Recep Akakuş: FETÖ denen bela, İslam tarihinde benzeri olmayan bir bela

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğinden emekli Recep Akakuş, “FETÖ denen bela, İslam tarihinde benzeri olmayan bir bela. Bunlar şeriatı da çarpıttılar, tarikat kavramını da mahvettiler.” dedi.

Salih Şeref   |26.05.2020
Yeni ekleRecep Akakuş: FETÖ denen bela, İslam tarihinde benzeri olmayan bir bela

İstanbul

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğinden emekli Recep Akakuş, yarım asırdan fazla süredir fikri ve ilmi çalışmalarıyla konferans, seminer, panel ve eğitim programlarında yer almasının yanında son yıllarda Nuruosmaniye Kur’an Kursları Yöneticiliği ve İnegöl konulu araştırmalarıyla da meşgul oluyor.

Henüz ilköğretimini bitirmeden Kur’an ile hemhal olan, hafızlığını tamamlamak için çocuk yaşta İstanbul’a gelen, camilerde kaldığı için zatürre olan Recep Hoca, bütün zorluklara rağmen dönemin önemli medrese ve cami hocalarından ders aldı. Hitabetini veya üslubunu beğenmediği hoca olunca da çocuk yaşta her şeyi göze alıp hem kaldığı mekanı hem de hocasını değiştirecek kadar inatçı ve kararlı bir çocuk olmasıyla öne çıktı.

Saçlarına briyantin sürdüğü için babasının kendisini 3 sene köye almadığı Recep Hoca, İstanbul’da hastalanınca ağabeyinin araya girmesiyle aile ocağı İnegöl’e döndü ve babasıyla arasını düzeltti.

Daha sonra İstanbul İmam Hatip Okuluna başlayan Akakuş, İstanbullu çocuklarla açığını kapatmak için çok çalıştı, herkes yattıktan sonra o mum yakıp ranzanın altında sabahları 03.00’e kadar ders çalıştı.

İnegöl’ün Aşağıballık köyünde 1938 yılında dünyaya gelen Akakuş, hafızlığını İnegöl Bedesteni manifatura esnafından Hafız Mehmet Çuhadar’ın yanında yaptı.

Akakuş, 1952’de tashih-i huruf ve talim öğrenmek için gittiği İstanbul’da, Kurra Hafız Abdurrahman Gürses Hocaefendi’den eğitim aldı. İstanbul İmam Hatip Lisesi öğrencisi Akakuş, Fatih Haseki Sultan Camisi ve Nuruosmaniye Camisi imamlığı görevlerini yaparken 1966 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde yüksek öğrenimini tamamladı. Zahmetli ve çilelerle geçen yıllarını, kitaplarıyla, ilmi çalışmalarıyla taçlandırdı. Müftülük ve Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği görevleriyle de yıllarca faydalı hizmetlerde bulundu.

Lise mezuniyetinin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde çalışmaya başlayan Akakuş, Eyüp İlçe Müftülüğü yaptı ve 1978 yılında girdiği Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunda, emekli olduğu 1990 yılına kadar çalıştı.

Recep Akakuş, “Türkiye’nin Yaşayan İlim Hazineleri” haber dosyası kapsamında AA muhabirinin sorularını yanıtlayarak hayat hikayesi ve ilmi çalışmalarını anlattı.

“Ezanı ‘Tanrı uludur’ diye okuyordum”

“Ülkemizin zor zamanlar geçirdiği yıllarda yetiştiniz, Türkiye’nin farklı dönemlerine şahitlik ettiniz. Yaşadığınız çeşitli zorluklara rağmen ilim ve bilgi yolunda yürümeye gayret ettiniz. Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?” 


“1938 yılında Bursa’nın İnegöl ilçesine bağlı Aşağıballık köyünde dünyaya geldim. Babamın adı Hasan, annemin adı Meryem’dir. Göçmen asıllı bir ailenin çocuğuyum. Akakuş ve Beyhan soy isimlerindeki kardeş aileler bizim köyün kurucu aileleridir. Dedem İbrahim Ağa, Çanakkale şehididir. Ağabeyi Hacı Pehlivan Ali Beyhan, 4 erkek, bir kız kardeş olan yeğenlerini himayesine almıştır. 16 kişilik geniş bir aileydik. Rahmetli babam okuma yazma bilmezdi. Bizim ailenin Beyhan kısmı Halk Partilidir, babamlar Demokrat Parti tarafındadır. Camiye ötekiler cumadan cumaya gelirler, bizimkiler beş vakit camide namaz kılarlardı. O zamana kadar ezanı bir meşe ağacının tepesinde ‘Tanrı uludur’ diye okuyordum. 1946 seçimlerine kadar. Çünkü Arapça ezan okumak yasaktı. Arapça okuyan hapse atılıyordu. Nihayet 1946 seçimleri yapıldı. Fakat o zamanki seçim şöyle; nahiye merkezlerine köylüler arabayla götürülür ve orada açık oy, gizli tasnif şeklinde oy kullanılırdı. Yani nahiye müdürünün gözetimi altında oy verilirdi. İşte 1946 seçimlerinden sonra hafif bir gevşeme oldu.

“Engel olursan kıyamet günü yakana yapışırım”

“İlk dini eğitiminizi hatırlıyor musunuz?”

“İslami eğitimim komşu köyden kaçan bir imamın köyümüze yerleşmesiyle başladı. Adı Ali Sevinç Hoca. Bir sebepten ötürü köyümüze geliyor diyor ki, ‘Duyduğuma göre imamınız gitmiş, uygun görürseniz köyünüze imam olmak istiyorum. Yalnız şartım var, bana ne verirseniz verin, bir hak talebim yok, ne verirseniz kabulümdür. Ancak 12 yaşından küçük erkek ve kız çocuklarınızı, özellikle erkek çocuklarınızı benim evime göndereceksiniz. Ben onlara Kur’an okutacağım.’ diyor. Köylü, ‘yasak’ dediyse de Hocaefendi ısrar ediyor. Sonunda köylü, hocanın talebini kabul etmek durumunda kalıyor. Evimiz de hocanın evinin karşısında olduğu için bizim haneye adeta yeni bir kişi daha katılmış oldu. 16 kişilik bir haneydik. 17’ncimiz de hoca oldu. Evimizde dişe dokunan, pişen ne varsa hocaya da verilirdi.

Nihayet, ben ve ağabeyimin de olduğu 7 kişilik talebe grubuyla Hocaefendi’nin evinde okumaya başladık. 
Hasta yatağında olmasına rağmen bize ders okutmaya devam etti. Hatta bir gün babam, hasta olmasına rağmen hocaya talebe gönderen köylüye kızmıştı. Öyle olunca Hocaefendi babama dönüp, ‘Eğer bu çocukların gelmesine engel olursan kıyamet gününde bu on parmağım yakanda olur. Çocukların buraya gelmesine engel olmayacaksın.’ demişti. Bu hadiseden bir hafta, on gün sonra vefat etti. Adeta son nefesine kadar bizi okuttu. Bu defa hocanın küçük oğlunu köye imam olarak tuttular, o bizim hatmimizi sağladı. Böylece 1946 yılında yüzünden Kur’an-ı Kerim okumayı Ali Sevinç Hoca ve oğlu Kamil Efendi’den öğrendim.

Daha sonra müstakil bir bina yaptılar ve okuma faaliyeti oraya taşındı. Kaçak olarak camından girip çıkardık. Jandarma takip ediyor, gündüzleri köy yollarının üzerinde bazen korucu, bazen kahya nöbet tutuyor, düdük çalıyor, ona göre biz saklanıyoruz.

1949 yılında rahmetli babam hacca gitti. Hacdan dönünce o zaman tifüs hastalığı var, bir ay kadar Tophane’de karantinada kalmışlar. Beş vakit namazlarını Tophane’de, Kılıç Ali Camisi’nde kılmış. Eski İstanbul’da hafızlar ramazanda mukabele okurlardı. Camide güzel mukabele okuyan hafızları görünce beni hafız yapmaya karar veriyor. Memlekete gelince 1949’un aralık ayında beni İnegöl’e hafızlık çalışmak üzere akrabamızın yanına verdi.

Babamın dayısı Hacı Eyüp’ün evinde kaldım. Evin karşısında Hafız Salih Efendi ismindeki imam ve Kur’an kursu hocasında hıfza başladık. Caminin girişindeki bir odada okuyoruz. İnegöl’deki hafızlık eğitimim zor şartlarda başladı. Mangalın üzerine sert dere taşları konuyor, orada o taşlar ısınıyor. Taşları avucumuza alıyoruz, caminin içine gidiyoruz, kar buz zamanı elimiz donmasın diye, bir taraftan ezberlemeye çalışıyoruz, bir taraftan da o taş soğuyuncaya kadar dersimizi okuyoruz. O soğuduktan sonra gelip tekrar taşı değiştiriyoruz. İşte böyle başladık.

Yanında kaldığım akrabamız yaşlı olduğu için doğru dürüst yemek yapmazlardı, açıkçası aç kalıyordum. Babam aç kaldığımı öğrenince, Arnavut Ahmet Ağa’nın lokantasıyla görüştü, gidip orada yiyordum. Bu arada Hafız Sabri ile tanıştım. Sabri, ‘Bizim hocaya gel’ deyince Hafız Mehmet Çuhadar’a geçtim. Allah rahmet eylesin, çok sert bir zattı. Manifaturacı, İnegöl’ün yerlilerinden, İstanbul’da okumuş ama imam değil, belediye çarşısında dükkanı var. Babasının vasiyeti üzerine İnegöl’ün merkez camisinde sahur mukabelesi okuyor ve bir de hafız yetiştiriyor Allah rızası için.

Sabri, Ayşe nine adında bir hatuna Kur’an öğretiyor fakat kadıncağız yaşlı. Bir kulaktan giriyor öbüründen çıkıyor. Sabri de tez canlı bir delikanlı. Tahammül edemiyor, bırakıyor. Ayşe nine, bana ‘Sen bizim eve gel, ben sana hem bakacağım hem de bana Kur’an okutacaksın.’ dedi. Kur’an öğretme şartıyla beni evine aldı.”

“Babam beni 3 sene köye almadı”

“11-12 yaşındaydım. Ayşe nineye Kur’an okutmaya başladım. Kocası Yemen gazisi Ahmet dede, limon satarak evini geçindiriyor. Bir nevi torunları gibi oldum. Derslerim devam ediyor, mukabeleler okumaya başladım. Yakışıklı bir delikanlıyım, saçlarımı tarıyorum, briyantin sürüyorum. Köylüler bu halimi görünce ‘Kopil’ demeye başladılar bana, kıskandıkları için. Babam beni 3 sene köye almadı ‘gavur çocuğu, kopil’ diye. Ben de Ahmet dede ve Ayşe ninenin himayesinde büyüdüm, nur içinde yatsınlar.”

“İnegöl dar geldi, kaçtım İstanbul’a geldim”

“Hocam, İshak Paşa Camisi’nde tek başına sahur mukabeleleri okuyor. Ben de gidip 5 sayfa yardım ediyorum. Hanımlara teravih namazı da kıldırmaya başladım. Böylece elime para geçti. Mukabeleler sebebiyle cemaatten para geliyor, özellikle kadınlardan. Tam o arada İmam Hatip Okulları açılmaya başladı. Bu arada hocamla da aram açıldı. Ramazan ayıydı, halk tarafından sevildiğim, sayıldığım için mukabele okuyayım diye bana 400 lira para verildi. Yanımda 400 lira para var, hocamla, babamla kavgalıyım. İnegöl dar geldi, kaçtım ben de İstanbul’a geldim.”

“Tanıdığınız kimse var mıydı İstanbul’da?”

“Osman adında hafız arkadaşım, Beyazıt Camisi imam hatibi Abdurrahman (Gürses) Hoca’da talim okuyor. Geldik İstanbul’a. Gönenli Hoca’nın (Gönenli Mehmet Efendi) ismini duymuştuk. Gittik, Fatih Camisi’nde mahfilin altında, akşamla yatsı arası oturuyor, çocuklara ayakkabı, çamaşır vesaire dağıtıyor. Hocaefendi’nin elini öptük. Beni Üçbaş Medresesine verdi. O arada medrese tamirdeydi. Bakımsız bir yer, tamir işlerinde yardım ediyoruz. Bir süre sonra ağır gelmeye başladı.
 Eğitime devam etmek için hoca arıyorum. Fatih Dülgerzade’de, İki Bacağı Kesik İsmail Efendi’ye (Bayrı) gittik. Sanıyorum ki hemen beni kabul edecek. Fakat eğitimin uzun süreceğini anladım, niyetim İstanbul’da 5-6 ay kalıp dönmek. 400 lira param var, onunla idare ediyorum. İsmail Efendi’den yararlanamayacağımı anlayınca Nuruosmaniye’de Hasan Akkuş Hoca var. Yatma yeri de veriyor. Oraya gittik.”

“Bu hoca benim mantığıma uymadı dedim”

Hasan Akkuş Hoca talebelerini birkaç kişiyi birlikte dinliyor, yani tek tek dinlemiyor. Kapıdan girdik, münasip yere çöktük, dersler bitsin diye bekliyoruz. Ders anlatmasını pek beğenmedim. Beni götüren rehber arkadaşa, ‘Bu hoca benim mantığıma uymadı.’ dedim. O zaman Abdurrahman Hoca’ya gidelim dedik. Bayezid Camisi’ne, kendimizce hoca beğenmeye gidiyoruz. Halbuki doğru düzgün yatacak yerimiz dahi yok. Hocaefendi, ‘Bir hafta, on gün kalfa sizinle meşgul olur, ondan sonra ben meşgul olacağım. Öğle namazından sonra iki buçuk, üç saat burada ders okuturum. Onun dışında bir şey yapamam.’ dedi. ‘Peki’ dedik, nasıl olsa Üçbaş’ta yatıyoruz, yatma yerimiz var. Kabullendik hocayı.”

“İnat etmişim köye dönmeyeceğim, ölümü göze alıyorum”

“Üçbaş Medresesinde bazı sorunlar yaşadık. Oradan ayrılmak zorunda kaldım. Mercan Camisi’ne gittim. Mercan Camisi imam odasında üç ay kadar yattım. Tabii zatürre oldum. Ben de inat etmişim köye dönmeyeceğim. Ölümü göze alıyorum, dönmeyeceğim. İnegöl’deki hafız arkadaşım bu sefer abime haber gönderiyor, ‘Bu ölecek bunu alın, inada da bindirmiş işi’ diyor. Geldi rahmetli ağabeyim, aldı götürdü beni.

Ben hala ilkokul mezunu değilim. İnegöl’de İshak Paşa’da kayyumluk yapmaya başladım. Lütfi Efendi diye bir kütüphane memuru, beni ilkokul okumaya teşvik etti. Okumam için kütüphaneden kitaplar veriyordu. Uzun süre onları okudum. Hasanpaşa köyünde bir ay ağabeyimin asker arkadaşında kaldım. Sıraya oturmasını kalkmasını, tahtaya kalkıp yazmasını öğretti bana.
 Sonra okul dışı imtihan ile Bursa’da Hoca İlyas İlkokulunun imtihanlarına girerek mezuniyet belgesini aldım. Ağustos ya da eylülde İstanbul İmam Hatip Okuluna müracaat ettim. O sene hafızlık tercih sebebi olduğu için girebildim.”

“Zeki İstanbullu çocuklarla açığı kapatmak için çok çalışıyordum”

“Derslerim iyiydi, matematikten ilk karnemde 4’üm vardı ama ondan sonra hep 9, 10 aldım tüm derslerden. İlkokulu hariçten okuduğumdan, zeki İstanbullu çocuklarla açığı kapatmak için çok çalışıyordum. Herkes yattıktan sonra mum yakıp ranzanın altında saat 03.00’lere kadar ders çalıştım, açığımı böyle kapattım. İkinci karnede iftihara geçmiştim. İftihara geçince idareden babama mektup yazılmış. Haberim yok. Babam ve hocamla aramın düzelmesine sebep olmuştur bu olay.”

“O yıllarda tanıdığınız önemli şahsiyetlerden bahsedebilir misiniz?”

“Evvela İmam Hatip Okullarının kurucusu ve müdürümüz Celalettin Ökten. Sonra Arapça hocası Mahmut Bayram. Bir de Kur’an-ı Kerim hocam Hüseyin Karagözoğlu. Gül Camisi imamı. Sabah namazını kıldırır, gelir talebelere Kur’an okutur, ezberletir, talim okuturdu. Onlardan başka Nurettin Topçu, Mahir İz, Tahir Alangu, Sami Akalın. Ali Rıza Ülgen, Türkçe’nin önemini anlatan hoca oldu. Sonra matematik hocamız Rasim Uslugil. Düzenli düşünmeyi öğreten adamdır.

“Necip Fazıl nur içinde yatsın, büyük bir adamdı”

İlim Yayma Cemiyeti, Osman Turan’ı getiriyordu. Dinde Reform kitabının yazarı (Osman Nuri Çerman) vardı. Onu getiriyordu. Muhtar Kumral’ı, Peyami Safa’yı getiriyordu. Bunun ötesinde Necip Fazıl’ı getiriyorlardı. Necip Fazıl nur içinde yatsın, büyük bir adamdı. Bir konuşmaya başlasın, oturuşunu dahi değiştiremezsin. Soru sorman mümkün değil.”

“Necip Fazıl Kısakürek ile anınız var mı hocam?” 


“Ben kendisine hep mesafeli durdum. Büyük Doğu’larını okudum. Onların abonesiydim. Evine giderdik. Şehremini’den kalkıyor, gece gidiyorduk, saat üç buçuğa kadar bizi bırakmıyor. Karısı da ayakta. Hepimiz gece saat üç buçukta Feneryolu’ndan yürüyerek Kadıköy’e geliyorduk. Ne vapur kalmış ne bir şey. Kayığa biniyorduk. Sabah namazı okunurken Eminönü’ne varıyorduk. Oradan tramvaylar başlamışsa binip Şehremini’de sabah namazını kılar öyle yatardık. O günün kendine göre tatlı hatıraları.”

“Endülüs İslam medeniyetinden başlayarak Zeytune, Karaviyyin, El-Ezher, Bağdat, Nizamülmülk, Osmanlı İstanbul Medreseleri gibi İslam medeniyetinin kurucu merkezleri var. Bu merkezlerin din anlayışındaki temel zemin ve ortak noktalar nelerdir?” 


“Medreselerde okutulan ortak kitaplar vardır. Ben ilk defa Sahn-ı Seman Medreselerinde o kitaplardan gördüm. Şehzade Camisi’nin vakfiyesinde kütüphanede vardır. O kitapların listesini gördüğünüz zaman hangi ekoller medresede okunuyor, Fatih’te ve Şehzade’de bunu görüyoruz. Halka intikal ettiğimiz zaman en uç tarafta, en küçük hoca kitabı Nuru’l-İzah’tır. Nuru’l-İzah’ta üç bahis vardır, Kitabu’t-Tahare, Kitabu’s-Salah ve Kitabu’s Savm (Temizlik, namaz ve oruç bahisleri), dördüncü yok. Niye, çünkü İslam fıkhının üç ana bölümü vardır. Bunlar ibadat, muamelat ve ukubattır. Nuru’l-İzah sadece ilkini konu etmiştir. Zira diğer ikisi devletle bağlantılıdır. Kitabın yazarı, Kölemen Devleti zamanında Mısır’da El-Ezher mümeyyizlerinden biridir. Devletin işine karışmamak için kitabını üç kısma ayırmış, muamelat ve ukubat konularına yer vermemiştir. Süleyman Efendi de (Süleyman Hilmi Tunahan) ilk dönemde bu Nuru’l-İzah’ın şerhi Miftah’ı okutmuş ve hatta özel ihtimam göstererek onu ciltlettirmiş, bende vardır.”

“Fetullah denen bela, İslam tarihinde benzeri olmayan bir bela”

“15 Temmuz darbe girişimiyle ülkemize ve milletimize yönelik hain niyetleri tamamıyla ortaya çıkan FETÖ’ye bakışınız nedir? Bu örgütün toplumumuza ve inanç dünyamıza verdiği zararlar nelerdir?”


“FETÖ bir defa bu işe Erzurum’da, Komünizmle Mücadele Derneği ile başlıyor. Aslında o Alvarlı Efe Hazretlerinin büyük torunu Sadi Mazlumoğlu’nun talebesidir ama tabiri caizse ilk kazık attığı adam da odur. Bunu da ben damadı olan Hüseyin Kutlu’dan öğrendim. Onu Edirne’de Eski Cami imam hatibi olarak biliyorum ve samimi olarak söylüyorum, hiçbir zaman onun çevirdiği işleri böyle büyük bir organizasyon içerisinde gerçekleştirmiş olabileceğini düşünmemiştim. Benim düşüncem, en fazla Türkiye’de belli güç odaklarının piyonu olabileceği yönündeydi. Bu işin içinde Komünizmle Mücadele Derneği Başkanı olarak Fetullah’ın bulunduğunu hiç tahmin etmedim ve hiç aklıma getirmedim. Şimdi neler yaptığını görmüş olduk işte. FETÖ denen bela, İslam tarihinde benzeri olmayan bir bela. Bunlar şeriatı da çarpıttılar, tarikat kavramını da mahvettiler. Bütün dini kavramları yerinden kaydırdılar, içlerini boşalttılar, işin en kötüsü bu. Bunların tekrar yerine koyulması gerekir.”

“FETÖ’nün ülkemizi ve milletimizi hedef alan darbe girişiminden ne tür dersler çıkarılmalı ve böyle durumların yaşanmaması için sizce neler yapılmalı?


“Tabii ki başlıca görev Diyanet’e düşüyor. Benim bahsettiğim ilk Kur’an hocam Ali Sevinç Hoca vardı, alaylı hoca, bunlar işte ayakları öpülesi insanlardır. Onların gayretinin değil onda biri, yüzde biri dahi bizde yok. Onlar ne maaş düşündüler ne bir dünyevi beklentileri oldu. Allah rızası için ömürlerini talebe yetiştirmeye adadılar. Biz emaneti onlardan aldık ama hakkıyla taşıyamadık zannedersem. Çünkü biz yüksek eğitim gördük, yani okullu olduk, öyle olunca halkla irtibatımız biraz kesildi. İşte burada esas görev Diyanet’e ve camilerinde görevli imamlara düşüyor. Bir kere Diyanet görevlilerinin kendilerini çok iyi yetiştirmeleri gerek. İslam’ın bütün kaidelerini anlamlarıyla birlikte özümsemiş olacak. Oradaki sorumluların, halkı FETÖ gibilerinin eline düşürmemek için halkla daha fazla ilgilenmesi gerekiyor.”

“Gençler ümitlerini muhafaza etmeli ve kendilerini yetiştirmeli”

“Gençlere neler tavsiye edersiniz?”

“Aklın yolu birdir, ikincisi yok, o da bilgi. Eğer bilgiyi kontrol edebiliyorsan, onu yönetebiliyorsan güçlüsün demektir. Bir defa ümidin olduğu yerde hayat vardır. Şeytan bilgisizliğinden dolayı değil, bilgisini kötüye kullandığı için şeytan oldu. Burada bilginin sonu yok, Allah’ın dilediği oranda hepimiz bilgi sahibi olacağız. Gençlerin ümitlerini muhafaza etmeleri ve kendilerini yetiştirmeleri yeterlidir.”

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Iğdır'da evlerinde kalan vatandaşlar, gezici konser grubu sayesinde eğlendi

Çar May 27 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email IĞDIR (AA) – Iğdır'da, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle uygulanan sokağa çıkma kısıtlaması sürecinde evlerinde kalan vatandaşlar, gezici konser grubu sayesinde eğlendi. Iğdır Gençlik Merkezince oluşturulan konser grubu, bir kamyonetin kasasını adeta sahneye çevirip rengarenk süsledi. Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) önlemleri kapsamında 4 gün […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump