Prof. Dr. Kaya: Cumhuriyet döneminde büyük kazanımlar oldu. Bugün Türkiye İslam dünyasında bir yıldızsa bu sebepledir

‘Bugün Türkiye İslam dünyasında bir yıldızsa bu sebepledir!..’

İslam felsefesi araştırmacısı Prof. Dr. Mahmut Kaya, “Cumhuriyet döneminde büyük kazanımlar oldu. Eğer bugün Türkiye, İslam dünyasında bir yıldızsa bu sebepledir.” dedi.

Salih Şeref   |05.05.2020

Prof. Dr. Kaya: Cumhuriyet döneminde büyük kazanımlar oldu. Bugün Türkiye İslam dünyasında bir yıldızsa bu sebepledir

İstanbul

 

İslam felsefesi araştırmacısı Prof. Dr. Mahmut Kaya, yarım asırdan fazla süredir fikri ve ilmi çalışmalarıyla yüzlerce konferans, seminer, panel ve derslerin yanı sıra TDV İslam Ansiklopedisinde bilim kurulu üyesi olarak binlerce maddenin yazılmasına vesile oldu. Kaya, halen İSAM’da bulunan odasında ilmi faaliyetlerini sürdürüyor.

Tokat’ın Artova ilçesinde 1945 yılında dünyaya gelen Kaya, geleneksel medrese usulüne göre 6 yaşında Batum Medresesi mezunu Feyzi İşler Hocaefendi’den 4 yıl Arapça ve Kur’an-ı Kerim eğitimi aldı.

Kaya, 1972’de İstanbul Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümünden mezun olarak aynı fakültenin Felsefe Bölümü Türk-İslam Düşüncesi Tarihi kürsüsünde asistan oldu.

1979 yılında doktorasını aynı kürsüde tamamlayan Kaya, 1982’de yardımcı doçent, 1986’da doçent, 1992’de profesör oldu. İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Türk İslam Düşüncesi Anabilim Dalı Başkanlığı ve İslam Araştırmaları Merkezi Müdürlüğü görevlerinde bulundu.

Prof. Dr. Mahmut Kaya, “Türkiye’nin Yaşayan İlim Hazineleri” haber dosyası kapsamında AA muhabirinin sorularını yanıtlayarak hayat hikayesi, ilmi çalışmaları, din eğitiminin önemi, İslam dünyasında son dönemde varlık gösteren “şiddet” eğilimli akımlarla ilgili açıklamalar yaptı.

SORU: “Ülkemizin zor zamanlar geçirdiği yıllarda yetiştiniz, Türkiye’nin farklı dönemlerine şahitlik ettiniz. Yaşadığınız çeşitli zorluklara rağmen ilim ve bilgi yolunda yürümeye gayret ettiniz. Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?” 

MAHMUT KAYA: “Tokat’ın Artova ilçesine bağlı Kunduzağalı köyünde dünyaya geldim. Köyümüz 50 hanelik küçük bir köy. Ailem çiftçilikle uğraşıyordu. Ben 7 kardeşin 6’ncısıyım. Köyümüzde ilkokul yoktu. Bizim civarda okullaşma 1960’lardan sonra başladı. Onun için ilkokula gitme şansımız olmadı. Dolayısıyla küçük yaşta, 6 yaşında Kur’an-ı Kerim öğrenmeye başladım. Evde babam, dışarıda ise köy imamı okutuyordu.

 “Evladım, memleketimizde hafız çok ama hoca kalmadı”

SORU: “Arapça öğrenmeye nasıl başladınız?”

MAHMUT KAYA: “1951 senesinde şu anda Yeşilyurt kasabası olan yere gittim. O zaman ismi Musaköy’dü, bir tren istasyonu vardı, gelişmekte olan bir kasabaydı. Orada hafızlık çalışmaya başlamıştım. Birkaç cüz ezberledim ama babam bir gün kasabaya geldi, ‘Evladım, memleketimizde hafız çok ama hoca kalmadı. Musaköy’e Arapça bilen bir hocaefendi gelmiş, ben seni ona göndereyim.’ dedi. Oraya gönderdi, ben henüz 6-7 yaşlarındayım. Böylece medrese usulü Arapça öğrenmeye başladım.

Hocamız Feyzi İşler Hocaefendi’nin, kıraatı çok güzeldi, ayrıca orada bize talim ve tecvit üzere Kur’an-ı Kerim de öğretti. Batum Medresesi mezunuydu. Kars’ın Posof ilçesinden gelmiş, Musaköy’de imamlık yapıyordu. Allah rahmet eylesin, enteresan bir insandı. Giyimiyle, kuşamıyla, cemaatle, halkla olan ilişkisiyle bir otoriteydi, şahsiyet sahibi bir zattı. Sarığını, cübbesini o kadar temiz giyinirdi ki, kışın kürkleri, yazın hakikaten nefis kıyafetleri vardı. Kale gibi bir imanı vardı. Ben zaman zaman bahsederken, İmam Birgivi gibi bir insandı derim. Aynı zamanda örnek bir şahsiyetti. İslamın nezahatini, nezafetini, nezaketini hep onun üzerinde görebilirdiniz. Sesi de çok güzeldi, çok güzel okurdu. Bir gayret-i diniyesi, hamiyet-i milliyesi vardı. Bugünkü deyimle çok idealist bir insandı. Onun için din her şeydi, hatta derdi ki: ‘Gam değildir gide dünya kala din, gam odur ki kala dünya gide din.’

Böyle bir insandı Feyzi Hoca. İşte o bize Arapçayı geleneksel medrese usulüyle okuttu. Arapça enteresan bir dildir; kelimenin bünyesini oluşturan harfler kırılır, başka bir şekil alır, anlam değişir. Bir kelimenin ana bünyesi vardır, ona mücerret fiiller derler. Bir de mezid (ekli) fiiller. O ekler alır, başından da alır, ortasından da alır, sonundan da alır. Her ek aldıkça anlam da değişir. Arapçanın böyle bir özelliği var. Buna iğlal ve idğam deriz. Onu bize o kadar güzel öğretti ki Allah ona rahmet eylesin.

Ben Arapçayı öğrendiğimde Türkçe yazma ve okumayı bilmiyordum. İnsan bir yabancı dili öğrendiğinde anadiliyle mukayese yapar. Fiil çekimi diyelim, Türkçede böyle Arapçada böyleymiş der. Türkçede önce özne, sonra nesne, en sonda fiil gelir, Arapçada bunun tam tersidir. Biz bunları bilmiyoruz, mukayese etme imkanımız yok. Bütün tarih boyunca medresenin çıkmazı buradaydı. Kendi anadilinin gramerini bilmeden, grameri çok gelişmiş olan bir yabancı dili öğreniyordu talebeler. O yüzden de medrese eğitimi çok uzun sürüyordu ve gencin dinamizmi o alet dersleri denilen sarf, nahiv, beyan ilimlerini öğrenmekle geçiyordu. Tam Arapçaya hakim olduğu zaman dinamizmi bitiyordu. Bunu sonradan biz muhakeme edebiliyoruz. Yani bu, meme emen çocuğa katı mama vermek gibi bir şey oluyor. Medresenin çıkmazı buradaydı. Çok güzel bir programı var ama bu öğretim sistemi pedagojik kurallara aykırı ama Feyzi İşler iyi bir eğitimciydi. Dört yıl ondan eğitim aldım, sonra 10-11 yaşında İstanbul’a geldim.”

SORU: “İstanbul’a niçin gittiniz?”

MAHMUT KAYA: “Bize yakın köyden Feyzullah Değerli diye bir zat vardı, sonra İstanbul’un en meşhur vaizlerinden oldu. Çok iyi bir halk vaiziydi. İstanbul’a gitti, bizim hocadan da ders alıyordu, ben oradan tanıyorum kendisini. İki sene sonra İstanbul’dan geldi, Feyzullah değişmiş. ‘İstanbul’da yeni Kur’an kursları açılmış. Yatılı Kur’an kursları var, yeme içme bedava, hocalar var okutuyorlar, hafızlığa çalışanlar, Arapça okuyanlar var.’ dedi. Öyle anlatınca, biz de tabii özendik. Sonra 1955’de babama ‘Beni İstanbul’a gönder.’ dedim. ‘Oğlum, el kadar çocuksun, ben seni nereye göndereyim.’ dedi. İstanbul o zaman hayal şehri, bilen, gelen giden yok, ulaşım, iletişim yok. Bir gün babam, Feyzullah’ın babasını ilçede görmüş, ‘Ömer amca nasılsın’ diye sormuş. O da ‘İstanbul’a gideceğim de harçlığım yok.’ demiş. Babam bunu duyunca ‘Bizim çocuk da gitmek istiyor, onu da götürürsen ben senin harçlığını temin ederim.’ demiş. Böylece ben, Ömer amcayla İstanbul’a gittim. 11 yaşındayım. Feyzullah hoca beni Gönenli Mehmet Efendi’ye gönderdi.”

SORU: “Kendinizi nasıl bir ilmi sürekliliğin devamı olarak görüyorsunuz? Hayat yolculuğunda sizi etkileyen şahsiyetlerden ve sizi motive eden hususlardan bahseder misiniz?”

MAHMUT KAYA: “1956’dan itibaren Molla Gürani Camisi’nde, Siirt’in Kurtalan ilçesinin Çimzah köyünden Mella (Molla) Said Hoca’da okudum. Hoca sabah namazından sonra gelirdi, otururduk, öğleye kadar okurduk. Onunla, geleneksel medrese sistemiyle okuduk. Akşam da Ahmet Davudoğlu Hoca’ya devam ettim, o da evinde okuturdu.

“Keşke senin Arapçan ile benim Fransızcamı değiştirebilsek”

Bunların dışında o yıllarda muhabbetimin geliştiği bir diğer isim Necip Fazıl Kısakürek’tir. Bir Kurban Bayramı’nda imam hatipli arkadaşlarım Necip Fazıl Kısakürek’i ziyarete gidiyorlardı, ben de onların peşine takıldım. Arkadaşlarımız imam hatip talebesi olduğu için Üstad, bazı dini konuları onlara soruyor. Sorular gayet basit fakat arkadaşlar çoğu zaman bilmiyorlar. Benim de boyum kısa, arka taraflarda oturuyorum, bir de o zamanlar küçüğüm, reşit değilim, ince sesliyim falan. Yine bir soru sordu, ‘Buna ne dersiniz?’ dedi. Kimseden ses çıkmayınca, ben ‘Efendim, o mesele şöyledir.’ dedim. Şaşırdı tabii Üstad, ‘Ayol bu kim’ dedi. O cevaptan sonra konuşmasına beni muhatap alarak devam etti ve dedi ki, ‘Keşke senin Arapçan ile benim Fransızcamı değiştirebilsek.’ Bunu daha sonraları bana birkaç defa daha söyledi. Böylece Necip Fazıl ile tanışmış olduk.

 “Gönenli Mehmet Efendi meçhul bir kahramandı”

Türkiye’nin dini eğitimi ve bilgi bakımından bugüne gelmesinde payı, emeği olan kurum ve kişiler vardır. Bunlar cami yaptırma dernekleri, Kur’an kursları ve imam hatip okullarıdır. Bu üç merkez halkı İslam etrafında birleştirdi. Bunların başında İstanbul’da belli hocalar vardı ders okutan. Ahmet Davudoğlu, Süleyman Efendi’nin (Tunahan) kursları, Ermenekli Saffet Hoca, Yeni Cami’nin imamı Nuri Efendi ve diğerleri… Daha pek çok isim sayabilirim ama Gönenli Mehmet Efendi’den bahsetmek zorundayım. O meçhul bir kahraman gibiydi. İslam’a aşıktı, her hafta İstanbul’un bir başka semtindeki camilere gider, oradaki kadınlara vaazda bulunurdu. Kadınlar da kendi aralarında birkaç kuruş bir şey toplar hocaya verirdi. Hoca topladığı parayı talebelere her gün dağıtırdı. Paltosunun ceplerini çıkartır, ‘Cepler boş, gönüller hoş’ derdi. Allah ona rahmet eylesin. Aşağı yukarı 1945’lerden 1985’lere kadar diyanette imam, müezzin, vaiz, müftü olanların birçoğu onun kurslarından yetişmiştir.”

SORU: “Endülüs İslam medeniyetinden başlayarak Zeytune, Karaviyyin, El-Ezher, Bağdat, Nizamülmülk, Osmanlı İstanbul Medreseleri gibi İslam medeniyetinin kurucu merkezleri var. Bu merkezlerin din anlayışındaki temel zemin ve ortak noktalar nelerdir?”

MAHMUT KAYA: “Tabii bu, üzerine saatlerce konuşulması gereken geniş bir mesele. Çünkü çok uzun süren, aşağı yukarı 1300 küsur sene devam eden bir eğitim sistemi. İslamiyet’in zuhurundan itibaren özellikle Hazreti Ömer döneminde İslamiyet, Arap Yarımadası’nın dışına taşmıştır. Çok kısa zamanda geniş fetihler gerçekleşmiş. Hicri 80. yıla gelinceye kadar Müslümanların elinde aşağı yukarı Kur’an’dan başka yazılı metin yoktu. Niye? Çünkü fetihlerle meşgul. Oturacak, düşünecek, kitap yazacak, sistematik bir düşünce, yok öyle bir şey. Bu enteresan bir gelişme olarak zuhur etti. Yani yanardağ gibi bir patlama. İnsanlık tarihinde böyle bir şey yok.

“Nizamiye Medreseleri, Batıniler ile başa çıkmak için açılıyor”

Nizamülmülk dönemine kadar camiler ve özel odalarda, gayrinizami şekilde İslami ilimler okutuluyor. Yani Kur’an’ı anlamak için yavaş yavaş ilimler gelişiyor. Sonra bakıyoruz, 19 tane fıkıh ekolü var, bunlardan 4-5 tanesi bugüne gelmiş. Büyük bir özgürlük var, aşk şevk içerisinde fikirler ortaya atılıyor. Kelamda ise 16 ekol var. Yani farklı yorumlar. İslam dünyası, 11. yüzyılın sonuna kadar altın çağını yaşadı ve kendi klasiklerini oluşturdu. Bu dönemde İslam içinden ve dışından iki büyük tehlike ile karşılaştı. İçinden zuhur eden tehlike Mısır’da Şii Fatimi Devleti’dir. Bunlar der ki ‘Kur’an’ın zahiri emirleri, şeriatın zahiri emirleri bizi ilgilendirmez. Onun batıni manası vardır. Onu da Ehl-i Beyt mensupları ve o ekolden gelenler bilir.’ Bu aşırıcı görüşlerle İslam’ın altını oydular. Sonra bunlar Ezher Medresesini kurdular ve orada propagandist yetiştirerek, onları İslam coğrafyasının her tarafına gönderdiler. Fas’tan Semerkand’a, Maveraünnehir’e, Buhara’dan Hindistan’a kadar. Bugün hala Hindistan’da, Tacikistan’da batıni İsmaililer var. Bu İslamın altını oyan bir şey.

Hasan Sabbah’ı biliyorsunuz, bugünkü FETÖ gibi bir örgüt kurmuşlar, inandırmışlar, fedailer var, valileri, ulemayı öldürüyorlar, herkes korkuyor. Abbasi halifesi tutuşmuş, Gazali’yi çağırıyor, ne yapacağız biz bunlarla diye akıl danışıyor. Gazali bakıyor ki bu fikirler felsefeden kaynaklanıyor. İki yıl felsefe okuyor, 1 yıl da okuduklarının üzerine düşünüyor, 20 mesele tespit ediyor ve Tehafütü’l Felasife’yi yazıyor. Meselesi, Batınilerin dayandığı düşünceyi temelden sarsmak. Ondan sonra tutuyor, Batınilik hakkında 5 kitap yazıyor. Batıniliği fikren bitiriyor. Ondan sonra Batınilik bir daha belini doğrultamıyor. Bunu gören Nizamülmülk diyor ki, ‘Batınilerle başa çıkmak için biz de ehlisünnet olarak dağınık eğitimi resmileştirelim.’ Burada ehlisünnet ve Şafii fıkhı da resmi görüş olsun. Bunun için bir tane medrese kuruyorlar. İşte o andan itibaren ilim duraklıyor ve özgürlük devletin tekeline geçiyor.

Dış tehlike olarak ise 11. yüzyılın sonlarında Haçlı Seferleri başladı. Bu 150 yıl devam etti. Genç nesil gitti. Bizi durduran bu iki tehlikedir, biri Batınilik, diğeri Haçlı Seferleri. Nizamiye Medresesi, ehlisünneti tek görüş olarak kabul edince biat gözlüğü taktı. Halbuki ilim özgürlük ister. Her fikir tartışılacak, bunların içerisinden sahih olanlara yönelinecek. Esasen bu medrese sistemi geçici olacaktı ama kalıcı oldu. Osmanlı da tam 13. yüzyılın sonunda sahneye çıktı, baktı ki önünde zengin bir miras var, bütün ilimler oluşturulmuş, ‘Bu bana yeter de artar’ diye düşündü ve bunu kullandı. Cepten yedi yani.”

SORU: “Osmanlı’nın çöküşü ve İslam dünyasının merkezini kaybedişiyle birlikte coğrafyamızın farklı bölgelerinde emperyalizme karşı direniş, bağımsızlık mücadeleleri, işgale karşı hareketler gelişti. Bugün ise birçok yerde başı sonu hesap edilmemiş sözde cihat fetvalarıyla Müslümanları kaosa, teröre ve şiddet sarmalına sürükleyen DEAŞ benzeri terör akımları ve bölücü gruplar var. Siz bu tahrip edici yapıları nasıl değerlendiriyorsunuz?”

MAHMUT KAYA: “İslam coğrafyası yaklaşık 200 yıldır yerlerde sürünüyor. Bugün irili ufaklı 57 İslam ülkesi var. Bu ülkelerden devlet vasfına sahip olan bir başta Türkiye, sonra İran, sonra Mısır gelir. Diğerlerini saymaya lüzum yok. Her şeye rağmen Türkiye, resmi ve sivil kurumlarıyla zengin bir tarihi mirası devraldığı için bir medeniyetin yetiştirdiği, disiplin edilmiş bir nesil olarak kolay toparlandı. 1951’de İmam Hatip Okullarının açılmasıyla kısa dönemde önemli mesafe aldık. Bu nesil Türkiye’nin yüz akıdır. 46 ciltlik bir İslam Ansiklopedisi çıkarıldı. Bugünün İslam dünyasında örneği yok. Bir de halka yönelik temel İslam Ansiklopedisi çıkardılar 8 ciltlik. 30 küsur yılda biz bunu bir avuç insan olarak burada ihya ettik. Bu nesil çok mübarek bir nesildir. İstikamet doğrudur.”

SORU: “İslam dünyasında özellikle Osmanlı’nın çöküş döneminde ortaya çıkan tek doğrucu ve tekfirci zararlı akımlar diğer İslam ülkelerinde hızla yayılmışken Türkiye’de kitleselleşemedi. Diğer Müslüman ülkelerin çoğunda yaygınlaşan bu akımların Türkiye’de o çapta yaygınlaşamamasını neye bağlıyorsunuz?”

MAHMUT KAYA: “Bunun birçok siyasi, sosyolojik, psikolojik nedenleri vardır, bir nedene bağlayamazsınız. 1960 ihtilalinden sonra, 1965’den sonra imam hatip nesli ürünleri vermeye başladı. İslam Enstitüleri de kuruldu, genç bir nesil var. Arayışlar içerisinde. Bizim eski ulemadan eli kalem tutan çok azdı, bir Ömer Nasuhi Bilmen, bir Ahmet Hamdi Akseki, bir de Elmalılı Hamdi Efendi vardı. Birkaç kişi yani, yoktu öyle yazan çizen.

Türkiye’nin dışında bütün İslam ülkeleri sömürge olmuştur. Mesela Mısır’da İhvan, 1926-27’de kurulmuş, Hasan el-Benna’nın öncülüğünde, mücadele vermiş. Bir sürü karışıklık olmuş tabii ama bakıldığı zaman İhvan-ı Müslim’in, Mısır’ın önde gelen kalburüstü aydınları, ilim adamları, din adımlarından, temiz insanlarından oluşuyor. Ondan sonra hapishanelerde bunların yazmış oldukları eserler tepkisel eserlerdir. O zaman bunları Türkiye’ye getirip tercüme eden arkadaşlara hep söyledim, ‘Arkadaşlar bunlar normal bir ilim adamının, fikir adamının kaleminden çıkan eserler değil, hapishanede yazılmış tepkisel eserler, bunlar bizim derdimize deva olmaz. Her şeye rağmen bizim ülkemizde demokrasi var, bir hak, hukuk kavramı var. Onlar kadar üzerimizde baskı yok.’ dedim.”

SORU: “15 Temmuz darbe girişimiyle ülkemize ve milletimize yönelik hain niyetleri tamamıyla ortaya çıkan FETÖ’ye bakışınız nedir? Bu örgütün toplumumuza ve inanç dünyamıza verdiği zararlar nelerdir?”

MAHMUT KAYA: “Türk halkı belli dönem baskılar neticesinde dine susamış bir halk haline gelmiştir. Bu dönemden sonra din adına kim çıkıp bir şeyler söylese, herhangi bir toplulukta ayet, hadis, birkaç menkıbe anlatsa, ağzı da laf yapıyorsa hemen etrafına adam toplayabiliyordu. Eğer biraz istismara kalkarsanız kısa süre sonra zengin de olursunuz. Eğer kötü niyetliyseniz onu başka yollara çekebiliyorsunuz. FETÖ olayıyla olan budur Türkiye’de. Dün de öyle bugün de öyle.”

SORU: “FETÖ’nün ülkemizi ve milletimizi hedef alan darbe girişiminden ne tür dersler çıkarılmalı ve böyle durumların yaşanmaması için sizce neler yapılmalı?”

MAHMUT KAYA: “Bu rol evvela devlete düşüyor. Kim ne okuyorsa, ne okutuyorsa, ister siyasete girsin, ister dernek kursun, kontrolsüz güç, devlet için de tehlikelidir, din için de tehlikelidir. Bundan en çok din ve dindar zarar görür. Kontrol olsun, kimin ne yaptığını bilelim biz.”

“Farklılığı görmeden düşüncede yeni bir kıvılcım çakmaz”

SORU: “Gençlere neler tavsiye edersiniz?”

MAHMUT KAYA: “Şöyle tarihe dönüp baktığımız zaman, 14. yüzyılda Batı’da iki ekol var, bir İbni Sinacı ekol Paris merkezli, iki İbni Rüşdcü ekol Londra, Oxford merkezli. Aydın, ilim adamı ya İbni Sinacıdır ya da İbni Rüşdcüdür. Adamlar Rönesans’ı yaptılar, Reform’u yaptılar. 17. yüzyıla gelince bilimde, metodolojide bir devrim yaptılar. Bizim bilimdeki o devrimden haberimiz olmadı. 17. yüzyıl bizde kaybedilmiş bir yüzyıldır. 18. yüzyılda Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirdiler, Aydınlanma dönemiyle beraber. Dolayısıyla biz Tanzimat ile beraber bir kırılma yaşadık, bizim Müslüman kesim pek hoşlanmaz ama yanlış. Eğer o kırılma olmasaydı, o Batı ile temas, o medresenin karşısında Batı tarzında eğitim sistemi gelmeseydi, İdadiye, Rüştiye, İptidaiye, Darülfünun gelmeseydi gene biz uykudaydık. Medrese de o zaman uyandı, ‘Eyvah’ dedi. Çok güzel insanlar yetişti Osmanlı’nın son döneminde. Gördüler çünkü rakibi, ondan önce görmüyordu ki. Akademik seyahat var, Mısır’a, Suriye’ye gidiliyordu, Maveraünnehir’e, Türkistan’a gidiliyordu, oradan buraya gelenler vardı, Bağdat merkezdi, gidiliyordu. Ama buralarda hep aynı metinler okunuyordu, aynı zihniyetti. Farklılık yoktu. Farklılığı görmeden düşüncede yeni bir kıvılcım çakmaz.

Türkçemizin gelişmesi de öyle olmuştur. O zamana kadar medreselerde Türkçe dersi yoktu. Tarih, coğrafya, matematik, astronomi dersi yoktu, konuldu. Medreselerde bilenlerden, usta çırak şeklinde, yoksa ders olarak okutulmuyordu. Seçmeli ders gibiydi. Bunlar bizim gözümüzü, ufkumuzu açtı. Cumhuriyet dönemindeki, 1923’deki devrimle beraber de çok büyük bir kırılma yaşandı. Evet birtakım örselenmeler, zedelenmeler, kayıplarımız oldu ama çok şey kazandırdı. Eğer bugün Türkiye, İslam dünyasında bir yıldızsa bu sebepledir. Bu çok önemlidir. Eğer biz itidalimizi kaybetmezsek ki etmeyiz inşallah, bu sağduyuyu kaybetmezsek, ifrat ve tefrit denilen her konuda aşırı uçlara kaymazsak, bunu şovenist duygularla söylemiyorum, ben milletimizin cevherinin sağlam olduğunu bildiğim için söylüyorum, biz gene hakikaten dünyada, yakın gelecekte kendimize yer edineceğiz.

Neden bugün dünyada Türkiye’ye karşı bir düşmanlık var? Çünkü artık Türkiye tüketim toplumu değil, Batı pazarı değil. Pazar olmaktan çıkıyor, bütün dünyada onların şirketleriyle rekabet ediyor. İnsanımızın artık gözü açıldı, dünyayı tanıyor. Para kazanmanın yolunu yöntemini öğrendi. Karnı doydu, cebi para gördü. Adam yerine konuldu. Artık bu küheylanı kimse kolay kolay durduramaz.”

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Sudan'daki Türk hasta ambulans uçakla Türkiye'ye getirildi

Sal May 5 , 2020
- Atatürk Havalimanı'na inen uçaktan sağlık görevlileri tarafından alınan Mehmet Hanefi Aydın, Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne götürüldü

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyelinin en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Günlük basılı veya TV reklamları sadece belirli bir kesime, bölgeye, sınırlı sayıda ve belirli saniyelerde görülür ve o saniye unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle Markanızı, İşyerinizi EUTURKHABER'de değerlendirin. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yaparak ve sizi doğrudan firmanıza yönlendirerek sizi arayan potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump