Tunus BAE’nin Arap Baharı düşmanlığının kıskacında

BAE Arap Baharına karşı üçlü bir politika izledi: Antidemokratik güçlerle ittifaklar kurarak Arap devrimlerini yok etmeye çalışmak, bölgesel güçleri kendi etkisi altında bırakmak ve Arap Baharını destekleyen ülkeleri abluka altına almak.

Seyfülislam Iyd   |04.06.2020
Tunus BAE'nin Arap Baharı düşmanlığının kıskacında

İstanbul

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) -özellikle de Abu Dabi Emirliği- Arap Baharı sürecinin başladığı 2011’den bu yana, otoriter rejimleri destekleme ve demokratik yollarla iş başına gelmeyen taraflara her türlü desteği sunma şeklinde bir dış politika izledi. Hatta askeri darbelerle demokratikleşmeye düşman olan taraflara destek olmak, Arap Baharının yaşandığı ülkelere ve bunlara kol kanat geren bölge ülkelerine karşı BAE’nin izlediği dış politikayı belirleyen bir çizgi olarak kabul edildi.

BAE’nin Arap ülkelerindeki demokratikleşme sürecine beslediği düşmanlık -Tunus örneğinde olduğu gibi- İslami hareketleri ortadan kaldırma isteğiyle birleşince, Tunus için “çifte darbe” olarak adlandırabileceğimiz bir hal almış oluyor.

Arap ülkelerindeki demokratikleşme süreçlerini baltalama yolunda ilk adım, Mısır’da Abdulfettah es-Sisi’nin Temmuz 2013’de Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı gerçekleştirdiği darbenin desteklenmesiyle atıldı. Darbe mali açıdan desteklendi, medyada ve uluslararası arenada Sisi’nin işlediği suçlar örtbas edildi. BAE o gün bugündür Sisi rejiminin politikalarının şekillenmesinde ve hem dahili hem de harici olarak yönlendirilmesinde büyük rol oynuyor.

BAE -her monarşik yapı gibi- Tunus tecrübesinin başarılı olarak özgürlük ve adaletin gerçekleşmesini isteyen Arap halkları için model olacak demokrasiye dönüşmesinden endişe ediyor.

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Profesörü Halil el-Anani’nin de işaret ettiği gibi, BAE burada sacayağı üzerine kurulu bir dış politika izledi: Birincisi, antidemokratik güçlerle ittifaklar kurarak Arap devrimlerini yok etmeye çalışmak. İkincisi, bölgesel güçleri BAE’nin etkisi altında bırakmak. Bu öncelikle Mısır’da, sonrasında da kraliyet ailesi içindeki krizden faydalanarak Suudi Arabistan’da gerçekleşti ve Suudi Arabistan, BAE’nin tesiri altına girdi. Üçüncüsü, Arap Baharını destekleyen ülkeleri abluka altına almak. Bu nedenle, Temmuz 2016’da Türkiye’de yaşanan darbe girişimine medya üzerinden açık destek verildi. Bunun yanı sıra, darbeye ortak olanlara örtülü destek verildiği yönünde bilgiler de gündeme geldi. Keza BAE 2017’de de Katar’a yönelik ablukanın aktörleri arasında yer aldı.

Arap Baharı düşmanlığı

BAE dış siyasette yabancı güçlere bağımlılık, içerideki muhaliflere karşı da “demir yumruk politikası” izleyerek, yıllar yılı kırılgan bir istikrar sağlayan otoriter rejimlere karşı halk hareketlerinin yaşandığı ülkelerde nüfuz alanını genişletme yoluna gitti. BAE’nin nüfuz ettiği tek ülke Mısır değildi; 2015’te Suudi Arabistan’la kurduğu ittifak kanalıyla Yemen’de de etkisini artırdı. BAE’nin Yemen’deki emperyalist emelleri ve hedefleri Sokotra adasını işgal etmesi, Aden’de gizli hapishaneler kurması, meşru yönetime karşı çıkan silahlı gruplara fon sağlaması, ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi’ni desteklemesi ve ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemesinde aşikâr hale geldi. BAE tüm bunlara rağmen hedeflerine ulaşamadığı gibi, Yemen de pek çok dış güç tarafından desteklenen iç çatışmalardan kendisini kurtaramadı.

Libya’da da durum pek farklı değildi. Abu Dabi 2014’ten bu yana Libya’daki gayrimeşru güçlerin lideri Halife Hafter’e diplomatik, lojistik ve askeri olarak ve medya alanında görülmemiş bir destek verdi. Hafter kendisine verilen bu açık desteğe rağmen Trablus’taki sivilleri bombalamaktan başka askeri alanda bir başarı kazanamadı. Hafter’in aldığı son askeri yenilgilerle ve Vatiyye askeri üssünü Libya hükümetine kaptırmasıyla, BAE’nin bu güçlere yaptığı silah yardımının boyutları ortaya çıktı.

Tunus istisna mı?

Arap Baharı devrim hareketlerinin ilk dalgasının yaşandığı ülkeler arasında Tunus, demokratik geçiş sürecini tamamlayan ve karşı-devrim tuzağından kurtulmayı başaran tek ülke oldu. Ülke içindeki pek çok anlaşmazlığa ve engellere rağmen, Tunus tecrübesi halen demokratikleşme sürecini kendi kendine tasarlayabilme kudretine sahip. Ünlü Arap düşünür Azmi Bişara, Tunus’un demokratik geçiş sürecinde başarılı olmasını birkaç temel sebeple özetliyor: Tunus ordusunun iktidarı ele geçirmek gibi siyasi bir ajandasının olmaması, demokratik geçiş ilkelerine uyum sağlamayı başaran eski rejimin ve muhalif entelijansiyanın sahip olduğu siyasi kültür ve Tunus tecrübesine çok fazla etki etmeyen dış faktörler. Bu durumda ise Tunus’un, Mısır gibi diğer Arap ülkelerine kıyasla, sınırlı olan jeostratejik konumu etkili oldu. Mısır ise jeostratejik konumu ve dış faktörlerin gücünden ötürü, Tunus’taki gibi demokratikleşme sürecinde başarılı olamadı.

Fakat demokratikleşme sürecini baltalama girişimlerinde dış faktörlerin zayıf olduğu yönündeki iddia artık Tunus için de pek geçerli değil: Özellikle de Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na (İhvan) fikrî yakınlığı olan Nahda Hareketi’ni ve Meclis Başkanı Raşid el-Gannuşi’yi hedef alan ithamlardan sonra. Bu ithamlar Gannuşi’nin Vatiyye hava üssünün Hafter’den geri alınmasının ardından Libya Başbakanı Fayiz es-Serrac’ı tebrik etmesinin ardından başlamıştı. Gannuşi Tunus’ta siyasete döndükten sonra edindiği servetle ilgili yapılan bu suçlamalar nedeniyle, servetiyle ilgili yetkili makamlara bilgi vermek ve kendisini aklamak zorunda kaldı.

Tunus iç siyasetindeki bu kampanyayla eş zamanlı olarak, dışarıda da BAE tarafından desteklenen ve Arap Baharı sürecine düşmanlık çizgisinde ilerleyen basın kurumları tarafından başka bir kampanya yürütüldü. Özellikle Gannuşi’nin Serrac’ı tebrik etmesinin ardından, Nahda Hareketi’ne terör suçlaması yöneltilmeye çalışıldı. Fakat bu tür kampanyalar Tunus için de yeni değil. Daha önce de pek çok defa Tunuslu siyasetçiler, Tunus’un demokratikleşme sürecini baltalama ve Nahda Hareketi’nin (İhvan’a yapıldığı gibi) terör örgütü ilan edilmesi yönünde BAE’nin istekleri olduğundan bahsetmişti. Ocak 2019’da eski Tunus Cumhurbaşkanı Munsif el-Merzuki de BAE’nin bazı silahlı örgütleri destekleyerek ve yolsuz basını ve fonları kullanarak Tunus hükümetini düşürmeye çalıştığını açıklamıştı. Temmuz 2019’da Nida Tunus Partisi kurucularından biri olan Ömer Shabu, BAE’nin Tunus demokrasisiyle yapısal bir sorunu olduğunu ve Tunus modelinin, Arap ülkelerinde demokrasi taliplerinin dikkatini çekmesinden korktuğunu söylemişti. Kuzey Afrika ve Sahel bölgesine ilişkin Paris merkezli Fransızca yayın yapan MondAfrique isimli internet sitesi 2018’de, Batılı diplomatik kaynaklardan elde ettiği bilgilere göre, görevden alınan İçişleri Bakanı Lütfi İbrahim’in BAE istihbarat müdürüyle gizli bir toplantı gerçekleştirdiğini ve 1987’de Zeynel Abidin bin Ali’nin Habib Burgiba’ya yaptığı gibi bir askeri darbe planladıklarını ileri sürmüştü. Plana göre, dönemin Cumhurbaşkanı El-Baci Kaid es-Sibsi, Başbakan Yusuf eş-Şahid’i görevden alacak ve sonrasında (Mısır’daki İhvan örneğinde olduğu gibi) terör iddiaları altında Nahda Hareketi’ne yönelik bir baskı kampanyası başlayacaktı.

Nahda BAE’nin “İslami hareketler” fobisinden nasibini alır mı?

BAE yöneticilerinin -özellikle de Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed Bin Zayid’in- İslami hareketlere, daha yoğun olarak ise Arap Baharı ülkelerindeki hareketlere beslediği düşmanlık inkâr edilemez. Bu düşmanlığı, 2014’te İhvan’ı terör listesine aldığında ve İslami hareketlere karşı benzer adımlar atılması için ABD Kongre’sini etkilemeye çalıştığında gördük. Bunların yanı sıra, BAE’ye bağlı güçler, Yemen’in geçici başkenti Aden’de İhvan’a yakınlığıyla bilinen Islah Partisi üyelerine karşı tasfiye ve zorla kaybetme kampanyaları yürüttü; Libya’daki savaşı “İslamcı” milislerin “terörüne” karşı verilen bir savaş olarak lanse etti. Bu nedenle, Nahda’ya karşı yürütülen son karalama kampanyası bir istisna değil, bilakis İslami hareketlere karşı BAE’nin pazarladığı bir politikaydı. Bu düşmanlığın en önemli sebebi ise İslami hareketlerin benimsediği projenin, BAE’nin “dar coğrafi sınırlarının dışında bir imparatorluk kurma” şeklinde özetlenebilecek emperyalist projeleriyle çatışması. Bu nedenle, BAE’nin İslami hareketlere, özellikle de demokratik yollarla iktidara gelmeye çalışanlara karşı, her türlü yönteme başvurarak düşmanlığını göstermesi ve bunun yanı sıra yeni bir İslami model ortaya koyması gerekiyordu. “İslami desenli” bu yeni model ise diktatörlüğü meşrulaştıran ve insanları siyasetten uzaklaştıran bir tür dindarlık üreten kurumlarda ifadesini bulacaktı. Tabii ki bu durum, iktidara gelmeye çalışan İslami hareketlerin vizyonuna ters düşüyordu.

Bu sebeple, her ne kadar büyük fedakarlıklarda bulunmuş ve kendisini İhvan çizgisinden biraz olsun uzaklaştırarak “post-İslamcı” olarak kabul edilebilmesini sağlayacak fikri revizyonlar gerçekleştirmiş olsa da Nahda’nın, İslami hareketlerin kökünü kurutmaya çalışan BAE’nin pençelerinden kurtulması mümkün değil. Geliştirdiği pragmatik yöntemle Nahda, eski rejim yanlılarıyla kısır bir mücadeleye girmekten kendisini korudu. Bu yöntem, zaman zaman onu iktidara ortak olma konusunda mütereddit bıraktı ve Nahda, Arap Baharı ülkelerindeki karşı-devrim dalgalarından kurtulmayı başaran İslami hareket modeli oldu. Ancak hareketin lideri Gannuşi’yi hedef alan son kampanyaları sadece -bu da sebepler arasında olmakla birlikte- iç ihtilaflara dayandırmak ve bunu Nahda ile liderine yönelik yabancı medyadaki karalama kampanyasından ayrı düşünmek mümkün değil. Bu konuda, Bin Ali rejimi yanlıları ve (bazısı 2011’de yaşananları halk devrimi olarak görmeyen) Tunus içindeki Nahda hasımları ile hareketi -iktidar ortağı olmasına rağmen- terörist olmakla suçlayanlar aynı paydada yer alıyor.

BAE’nin Arap ülkelerindeki demokratikleşme sürecine beslediği düşmanlık -Tunus örneğinde olduğu gibi- İslami hareketleri ortadan kaldırma isteğiyle birleşince, Tunus için “çifte darbe” olarak adlandırabileceğimiz bir hal almış oluyor. Yani BAE’nin uykularını kaçıran ve yeniden komşu eksen ülkelere, oradan da Körfez’deki monarşilere sıçramasından korktuğu demokratikleşme sürecini baltalama isteği ve Muhammed bin Zayid’in liderlik ettiği emperyalist düşlerin önünde engel teşkil eden İslami hareketleri yok etme politikası, Tunus’ta birleşiyor.

Bu nedenle BAE -her monarşik yapı gibi- Tunus tecrübesinin başarılı olarak demokratik değerler, özgürlük ve adaletin gerçekleşmesini isteyen Arap halkları için model olacak köklü bir demokrasiye dönüşmesinden ve “Arapların demokrasiden anlamadığı” iddiasını çürütmesinden endişe ediyor. Nahda’nın hem düşünsel (ki büyük oranda Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne benzemektedir) hem de kısır çatışmalardan kaçınan pragmatik siyasi dönüşümünden korktuğu için, onun bir model olmasını engellemek istiyor.

Tunus tecrübesi bugün gerek iç siyasette gerekse (artık kaynağı ve etkileri çok iyi bilinen ve telmihlerde bulunarak karşılık vermenin yeterli gelmeyeceği) dış müdahaleler bazında bir yol ayrımında bulunuyor. Bu nedenle, karar mekanizmasının başında bulunanların, iç ve dış faktörlerin Tunus tecrübesine yaptığı etkiye dikkat etmesi gerekiyor.

Mütercim: Gülşen Topçu

[Sisi döneminde tutuklanan ve hapishane hatıralarını Tutuklu Bir Öğrencinin Esaretle İmtihanı başlıklı kitabında nakleden Seyfülislam Iyd Doha Lisansüstü Çalışmalar Enstitüsü’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında araştırmacı olarak çalışmaktadır]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

TBMM Genel Kurulunda milletvekilliklerin düşürülmesi tartışması

Per Haz 4 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email TBMM (AA) – Meclis Başkanvekili Süreyya Sadi Bilgiç, 3 milletvekilinin, vekilliklerinin düşürülmesine yönelik fezlekelerin okutulmasının, usule uygun olmadığı iddiasına ilişkin, "Geçen oturumda yapılan bilgiye sunma işlemi, görüşmeli bir işlem değildir. Bilgiye sunma işlemi başladıktan sonra işlem bitene kadar çıkarılan gürültüler, işlemin engellenmesine yöneliktir." dedi. […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump