Kovid-19’un diğer adı: ‘Sessiz devrim’ ya da ‘dijital darbe’

Batı’nın ideoloji/inanç eksenli yürüttüğü/çıkardığı tüm savaşlar, nihayeti itibarıyla daha fazla zenginleşmeyi hedefleyen, kendi zenginlerini ortaya çıkaran ya da daha da zenginleştiren bir kaynaklar ya da talan savaşıdır.

Prof. Dr. M. Seyfettin Erol   |04.05.2020
Kovid-19'un diğer adı: 'Sessiz devrim' ya da 'dijital darbe'

İstanbul

“Dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünü duymayan kalmamış olsa gerek. Yeni tip koronavirüs salgınıyla (Kovid-19) birlikte bir kez daha sıklıkla duyduğumuz bu ifade tarihsel dinamizmin ta kendisidir ve neredeyse tüm dönüm noktalarında, kırılmalarda, jeopolitik/stratejik depremlerde yaşanan ve aslında tek bir kelimeyle ifade edilebilecek bir gerçekliğe işaret eder: Değişim.

Önümüzdeki süreçte siyasetçiler ile sermaye kesimleri arasında bir güç mücadelesi kaçınılmaz hale geleceğe benziyor. Sermayenin kendi içinde de baş gösteren bu mücadelede Darwinist kurallar geçerli; temel olarak en güçlü olanın hayatta kalacağı anlayışı.

Değişim, dönüşüm süreçlerini kontrol etmek güce sahip olmakla eşdeğerdir. Bugün de olan aslında bu. Tüm dünyayı, uluslararası sistemi ve onun vazgeçilmez yegâne öznesi olan insanı/insanlığı radikal bir değişikliğe, seçime zorlayan bu değişim sürecinin tek hedefi “güç” ve bu bağlamda onun el değiştirmesi. Kovid-19 salgını da bu sürecin bir parçası olarak, söz konusu değişimde yaşanan güç mücadelesinde araç-yöntem boyutuyla yeni bir aşamaya işaret ediyor. Düne kadar sınırlı olarak kullanılabilen bu silah, şimdi küresel çapta yürütülen kirli savaşın yeni ve gözde silahı olarak karşımıza çıkıyor. Teknoloji-biyoloji-ekonomi üçlüsünü içinde barındıran yeni nesil/tür bu silah, sahip olduğu bu özellikleriyle önümüzdeki süreçte dünyanın ve insanlığın nasıl şekilleneceği ve burada hangi dinamiklerin belirleyici olacağıyla da ilgili somut ipuçları veriyor.

Çok farklı bir devrim sürecinden geçiyoruz. İnsanlar bu sefer sokaklarda değil, tam aksine evlerinde ve otoriteye tam teslim olmuş haldeler. Giyotinin yerini bir virüs almış vaziyette.

Kuşkusuz, ancak bu üçlüye sahip olanlar ayakta kalabilecek. Diğerleri ya yok olacak ya da “gönüllü” olarak daha acımasız bir bağımlılık ilişkisinin parçası haline dönüşecekler. Silahın gücü de zaten buradan kaynaklanıyor. Kovid-19 bir tür neo-kolonyal ilişki sürecini, yaşayış şeklini ve insan tipini beraberinde getiriyor. Dolayısıyla söz konusu salgın, şu ana kadar hiçbir gücün yapamadığını gerçekleştirmeye aday bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bu salgının milat olarak anılmasının altında da aslında bu özelliği yatıyor.

Tüm insanlık, “seçkinler” ya da kendilerini seçilmiş/üstün görenler arasındaki güç mücadelesine koşar adım gidiyor. Kovid-19 da bu süreci hızlandırıcı bir rol oynuyor.

Bu bağlamda altı çizilmesi gereken bir diğer önemli nokta da şudur: Söz konusu “değişim” salgının bir sonucu değil, bizatihi nedenidir. Dolayısıyla salgın bu değişim sürecini hızlandırıcı ve yapabilirse adını koyucu bir rol oynayacak. Burada esas olan mevzu ise bu değişimin nasıl bir seyir izleyeceği ve buna ne tür, nasıl bir tepki verileceği. Gücün merkezinde kimin yer alacağı, onu kimin kontrol edeceği kadar önemli olan bir diğer husus da hayatta kalabilme, varlığını devam ettirebilme, benliğini koruyabilme, kısacası kendin olarak ayakta kalabilmektir. Bu realite, hiç kuşkusuz devletler kadar, insanlar açısından da geçerli.

Nitekim güce talip tüm aktörler bu krizi bir fırsata çevirmeye, uluslararası sistemde yaşanan güç boşluğunun yanı sıra insanoğlunun yaşadığı duygusal, ahlaki ve manevi boşluğu da doldurmaya yönelik hamleleriyle, yeni dünya düzeninde en güçlü şekilde yer almaya çalışıyorlar. Peki, bu nasıl olacak? Nasıl bir dünya düzeni hedefleniyor ve burada asıl hedef kim ya da kimler?

Bu soruların cevabı hiç kuşkusuz insanlık tarihinin içinde saklı ve birer kırılma noktası olarak karşımıza çıkan hadiseler burada oldukça önemli bir yere sahip. Bu da bizi devletlerin, büyük güçlerin, medeniyetlerin, uluslararası sistemlerin varlığını derinden etkileyen, yeni dünya düzeni inşa süreçlerini önemli ölçüde şekillendiren devrim süreçlerine ve elbette insan faktörüne götürüyor.

Yeni bir devrim mi?

Peşinen söylemek lazım: Çok farklı bir devrim sürecinden geçiyoruz. İnsanlar bu sefer sokaklarda değil, tam aksine evlerinde ve otoriteye tam teslim olmuş haldeler. Giyotinin yerini bir virüs almış vaziyette. Halk “2B”nin (belirsizlik ve bekleme) gerginliğini sonuna kadar yaşıyor. Sokakların da teslim olduğu bir “sessiz devrim”e hep birlikte şahitlik ediyoruz ve bu süreçte gözler bir kez daha küresel sermayede. Yaşananların birinci derecede müsebbibi olarak onlar gösteriliyor.

Zira biliniyor ki sermaye bu değişim süreçlerinde birinci derecede belirleyici bir yere sahip; tıpkı daha öncesinde olduğu gibi. Çıkış nedenleri farklı motivasyonlara, gerekçelere dayandırılsa da “para” gücü, güç de devamlı olarak mücadeleyi, sömürüyü kaçınılmaz kılıyor. Doğası itibarıyla sermaye güçlendikçe daha fazlasını talep ediyor. Yerelden küresele önce unvanları toplayan, ardından adım adım yönetime ortak olan sermaye, şu anda tüm gücü elinde toplamaya yönelik bir süreci başlatmış görünüyor.

Bu bağlamda sermaye tarafından iki farklı yöntemin izlenildiğine şahit oluyoruz. Dolayısıyla günümüzde yaşananları anlamak ve “önümüzdeki süreçte nasıl bir dünya olacak” sorusunun cevabını verebilmek adına şu iki devrim oldukça önemli, anlamlı bir yere sahip: “Amerikan Devrimi” ve “Fransız İhtilali”.

Bu güç mücadelesinde Amerikan Devrimi, çıkışı itibarıyla “seçilmişler” üst kimliği/motivasyonu üzerinden, “özgürlükler” adı altında aşamalı bir küresel devleti, imparatorluğu hedeflerken Fransız İhtilali ise “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganı altında ulus-devlet oluşumlarını ve bu bağlamda imparatorlukları hedef alan bir başkaldırı olarak karşımıza çıkıyor. Sermaye ve burjuvazi bağlamındaki ayrışma da dikkat çekici. Her ikisinin aynı anlama gelmediğini vurgulamak burada önemli. Burjuvazi daha sınırlı bir kesimi, “yerelliği”, “milliliği” ya da “milli gücü” ifade ederken, sermayenin ulus ötesi, sınırları aşan “küresel güç” boyutu ön plana çıkıyor. Dolayısıyla temel ayrım, sahip olunan güç noktasında kendisini gösteriyor.

Nitekim her iki devrimin de ortak özelliğini “güce sahip olmak” teşkil ediyor. Amerikan Devrimi ve sonrasında izlenilen politika Avrupa’yı kendi sınırlarına hapsetti. Avrupa’yı terk eden sermaye, Batı’nın kendi içindeki açık/örtülü güç mücadelelerinin de zeminini oluşturuyor. ABD Bağımsızlık Savaşı’na giden yol, bir bakıma sermayenin bağımsızlık savaşı olarak da karşımıza çıkıyor. Monroe Doktrini ile de bu sermayenin önce bölgesel başat güç olmasının, akabinde de uluslararasılaşmasının önü açılıyor.

Sınırları aşan yerel sermayenin küresel bir niteliğe kavuşmasıysa ABD Devrimi ile gerçekleşti. Avrupa kendi sınırlarına tekrar sürülürken, kendi içinde iki defa hesaplaşmaya zorlandı. Hitler’i 1938’de hesaplaşma tehdidine iten de ABD menşeli küresel sermayenin güç tekeli olma konusundaki bu acımasızlığı ve Avrupa üzerindeki oyunları oldu. Aynı şekilde Hitler’in “üstün ırk” fikrinin beslendiği kaynak ve neden de üç aşağı beş yukarı ortaya çıkıyor.

Bu bağlamda, günümüzde yaşananlar da aslında dünden çok farklı değil. Güç ve sermayenin el değiştirdiği yeni döneme yönelik eş zamanlı alt yapı çalışmalarına ve bunların hayata geçirilmesine yönelik yoğun bir mücadeleye, aynı zamanda insanın bir kez daha hedef alınmasına hep birlikte şahitlik ediyoruz. Sistemin kendi içinde bir değişim/dönüşüm süreci söz konusu ve buna direnmeye çalışanlar, her kim olursa olsun, virüsle tehdit ediliyor, hizaya getirilmeye çalışılıyor.

Temel hedef: İnsan

Güç mücadelesinin yaşandığı ve yeni elitlerin ön plana çıktığı bu süreçte, aslında kaybeden yine halk oluyor. Fransız İhtilali ile çokça anılan “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözünün ne zaman, kim tarafından, hangi şartlarda söylendiğini ve dolayısıyla ne anlama geldiğini birçoğumuz biliyor olsa gerek. Bilmeyenler de en azından işitmiştir diye düşünüyorum. Yine Fransız İhtilali ile özdeş o meşhur tabloyu da çoğumuz görmüşüzdür. “Halka yol gösteren özgürlük” olarak da bilinen bu tablodaki her bir renk ve figürün neyi ifade ettiğini net olarak bilmesek de en azından burada bir şeyler ya da birileri adına yapılan bir isyanı, devrimi, karşı çıkışı, başkaldırıyı görmekteyiz. Aynı şekilde ABD’deki Özgürlük Anıtı’nı ve Atlantik’in ötesinden gelenlere yönelik anlattığı masalları da… Bu bağlamda, Haçlı Seferleri ve Tapınak Şövalyeleri ile başlayan sermayenin tarihi serüveninde çok da değişen bir şey olmadığını görüyoruz. Zira biliyoruz ki Batı’nın ideoloji/inanç eksenli yürüttüğü/çıkardığı tüm savaşlar, nihayeti itibarıyla daha fazla zenginleşmeyi hedefleyen, kendi zenginlerini ortaya çıkaran ya da daha da zenginleştiren bir kaynaklar ya da talan savaşıdır.

Bu zenginleşme sürecinde kendi insanını da pervasızca kullanan ve harcamaktan çekinmeyen sömürgeci anlayışın başarısının temelinde, bu değişim süreçlerini kontrol etmesi ve sürece gösterdiği muhteşem uyum yatıyor. Hollywood sinemasında sıkça işlenen, kendisine güçlü bir beden arayan uzaylı yaratıklar filmlerine bakmak, onun son bin yıllık tarihi hakkında fazlasıyla fikir verecektir.

Yeryüzündeki kaynakların hızlı bir şekilde tüketildiği, her geçen gün sayısı artan insan varlığının burada en büyük tehdit olarak lanse edildiği bir ortamda, yeni bir insan tipinin ve yaşam koşullarının inşa edildiğine şahitlik ediyoruz. Doğadan koparılan, sorgulamayan, kendisine verilenle yetinen, duyarsız, sadece hayatta kalma refleksine sahip “zombi” tipi bir insanlık, yeni dünya düzeninin hedefi olarak karşımıza çıkıyor. Kıyamet senaryolarının havada uçuştuğu bir dönemde, küresel efendiliğe soyunanlar bu tip insan yapılanmasıyla ulus-devlet anlayışlarını da kökten bitirmek istiyor. Küreselleşme denilen süreçte, “küresel insan” tipiyle, istikametinden çıkmış insanı sembolize eden “zombilik” arasındaki yakın ilişki de zaten burada yatıyor.

Her türlü sapkınlığın birer tercih olarak empoze edildiği günümüz dünyasında, sistematik bir saldırıyla karşı karşıya olmamız bundan ötürü bir tesadüf değil. Bu saldırılarla tüm toplumsal dinamiklerin altüst edilmesi, bireyler arası başlatılan çatışmanın “birey-toplum” ve “birey-devlet” boyutuna taşınması isteniyor.

Hiç kuşkusuz Dördüncü ve Beşinci Sanayi Devrimleri ile birlikte robotik-dijital çağa girildiği bir dönemde, insanî işgücüne talebin azalması ve dolayısıyla nüfus artışının önüne geçmek de bir diğer hedef olarak karşımıza çıkıyor. İnsan kaybı, sadece rakamsal maliyetlerden birini oluşturan “demografik arınma” ile eşdeğer kabul ediliyor. Dolayısıyla ulus-devletlerin küreselleşmeye karşı bundan sonra ortaya koyması gereken direnç, en az sınırları kadar, belki de ondan daha önemlisi, sahip olduğu insan kaynağını gerçek manada bir “insan” olarak muhafaza etmesinden geçecek gibi görünüyor.

Kovid-19 bir “dijital darbe” mi?

Her devrim kendi insan tipini, toplumsal yapısını ve hiç kuşkusuz devlet-uluslararası sistem yapısını da beraberinde getirir. Buna direnen toplumların ya da devletlerin ayakta kalabilmesi mümkün değildir. Bu süreç hiç kuşkusuz sermayeyi, sermaye yapısını da derinden etkiliyor. Teknolojinin bir kez daha ekonomiyi, sosyokültürel yapı ve dinamikleri, insanı, kısacası hayatı/dünyayı yeniden şekillendirdiği bir ortamda, bunun liderliğini kimin yapacağı sorusuna verilecek cevap, tam da bu noktada büyük bir önem arz ediyor.

Devletlerin büyük ölçüde belirleyici olduğu önceki sanayi devrimlerinden farklı olarak, bu sefer küresel sermaye ya da küreselleşmiş burjuvazi -buna dijital burjuvazi de diyebiliriz- başlı başına gücü elinde tutmak istiyor. Küreselleşmiş dijital burjuvazi, bir anlamda Fransız İhtilali’nde yarım kalmış işini, Amerikan Devrimi’ndeki tecrübesiyle birleştirmek suretiyle hayata geçirmek ve güce mutlak manada sahip olmak istiyor.

Bu mücadelede klasik savunma ya da saldırı silahlarının, yöntemlerinin bir anlamda devre dışı kalması da oldukça dikkat çekici. Öyle ki konvansiyonel ya da nükleer silahların caydırıcılığını neredeyse sıfırlayan bir tehditle, gücün tanımı büyük ölçüde değişmiş durumda.

“Endüstri 5.0” olarak da adlandırılan Beşinci Sanayi Devrimi’nin önündeki en büyük engel hiç kuşkusuz sınırlar ve bunların arkasındaki devletler. Dolayısıyla tehdit irili ufaklı tüm ulus-devletler açısından geçerli, buna Birleşik Devletler’deki iki temel yapıdan biri de dahil. Kovid-19 gibi sınır tanımayan tehditler üzerinden devletlerin koruyucu kalkanının anlamsızlaştırılması, dolayısıyla devletlerin varlığının tartışmaya açılması da bu açıdan tesadüf olmasa gerek.

Önümüzdeki süreçte devlet/siyaset ile özel sektör/sermaye, (daha somuta indirgenmiş haliyle) siyasetçiler ile sermaye kesimleri arasında bir güç mücadelesi kaçınılmaz hale geleceğe benziyor. Sermayenin kendi içinde de baş gösteren bu mücadelede Darwinist kurallar geçerli; temel olarak da en güçlü olanın hayatta kalacağı anlayışı. Tüm insanlık, “seçkinler” ya da kendilerini seçilmiş/üstün görenler arasındaki güç mücadelesine koşar adım gidiyor. Kovid-19 da bu süreci hızlandırıcı bir rol oynuyor.

[Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol aynı zamanda Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) başkanıdır]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Ankaragücü Başkanı Mert: Kovid-19 testi pozitif çıkan futbolcumuzun durumu ağır değil

Sal May 5 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email MKE Ankaragücü Kulübü Başkanı Mert, takımlarında Kovid-19 testi pozitif çıkan futbolcunun durumunun ağır olmadığını ve tedavisinin sürdüğünü söyledi. Fatih Gazioğlu   |05.05.2020 Ankara MKE Ankaragücü Kulübü Başkanı Fatih Mert, takımlarında yeni tip koronavirüs (Kovid-19) testi pozitif çıkan futbolcunun sağlık durumuna ilişkin AA muhabirine açıklamalarda […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump