Körfez’in Türkiye karşıtı politikalarında yeni sahne Suriye

Türkiye aleyhindeki faaliyetlerini Suriye’ye taşıyan Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan, başarılı askeri harekatlarla bölgedeki denklemleri yeniden şekillendiren Ankara’nın nüfuzunu kırmayı hedefliyor.

Dr. İsmail Akdoğan   |21.04.2020
Körfez'in Türkiye karşıtı politikalarında yeni sahne Suriye

İstanbul

11 Eylül 2001 saldırılarıyla başlayan ve 2011 Arap ayaklanmalarıyla sona eren on yıllık zaman diliminde Türkiye ile Körfez ülkeleri ilişkileri son derece önemli bir ilerleme kaydetti.

Ekim 2001’de Afganistan’ın ve ardından Mart 2003’te Irak’ın ABD tarafından işgaliyle yeniden şekillenen bölgesel denklem, Körfez ülkelerini Türkiye ile stratejik yakınlaşmaya yönlendirdi. Bu dönemde Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkileri hem ikili hem de Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üzerinden çok taraflı olmak üzere siyasi, iktisadi ve askeri alanlarda güçlü bir işbirliği düzeyi yakaladı. 2008’de Türkiye-KİK Yüksek Düzeyli Stratejik Diyalog mekanizması tesis edilerek ilişkiler yalnızca stratejik bir aşamaya geçmedi, aynı zamanda kurumsal bir boyut da kazandı. Ayrıca, taraflar arasında Serbest Ticaret Anlaşması’nın imzalanmasına yönelik görüşmeler de başladı.

Bu amaçla önce terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG temas kuran Körfez bloku, Barış Pınarı harekatı ile bu girişimin akamete uğratılmasının ardından şimdi de Esed rejimiyle yakınlaşmanın yollarını arıyor.

Mısır’daki darbe dönüm noktası

Ancak 2011 Arap ayaklanmalarının yol açtığı bölgesel değişim ortamında daha önce yakalanmış olan işbirliği düzeyi bir süre daha devam etmekle beraber varlığını daha fazla sürdüremedi. Her ne kadar Türkiye ile Körfez ülkeleri başlangıçta Libya ve Suriye’de muhalifleri desteklemek suretiyle ortak hareket ettiyseler de Tunus ve Mısır’da örtülü bir rekabetin karşıt taraflarını oluşturdular. Temmuz 2013’te Mısır’da, demokratik yollarla iktidara gelen yönetime son veren askeri darbe, Türkiye ile bazı Körfez ülkesi arasındaki derin görüş ayrılıklarını gün yüzüne çıkardı ve ilişkilerin bundan sonraki gidişatını tayin edecek önemli bir dönüm noktası teşkil etti.

Suudi Arabistan ile BAE, siyasi ve askeri enerjilerini Suriye’de harcadıkça Türkiye’ye karşı Libya sahasında üstünlük elde edebileceklerinin hesabını da yapıyor.

Mısır darbesi, Türkiye’nin demokratik sürece, Körfez’in politikalarında belirleyici olan ülkelerin ise askeri darbeye destek vermelerinin sonucu olarak taraflar arasındaki kurumsal işbirliğini sona erdirdi. 2013 yılına kadar her yıl gerçekleştirilen Türkiye-KİK Stratejik Diyalog toplantıları askıya alındı. Aynı zamanda Körfez ülkelerinin bir blok halinde hareket etmeyi terk edip, kendi aralarında saflaşmaya gittiklerine tanık olundu. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn Orta Doğu’da birlikte hareket eden ve bölgesel ölçekte Türkiye karşıtı blokun başını çeken Körfez ülkeleri haline geldiler. Türkiye karşıtlığının fikri temellerini hazırlayan, diğer ülkeleri bu konuda yönlendiren ve bu tavrı en sert bir şekilde uygulayan ülkenin BAE olduğu akılda tutulmalı. Geriye kalan Katar, Kuveyt ve Umman ise bu süreçte görece bağımsız ve bireysel tutum sergilemeyi tercih ettiler. Bu gelişmelerin ardından Türkiye de Körfez ülkeleriyle ilişkilerini ikili düzeyde sürdürmeye karar verdi; Kuveyt ve Umman ile ilişkilerin mevcut düzeyi muhafaza edilirken, Katar’la ilişkiler oldukça ileri bir aşamaya taşındı. Riyad yönetiminin, bölgede İran’ın kontrol altında tutulması hususunda ihtiyaç duyduğu ve Suriye’de işbirliği içerisinde bulunduğu Türkiye’yi 2017’ye kadar açıktan karşısına almaktan kaçındığını da not etmek gerekir.

Riyad’ın Türkiye politikasındaki değişimin nedenleri

2017 yılında meydana gelen dört önemli gelişme Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye yaklaşımını değiştirdi. Bu gelişmeler aynı zamanda öteden beri Suudi Arabistan’ı Türkiye karşıtlığı hususunda ikna etmeye çalışan BAE’nin de elini güçlendirdi. İlk olarak, Türkiye’nin Suriye iç savaşına siyasi çözüm bulunması hedefiyle Ocak 2017’de Rusya ve İran’la Astana müzakerelerine başlamasıdır. Ankara’nın Moskova ve Tahran’la doğrudan görüşmelere başlaması, Riyad’la Suriye ortaklığının sona erdiği anlamına gelmekteydi.

İkincisi, Haziran 2017’de uygulamaya konulan Katar ablukası sırasında Türkiye’nin müttefiki Katar’ın yanında yer almasıdır. Bu süreçte Türkiye’nin Katar’a kurulması planlanan askeri üssü ivedilikle faaliyete açarak asker konuşlandırması ve Katar’da hayata geçirilmeye çalışılan planın Türkiye’nin diplomatik girişimleri sayesinde akamete uğraması, Suudi Arabistan ve BAE’de büyük rahatsızlık doğurdu.

Üçüncüsü, Ocak 2017’de ABD’de yönetim değişikliğinin yaşanmasıdır. ABD’nin Orta Doğu politikasını yeniden yapılandıran Donald Trump yönetiminin Suudi Arabistan’la ilişkileri geliştirip, İran’ın bölgede kontrol altına alınmasına dair aktif sorumluluk alması, yeni oluşan dengelerde Riyad’ın öne çıkmasına zemin hazırladı.

Dördüncüsü ise, Haziran 2017’de Suudi Arabistan’da Veliaht Muhammed bin Nayif’in görevden alınarak yerine Muhammed Bin Selman’ın (MBS) atanmasıdır. Veliaht Prens Bin Selman’ın Abu Dabi yönetimiyle yakın temas halinde bulunduğu ve Türkiye’yle ilişkilere başından beri mesafeli davrandığı bilinen bir husus. Nitekim Mart 2015’te İkinci Veliaht olarak atanmasından bu yana geçen beş yılda Ankara’yı bir kez bile ziyaret etmemiş olması Veliaht Prens Bin Selman’ın Türkiye yaklaşımının bir yansımasıdır.

Böylece MBS ve BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid (MBZ) tarafından fiili olarak yönetilen Suudi Arabistan ile BAE Orta Doğu’da Türkiye aleyhine politikalarını açıktan uygulamaya koydular. Suriye, Türkiye aleyhine faaliyet alanlarından biri haline geldi. Suriye’de Türkiye’nin nüfuz alanını daraltmaya ve güvenliğini tehdit etmeye yönelik davranışlar sergilediler. Türkiye, terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG’nin siyasi otorite boşluğundan yararlanarak Suriye’de coğrafi ve siyasi hâkimiyet alanı kazanmasının önüne geçmeye çalışırken, Suudi Arabistan ve BAE’nin bu unsurlarla yakın ilişki kurup onlara mali ve askeri yardım sağladığı görüldü. Bu iki ülkenin Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kisvesi altında terör örgütü mensuplarına toplamda 1 milyar dolar yardım yaptığı ileri sürülüyor. Bu yardımların yapılması sürecinde ABD ile koordineli hareket edildiğini de bir tarafa kaydetmek gerekir.

Türkiye karşıtı eylemlerin yeni sahnesi Suriye

Yine bu iki ülkeden yetkililerle terör örgütü PYD/YPG üst düzey temsilcilerinin katılımıyla, Riyad ve Abu Dabi’de bir dizi toplantı gerçekleştirildi. Mesela Ekim 2017’de Suudi Arabistan’ın Körfez İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Samir Sebhan, ABD’nin Koalisyon Özel Temsilcisi Brett McGurk’la beraber Rakka’da PYD/YPG militanlarıyla koordinasyon toplantısı gerçekleştirdi. Aralık 2019’da BAE, terör örgütü elebaşlarından biri olan ve Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı Mazlum Kobani kod adlı Ferhat Abdi Şahin’i Abu Dabi’de ağırlanmaktan çekinmedi. Bütün bu temaslar ile Suudi Arabistan ve BAE, PKK kartını kullanarak Suriye’de Ankara’yı köşeye sıkıştırmaya amaçlamaktaydı. Nitekim Haziran 2016’da dönemin Suudi Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr’in, terör örgütü PKK’ya gönderme yaparak “Ankara Suriye’de politika değişikliğine giderse Türkiye açısından ağır maliyeti olur” şeklindeki ifadesi bu düşüncenin tezahürüydü.

Türkiye’nin Suriye’de terör örgütü PYD/YPG’nin hakimiyet sahasını yok etmeyi amaçlayan sınır ötesi harekatları, doğal olarak bu örgütle yakın bir işbirliği içinde bulunan Suudi Arabistan ve BAE’de hayal kırıklığı meydana getirmekteydi. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’de yürüttüğü askeri harekatlara bu iki ülke karşı çıkmaktan geri durmadılar. Ocak 2018’de Suriye’nin Afrin bölgesini PYD/YPG unsurlarından arındırmaya yönelik başlatılan Zeytin Dalı harekâtı, bu iki ülkenin sert tepkisiyle karşılaştı. Bu harekât üzerine Veliaht Prens Bin Selman, Türkiye, İran ve bölgedeki militanları “şer üçgeni” şeklinde tanımladı. BAE’nin Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş ise Ankara’nın yürüttüğü harekatın Arap ulusal güvenliğini tehdit ettiğini ileri sürerek, Arap ülkelerini Türkiye karşısında birleşmeye davet etti. Bunun ardından Türkiye’nin Ekim 2019’da Fırat’ın doğusunda bulunun PYD/YPG unsurlarına yönelik başlattığı Barış Pınarı harekâtı da Riyad ve Abu Dabi’den sert karşılık gördü. Suudi Arabistan ve BAE, Türkiye’nin bu harekâtının Suriye’nin egemenliğini ihlal ettiğini ve toprak bütünlüğünü tehdit ettiğini gerekçe göstererek kınama yayımladılar. Bu ülkelerin yönlendirmesiyle toplanan Arap Birliği de aynı gerekçelerle Türkiye’yi kınadı. Bu harekâtın daha sert karşılık bulması, terör örgütü PYD/YPG’nin sağlamış olduğu alan hakimiyetinin idari bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik öldürücü darbeyi vuruyor olmasından ve dolayısıyla Suudi Arabistan ile BAE’nin bütün çabalarının boşa çıkıyor olmasından kaynaklanmaktaydı.

Yeni plan Esed rejimiyle yakınlaşmak

Türkiye karşıtı Körfez bloku, ABD’nin Suriye’den askerlerini çekme kararı ve Türkiye’nin başarılı askeri müdahaleleriyle terör örgütü PYD/YPG’nin güç kaybına uğraması nedeniyle strateji değişikliğine gidip, Şam rejimiyle görüşmeye başladı. Aralık 2018’de BAE ve Bahreyn, Suriye ile diplomatik ilişkilerini yeniden tesis ederek Şam’daki büyükelçiliklerini açtılar. Her ne kadar Suudi Arabistan henüz bu yönde bir adım atmamış olsa da bu iki Körfez ülkesinin Riyad’la fikir teatisinde bulunmadan böyle girişimde bulunmaları söz konusu olamaz. Bu sırada Suriye’nin Arap Birliği’nde askıya alınmış olan üyeliğinin yeniden aktif hale getirilmesi de gündeme geldi. Şam yönetimiyle siyasi yakınlaşmaya giden ve yüksek miktarda mali yardım tahsis eden BAE’nin de girişimleriyle İdlib’de Türkiye’ye karşı “yıpratma savaşı” devreye sokuldu. Türkiye’nin, Ekim 2017’de başlattığı İdlib Harekâtı ve ardından Eylül 2018’de imzalanan Soçi Mutabakatı ile bölgede elde etmiş olduğu askeri varlığını sona erdirmeyi amaçlayan bu girişimler çerçevesinde Rusya’nın da desteğini arkasına alan rejim güçleri, İdlib’de Türkiye’nin gözlem noktalarını hedef alan saldırılara başladı.

Buna karşılık Türkiye tarafından Şubat 2020’de başlatılan Bahar Kalkanı Harekatı’nın başarıya ulaşması neticesinde Rusya ile Mart 2020’de Moskova Mutabakatı’nın imzalanması Körfez blokunu bir kez daha hayal kırıklığına itti. Türkiye ile Rusya arasında Moskova Mutabakatı’nın görüşmeleri sırasında BAE’nin Şam yönetimiyle irtibata geçtiği, 3 milyar dolar mali yardım yapma karşılığında ateşkes kararına uymamasını istediği ileri sürüldü. Elde ettiği mali yardım karşılığında Şam yönetimin BAE’nin bu talebini kabul etmesi ve yeniden saldırı hazırlığı içerisine girmesi üzerine Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun Suriye’yi ziyaret ederek buna engel olduğu uluslararası basına yansıdı. Öte yandan, Suudi Arabistan ve BAE, siyasi ve askeri enerjisini Suriye’de harcadıkça Türkiye’ye karşı Libya sahasında üstünlük elde edebileceklerinin hesabını da yapıyorlar. Önümüzdeki dönemde de bu ülkelerin, Türkiye’yi Suriye’de köşeye sıkıştırmak uğruna Şam yönetimiyle yakınlaşmayı sürdürüp, ilişkilerde normalleşmeye dönük somut adımlar atmaları tahmin edilebilir.

[Dr. İsmail Akdoğan çalışmalarını Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nde sürdürmektedir]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Avrupa 'Uzaktan eğitime' hazırlıksız yakalandı

Sal Nis 21 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email Yeni tip koronavirüs salgınının Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkmasının ardından durumu ciddiye almayan Avrupa, ekonomik ve sağlık alanlarının yanı sıra eğitimde de gerekli hazırlığı yapmayarak uzaktan eğitim konusunda yetersiz kaldı. Şerife Çetin,Bayram Altuğ,Hasan Esen,Şenhan Bolelli,Yusuf Özcan,Erbil Başay   |21.04.2020   Brüksel Dünyada ekonomik, sosyal […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump