazı saldırı türlerine ve belli hedeflere saldırmaya getirilen yasakların bu gizli belgelerde kayıt altına alındığı da söylendi. Kesin olarak bilinmese de ABD medyası bu yasakların Taliban’ın intihar bombacısı veya bomba yüklü araç saldırılarını, ABD’nin de insansız hava aracı saldırılarını durdurmasını ve Taliban’ın ABD ve koalisyon askerlerini hedef almasını içerdiğini iddia etti. Anlaşmadan bu yana görüldüğü gibi, Taliban ile Afgan güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar ise devam ediyor. İddialara göre, Taliban’ın hedef almaması için ABD askerlerinin bulunduğu bölgelerin Taliban’la nasıl paylaşılacağı, ABD Afganistan’dan tamamen çekilirse hangi askeri üslerin Afgan kontrolünde kalacağı da bahsi geçen gizli iki ek belgede belirtilmiş durumda.

Barış müzakerelerini (eğer başlarsa) yakından etkileyebilecek, daha önce öngörülemeyen bir faktör de Kovid-19 salgını olacak. İran sınırında Herat’tan Afganistan’a giren ve yayılmaya devam eden virüs nedeniyle, müzakerelerde dış müdahale gerektirecek bir tıkanıklık olursa ülke dışı seyahatler, yüz yüze görüşmeler çok zor olacaktır. Virüs daha şimdiden bazı planlarda henüz ciddi olmasa da değişiklik yapılmasını gerektirdi. Örneğin, Taliban sözcüsü, tutuklu değişimini gözlemlemek için Kabil’e önce 10 kişilik bir ekip göndermeyi planladıklarını ama Kovid-19 salgını nedeniyle sayıyı üçe düşürdüklerini söyledi. Doğrudan müzakerelerin yine salgın nedeniyle videokonferans yöntemiyle yapılma ihtimali var. Yılların güvensizliğini aşması gereken, “katil” ile “maktulün yakınını” bir araya getiren ve nihayetinde bir şekilde yeniden birlikte yaşama anlaşması yapılacak bu tür zorlu süreçlerde fiziki uzaklık, diyaloğu daha zor hale getirebilir. Taliban’ın şimdiye kadar dile getirdiği ve terk ettiğine dair de bir emare gözükmeyen “şeriat”, “emirlik” gibi ilkeleri üzerinde pazarlık, bunlarla doğrudan bağlantılı olarak Afganistan’ın gelecekteki anayasası, kadın hakları, demokrasi, siyasi sistemi, meclisin ağırlığı, seçimler ve azınlık hakları gibi çok daha çetrefilli konular ise ancak tüm bu ilk zorluklar aşıldığında gündeme gelebilecektir.

[Dr. Ömer Aslan Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde görev yapmaktadır]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Koronavirüs nedeniyle hizmete ara veren kafeler, tadilata girdi

Cum Nis 3 , 2020
ANTALYA (AA) – Dünyayı etkisi altına alan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle geçici olarak hizmete ara veren kafelerde, restoranlarda ve bazı işletmelerde tadilat dönemi başladı. Kovid-19'un Türkiye'de ilk görüldüğü günden itibaren başlatılan "Evde kal" çağrılarına birçok sektör destek verdi. Vatandaşların yoğun olarak gittiği, restoranlar, kafeler başta olmak üzere bazı […]
Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyelinin en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Günlük basılı veya TV reklamları sadece belirli bir kesime, bölgeye, sınırlı sayıda ve belirli saniyelerde görülür ve o saniye unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle Markanızı, İşyerinizi EUTURKHABER'de değerlendirin. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yaparak ve sizi doğrudan firmanıza yönlendirerek sizi arayan potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump