Hint-Çin Ladakh krizinin perde arkası ve muhtemel senaryolar

Hindistan ve Çin arasında 4-5 Mayıs günlerinde Pangong gölü çevresinde başlayan gerilim, 15 Haziran gecesi açıklanan resmi kayıtlara göre 20 Hint askerinin ölümüyle sonuçlanan Galwan krizini doğurdu.

Duygu Çağla Bayram   |25.06.2020
Hint-Çin Ladakh krizinin perde arkası ve muhtemel senaryolar

İstanbul

Hindistan ve Çin arasında 4-5 Mayıs günlerinde Pangong gölü çevresinde başlayan gerilim, 15 Haziran gecesi açıklanan resmi kayıtlara göre 20 Hint askerinin ölümüyle sonuçlanan Galwan krizini doğurdu. Çin’in resmi kanallarından bu yönde herhangi bir açıklama gündeme gelmemiş olsa da Hint medyasına yansıyan bilgiler ışığında, aralarında birlik komutanının da bulunduğu 43 Çin askerinin öldüğü ifade ediliyor. Neredeyse son 45 yıldır Hint-Çin sınırında ölümle sonuçlanan bir çatışma yaşanmamasına karşın, sınır bölgesindeki gerginliğin iki ülkeyi adeta bir saatli bomba gibi her daim tetikte tuttuğu bugünlerde, kavgalar yeniden alevlendi. Nitekim bugün adına “fiili kontrol hattı” denilen Hint-Çin sınırında tarafların uzlaşması hiçbir zaman söz konusu olmadı ve olması da imkânsıza yakın. Uzlaşmanın imkânsızlığı ise Çin tarafından üretilen “fiili kontrol hattı” kavramına “açıklık” getirilememesinden kaynaklanıyor.

Tarihte hiç görülmeyen Hint-Amerikan ortaklığı, Hint-Batı yakınlığı ve her ne kadar kendisinin gerisinde de olsa Hindistan’ın gelişimi, Çin’in öncelikli kaygı radarına girmekte.

“Fiili kontrol hattı” ne anlama geliyor?

Bugün Hint-Çin sınırını ifade etmek için kullandığımız fiili kontrol hattındaki belirsizlik nedeniyle, Hint-Çin sınırı Hindistan’a göre 3 bin 488 km, Çin’e göre 2 bin km, halbuki gerçekte 4 bin 57 km’dir. Fiili kontrol hattı kavramını üretip tanımlayan ve Hindistan’a dayatan Çin’dir. Çin Başbakanı Cou Inlay ilk olarak Tibet olayının sıcaklığı sırasında, 1959’da kavramı tanımlamış ve ardından 1962 savaşından tek taraflı ateşkesle geri çekilirken 1959’da tanımladığı hattın 20 km gerisine çekildiğini ifade etmiş ve 1962’de yeniden tanımlamıştı. Buna göre, “fiili kontrol hattının batısı, Çin’in geleneksel olarak sürekli gösterdiği ve fiili kontrolü uyguladığı çizgidir”. Ancak söz konusu çizginin net bir karşılığı yok. Dolayısıyla Hindistan ilk etapta fiili kontrol hattı kavramını kabul etmemiştir.

Kuşak ve Yol Girişimi gibi bir projenin sahibi olan ve Hindistan’a nazaran oldukça hızlı yükselen Çin elbette küresel denklemde lider güç olmak istiyor.

“Ladakh krizi” olarak adlandırdığımız günümüz Hint-Çin sınır kavgalarının görüldüğü doğu Ladakh, Galwan vadisi, Pangong gölü gibi yerler esasen Keşmir coğrafyasının Ladakh bölgesi uzantısıdır ve fiili kontrol hattının “batı sektörünü” ifade etmektedir. Fiili kontrol hattı üç sektörden oluşuyor: Hindistan ve Çin’i Ladakh topraklarından Sincan ve Tibet topraklarını ayıran bölüm, batı sektörüdür. Doğu sektörü Arunaçal Pradeş ve Sikkim’i Sincan topraklarından ayırır. Hindistan’ın Himaçal Pradeş ve Uttarakhand topraklarını Tibet’ten ayıran kesim ise orta sektördür. Uttarakhand sınırlarında yer alan Barahoti ovalarının dışında orta sektörün en az tartışmalı bölüm olmasının yanı sıra, doğu sektörünü ifade eden “McMahon hattı” Çin tarafından kabul görmemektedir. Bunun nedeni, bugün Hindistan’ın bir parçası olan Arunaçal Pradeş’in esasen Çin’in talep ettiği bir bölge olmasıdır. Nitekim 1914 Simla Antlaşması’yla çizilen McMahon hattı, Büyük Britanya İmparatorluğu tarafından Tibet’i bir tampon bölge yapma stratejisinin bir ürünüdür. Fakat 1959’da Tibet’i kontrolü altına alan Çin ise Arunaçal Pradeş bölgesini de Tibet topraklarının bir uzantısı olarak değerlendirmekte ve “Güney Tibet” olarak adlandırmaktadır. Burada özellikle Budist kültürün baskın olduğu Tawang bölgesi Çin’in ayrıca önem verdiği bir kesimdir. Bunun yanı sıra, Arunaçal Pradeş tarafında yer alan Assam’ın bazı toprakları üzerinde de Çin’in hak talebi söz konusu. Yine fiili kontrol hattının doğu sektörüne dâhil edebileceğimiz Sikkim’i Çin’in 2003’te Hindistan’ın bir parçası olarak tanıdı. Sikkim’in 1975’e dek tıpkı Butan ve Nepal gibi bağımsız bir Himalaya Krallığı olarak iki ülke arasında bir tampon görevi görmekteyken referandumla Hindistan’a bağlanması aslında Çin tarafından kabul görmemekte ve zaman zaman Sikkim’in bağımsızlığı yönünde söylemlere tanıklık edilebilmektedir. Bu gerilimlerde, Hindistan’ın Tibet Özerk Bölgesi’nin Çin’e ait olduğunu 2003’te tanımasının, 1959’da sığınma teklifinde bulunduğu Dalay Lama’yı ve onun kurduğu sürgündeki Tibet hükümetini bugün hâlâ topraklarında ağırlıyor olmasının etkisi büyüktür.

Öte yandan, bugünlerde yaşandığı gibi, Hint-Çin sınır kavgalarının fiili kontrol hattının yoğun olarak batı sektöründe düğümlenmesindeki en önemli neden, sınırın bu bölümünün tarihten gelen belirsizliğidir. Başka deyişle, İngilizlerin McMahon hattıyla sınırın doğusunu belirlemesine yarayan Simla Antlaşması gibi bir anlaşmanın sınırın batısında vücuda gelmemesi, söz konusu topraklardaki belirsizliği daha da çıkmaza sokmaktadır. Nitekim batı sektöründe yer alan ve oldukça stratejik bir bölge olan Çin kontrolündeki Aksai Chin, tarihte Britanya’ya aitken Britanya Hindistanı’na ait değildi. Dolayısıyla Britanya mirasını devralan bağımsız Hindistan’ın her ne kadar hak talebi olsa da, tarihsel uzantıdan başka, iddiasını temellendirebileceği bir anlaşma hükmü söz konusu değildir.

Fiili kontrol hattı çıkmazının gölgesinde değişen dengeler

Hindistan ve Çin arasında yaşanan 1962 sınır savaşının ardından, 14 yıl sonra, 1976’da yeniden diplomatik ilişkilerin kurulması ve sınır müzakerelerinin başlamasıyla ilk etapta “1988 uzlaşması”, akabinde 1993 ve 1996 anlaşmaları vücut buldu. İkili ilişkilerde şimdiye dek yaşanan sayısız sınır müzakeresi ve sınır anlaşmaları içinde bu üçü önemlidir. Hindistan fiili kontrol hattını “kavramsal olarak” 1993’te kabul etmesine karşın, günümüze değin hâlâ kavramın sınırları üzerinde bir “açıklık” bulunmuyor. Bu konuda Hindistan’ın çok ısrarcı olmasına karşın, Çin’in kavrama dair görüş farklılıklarına açıklık getirmeye yanaşmadığı görülüyor. Fiili kontrol hattına açıklık getirilmemesi de Çin’in “statüko” kavramıyla esneklik kazanmasına yardımcı oluyor. Buradan çıkan sonuç, aslında Çin’in bir “fiili kontrol hattı” kavramı ürettiği, fakat kavramın hangi sınırlara karşılık geldiği konusuna açıklık getirilmesine yanaşmayarak ve “statüko” kavramıyla kendi esnekliğini kullanmaya çalışarak Hindistan’ı son zamanlara dek oyaladığıdır.

Bütün bu karmaşaya rağmen ne Çin’den ne de Hindistan’dan bir “savaş ilanı” gelmedi. 31 gün süren, Hindistan’da şok etkisi oluşturan bir yenilgiyle biten 1962 yılındaki savaş, Hindistan tarafında etkisi hâlâ süren derin izler bırakmıştır. Söz konusu yenilgi şöyle bir algı doğurmuştur: Hindistan Çin’den korkarak ve güven kaybı yaşayarak Çin’e karşı ne politik ne de diplomatik bir manevra alanı geliştirebilir; artık Asya politikalarında bir faktör olmaktan çıkmıştır. Çin’in Hindistan’dan daha erken bir vakitte, 1980’ler ve 1990’larda sınır altyapısını güçlendirmesine karşın, Hindistan sınır altyapısını 2005’ten sonra geliştirmeye başladı ve son zamanlarda epey iyi bir performans sergiliyor. Buna paralel olarak Hindistan hem kendisini güçlendirmekte hem “yakın” ve “genişletilmiş” çevrelere açılmakta hem büyük güçlerle ortaklıklar kurmakta hem de bu arada (kendi aleyhinde asimetrik bir ilişki de olsa) Çin’le bağlantı kurmaktadır. Dolayısıyla sınırdaki güç dengesi değişiyor ve 1962’den bu yana sınırda tartışmasız üstünlüğünün keyfini süren Çin de bunun farkında.

Neredeyse iki aydır süren Ladakh krizinin en önemli dinamiklerinden biri, Hindistan’ın stratejik anlamda gelişen altyapısı, bir diğeri ise bölgenin stratejik önemidir. Sınır bölgelerindeki altyapı projeleri gri alanlarda dinamik bir gerginlik nedenidir. Söz konusu altyapı çalışmaları iki ülke için de geçerli. Bunun yanı sıra, Himalayalar’daki arazi yapısı Hindistan için farklı, Çin için farklıdır. Hindistan tarafına erişim zor ve dolayısıyla Hint-Çin sınırında matematiksel olarak denklik söz konusu değil. Ancak Hindistan’ın da gelişmekte olan altyapısı bu dezavantajı değiştiriyor gibi görünüyor. Buna paralel olarak “statüko” da değişiyor. Dolayısıyla gerek genel durumda gerekse herhangi bir çatışma durumunda, Hindistan’ın askerlerini, insanlarını ve gerekli malzemelerini hızla sınıra taşıma yeteneği gelişiyor. Bu doğrultuda, bugünlerde çatışmaların yaşandığı yerler olarak doğu Ladakh, Galwan vadisi, Pangong gölü, Shyok çevresinin telaffuz edilmesi şaşırtıcı değildir. Pangong gölü Ladakh’ın savunması için stratejik önemde. Shyok vadisi de Nubra vadisi ve Siachen buzulu için önemli. Öte yandan, zaten Çin’in kontrol ettiği Aksai Chin bölgesi, Tibet’i Sincan’a bağladığı için, daha da önemlisi Çin’i Karakurum karayolu üzerinden Pakistan’ın Gwadar limanına, dolayısıyla Çin’i Hint okyanusuna ulaştırdığı için stratejik önemde.

Fiili kontrol hattına çok yakın bir bölgede, yani Galwan vadisinde, Hindistan’ın Shyok nehri boyunca Daulat Beg Oldie’ye (DBO) uzanan ve inşasına 2000’de başladığı (ve her ne kadar 2012’de bitirmeyi öngörse de bölgedeki nehir sularının taşkınları nedeniyle şu ana dek tamamlayamadığı) yeni yol inşaatı, yani 255 kilometre uzunluğundaki ve 8 köprüyü içeren Darbuk-Shyok-DBO yolunun yıl sonunda tümüyle tamamlanması bekleniyor. Nitekim Narendra Modi hükümetinin sınır altyapı projelerine özel önem verdiği de biliniyor. Bu yol Leh’i stratejik Karakurum’a bağlıyor ve Ladakh’ı Sincan’dan ayırıyor. Geçtiğimiz yıl Ekim ayında Darbuk’u DBO’ya bağlayan köprünün açılışı gerçekleşmişti. Ayrıca Modi hükümeti anılan köprüyle birlikte, Siachen buzulunu turizme açmıştı. Öte yandan, Shyok ve Karakurum arasında gelişmiş iniş alanının bulunduğu bir plato olan DBO, fiili kontrol hattına çok yakın ve dünyanın en yüksek iniş alanı ve önemli bir hava tedarik hattı. Modi hükümeti Darbuk-Shyok-DBO yolu da dâhil olmak üzere bu alanda sınır altyapısını geliştirmek için ciddi ölçüde bir uğraş vermektedir. Nitekim söz konusu yol Karakurum’a kadar uzanmakta ve Leh-DBO arasındaki süreyi iki günden altı saate indirmektedir. 15 Haziran gecesi Hindistan’ın 20 askerini kaybettiği Galwan vadisi ise anılan yoldaki Hint köyü Shyok ile bağlantıyı sağlıyor ve DBO ile Chushul arasında, İndus’un kollarından biri olan Shyok’a ve ötesindeki alanlara kolay erişim sağlayan Pangong gölü yakınlarında yer alıyor.

Hindistan’ın ayrıca geçtiğimiz Ağustos ayında Cammu Keşmir’in statüsünü değiştirmesi ve bölgenin haritasını yeniden çizmesi de dengeleri değiştirmişti. Pakistan tarafında önemli bir kaygıya yol açan söz konusu değişiklik Çin’i de ciddi anlamda rahatsız etmişti. Nitekim söz konusu statüko değişimiyle vücut bulan Hindistan’ın Ladakh Birlik Toprağı, esasen Hindistan’ın hak talebinde bulunduğu ancak Çin’in yönettiği Aksai Chin bölgesini de içeriyor. Ayrıca Pakistan’ın kontrolünde olan Gilgit Baltistan’ı da, Çin’i Pakistan’a bağlayan stratejik Karakurum yolu da bu bölgede ve bu yol, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin stratejik bir parçası olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru kapsamında Pakistan’ın güneyindeki Gwadar limanına yönelik mal taşımacılığında kilit önemde.

Olası senaryolar

Bugünlerde yaşanan Hint-Çin sınır kavgalarının genel bir ifadesi olan “Ladakh krizi”, iki ülke arasındaki klasik “güç gösterisi” taktiğinin bir tezahürüdür. Bugün “daha güçlü” olan Çin’in, Güney Çin denizi, Tayvan, Hong Kong örneklerinde de görüldüğü üzere, toprak taleplerini savunma çabalarını yoğunlaştırması dikkat çekici. Bunun beraberinde, tarihte hiç görülmeyen Hint-Amerikan ortaklığı, Hint-Batı yakınlığı ve her ne kadar kendisinin gerisinde de olsa Hindistan’ın gelişimi, Çin’in öncelikli kaygı radarına girmekte. Kuşak ve Yol Girişimi gibi bir projenin sahibi olan ve Hindistan’a nazaran oldukça hızlı yükselen Çin elbette küresel denklemde lider güç olmak istiyor. Ancak bunu yapabilmesi için önce bölgede Hindistan’ı ya dizginlemesi ya da “bypass” etmesi gerekiyor. Mevcut gidişata göre ise bu epey zor görünüyor. Hindistan Çin’den zayıf olduğunu ve tek başına hareket etmemesi gerektiğini biliyor ve bu nedenle ne Çin’e karşı duruyor ne de Çin karşısında kendini tek bırakıyor. Bu bağlamda Hindistan, “bağlantısızlık ilkesi” şeklindeki geleneksel çizgisini “stratejik özerklik” kavramıyla revize etmesinin ve stratejik düzlemde yakın ortaklıklar geliştirmesinin yanı sıra, özellikle Amerikan prizmasından gelişen “Hint-Pasifik” yaklaşımı başta olmak üzere, Çin’i provoke edebilecek, kutuplaşma döngüsüne evrilebilecek ve kendisini geleneksel çizgisinden tamamen koparabilecek potansiyel ittifak oluşumlarına temkinli yaklaşıyor. Dolayısıyla Hindistan, geliştirdiği “Hint tarzı denge” stratejisi sayesinde ABD-Çin rekabetinde kendine manevra alanı açıyor.

Çin’in ABD’yle yaşadığı rekabetin yanı sıra, Hindistan’la yaşadığı rekabette de yadsınamaz düzeydeki ABD desteğinden rahatsız olması, bugün yaşanan sınır kavgalarında da etkili olmakta. Her ne kadar askeri kapasite bakımından tartışmasız gücünü henüz koruyor olsa da ekonomik gücü sorgulanır bir durumda olan ABD, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını dâhil olmak üzere Çin’i sıkıştırmak için her yolu deniyor. Bu doğrultuda, Hindistan kartını da er ya da geç kullanacaktır. Ancak gerek Çin gerekse Hindistan bu durumun farkında ve bugünlerde iki ülke arasında sınır kavgalarının yeniden alevlenmesi, Çin’in Hindistan’a gözdağı vermesi olarak okunmalı. Hindistan içinse durum biraz daha karışık. Zira başlangıçta sert bir duruş sergileyen Hindistan’ın, aynı zamanda geri adım attığı algısı oluşturan bir tutum içine girdiği de görülmüştür. Bu noktada, iç politikada da farklı algı operasyonlarına tanıklık edilse de, söz konusu tutum pragmatik mercekten okunmalı. Ayrıca Çin tarafında da gerginliğin yatıştırılması yönünde söylemlerin görüldüğü belirtilmelidir. Kısacası, sınır sorunları yüzünden 1962 savaşını yaşamış olan iki ülke de, olası bir savaşın kendileri için büyük kayıplara yol açacağının bilinciyle, “kontrollü” bir gerilim havası yaşıyor.

Çin’in Hindistan’la bir sınır savaşına girmesi, zamanlama açısından büyük hata olur. Hemen her konuda ABD desteğini yanında hisseden Hindistan ise söz konusu desteğe kendisini çok bağlamamak için elinden gelen her şeyi yapıyor ve en önemlisi ABD desteğini Amerikan çıkarlarına yarayacak bir “Çin savaşı” pozisyonuna dönüştürmüyor. Nitekim kendisini doğrudan Çin’in karşısında konumlandırması, Hindistan’ın en başta “kendi kaybı” olacaktır. Dolayısıyla bugün kontrollü bir şekilde de olsa yaşanan çatışmalara dair yapabileceğimiz en net okuma, iki ülkenin politik denklemde bir “güç gösterisine” duyduğu ihtiyaçtır. Bu bağlamda söz konusu çatışmaların savaşa evrilmeyeceğinin altı çizilmeli.

[Hindistan ve Hint-Pasifik politikaları konusunda yoğunlaşan Duygu Çağla Bayram akademik çalışmalarına Karadeniz Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde devam etmektedir]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Soğutma teknolojisi küresel ısınmaya neden olmamalı

Cum Haz 26 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Karaosmanoğlu, mekanları yaşanır kılan, endüstriye soğuğun gücünü sunan sektörün, gezegende küresel ısınmaya, iklim değişimine neden olmaması gerektiğini bildirdi. Çiğdem Münibe Alyanak   |25.06.2020 İstanbul Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim Derneği (SÜT-D) Başkanı ve İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump