Mısır dış politikası petro-dolarlarla teslim alınıyor

Yemen ve Suriye’de İran’ı dengeleme konusunda yaşadığı başarısızlıklardan ders almayan BAE-Suudi ekseni, Libya’da Türkiye’yi dengelemek için Mısır’ın içinde bulunduğu ağır ekonomik koşullardan istifade etmek niyetinde.

Dr. Necmettin Acar   |23.06.2020
Mısır dış politikası petro-dolarlarla teslim alınıyor

İstanbul

Orta Doğu siyasetini yakından takip edenler bilirler ki, Mısır ağır bir ekonomik krize girdiğinde ülke dış politikasında önemli kırılmalar yaşanır. Bu durumun en önemli sebebi Mısır’ın bünyesinde taşıdığı ciddi ekonomik zayıflıklardır. Yüz milyonu aşan ve hızla artmaya devam eden nüfusa ilaveten düşük ekonomik büyüme oranlarının yol açtığı yüksek işsizlik oranları, ülkenin bu kalabalık nüfusu beslemek için yeterli temel gıda kaynaklarına sahip olamaması, yüksek sübvansiyonların kamu bütçesi üzerinde oluşturduğu baskı, eğitimli ve yüksek vasıflı işgücünün yurtdışına yönelmesinin yol açtığı beyin göçü ve yönetimle halk arasındaki uçurum, bu ekonomik zayıflığın önemli sebeplerinden bazıları.

Sisi yönetiminin, öncelikli tehditler karşısında sessiz kalırken Libya gibi Mısır ulusal çıkarları açısından tali bir konuda kırmızı çizgiler çizmesi, ülke dış politikasının BAE-Suudi Arabistan ekseninin denetimine girmesiyle izah edilebilir.

Cumartesi günü Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin Mısır ordusuna Libya’ya yönelik askeri müdahale için hazır olma talimatı vermesi ülke dış politikasında uzun süredir hissedilmeye başlanılan yeni bir kırılmaya işaret ediyor. Etiyopya’nın Nil nehri üzerine inşa ettiği Rönesans barajı, Suudi Arabistan’ın Tiran ve Sanafir adalarına “el koyması” ve İsrail tarafından yöneltilen tehditler karşısında son derece yumuşak bir tavır sergileyen Mısır’ın, Libya konusunda şahin bir politika benimsemesi bu kırılmanın boyutlarını göstermesi açısından önemli. Çünkü Rönesans barajı Nil suları üzerinde Mısır’ın haklarını kısıtlayarak ülkenin hayati çıkarlarını tehdit ediyor. Tiran ve Sanafir adalarını Suudi Arabistan’a teslim etmek Mısır’ın Kızıldeniz üzerindeki nüfuzuna ve ekonomik güvenliğine yönelik ciddi bir tehdit açığa çıkarıyor. Benzer şekilde İsrail’in Batı Şeria ve Golan bölgesinde takip ettiği ilhak politikası da Mısır için önemli güvenlik tehditleri barındırıyor. Fakat Sisi yönetimi her üç alanda da ülkenin ulusal çıkarlarına önemli ölçüde zarar veren tehditler karşısında sessiz kalırken, Libya gibi Mısır ulusal çıkarları açısından son derece önemsiz bir konuda kırmızı çizgiler çizerek savaşa hazırlanıyor. Bu dramatik tablonun, Mısır’ın içinde bulunduğu ağır ekonomik koşulları aşmasına yardım edecek Körfez kaynaklı petro-dolarlar karşılığında ülke dış politikasının Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)-Suudi Arabistan ekseninin denetimine girmesinden başka bir izahı yok.

BAE-Suudi ekseni Mısır’ı Libya’da sahaya sürerek ülkenin askeri kapasitesini zayıflatmaya çalışırken İsrail Etiyopya’ya baraj inşası konusunda destek vererek Mısır’ı boğmaya çalışıyor.

Mısır dış politikasını tayin eden unsurlar

Mısır, her ne kadar askeri, entelektüel, kültürel ve demografik açıdan Arap ve İslam dünyasında merkezi bir konuma sahip olsa da devasa ihtiyaçları ülkenin kendi ulusal çıkarlarını korumaya yönelik bir dış politika uygulamasının önündeki en büyük engel. Yüz milyonu aşan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayacak ekonomik kaynaklardan yoksun olan Mısır askeri, entelektüel, kültürel ve demografik avantajlarını ülkenin bu ihtiyaçlarını karşılamak için bir kaldıraç olarak kullanmak durumunda kalıyor. Bu yüzden Mısır dış politikası, ülkenin maruz kaldığı ekonomik sıkıntıları aşmasına en çok yardımı yapacak olan odağın denetimine kolayca girebiliyor. İşte bu yüzden Mısır dış politikasının 1960’lı yıllarda Rusya’nın, 1980’li yıllarda ABD’nin ve Arap Baharı sürecinde BAE-Suudi Arabistan ekseninin denetimine girmesi bu ülkelerin Mısır’a sağlamayı vadettikleri ekonomik yardımlarla yakından ilgili.

Mısır’ın kronik ekonomik sorunları 2020 yılı başlarında, yaşanan birtakım gelişmelere de bağlı olarak, çok ciddi anlamda kötüleşmeye başladı. Bu dönemde Mısır ekonomisinde sıkıntılara yol açan dört önemli gelişmeden bahsedebiliriz:

İlk olarak düşen petrol fiyatları Körfez bölgesinde çalışan ve sayıları 3 milyonu bulan Mısırlı işçinin ülkesine gönderdiği işçi dövizlerinde ciddi bir azalmaya yol açtı. 2019 yılında Mısırlı işçilerin ülkeye gönderdiği işçi dövizi miktarı 26 milyar dolar civarındaydı. Üstelik bu dönemde çok sayıda Mısırlı işçinin Körfez’deki işini kaybederek ülkesine dönmek zorunda kalması ülkedeki işsiz sayısında ciddi bir artışa da sebep oldu. Petrol fiyatlarındaki düşüşün Mısır ekonomisine başka bir olumsuz etkisi de ülkeye giren Körfez kaynaklı yatırım fonlarının ciddi oranda azalması. Mısır, 2019 yılında büyük bir kısmı Körfez kaynaklı 8,5 milyar dolar yatırım çekmişti.

İkinci olarak yeni tip koronavirüs (Kovid-19) sürecinde turizm sektörünün tamamen durma noktasına gelmesi Mısır ekonomisi açısından önemli bir gelir kaybına yol açtı. Önemli bir turizm destinasyonu olan Mısır’da turizm sektörü hem döviz girdisi açısından hem de istihdam açısından son derece önemli bir kaynaktır. 2019 yılında ülke turizm gelirleri 12,6 milyar dolarken 2020 yılında bu rakam neredeyse sıfıra yakın seyrediyor.

Üçüncü olarak Kovid-19 sürecinde ekonomik görünümü iyice zayıflayan Mısır ekonomisinde çok büyük sermaye çıkışı yaşandı. Bu sermaye çıkışının 8,5 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

Son olarak Kovid-19 sürecinde yavaşlayan küresel ekonomik aktivite 2019 yılında 5,8 milyar dolar olan Süveyş kanalı gelirlerinde önemli bir azalmaya yol açtı. Bu dönemde, sayılan bu sebeplerden ötürü ortaya çıkan devasa ekonomik açıklar Mısır’ı Körfez kaynaklı petro-dolarlara mahkûm ederken Mısır dış politikasının da Körfez’in denetimine girmesine yol açtı.

BAE-Suudi ekseninin çek defteri politikası

BAE-Suudi ekseni Arap Baharı süreciyle birlikte tüm Orta Doğu bölgesini kapsayan iddialı ve müdahaleci bir dış politikaya yöneldi. Bahreyn ve Yemen’e yönelik askeri müdahale, Suriye ve Irak’ta silahlı örgütler kurarak destekleme, Libya ve Mısır’da darbeci yönetimlere verilen destek ve Katar’a yönelik üç yılı aşkın bir süredir uygulanan abluka, bu iddialı ve müdahaleci dış politikanın son dönemdeki en önemli yansımaları oldu. BAE-Suudi ekseninin takip ettiği bu iddialı dış politikanın tek bir amacı vardı; demokrasi, insan hakları ve özgürlük taleplerine karşı bölgesel statükoyu korumak. Bu yüzden BAE-Suudi ekseni değişim talep eden sokak hareketlerinin ortaya çıkardığı devrimci dalgayı tersine çevirmeye dönük devrim karşıtı bir dış politika benimsedi.

2003 yılında ABD işgalinin Irak’ı, 2010 yılındaki Arap Baharı’nın Suriye ve Mısır’ı zayıflatması Orta Doğu’da önemli bir güç boşluğuna yol açtı. Bu süreçte BAE-Suudi ekseni bu güç boşluğunu doldurarak zayıflayan bölgesel statükoyu yeniden ayağa kaldırmak ve -eğer mümkün olursa- Körfez, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de nüfuzunu tahkim etmeyi hedefledi. BAE-Suudi ekseninin bu iddialı ve müdahaleci dış politikasında iki önemli dayanağı vardı; son dönemde Irak, Suriye ve Mısır gibi Orta Doğu’nun önemli aktörlerinin zayıflaması ve 2004-2014 dönemi boyunca çok yüksek seyreden petrol fiyatlarının ortaya çıkardığı devasa miktarlarda petro-dolar. Ne var ki, BAE-Suudi ekseninin iddialı dış politikası açısından son derece önemli bir avantaj olarak yorumlanan bu iki hususun, bahse konu ülkelerin askeri kapasite eksikliklerini telafi edeceğine yönelik varsayım neticesinde son on yılda önemli başarısızlıklar yaşandı. Son dönemde BAE-Suudi ekseninin yaşadığı başarısızlıklar, askeri kapasiteyle desteklenemeyen “çek defteri politikasının” başarıyı garantilemediğinin en önemli kanıtı oldu.

Yalnızca Yemen politikasına bakmak bile çek defteri politikasının bölgede kendi lehine politik bir düzen kurmada ne denli yetersiz olduğunu anlamak için kâfi. 2015 yılında Yemen’e askeri müdahale için oluşturulan askeri koalisyonun ve bu dönemde yapılan devasa savunma harcamalarının bölgede İran’ı dengeleme konusunda bir başarı sağlamadığını gördük. Mısır ve Pakistan’ın Yemen’e yönelik kara savaşında BAE-Suudi eksenine destek olmaması beş yılı aşkın bir süredir devam eden savaşta BAE-Suudi ekseninin hem zaten zayıf olan askeri kapasitenin hem de küresel çapta imajının ciddi anlamda yıpranmasıyla sonuçlandı. Benzer şekilde BAE-Suudi ekseni harcadığı onca askeri ve ekonomik kaynağa rağmen Suriye, Lübnan ve Irak’ta da İran’ı dengelemekte başarısız oldu.

BAE-Suudi ekseninin Mısır’ı Libya’da sahaya sürme politikası

Son dönemde Libya’da BAE-Suudi ekseninin destek verdiği darbeci General Halife Hafter yönetiminin Libya hükümeti karşısında yaşadığı toprak kayıplarının BAE-Suudi eksenini yeni bir maceraya sürüklediğine şahit oluyoruz. Yemen ve Suriye’de İran’ı dengeleme konusunda yaşadığı başarısızlıklardan ders almayan BAE-Suudi ekseni, Libya’da Türkiye’yi dengelemek için Mısır’ın içinde bulunduğu ağır ekonomik koşullardan istifade etmek niyetinde. Bu süreçte yeniden çek defteri politikasına başvurarak Mısır’ın askeri, entelektüel, kültürel ve demografik kapasitesini kendi çıkarları için kullanmak istiyor.

Mısır ordusunu Libya’da sahaya sürmeye hazırlanan BAE-Suudi ekseni tıpkı Yemen’de yapılan hataları tekrar ettiğinin farkında değil. Çünkü 2015 yılında Yemen’e yönelik müdahale sırasında oluşan koalisyonda Mısır ve Pakistan’ın askeri kapasitesine güvenilmişti. Ancak Yemen, Mısır ve Pakistan için öncelikli bir dış politika gündemi olmadığı için bu ülkeler üst düzey yetkililerin iddialı birtakım söylemlerine rağmen Yemen operasyonuna yeterli desteği vermekten kaçındılar. Aynı durum Mısır’ın Libya’ya yönelik politikası için de geçerli. Çünkü Libya konusu Mısır ulusal çıkarları ve güvenliği açısından hiçbir öncelik taşımıyor. Nil suları üzerindeki hakları ve Kızıldeniz bölgesindeki nüfuz Mısır için öncelikli dış politika gündemi ve hayati çıkar alanı iken Mısır’ın yaşadığı ekonomik sıkıntıları avantaja çevirme çabasıyla Mısır ordusunu Libya’da sahaya sürmek yeni bir başarısızlığın habercisi olacaktır.

Bu arada İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Genel Sekreteri Suudi diplomat Yusuf el-Useymin’in yaptığı, “Müslüman Kardeşlerin DEAŞ’tan daha tehlikeli” olduğuna yönelik açıklamasının iki amacı var: öncelikle Libya’da meşru hükümet olan Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni (UMH) terörle iltisaklı göstererek Batı kamuoyunda UMH’ye yönelik sempati ve desteği ortadan kaldırmak, ikinci olarak da Sisi yönetiminin elini içeride rahatlatmak. Çünkü Müslüman Kardeşler hareketi, 2013 yılında yaşanan askeri darbeye rağmen Mısır’da en geniş toplumsal desteğe sahip muhalefet bloğunu teşkil ediyor. Bu şekilde BAE-Suudi ekseni Mısır’a sağladığı ekonomik desteğe ilaveten Müslüman Kardeşler karşıtı yeni bir kampanya başlatarak Sisi yönetimine yönelik olası organize muhalefet hareketlerini de baskılamak istiyor.

Hatırlanacağı üzere Yemen savaşı başladığında da Sisi yönetimi “Körfez’in güvenliği Mısır’ın güvenliğidir” gibi iddialı bir söylemde bulunmuştu. Bugün de Libya konusunda Sisi’nin aynı iddialı söylemi tekrar ettiğini görüyoruz. Hem Yemen hem de Libya konusunda takip ettiği dış politikaya yakından baktığımızda Sisi yönetiminin Mısır’ın askeri, kültürel, entelektüel ve demografik kapasitesini kiralama konusunda çok hevesli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Burada asıl üzücü olan iki husus var. Öncelikle Arap ve İslam dünyasında askeri, kültürel, entelektüel ve demografik olarak merkezi bir konumda olan Mısır’ın, Sisi’nin kişisel hırsları ve BAE-Suudi ekseninin maceracı politikalarına alet edilerek ulusal onurunun zedelenmesi ve Mısır’ın sahip olduğu kapasitenin maceracı politikalarla zayıflatılması. Çünkü BAE-Suudi ekseni Mısır’ı Libya’da sahaya sürerek ülkenin askeri kapasitesini zayıflatmaya çalışırken İsrail Etiyopya’ya baraj inşası konusunda destek vererek Mısır’ı boğmaya çalışıyor.

[Dr. Necmettin Acar Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Hint-Çin Ladakh krizinin perde arkası ve muhtemel senaryolar

Cum Haz 26 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email Hindistan ve Çin arasında 4-5 Mayıs günlerinde Pangong gölü çevresinde başlayan gerilim, 15 Haziran gecesi açıklanan resmi kayıtlara göre 20 Hint askerinin ölümüyle sonuçlanan Galwan krizini doğurdu. Duygu Çağla Bayram   |25.06.2020 İstanbul Hindistan ve Çin arasında 4-5 Mayıs günlerinde Pangong gölü çevresinde başlayan […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump