GENÇLERE SESLENİYORUM – 4 / İNSAN

Yaratılmışların en güzeli ve en mükemmeli şüphesiz insandır.

Sevgili gençler,

İnsan, topraktan yaratılmıştır. Ona, canlılığını ruhu verir. Bu ruhu, Yüce Allah, insana lütfetmiş ve onu onurlandırmıştır.

İnsanın ruhu olmazsa hiçbir işe yaramaz. Ruhsuz insan, toprak ve su karışımından yapılmış cansız bir heykel gibidir. Şeklen insana benzer ama insanın işlevlerini yerine getiremez.

Oysa insan, canlıdır. Yürür, düşünür, konuşur, sevinir, üzülür, varlığını devam ettirmek için evlenir, aile oluşturur, toplum halinde yaşar, medeniyet kurar.

İnsan, maddi varlığı yönünden kâinat içinde bir toz zerresi kadar küçüktür ama mana yönünden “Âlem-i Ekber (Büyük Âlem)” olarak nitelendirilir. İnsan, başıboş bırakılmamış, kendisine bazı sorumluluklar yüklenmiştir.

İnsanın Yaratan’ına karşı ilk sorumluluğu, O’na inanmak, iman etmektir. Düşünen ve fikir yürüten insan, bir noktaya kadar varmakta ve oradan öteye geçememektedir. İşte bu noktada, insanoğlunun imdadına “İman” yetişmektedir.

Bilim adamları, Allah’ın varlığını kabullenmede iki temel noktadan hareket etmişlerdir. Bunlardan birincisi, insan aklının bulduğu deliller. İkincisi ise Allah’ın İlahi vahyine dayanan nakli delillerdir.

Pozitif bilimler üzerinde ciddi araştırmalar yapan İngiliz astronomi bilgini Harşel şöyle demiştir:

“İlim alanı genişledikçe Allah’ın varlığına ve kudretine olan kuvvetli deliller de artmış olur. O Allah ki, ezeli bir yaratıcı olup kudretinin sınırı ve sonu yoktur”.
Ünlü bilgin Pastör bu konuda şöyle demiştir:

“Eğer bugünkü bildiklerimden daha çok bilgiye sahip olsaydım, Allah’a imanım da o nispette daha çok artardı. Çünkü kainatı inceleyip gözden geçiren kimse, onda büyük bir ustalık ve ince bir nizam görür. Kainata bir göz atacak olursa çeşitli hadiseler karşısında hayretler içinde kalarak Allah’a inanır”.

Uzun yıllar ABD Deniz Kuvvetlerinin Atom Araştırmaları Merkezi Bölüm Başkanlığını yapan Sr. George Irrıl Davids’in dediği gibi: “ Bu kainatın her zerresi, Allah’ın varlığını haykırmaktadır”.

Prof. Dr. Paul Ernest Adolf da, “ Allah’a İman ve Tıbbi Deliller” başlıklı makalesinde şöyle demiştir:

“Ben Allah’a hiç kuşku duymadan inanıyorum. Bu inancım, sade bir zihni bilginin sonucu değildir. Bilakis ulaştığım ilim dalının beni doğruladığı ve kuvvetlendirdiği bir imandır”.

Sevgili gençler,

Allah’ın varlığına, birliğine ve yüce kudretine dair bilim adamlarının söyledikleri aklı delillerden daha fazla örnekler verebiliriz. Şimdi biraz da Allah’ın varlığı ve kudretiyle ilgili olan nakli deliller üzerinde duralım.

İslam’da nakli delillerin kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an’da Allah’ın varlığını anlatan âyetlerin sayısı çoktur. Bu ayetleri incelediğimizde şöyle bir sonuca varırız:

1-Kur’an-ı Kerim, Allah’ın varlığını anlayabilmemiz için pratik bir yol göstererek iç âlemimize, ruhsal yapımıza ve organik oluşumuza dikkatimizi çekiyor. Bunlar üzerinde düşünmemizi istiyor.

2- Çevremizdeki canlı varlıklara dikkatimizi çekerek onların yaşayışlarında ibretler olduğunu haber veriyor.

3- Evrene ve evrendeki olaylara bakmamızı istiyor. Bunların, Allah’ın varlığının, birliğinin ve yüce kudretinin delili olduğunu hatırlatır.

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yaratmış, sonra da sizi çiftler halinde var etmiştir. Dişinin gebe kalması ve doğurması ancak onun bilgisiyledir. Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz kitaptadır. Doğrusu bu Allah’a kolaydır”. ( Fatır Suresi, Ayet,11)

“Allah geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. Belirli bir süre içinde hareket eden güneş ve ayı buyruk altına almıştır. İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır. Hükümranlık O’nundur. Onu bırakıp taptıklarınız bir çekirdek kabuğuna bile sahip değildirler”. (Fatır Suresi, Ayet,13)

“Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar. Kitapta biz hiçbir şeyi noksan yapmadık. Onlar, sonra toplanıp Rablerine geleceklerdir”. (En’am Suresi, Ayet, 38)

“Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Diriltir, öldürür. O, her şeye Kadirdir. O, herşeyden öncedir. Kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı sondur. Varlığı âşikardır. Gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, herşeyi bilir”. (Hadid Suresi, Ayet, 2-3)

“ Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında, O’na karşı gelmekten sakınan kimseler için âyetler vardır”. (Yunus Suresi, Âyet, 6)

“ Ey insanlar! Sizin yaratılmanızda ve canlıların yeryüzünde yayılmasında, kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır. Ey Muhammed! İşte sana gerçek olarak anlattığımız bunlar, Allah’ın varlığının delilleridir”. (Casiye Suresi, Âyet, 4-6)

Sevgili gençler,

İman; insanı kararsızlıktan ve bunalımdan kurtarır.
Tam teslimiyetle Allah’a bağlanan kalp, huzurludur.
İnsan, ruhunun en tatlı ve en yüksek ifadesini inançta bulur.
İnançsız insan, boşluktadır. Bu geniş âlem, onun için dardır, karanlıktır.
İnançsız insanın yüreği felah bulmaz, sıkıntılıdır.

Çağımızda, dünya insanının büyük bir oranda manevi zaaf içinde olduğu görülmektedir. İnsan, manevi yönden zayıfladıkça maddenin esiri olur. İnsanlık tarihi bunu kanıtlamıştır. Maddeye taparcasına bağlılık, insanın bir takım güzel ve kutsal olan faziletlerini de ortadan kaldırır. Hak ve adalet işlemez olur.

Kuvvetli zayıfı daima ezer. Çünkü madde ihtirası, insanı bencil ve çıkarcı yapar. Çıkarcılık, insanı hırçınlaştırır, kavgacı bir hale dönüştürür. Halbuki Allah’a gerçek anlamda inanan ve inancının gereği olarak salih amellerde, güzel davranışlarda bulunan bir insanda böyle kötü özellikler olmaz.

Evet, inanç daima ve her yerde en büyük güç kaynağıdır. Bu kaynak, insanı yüceltir ve insana sorumluluğunu öğretir. Kişinin vicdanını oluşturur. Nereden gelip nereye gittiğini, görevlerinin neler olduğunu öğretir. Kısaca iman, insana kendini tanıtır ve Allah’a yaklaşmasını sağlar.

Sevgili gençler,

İnsan, Allah’a bağlanınca, Allah’ın inayetini yanında bilince mutluluğa ulaşır. Zaten İslam Dinine göre, insanın Allah katındaki değeri O’na olan imanıyla bağlantılıdır.

Ömrünü, insanların imanlarını kurtarmaya adamış olan merhum Said-i Nursi şöyle diyor: “İman, hem nurudur, hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden insan, kâinata meydan okuyabilir”.

İslam Dini’ne göre, insanlara düşen ilk görev, kendilerini yaratmış olan Allah’ı tanımak, O’nun varlığını ve kudretini kabul ederek iman etmektir. İnsanlık tarihi boyunca bütün Peygamberler, ümmetlerine öncelikle Allah inancını ve O kudretin, tek olduğunu öğretmişlerdir.

Bütün semavi dinler, tevhit esasına, yani Allah’ın bir ve tek olduğu ilkesine dayanır. Ancak, Müslümanlık dışındaki dinlerde sonradan insanlar tarafından tahrifat yapılmıştır. Tevhid inancını, akli ve nakli delillerle anlatan tek din ise, hak dinlerin en sonuncusu olan İslamiyet’tir.

Cenab-ı Hak, şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği Kitab’a iman(da sebat) edin. Kim; Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam anlamıyla sapıtmıştır.” (Nisa Suresi, Ayet:136)

“Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hâkimiyeti yoktur.” (Nahl Suresi, Ayet: 99)

Yüce Yaratan’a inanan ve Salih amellerde bulunan mutlu insanlara bakın Rabbimiz nasıl bir müjde veriyor:

“Allah’a iman edip O’na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları kendinden bir rahmet ve lütuf (deryası) içine daldıracak ve onları kendine doğru (giden) bir yola götürecektir” ( Nisa Suresi, Ayet: 175)

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Allah’ı Rab, İslam’ı din, Muhammed(s.a.v)’i Resul (peygamber) kabul eden kimse imanın zevkine erer.” (S.Müslim, S.Tirmizi, Tac terc. C.1,S.28))

“İman, temennilerle ve süslemelerle değil, kalplerde yerleşmesiyle; iş, hareket ve tatbikatında onu doğrulamasıyla vücud bulur” ( Camiü’s-Sağir, Harfü’l-Lam

“Kim iki çenesi ve iki ayağının (bacağının) arasını (haramlardan) muhafaza ederse Cennete girer.” (Hâkim, Beyhaki, Keşfü’l Hafa, C.2,S. 247,H.No: 2467)

İstiklal şairimiz merhum Mehmet Âkif Ersoy bu konuda şöyle sesleniyor:

“İmandır o cevher ki İlahi, ne büyüktür,
İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür.”

Sevgili gençler;

İMAN Güneşiniz, Salih Ameller Geminiz, Kur’an Klavuzunuz, Takva Feneriniz olsun!…

……….

Prof. Dr. Bayram Altan‘ın Yeni Kitabı

Hayatımızı Aydınlatan ALTIN SÖZLER‘ çıktı:

İRTİBAT:

b.altanoglu@gmail.com

Prof. Dr. Bayram ALTAN

İSAK-İslam Ülkeleri Akademisyenler Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı / e-Mail: b.altanoglu@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Fraport TAV Antalyaspor Teknik Direktörü Tuna'nın doğum günü kutlandı

Per Tem 2 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email ANTALYA (AA) – Süper Lig ekiplerinden Fraport TAV Antalyaspor'un teknik direktörü Tamer Tuna'nın doğum günü için kutlama yapıldı. Kulüpten yapılan açıklamaya göre, kırmızı beyazlı ekip, Süper Lig'in 30'uncu haftasında lig lideri Medipol Başakşehir ile 4 Temmuz Cumartesi günü sahasında yapacağı maçın hazırlıklarını Atilla Vehbi […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump