Hessen Eyaletinde DİTİB´in sorumluluğunda inanca dayalı İslam Din Dersi okutulmasına son verilmesi ve sürece dair düşünceler

Geçtiğimiz günlerde Hessen Eyaleti Eğitim Bakanlığını, 2013-14 ders yılından itibaren DİTİB Hessen Eyalet Birliği´nin sorumluluğunda Hessen eyaletindeki okullarda okutulmakta olan Almanya anayasasının 7.3. maddesine uygun inanca dayalı İslam dindersinin okutulmasına tek taraflı son vermiştir.

-Fuat KURT                                                                                                        -Dr. Hüseyin Kurt

Aslında beklenilen bu gelişme konuyla ilgilinen vicdanlı herkes gibi bu uygulamanın „Mimarları“ olarak bizleride tarifi imkansız derecede üzmüştür. Bizleri üzen ve bir o kadarda ibretle düşünceye sevkeden bir gelişmede, DİTİB Hessen Eyalet Birliği´nin dini cemaat olarak kabul edilme ve bu kendi sorumluluğundaki inanca dayalı İslam din dersinin ihdas edilmesi ve geliştrilmesi sürecinde, bu çalışmayı çeşitli sebep ve bahanelerle baltalamaya çalışan kişi ve kuruluşların adeta telaşla kaleme sarılarak basın bildirisi veya sosyal medya yoluyla bu gelişme ile ilgili, üzüntülerini belirtmeleri, ileri geri fikir yürütmeleri ve konunun, başlangıcı gidişatı ve sonu ile ilgili hiç bir bilgi sahibi olmadan ahkam kesmeleri nezaket kurallarını hiçe sayarak bizleri de derinden üzen bu kararı alanlara karşı sonuçlarını düşünmedikleri tehditvari cümleler kurmalarıdır.

Bu nedenle bizler bu yazımızla Hessen eyaletinde DİTİB´in sorumluluğunda inanca dayalı İslam din dersi okutulması hakkının elde edilmesi sürecinin baş aktörleri olarak kamuoyunu birinci elden konuyla ilgili sağlıklı bilgilendirme ihtiyacı hissettik.

Yazımızın ilk bölümünde karşılıklı güven ortamında başarıyla giden bu projede Hessen Eyaleti Eğitim Bakanlığı ve Hukümeti ile DİTİB Hessen Eyalet Birliği arasında gayet iyi ve karşılıklı yürümekte olan bu projede neden bir güven krizi oluştuğu, daha sonra bu krizi DİTİB Hessen Eyalet Birliği neden iyi yönetemediğini kendi perspektifimizden izah etmeye çalışacağız. Yazımızın son bölümünde ise ve bu ortaklığı sonlandıran iradenin bıraktığı „kapı aralığından“ tekrar içeri girilebilmesi yani Hessen eyaletinde DİTİB´in sorumluluğunda inanca dayalı İslam din dersi okutulmasının sonlandırıldığı yerden devam etmesi için hangi şartların oluşması gerektiği konusunu irdelemeye çalışaçagız.

Hessen Eyaleti Eğitim Bakanlığı ile DİTİB Hessen Eyalet Birliği arasındaki güven bunalımı 2015 yılında Fuat Kurt yönetiminin, DİTİB Genel Merkezinde öbeklenmiş bir „klik“, onun Hessen eyaletindeki uzantıları ve dönemin Din Hizmetleri Ataşesi tarafından yürütülen ve başkan Fuat Kurt´un özel yaşamına kadar ileriye varan bir karalama kampanyası sonucunda görevi bırakması sonucu yeni bir yönetimin iş başına gelmesi süreciyle başlamıştır. Bakanlık bu süreci DİTİB Genel Merkezinin bağımsız dini cemaat olan DİTİB Hessen Hessen Eyalet Birliği´nin dini cemaat statüsünü zedeleyen bir dış müdahele olarak değerlendirmiştir. Yeni iş başına gelen yönetim malesef bu süreçin gerekliliği konusunda bakanlığı ikna edememiştir.

Güven bunalımını derinleştiren ve ilişkileri bitirme sürecini başlatan asıl gelişme ise DİTİB Hessen Eyaeet Birliği yeni yönetiminin DİTİB Genel Merkezi´nin talimatıyla dini cemaat olarak inanca dayalı İslam din dersi okutulmasında „ortağı“ olan Hessen Eyaleti Eğitim Bakanlığı ile istişare etmeden bakanlığın rızasını almadan tek taraflı olarak tüzük değişikliğine gitmesidir.

Bakanlık Aralık 2012 de DİTİB Hessen Eyalet Birliğine hitaben DİTİB´in ortaklığında İslam din dersinin okutulmaya başlanacağı kararını tebliğ ettiği yazısında bu ortaklığın yürürlükteki DİTİB Hessen Eyalet Birliği tüzüğünde garanti altına alınan ve başka bir kurum veya devletin müdahalesı olmadan ve bu dersin tamamen DİTİB Hessen Eyalet Birliğinin dini cemaat olarak bağımsızlığında devam edebileceğini yazmasına rağmen, yapılan tüzük değişikliğinin DİTİB Hessen Eyalet Birliği´nin bağımsızlığını zedeleyen maddeler içermesi bakanlığı ciddi şekilde rahatsız etmiş ve bakanlık bu süreci başka bir kurum veya devletin kanunlarının müsade etmediği bir müdahele olarak kabul etmiştir. Kısacası DİTİB Hessen Eyalet Birliği „maç başladıktan sonra kural değiştirilmez“ hatta tek taraflı hiç değiştirilemez genel prensibini tek taraflı olarak ihlal ederek, „oyun ortağı“ olan bakanlığın güvenini farkında olarak yada olmayarak kaybetmiştir.

Yukarıda izah ettiğimiz ve oldukca sancılı geçen türbülans sürecinin sonunda 2015 yılında göreve gelen yeni DİTİB Hessen Eyalet Birliği yönetimi, oldukca karmaşık ve kompleks Almanya din devlet ilişkileri hukuku hakkında yeterli bilgi sahibi olmadıkları ve göreve geldikleri sancılı sürecinin sonucu DİTİB Genel Merkezi´nin ve bilhassa oradaki DİTİB Hessen Eyalet Birliği´nin dini cemaatleşme süreci ve DİTIB sorumluluğundaki inanca dayalı İslam din dersini kurumsallaştırma sürecini sabote etmeye çalışan klik ve onun Hessen eyaletindeki uzantılarının etkisinden kurtulamamıştır.

Bu nedenle selefi olan Fuat Kurt yönetiminin gösterdiği kendi özgüveni olan, hem Alman makamlarına karşı hemde DİTİB Genel Merkezi´ne karşı kararlı ve dengeli bir duruş sergileyememişlerdir. Bilhassa göreve geldikleri ilk dönemde İslam din dersi ile ilgili bakanlıkta yapılan toplantı ve görüşmeler, DİTİB Hessen Eyalet Birliği Başkan ve yöneticilerinin sözü edilen klik´in ve onun Hessen eyaletindeki uzantılarının dahil olması, görüşmelerde onların hakim olması, Alman makamlarının, DİTİB Hessen Eyalet Birliği bağımsız olmadığı görüşüne ve bundan kaynaklanan güven buhranının dahada artmasına neden olmuştur.

Geçen zaman sürecinde bilgi ve tecrübe kazanan DİTİB Hessen Eyalet Birliği yönetimi Hessen Eyalet Birliği´nin telkin ve baskısıyla tekrar tüzük değişikliğine gitmesi bakanlığın istediği diğer çalışma ve kurumsallaşmaları kısmen de olsa yapmaya çalışması DİTİB´in sorumluluğundaki İslam din dersinin geleceği için zaman, zaman ümit versede, DİTİB Hessen Eyalet Birliği yönetimi kedisinden önceki dönemdeki var olan güven ortamını malesef oluşturamamıştır.

15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye´deki darbe girişimi ve akabindeki gelişmeler sonucu Türkiye ile Almanya arasında zaten gergin olan gelişmelerin dahada gergin olması, var olan güvensizlik ortamının dahada artırmış ve konu kısmende olsa DİTİB Hessen Eyalet Birliği´nin kontrolünden çıkarak iki ülke arasında bir sorun gibi görülmeye başlanmıştır.

İki ülke arasındaki bu gerilimli atmosferde Alman kamuoyu, daha doğrusu medyanında baskısı sonucu bir çıkış yolu arayan Hessen Eyaleti Eğitim Bakanlığı DİTİB Hessen Eyalet Birliği ile ilgili üç ayrı konuda yeni bilirkişi raporları hazırlatmış ve hazırlanan bu bilirkişi raporları ilk dönemde yapılan bilirkişi raporları kadar DİTİB Hessen Eyalet Birliği´nin devletin muhatap kabul edebileceği dini cemaat olduğuna dair malesef yeşil ışık yakmamışlardır. Bu sonuçta iki ülke arasındaki ilişkilerinin gerginliğinin tırmanmasının yanında yeni yönetimin yaptığı hatalar ve DİTİB Genel Merkezi´nin sürece zarar veren müdaheleleri de mutlaka önemli rol oynamıştır.

Bütün bu etkenlerin yanında, 2015 de yeni göreve gelen DİTİB Hessen Eyalet Birliği yönetim kurulu, muhtemelen DİTİB Genel Merkezi yönetimi ve orada öbeklenmiş klikten çekindiği icin, kendisinden önceki dönemde başarıyla görev yapmış, kurumsallaşma adına gerektiğinde dik duruş sergilemiş yen yönetim ile istişare etmekten, onların bilgi ve tecrübelerinden faydalanmaktan kaçınması büyük ümitlerle başlayan, bu başarılı çalışmanın böyle hüsranla sonlanmasında ayrı bir etkendir.

Yukarıda zikredilen ümit kırıcı geleceğe „her musibette bir hayır vardır“, veya „her bitiş, yeni bir bir başlangıçtır“ şiarıyla ümitle bakmanın daha mantıklı oldugu kanısındayız. Nitekim bu yazının konusu olan üzücü kararı açıklayan Hessen Eyaleti Eğitim Bakanı´da aynı mantıkla kapıyı tamamen kapamayıp gerekli şartların yerine gelmesi ve Ditib Hessen Eyalet Birliği konuyu kavrayıp üzerine bakanlığın beklentisi yönünde üzerine düşeni yapması durumunda bu ortaklığın kaldığı yerden devam edebilceği gibi ümitvari cümleler sarfetmiştir.

Bu noktadan sonra Genel Merkeziyle Eyalet Teşkilatıyle DİTİB, bakanlığın kapısını çalmadan alınan bu kararı onu bunu suçlamadan, kurban rolüne girmeden soğuk kanlılıkla bakanlık tarafından alınan kararı derinlemesine analiz etmeli, dikkatlı ve planlı şekilde atılması gereken adımları kararlılıkla atmalıdır.

Bazı çevrelerin süreç ile ilgili bir bilgi sahibi olmadan, konuyla ilgili dosyaları incelemeden, alalacele nezaket kurallarını dikkate almayan tehditvari ve populist üslupla yaptıkları bildiri ve açıklamalardan etkilenerek sorunu mahkeme yoluyla çözme yoluna gitmek, bu merhalede yapılabilecek en büyük yanlıştır.

Böyle bir adım konuyu yıllarca süruncemede bırakmak ve karşılıklı güven kaybı demektir. Görevi gereği „mağlup-galip“ ilan etmek olan mahkemenin vereceği karar, en iyi ihtimalle „galibiyet de“ olsa, „mağlup“ olan devletin maddi kaynakları ve kurumları ile devletin sunacağı alt yapı ve binalarda ortaklık yapmanın ne kadar zor olacağı izahtan varestedir.

DİTİB´in önünde en büyük sorun Almanya anayasının temelinde devletin dini cemaatlere karşı tarafsız olması ilkesine Almanya Federal Cumhuriyeti´nin yanında Türkiye Cumhuriyeti riayet etmesi sorunudur. Zira Türkiye Cumhuriyeti kuruluş ilkesi gereği Diyanet İşleri Başkanlığını ve başkanlığın yurtdışı yapılanmasını bir kamu hizmeti olarak değerlendirmekte ve Diyanet İşleri Başkanığı’nın ve yurtdışı teşkilatlarının çalışma esaslarını yasa, kanun ve yönetmeliklerle belirlemektedir. Türkiye realitesi bağlamında bu yapılanma biçimi ne kadar gerekliyse, Almanya bağlamında bu yapılanma devletin tarafsız konumuyla o kadar bağdaşmamaktadır.

Federal Almanya Anayasas’ının 7´inci maddesi ile diğer ilgili Anayasa maddeleri dini temel esasların içeriğinin tesbitini ve ilgili dini cemaatinin sevk ve idaresini tarafsız seküler olan devlete vermeyip bunu dini cemaatin kendi kendini bağımsız idare etmesini ve yine dini temel esaslarının içeriğini kendisinin bağımsız olarak tesbit etmesini istemektedir.

Bu hukuki nedenlerden dolayı yabancı bir devlet de Almanya´da faaliyet gösteren ve devletin muhatabı statüsündeki dini bir cemaatin dini temel esaslarını tesbit edemez onu sevk ve idare edemez. Bunun tersi olması durumunda Anayasanın Alman devletine vermedigi bir hakkı yabancı bir devlet kullanmış veya Alman devleti kendi sahip olmadığı bir hükümranlık hakkını yabancı bir devlete vermiş olurki, bunuda Almanya devleti Anayasasını ve kendi hükümranlığını ihlal kabul eder.

Almanya Anayasasından kaynaklanan olmazsa olmaz bu şartı yerine getirip getirmeme konusunda DİTİB Genel Merkezi, Diyanet İşleri Başkanlığı ve en niyahetinde Türkiye Cumhuriyeti devletinin irade beyan etmesi gerekmektdir.

Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Devleti Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden DİTİB´i yukarıda izah edilen devletin dini cemaatlere karşı tarafsızlık ilkesine mugayir sevk ve idare etme iradesi göstermesi durumunda, DİTİB ne genel merkezi ne de eyalet birlikleri ile Almanya federal ve eyalet hükümetleri tarafından resmi muhatab, dini cemaat olarak kabul edilmeyecek ve İslam din dersi gibi kurumsal din hizmetleri alanında devletin muhatabı olamayacaktır.

Bu durumda DİTİB Genel Merkezi bu yöndeki iradeyi ilan ederek, Almanya´da dini cemaat olarak kabul edilme gibi bir angajmanı olmadığını beyan etmelidir. Bu durumda DİTİB sadece Almanya Anayasasında temel bir hak ve hürriyet olan dini inanç hürriyeti, ve dini ibadet hürriyeti alanında yaygın din hizmeti veren kuruluş olarak faaliyetlerine devam edecek, dini cemaat olma şartını getiren kurumsal din hürriyeti alanında söz sahibi olamayacaktır.

DİTİB Genel Merkezi, Diyanet İşleri Başkanlığı ve en nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti, DİTİB´in Almanya yasalarının öngördüğü şartları yerine getirerek dini cemaat olması yönünde karar vermesi durumunda DİTİB´in genel merkeziyle, eyalet birlikleriyle bunun için gerekli hukuki altyapısını şekillendirmesi, kadrolarını ona göre ihdas etmesi yolundaki sürecin önünde engel çıkarmamalıdır.

Geçmişte bu iradenin oluşmasına engel olan ve Almanya din devlet ilişkileri hukuku konusunda yeterli bilgi ve tecrübesi olmayan DİTİB Genel Merkezi ve Eyalet Birlikleri idari kadroları değiştirilerek onların yerine Almanya ve Türkiye ile sağlıklı bilgi alışverişi yapacak ve ayrıca iki ülke arasında köprü vazifesi de yapabilecek, Almanya din devlet ilişkileri hukukunu bilen, bilgili, kararlı ve tecrübeli idari kadolar işbaşına gelmelidir.

Son olarak Almanya federal ve eyalet hükümetleri ve makamlarına, Almanya kamuoyu ve medyasına bir çağrıda bulunarak ve bu süreçte DİTİB´e destek vermelerini, iki ülke arasındaki inişlı çıkışlı siyasi ilişkilerin faturasını DİTİB´e kesmemeleri çağrısında bulunmak istiyoruz.

Sedece Hessen Eyaleti´nde değil, tüm Almanya´da yaşayan Müslümanların geleceğini yakından ilgilendiren bu önemli konuda yaptığımız çalışmayla kamuyounu aydınlatmayı amaçlıyor, konu ile ilgili karar vericilerin doğru karar vermelerine katkıda bulunmayı arzu ediyor, saygılarımızı sunuyoruz.

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

İzmir'de trafik kazası: 2 yaralı

Sal May 12 , 2020
- Otomobilin tramvay yoluna devrildiği kazada ağır yaralanan Tuğçe Demir'in hemşire olduğu ve görevine 1 ay önce atandığı öğrenildi

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyelinin en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Günlük basılı veya TV reklamları sadece belirli bir kesime, bölgeye, sınırlı sayıda ve belirli saniyelerde görülür ve o saniye unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle Markanızı, İşyerinizi EUTURKHABER'de değerlendirin. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yaparak ve sizi doğrudan firmanıza yönlendirerek sizi arayan potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump