Suudi Arabistan BAE ile ittifakının bedelini ödüyor

Siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda zor bir dönemden geçen Suudi Arabistan, genç Veliahd bin Selman döneminde BAE ile kurulan ve her defasında Riyad’ın aleyhine sonuçlar veren ittifakın ağır bedeli ile karşı karşıya.

Halil Çelik   |17.06.2020
Suudi Arabistan BAE ile ittifakının bedelini ödüyor

İstanbul

Suudi Arabistan, Muhammed bin Selman’ın veliahtlığının dördüncü yılına girerken Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile yaptığı stratejik ittifak doğrultusunda izlediği siyasi, ekonomik ve askeri alanlardaki yanlış politikaların faturasını ödüyor.

Orta Doğu’nun ve Körfez’in en zengin ülkesi Suudi Arabistan şu günlerde siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda zor günlerden geçiyor. Dünyanın en fazla petrol ihraç eden ve yıllık bütçesi 300 milyar dolar civarında olan bir ülke bugün kemer sıkma politikaları açıklıyor, kamu harcamalarında kısıtlamalara gidiyor, merkez bankasındaki dolar rezervini azaltıyor ve bazı yatırım projelerini askıya alıyor. Bu kararları sadece yeni tip koronavirüs (Kovid-19) ve düşen petrol fiyatlarının yol açtığı gelir kayıplarıyla açıklamak mümkün değil.

Çok bel bağlanan G-20 zirvesi faaliyetlerinin salgın engeline takılması, Rusya’yla girilen petrol inatlaşmasının ağır maliyeti ve Libya’da darbeci Hafter’in meşru hükümet karşısında hezimete uğraması genç veliahdın yönetimini ve BAE ile ilişkilerini iyice sorgulanır hale getirdi.

Genç veliahdın karnesindeki zayıf notların sorumlusunun kendisi kadar Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid ile kurduğu yakın ilişki olduğunu söylersek mübalağa etmiş olmayız. Bizzat BAE’nin yönlendirmesi ve teşvikiyle Mısır’daki darbe, Yemen savaşı, Katar krizi ve Libya gibi birçok sürece diplomatik, askeri ve ekonomik olarak müdahil olan Riyad, her seferinde Abu Dabi’nin sahadan çekilmesinin ve kendisini yalnız bırakmasının bedelini ödüyor.

Suudi Arabistan özellikle Kral Fahd dönemindeki uzlaşmacı rolüne artık geri dönmeli, bölgesel politikalarında hep meşru yönetimlerin yanında yer alan Türkiye ile dengeli bir ilişki içine girerek mevcut süreci tersine çevirmenin yollarını aramalıdır.

Arap Baharı kaygılandırdı

Suudi Arabistan gibi önemli bir ülkenin BAE ile girdiği ve kendisini ikincil plana atan ittifakın başlangıcını, 2010 sonunda Tunus’ta başlayıp diğer bölge ülkelerine yayılan Arap Baharına götürebiliriz. Otoriter bir yönetim anlayışına sahip iki ülke de olaylardan kaygı duydular ve birlikte mücadele kararı aldılar. Kral Abdullah o dönem bazı Suud kentlerinde patlak veren gösterilerin önünü kesmek için kesenin ağzını açmış, işsizlere ve yoksul kesime yaklaşık 29 milyar dolarlık bir ödenek ayırmış, kadınlara yerel seçimlerde seçme-seçilme ve Şura Meclisi’nde yer alma hakları tanıdığını açıklamıştı.

O tarihten itibaren BAE ile Suudi Arabistan Arap Baharının başarılı olduğu ülkelerde karşı devrimlerin sponsorluğuna soyundular ve ne yazık ki Mısır’da demokratik seçimlerle iktidara gelmiş ilk cumhurbaşkanı merhum Muhammed Mursi’yi 3 Temmuz 2013’te askeri darbeyle alaşağı etmeyi başardılar. Sonraki süreçte aynı kirli işbirliğinin örneklerini Yemen, Libya, Sudan, Somali ve Tunus başta olmak üzere birçok ülkede sürdüğünü görüyoruz.

Genç veliahdın tüm kararlarında BAE izi var

Muhammed bin Selman’ın 21 Haziran 2017’de babası tarafından veliaht olarak seçilmesiyle birlikte BAE ile işbirliğinin güçlendiğini gözlemliyoruz. Veliaht Prens bin Selman’ın ABD Başkanı Donald Trump tarafından benimsenmesi konusunda Abu Dabi veliahdının büyük çaba harcadığı Batı medyasında sıklıkla ifade edildi. Sonrasında yabancı danışmanlık şirketlerine de devasa paralar harcanarak büyük bir medya çalışması içinde genç veliahda yerel, bölgesel ve uluslararası alanda karizma kazandırılmaya çalışılmış ve Batı medyası tarafından dünyanın en etkili liderleri arasında gösterilmişti.

Esasında Arap Baharı dışında Veliaht Prens bin Selman’ın 2030 vizyonu, askeri operasyonları, siyasal İslam’a yönelik savaşı ve Suudi toplumunun muhafazakâr yapısına yönelik müdahalelerinde de BAE izlerini görmek mümkün. BAE maddi imkânlarını genel olarak Arap ülkelerinin içişlerine yönelik müdahaleler planlamak için kullanıyor ve bu işe de Suudi Arabistan’dan başladığını söyleyebiliriz.

Bin Selman destek rüzgarını arkasına alarak ülkenin petrol dışındaki gelirlerini çeşitlendirmeyi amaçlayan Vizyon 2030’u başlattı. Bu kapsamda turizm ve eğlence sektörüne yatırım yapmak için Neom gibi 500 milyar dolarlık devasa bir projeyi başlattı, madencilik ve savunma sanayisi gibi sektörlere yöneldi ve yabancı yatırımcıyı ülkeye çekmek için farklı projelerin startını verdi. Hatta umre ve hac gelirlerini de Vizyon 2030 kapsamına alarak bu alandaki vize kısıtlamalarını esnetme ve yıllık hacı sayısını kademeli olarak artırma yoluna gitti. Gelir kalemlerini artırmak adına bir de “Eğlence Kurumu” ihdas etti.

Bin Selman-Bin Zayid yakınlaşmasının baş mimarı Türki Dahil

Bin Selman-Bin Zayid yakınlaşmasının baş mimarlarından ve şu an Suudi Arabistan’ın Abu Dabi Büyükelçiliği görevini yürüten Türki Dahil geçtiğimiz Şubat ayında çıkan “Müşterek Sorunlar Işığında Suudi Arabistan-BAE İlişkileri” adlı son kitabında iki ülke ilişkilerini birkaç başlık altında değerlendiriyor, iki devletin siyasi ve toplumsal açılardan ittifak içinde bulunmasının öneminden bahsediyor. İki ülke arasındaki coğrafya, sosyoloji, tarih ve lisan benzerliğinin bölgesel konularda aralarında olması gereken koordinasyonu bir yöntem haline getirdiğini dile getiren Dahil, bu ittifakın sadece çıkarlarla açıklanamayacağını ve tarihi gerçekliklere dönüş olarak telakki edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Büyükelçilikten önce Suud sermayeli Al Arabiya televizyonunun genel müdürlüğünü de yapmış olan ve Bin Selman ile Bin Zayid arasında adeta bir köprü görevi gören Dahil, BAE’nin Arap ülkeleri bazında Suudi Arabistan’ın en büyük ticari ortağı olduğuna işaret ettikten sonra sözü aşırılık ve terörle mücadele alanındaki işbirliğine getiriyor. Yemen ve Afrika Sahil bölgesindeki müdahaleleri “terörle mücadele” başlığı altında değerlendiren Dahil, Arap-İslam-ABD zirvesinde Uluslararası Aşırılık Düşüncesiyle Mücadele Merkezinin kurulmasının önemine değiniyor ve iki ülke medyası arasındaki sağlam ilişkilerin altını çiziyor. Türkiye ve Katar’a yönelik medya üzerinden yürütülen kara propaganda ve dezenformasyon yayınlarında bu işbirliğinin katkısı büyük.

Araştırma merkezlerine biçilen rol

Araştırma alanına harcanan paralar Arap devrimlerine karşı olan bu iki devletin çabalarında büyük bir yere sahip. Araştırma Merkezleri üzerinden lobi çalışmaları yürüten bu iki ülke İslami akımları terörle bağdaştırmayı, kendi bakışlarına uygun dini, siyasi ve toplumsal yaklaşımları ön plana çıkarmayı amaçladılar. Söz gelimi Dahil tarafından 2007’de kurulan Al Mesbar Araştırma Merkezi, siyasal İslami hareketleri ve dini hareketleri incelemekle birlikte BAE’nin İslami hareketlere yaklaşımını temel hareket noktası olarak aldı. Ayrıca bu merkezler diyalog ve hoşgörü kültürünün önemini vurgulamakta, İslam’ın küreselleşmesi, “siyasi olmayan” temellerine döndürülmesi ve bireysel dindarlaşma söylemini ve düşüncesini yaymaya çalışıyorlar.

Zaten genç veliaht da yabancı medya kuruluşlarına kadın haklarında atacağı adımlardan, “ılımlı İslam’a” dönme ve dini aşırılıkla mücadele etme planlarından bahsederek Batılı ülkelere şirin görünmeye çalıştı. Suudi Arabistanlı kadınların araç kullanmasına, futbol stadyumlarına girmesine ve maratonlara katılmasına izin verirken dini aşırılıkla mücadele ve ılımlı İslam vaadi altında okullardaki müfredatların içeriğinde değişikliklere gitti, toplumun ve özellikle gençlerin sevdiği alimleri, aralarında kadınların da bulunduğu insan hakları aktivistlerini ve kanaat önderlerini cezaevine attı.

Saray darbesinin istihbaratı Bin Zayid’den

Bin Selman’nın amcası Ahmed bin Abdülaziz ve kuzeni Muhammed bin Nayif’i tutuklatma gerekçesinin “darbe girişimi” olduğu ve bu istihbaratın bizzat Muhammed bin Zayid’den geldiği iddiası Batı medyasında sıklıkla dile getirildi. Bin Selman tam bir paranoya içine girerek ve ülkeyi bir korku cumhuriyetine dönüştürerek bu isimleri “büyük ihanet suçlamasıyla” tutuklattı. Daha çiçeği burnunda bir veliahtken Kasım 2017’de “yolsuzlukla mücadele” adı altında aralarında Kral Abdullah’ın oğlu Mutab’ın ve Suudi milyarder Prens Velid bin Talal’ın da olduğu onlarca prensi ve bakanı haftalarca bir otelde tutarak gözaltına aldı, servetlerinden büyük ölçüde vazgeçmeleriyle sonuçlanan gizli pazarlıkların ardından serbest bıraktı.

Kaşıkçı cinayeti dönüm noktası oldu

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın dünyanın gözü önünde ülkesinin İstanbul başkonsolosluğunda 2 Ekim 2018’de Bin Selman’ın adamları tarafından öldürülmesi, genç veliahdın liderliğini ve oluşturulmaya çalışılan karizmasını yerle bir eden bir dönüm noktası oldu. Bu cinayetle uluslararası alanda meşruiyeti büyük bir darbe alan Bin Selman, yabancı yatırımcıların ülkeden kaçmasıyla planladığı ekonomik projeleri de hayata geçiremedi.

Dünyanın Kovid-19’la mücadele ettiği süreçte Suudi Arabistan’dan tutuklama, cinayet ve ölüm haberlerinin ardı arkası kesilmedi. Geçen Nisan ayı başında Neom Projesi için evini tahliye etmeye karşı çıkan Abdurrahim el-Huveyti’nin evinin önünde güvenlik güçlerince öldürülmesi, Ramazan ayı başında da merhum Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın Nelson Mandela’sı diye methettiği insan hakları savunucusu Abdullah el-Hamid’in yedi yıldır bulunduğu cezaevinde tıbbi ihmalkarlıktan vefat etmesi büyük tepkilere yol açtı. Çok bel bağlanan G-20 zirvesi faaliyetlerinin salgın engeline takılması, Rusya’yla girilen petrol üretimi inatlaşmasının ağır maliyeti ve Libya’da destekledikleri darbeci General Halife Hafter’in ülkenin meşru hükümeti karşısında hezimete uğraması genç veliahdın yönetimini ve BAE ile ilişkilerini iyice sorgulanır hale getirdi.

Abu Dabi Riyad’ı hep yalnız bıraktı

Gerçekten de BAE ile kurulan stratejik ittifakta zararlı çıkan tarafın hep Suudi Arabistan olduğunu görüyoruz. Abu Dabi, Riyad’ı tahakküm altına aldığı kararlarının hiçbirinde sonuna kadar arkasında durmadı, çıkan ilk pürüzde kendisini geri çekerek yalnız bıraktı.

Yemen’de Mart 2015’te Suudi Arabistan liderliğinde Husilere karşı açılan savaşa BAE ön ayak olmuştu ancak daha sonraki süreçte askerlerini sahadan çeken BAE Suudileri yine yalnız bıraktı. Çekilme Riyad’ın razı olacağı bir düzenleme yapılmaksızın gerçekleşti. Dahası Abu Dabi’nin Aden ve civarında Riyad’ın desteklediği meşru hükümete karşı destekçisi milisler üzerinden iş yürüttüğünü görüyoruz. Güney Geçiş Konseyinin sözde özerklik ilanıyla da güneyin kuzeyden ayrılması planını devreye sokarak Riyad Anlaşmasının altını oydu. Savaş ve salgın hastalıklar sebebiyle yaşanan ölümler Suudi Arabistan’ın imajına büyük zarar verdi. Riyad’ın ön ayak olduğu en son bağışçılar konferansında da gereken meblağ toplanamadı.

Tahran’a karşı Riyad’ın yanında durmadı

Genç veliaht döneminde Tahran’la ilişkilerde gerilim arttı. İran’la varılan nükleer anlaşmaya karşı çıkan Suudi Arabistan İran’a karşı çatışmacı bir dil kullanırken BAE, İran’ı doğrudan hedef almaktan kaçındı. Sözgelimi geçen yıl 12 Mayıs’ta dört petrol tankerine yönelik saldırıda Riyad Tahran’a askeri cevap verilmesini isterken Abu Dabi diplomasiyi tercih etti. Suudi Arabistan İran’ın yayılmacı politikalarına karşı dururken BAE geri adım attı. Üstelik üç BAE adasının İran’ın elinde olmasına rağmen Abu Dabi-Tahran arasındaki ticari ilişkiler son dönemde hızlı şekilde gelişiyor. İran medyasına göre geçen dokuz ay zarfında BAE, Çin ve Irak’tan sonra İran’la en fazla ticaret yapan üçüncü ülke oldu. BAE ayrıca Kovid-19 nedeniyle İran’a tıbbi malzeme yardımı yaparken bu ülkenin el konulan 700 milyon dolarını serbest bıraktı.

Suriye’deki Şam büyükelçiliğini açtı

BAE Suriye konusunda ilk başlarda Suudi Arabistan’la birlikte Beşşar Esed rejimi karşıtı bir görüntü çizdi. Fakat daha sonra bu tutumunu değiştirerek Riyad’ı tek başına bıraktı. Şam’daki büyükelçiliğini açtı ve Kovid-19 diplomasisi kapsamında Esed’i arayarak destek verdi. Tabii bunda Türkiye’nin Suriye’de oyun bozan müdahalelerinin etkisi büyük.

Katar ablukasını deldi

Suudi yönetimini 5 Haziran’da dördüncü yılına giren Katar’a yönelik abluka kararına da BAE ikna etmişti, fakat Türkiye’nin müdahalesiyle sonuçsuz kalan ablukanın kendi ekonomisine olumsuz sonuçlarını görünce bu ülkeye yönelik ihracat ve ithalat yasağından geri adım attı. Katar bayrağı çekilmemesi şartıyla gemilerin geçişine izin verdi. Ablukanın tüm maliyeti Suudi Arabistan’ın omuzlarına kaldı.

Sonuç itibarıyla Abu Dabi kendi emperyal hayallerine Riyad’ı da alet ederek bölgede yürüttüğü siyasi, askeri ve ekonomik müdahalelerinde başarı elde edemedi. Suudi Arabistan BAE’nin inisiyatifine bırakılmayacak kadar önemli bir ülke ve İngiliz devlet adamı Winston Churchill’e atfedilen, “uluslararası ilişkilerde devamlı dostluklar ve düşmanlıklar yoktur, sadece devamlı menfaatler vardır” sözünü hatırlatmak uygun düşer. Suudi Arabistan özellikle Kral Fahd dönemindeki uzlaşmacı rolüne artık geri dönmeli, bölgesel politikalarında hep meşru yönetimlerin yanında yer alan Türkiye ile dengeli bir ilişki içine girerek mevcut süreci tersine çevirmenin yollarını aramalıdır.

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Türkiye kazandıkça Libya'da uluslararası rekabet kızışıyor

Cum Haz 26 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email Libya ile imzalanan anlaşmalardan sonra Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Libya’da attığı adımlar çok net sonuçlar doğurdu ve Yunanistan, GKRY, İsrail ve Mısır’ın Türkiye’yi devre dışı bırakan anlaşmaları neredeyse tamamıyla akim kaldı. Doç. Dr. Veysel Kurt   |19.06.2020 İstanbul Türkiye ile Libya hükümeti arasında 27 Kasım […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump