GÖRÜŞ / İyi ki sınav var!

İnsanın beşeri ve sosyal sermaye düzeyini tam ölçen araçlar geliştirilinceye kadar bilgiyi ölçmeyi sürdürmek akıllıca bir yol olarak görünmektedir. Ölçümdeki eksikliğin, sınav dışı takdir mekanizmalarının komplikasyonlarından az olacağı söylenebilir.

Prof. Dr. Ömer Demir   |28.06.2020

GÖRÜŞ - İyi ki sınav var!

ÖSYM başkanı olduğum günlerde yakın bir arkadaşımla telefonla konuşuyordum. Konuşmanın sonuna doğru “amcası, yanımda sana bir diyeceği olan birisi var, sabırsızlanıyor, telefonu kendisine veriyorum” diyerek, telefonu 2017 yılında üniversite sınavlarına hazırlanan kızına verdi. Telefondaki ses, eline şikâyet fırsatı geçirmenin heyecanı ve kaygı dolu bir sesle ve tüm arkadaşları adına “Ömer amca, üniversiteye giriş sınavını ne zaman kaldıracaksınız? Sınava hazırlanmaktan gençliğimiz gitti, hayatımız mahvoldu” deyiverdi. Üniversiteye hazırlanan gençlerin birçoğunun ruh halini özetleyen bir ifadeydi bu.

Ülkemiz pratiği bakımından görev veya pozisyonlara seçimde kayırıcılığın önlenmesi ve nesnelliğin sağlanmasında, yazılı sınavlar sözlü değerlendirmelere göre, merkezi sınavlar ise merkezi olmayanlara göre, bazı eksiklikler olsa dahi, daha yüksek düzeyde meşruiyete sahiptir.

“Aaa… haberin yok mu? Sana yetişmedi ama önümüzdeki yıldan itibaren üniversiteye giriş sınavını kaldıracağız, artık bu yıl son kez yapacağız” dedim. Kısa bir sessizlikten sonra biraz hayret biraz meraklı bir tonla “gerçekten mi, duymadıydım” dedi. “Henüz açıklanmadığı için duymamışındır. Ama bir sorun var onu çözmeye çalışıyoruz” dedim emin  bir tavırla. “Sınavı kaldırdıktan sonra üniversiteye girişteki yeni sistemi tam olarak belirleyemedik henüz. Onu da tamamlayınca bu kararı açıklayacağız. İsteyen herkesi istediği bölümde okutmak mümkün olmadığı için, yeni yöntemler üzerinde konuşuyoruz. ‘Orta öğretim okul notlarına göre yerleştirelim’ diyor bazı arkadaşlar; bazıları ise ‘üniversiteleri tümüyle paralı yapalım, çok para veren en iyi bölümlere girsin, madem talep yüksek ücreti de yüksek olsun’ diyor; bazıları ‘kura çekelim, lise mezun oranına göre önce illere kota koyalım, toplam kontenjan sayısı kadar illerden rastgele aday seçelim, sonra da onları yine noter huzurunda kurayla kontenjanlara yerleştirelim’ diyor. Bazılarının daha uç görüşleri var, ‘mezunların isimlerine göre yerleştirelim, mesela bu yıl lise mezunlarından adı A ve G arası harfler ile başlayanlar arasından kurayla yerleştirelim, sonraki yıllar diğerlerini’…” diye devam ettim. Kısa bir sessizlik oldu, şaka mı yapıyorum yoksa ciddi mi, ayrıştırmaya çalışmasıyla geçti belli bir süre. Muhatabım o kısa sürede ne düşündü bilemiyorum ama “Ömer amca siz yine de sınav yapın, bence daha iyi” diyerek telefonu babasına verdi.

Bu anekdot sınavlardan bunalan insanların “keşke sınav olmasa” serzenişlerinde sınavın olmaması halinde sınavın gördüğü işlevin yerine neyin ikame edileceğini pek düşünmediklerini güzel özetliyor.

Yaygın merkezi sınavlarda genelde beşeri sermayenin sadece bilgi boyutu ölçülür. Pozisyonların dağıtılmasında en azından bilgi stoku bakımından asgari bir seviyenin aranması, o bilginin öngörülen pozisyon için ne kadar gerekli olduğundan bağımsız olarak kitleler gözünde bir haklılık gerekçesi oluşturur.

Aile Boyu Sınav

Sınavlar hayatımızın önemli bir bölümünde ne yapacağımızı veya ne yapamayacağımızı belirliyor. Sadece sınava giren adayların değil, onların aile ve yakınlarının hayatını da büyük ölçüde sınavlar yönlendiriyor, biçimlendiriyor. Birçok ailenin günlük hayat akışı içindeki ev içi işbölümü, dost ve akraba ziyaretleri, eğlence ve tatiller doğrudan veya dolaylı biçimde aile fertlerinin sınav programına göre ayarlanıyor. Bazı aile fertleri sınava katılıyor bazı aile fertleri de sınav sürecinde resmi olarak görev alıyor. Örneğin YKS sınavlarına yaklaşık 2,3 milyon  aday katılıyor, 350 bin kişi de sınavda görev yapıyor. Bu iki milyon adayın büyük çoğunluğunun aile fertlerinden en az biri de sınav günü lojistikte gönüllü olarak görevli. Yıl boyunca sınava hazırlık dönemlerinde de bazı aile büyüklerinin en kritik görevi, sınava hazırlanan aile bireylerinin hayatlarını kolaylaştırmak, onların çalışma zamanına göre diğer işleri planlamak oluyor. Ülkemizde merkezi sınavlar bu şekilde, nöbetleşe de olsa, her ailenin bir şekilde hayatına giren bir sosyal süreç. Belirli yaşlardaki kişiler bir araya geldiğinde hep sınav ve ilişkili konuları konuşuyorlar. Herkesin kendisi veya yakınları için unutulmaz bir sınav hatırası var. Çünkü iyi öğrenim veya iyi bir iş için bir şekilde merkezi sınavlarda yarışmak gerekiyor. Hangi evrede olursa olsun yarışma birilerine imkân sunarken birilerini de kenara iter. Yarışın doğasında var bu ve sonunda herkesin kazandığı bir yarış mümkün değil. Yarış, kazanma potansiyeli yüksek olanlar tarafından daha çok istenmekle birlikte, sonucun meşru görülmesine katkısı nedeniyle kazanamayanlarca da kabul görmektedir. Bu yüzden ülkemizde merkezi sınavlar günden güne yayılmakta, bir yandan “sınav cenneti olduk” gibi eleştiriler sıralanırken diğer yandan yeni sınavların hazırlık çalışmaları gerçekleştirilmektedir.

Sınav tabirinin başında “merkezi” sıfatının ülkemiz bakımından ayrı bir önemi vardır. Çünkü ülkemiz pratiği bakımından görev veya pozisyonlara seçimde kayırıcılığın önlenmesi ve nesnelliğin sağlanmasında, yazılı sınavlar sözlü değerlendirmelere göre, merkezi sınavlar ise merkezi olmayanlara göre, bazı eksiklikler olsa dahi, daha yüksek düzeyde meşruiyete sahiptir.

Güçlü sosyal sermaye, bir toplum içindeki az sayıda kişiyi çok etkili hale getirebilir. Bunun toplumun tümü için yararlı olması, bireylerin ortak değerlere olan sadakatine bağlıdır. 15 Temmuz kalkışması, ortak değerlerden ayrılıp kendine özgü ve gizli yapılar kurarak sosyal sermayesini oluşturan bireylerin, beşeri sermayeleri yüksek de olsa nasıl toplum için oldukça zararlı ve yıkıcı birer aktöre dönüşebildiklerini çok açık biçimde göstermiştir.

Aileler, ilk ve orta öğretim düzeyindeki sınavlarda başarılı olursa daha iyi okullarda okuma ve dolayısıyla iş sınavlarında da daha başarılı olma şansı yakalayacakları umuduyla çocukları için sınava hazırlık kursları peşinde koşuşturmaya ilkokul çağlarında başlamaktadır. Çocuğun bu “şansı” yakalayabilmesi, sınav konusunda “bilgili” ve “bilinçli” bir ailede doğması ile yakından ilgilidir. Şayet aile bu konuda yetersiz kalırsa imdada deneme sınavları yetişmektedir. Yarışlarda umut vadeden adaylar birileri tarafından tespit edilip daha ağır yarışlara hazırlanmak üzere seçilip “ödüllendirilmektedir”.

Sınav odaklı bu hayat akışının yarattığı yeni ekonomiyi, birçok kişinin bu yolla hayatını kazanmasını, hayatın olağan akışında içinde yaşadıkları insan grubu dışında özel seçilmiş bir grup içinde sürekli referans noktaları yükseltilerek motive edilmelerinin insanların ne derece başarılı veya mutlu olmalarına katkı sağladığını tartışmak kuşkusuz yararlı olur. Ancak bunu başka bir yazının konusu yapmak gerekir.

Sınav ve Meşruiyet

Açık uçlu, çoktan seçmeli veya sözlü olsun, sınav, bir toplumdaki işleri kimlerin yapacağını ve karşılığında ne alacağını belirlemek üzere insanoğlunun bulduğu en akılcı araçların başında gelir. İlk bakışta “hangi işleri kimler yapacak” sorusuna soyut bir ilke olarak “en layık olan” veya “durumu en uygun olan” cevabını vermek çok uygundur ama totolojik nitelik taşıdığı için içeriği boştur. Totolojik olmayan cevap “en layık olanın” belirlenmesinde izlenecek somut yolun betimlenmesidir. Farklı pozisyonlardaki insanların uzlaşma aradığı konulardaki soyutluk düzeyi arttıkça uzlaşmanın arttığı, yani soyutluk düzeyi artıkça uzlaşmanın kolaylaştığı, konu somutlaştıkça ihtilafların ve çatışmaların çoğaldığı çok iyi bilinen bir durumdur. Bu yüzden soyut kurallar üzerinde uzlaşmak çok zor olmaz. Herkes adalet, hakkaniyet, eşitlik sağlanması konularında tam bir mutabakat gösterir. Ama konu somut olarak neyin adalet veya hakkaniyet olduğuna gelince işler karışmaya başlar. Bu bağlamda konumuza dönecek olursak, bir işe veya pozisyona en çok layık olanın kim olduğunu belirlemede de insanlık yüzyıllar içinde farklı yöntemler denemiştir. Tarih boyunca, aşağı yukarı bütün toplumlarda, soyluların ve varlıklıların değerli toplumsal pozisyonlar için daha çok liyakatli görülmesi sık rastlanır bir durumdur. Soylu ve/veya varlıklı olanların toplumsal pozisyonları domine etmesi uzun zaman yaygın toplumsal taban bulmuş, meşru görülmüştür. Muhtemelen “koskoca kralın oğlu varken biz kim oluyoruz ki” duygusu, birçok yetenekli kişiyi tehlikeli çatışmalara karışmaktan korumuş, hayatlarını kurtarmıştır. Geçmişin kurallarının görece belirsiz olması nedeniyle güç ve statü kavgalarının şimdikinden daha zor olduğunu söyleyebiliriz. Ancak toplumsal pozisyonlar çeşitlenip arttıkça, dağıtılan pozisyonların uygun biçimde dağıtıldığının geniş kitleler tarafından kabullenilmesi eskisi kadar kolay olmamaktadır. Soyluluk ve servet yanında liyakat da pozisyon dağıtımında üzerinde büyük oranda uzlaşılan önemli soyut ilkelerden biridir. Ancak içinin nasıl doldurulacağı somuta inildikçe tartışmalı hale gelmektedir.

İnsanlık tarihi göz önüne alındığında, liyakati betimlemede kullanılan görece yeni araçların başında, alınan formel eğitim ya da sahip olunan bilgi düzeyi gelir. Bildiğini yeni kuşaklara aktarma anlamında eğitim ve tecrübe aktarımı insanlıkla yaşıttır ama asgari müfredatın herkese verildiği kitlesel eğitim çok yakın zamanların gerçekliğidir. Bu yüzden insanoğlu, yazının icadından sonra da, uzun zaman okuma yazma bilmeden, kitaba dayalı bir eğitim almadan yaşamıştır. Okuma yazma bilenler küçük bir azınlık olmuş, herkesin okuyup yazacağı bir eğitim sistemi uzun zaman gereksiz addedilmiş, sistematik bilgi edinme ve beceri geliştirme, imtiyazlı küçük gruplarla (çoğunlukla da dini özelliği olan) sınırlı kalmıştır. Eğitimin yaygınlaşması, toplumsal pozisyonlara adaylar arasında eğitimle birlikte kazanılan özelliklere bağlı seçim yapılmasını gündeme getirmiş, bunun sonucu olarak da eğitimle kazandırılan bilginin ölçülmesi için külliyatlı bir sınav kültürü ortaya çıkmıştır. Sınav kültürü ise ülkeler arasında farklılık göstermektedir. Bazı coğrafyalarda merkezi sınavlar daha çok ilgi görürken diğerlerinde eleme daha alt kademelerde yapılmaktadır.

İnsanların iş görme kabiliyetlerini ölçmede geliştirilen yöntemler, büyük oranda ölçekle ilişkili olarak meşruiyet kazanmaktadır. İki kardeşten hangisine hangi sorumlulukların verileceğine karar vermek isteyen aile büyükleri, bunun için başkaları tarafından yapılan bir sınava pek ihtiyaç duymaz. Ama onlarca kişinin taliplisi olduğu bir kamusal iş veya pozisyon için değerlendirme yapacaklar için aynı şey söylenemez. Bu yüzden eğitim kitlesellik kazandıkça daha çok kişi istenen vasıfları elde ettiğini düşündüğü için toplumsal pozisyon seçiminde meşruiyetin sağlanmasında, güvenilir sınavlar önem kazanmaya başlar.

Her şeyi Ölçelim Derken

İnsanların iş görme becerilerini sosyal ve beşeri sermaye olmak üzere iki ana grupta toplayabiliriz. Beşeri sermeye bilgi, beceri ve deneyimi, sosyal sermaye ise iş ve işlemlerde sabır ve sebat göstermeyi, sorumlulukların gereğini tam olarak yerine getirmeyi, güvenilir ve işbirlikçi olmayı,  beşeri sermayenin tam kapasite kullanımı için gerekli gayretin gösterilmesini ifade eder.

Toplumsal pozisyonları herkesi memnun edecek ve taraflar üzerinde kargaşa ve gerginlik yaratmayacak sınav dışı bir yöntemle dağıtmak mümkün müdür? Yüksek vasıf gerekmediği düşünülen pozisyonlar için kura çekmek görece uygun bulunan bir yöntemdir. Ancak adaylarda aranan vasıflar karmaşıklaştığında kura çekmenin meşruiyet algısı düşmeye başlar.

Yaygın merkezi sınavlarda genelde beşeri sermayenin sadece bilgi boyutu ölçülür. Pozisyonların dağıtılmasında en azından bilgi stoku bakımından asgari bir seviyenin aranması, o bilginin öngörülen pozisyon için ne kadar gerekli olduğundan bağımsız olarak kitleler gözünde bir haklılık gerekçesi oluşturur. Bu yüzden içeriğinin ne işe yaradığından bağımsız olarak bireyler kendilerini sıralayan merkezi sınavlara hazırlanmakta çok sorun görmezler. Aslında bu durum eğitim öğretimin tüm aşamalarında kısmen gündeme gelir. Müfredatta yer alan konular için “hayatta ne işimize yarayacak” sorgulaması eğitimin ve ona bağlı olarak yapılan sınavların her aşamasında görülebilir. Bazı müfredat bilgileri geçmiş toplumların ihtiyaçlarına göre yapılandırıldığı için müfredat ve sınav içeriğinin değişimi daima arkadan gelir. İdeal olan, sadece bir toplumsal pozisyon için gerekli olan beşeri ve sosyal sermaye düzeyinin ölçülmesidir ama bunun mümkün olmaması halinde, pozisyonla bağlantısı tam olarak kurulamasa da, kitlelerin çerçevesi tanımlanmış herhangi bir bilginin bile ölçülmesine razı olduğu görülür. Çünkü ölçülen bilginin, en azından insanlar arasındaki sıralamada “nesnel” denebilecek bir ölçüt sunduğu düşünülür. Bu yüzden ülkemizde de eğitime ve işe girişte eleme ve sıralama sınavları, diğer seçme sistemlerine göre daha çok meşruiyet zemini bulmaktadır. Çünkü en nesnel seçme yöntemlerinden biri olan asgari şartları taşıyanlar arasından kura çekmede, bireyin iradesinin hiçbir rolü yokken, sınavda irade devreye girmekte, odaklanma, çalışma ve disiplin sayesinde bireyler diğerleri ile yarıştıklarını görmektedirler. Pozisyonlar sınır ve talep yüksekse sınavlar da çetinleşmektedir. Herkesin başardığı sınav, yarışan bireylere bir imkân sunmadığı için kıt pozisyonlar için yapılan sınavlar gittikçe zorlaşmaktadır. Sınav zorlaşınca birey üzerindeki baskı daha da artmaktadır.

Sosyal ve beşeri sermaye tanımlarından anlaşılacağı üzere yetenekli, eğitimli ve deneyimli olmak iyi bir birey, iyi bir vatandaş hatta iyi bir insan olmakla aynı şey değildir. Yüksek beceri, iyi eğitim ve yeterli deneyim gerekli olmakla birlikte; güven, birlikte çalışma arzusu, dayanışma ve güzel ahlak olmadan içinde yaşanılan toplum için bireyin üretim kapasitesini tam olarak gerçekleştirmesi mümkün olmaz. Hatta sosyal sermaye unsurları olmadan gelişmiş beşeri sermaye unsurları bireyi diğer insanlar gözünde yapıcı değil tersine kendisine karşı tedbir alınması gereken yıkıcı bir aktöre dönüştürebilir. Bu duruma örnek olarak çağdaş toplumlarda, ancak üstün yetenekli ve iyi eğitimli kişilerce işlenebilen beyaz yakalı suçların zamanla artış göstermesi verilebilir. Bir bireyin içinde yaşadığı toplumda saygı görebilmesi için, sahip olduğu yetenekleri, öğrendiği bilgileri ve tecrübesini içinde yaşadığı topluluğun aleyhine kullanmayacağını da göstermesi beklenir. Bu, bir arada yaşamanın zorunlu gereği olarak görülebilecek nitelikte her bireyde aranan bir sosyal sermaye unsurudur. İş ahlakı zayıf iyi bir mühendisin şirket sırlarını başkalarına vermek suretiyle çalıştığı şirkete ne zaman nasıl zarar verebileceği önceden bilinemez.

Güçlü sosyal sermaye, bir toplum içindeki az sayıda kişiyi çok etkili hale getirebilir. Bunun toplumun tümü için yararlı olması, bireylerin ortak değerlere olan sadakatine bağlıdır. 15 Temmuz kalkışması, ortak değerlerden ayrılıp kendine özgü ve gizli yapılar kurarak sosyal sermayesini oluşturan bireylerin, beşeri sermayeleri yüksek de olsa nasıl toplum için oldukça zararlı ve yıkıcı birer aktöre dönüşebildiklerini çok açık biçimde göstermiştir.

Bireyin sahip olması beklenen özelliklerinin tutum tarafını temsil eden bu sosyal sermayenin, sosyal pozisyonların gerekliliklerini yerine getirmede hayati öneme sahip olmasına rağmen, kalabalık kitlelerin katıldığı merkezi sınavlarla ölçülmesi pek mümkün değildir. Bu konularda sınav yapmak mümkün olsa bile, çok iyi bilgi, beceri ve deneyimi olan birisinin bu sermayesini ihtiyaç olduğunda gerektiği ölçüde ve gerektiği şekilde kullanıp kullanmayacağını “önceden” ölçmek oldukça zordur, hatta imkansızdır. Bir kişiye bir sorumluluk verildiğinde onu ne düzeyde yerine getirip getiremeyeceğini, başkalarının ölçmesi bir yana kendisinin dahi tam olarak bilebilmesi mümkün olmayabilir. Zira toplumsal görevlerde kişiler gelişir, değişip dönüşebilir; yani taç giyen baş zamanla uslanabilir. Bunu öğrenmenin bilinen en kesin yolu, kişilerin makul bir süre denenmesidir. Bu yüzden görev riski az, aday sayısı da uygunsa bazı görevlerin sırayla el değiştirmesi makul bulunmaktadır.

Sonuç olarak, merkezi sınavların beşeri sermayenin sadece bilgi boyutuyla sınırlı olması, sınavlarda beceri ve deneyimin ölçümüne pek yer verilmemesi, sosyal sermeyenin ise hiçbir şekilde dikkate alınmaması, sosyal pozisyonlara en uygun kişilerin seçilmesinde bu sınavlardan beklenen olumlu sonucun alınmasını engelleyebilir. Bu tespitten yola çıkarak mevcut sınavların kaldırılmasını savunmak uygun olur mu? İnsanların beşeri ve sosyal sermaye düzeylerini tam olarak ölçen araçlar geliştirilinceye kadar hiç olmazsa bilgilerini ölçmeye devam etmek daha akıllıca bir yol olarak görünmektedir. Bilgi ölçümündeki eksiklikler veya yanlılıkların, sınav dışı takdir mekanizmalarının olası komplikasyonlarından daha az olacağı söylenebilir. Bunu nerden mi biliyoruz? Sosyal rol ve pozisyon dağılımında diğer değerlendirme yöntemlerine göre daha çok fırsat sunduğu düşünüldüğü için maşeri vicdanda merkezi sınavlar lehine oluşan yüksek meşruiyetten. Bunun testini, merkezi sınavlardan şikayette bulunan adaylara bu sınavlardan tümüyle vazgeçilmesini talep edip etmediklerini sorarak yapabilirsiniz. Muhtemelen size, baştaki anekdota konu kızımız gibi, ya aynen devam edilmesi veya daha iyi ölçen bir sınavın yapılması gerektiğinden bahsedeceklerdir.

[Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Ömer Demir ÖSYM eski başkanıdır]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Anadolu Otoyolu'nda seyir halindeki yolcu otobüsünde çıkan yangın söndürüldü

Paz Haz 28 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email DÜZCE (AA) – Anadolu Otoyolu'nun Düzce kesiminde seyir halindeyken alev alan yolcu otobüsünde hasar oluştu. İstanbul'dan Erzurum'a giden, 20 yolcu ile 3 personelin bulunduğu 34 EG 0973 plakalı yolcu otobüsü, Gümüşova rampaları mevkisinde motor bölümünden alev aldı. Otobüsteki dumanı fark eden yolcular, durumu şoföre […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump