Yeni normal, yeni Avrupa, yeni Almanya

– Şimdiden başta sağlık sistemleri ve ekonomi olmak üzere pek çok faaliyet ve hizmet alanını etkileyen Kovid-19 salgını, Avrupa’da bireyden topluma, siyasetten ibadet alışkanlıklarına kadar çok geniş bir alanda kalıcı etkiler bırakacak.

– Kovid-19 salgınıyla birlikte Avrupa’da ve özellikle AB içinde en çok eleştirilen konuların başında, AB organlarının krizi yönetmedeki başarısızlığı ve ülkelerin birbirlerine yardım etmeyişi geliyor.

– AB dönem başkanlığını devralan Almanya ve Şansölye Merkel’in üzerinde büyük bir baskı oluşmuş durumda. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere önümüzdeki 6 ay için tüm umutlar, tüm gözler Merkel ve Almanya’nın üzerinde olacak.

– Kovid-19 sonrası dağıtılacak yardım fonunun çerçevesini Fransa ile birlikte hareket ederek belirleyen Almanya’nın, AB içindeki eski söz sahibi konumuna hâlâ sahip olup olmadığı konusunda tereddütler oluşmuş durumda.

– AB’de salgın öncesi dönemde belirgin bir şekilde hissedilen Kuzey ve Güney arasındaki ekonomik makasın, Kovid-19 sürecinde daha da açıldığı gözleniyor.

– Normalleşmeyle ilgili alınan kararlarda bilhassa seyahat uyarılarıyla ilgili başta Almanya olmak üzere AB organlarının, Türkiye örneğinde görüldüğü üzere siyasi saiklerle hareket etmesi gözden kaçmıyor.

İSTANBUL (AA) -MUHTEREM DİLBİRLİĞİ- Küresel bir salgın konusundaki en son tecrübeleri 20. yüzyılın başlarında kalan Avrupa’daki ülkeler yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını patlak verdiğinden beri kendi yaşam tecrübelerine göre hareket ederek, pek çoğu aşırı sert sayılabilecek tedbirler alarak, halen devam etmekte olan pandemiye karşı mücadelelerini yürütüyorlar.

Ülkeler, salgının hızlı yayılmasını önlemek ve etkisini zamana yaymak maksadıyla, okullar ve iş yerlerini kapattılar, başta risk grubunda olan kişiler olmak üzere virüsün bulaştığı veya bulaşma ihtimali bulunan kişilere zorunlu karantina uyguladılar, günlük yaşantıda hijyen, sosyal mesafe ve maske takma zorunluluğu ve hatta genel sokağa çıkma yasağı gibi pek çok tedbirlere riayetle salgından korunmaya çalışıyorlar.

Kovid-19 salgını karşısında ülkelerin uygulamış olduğu tedbirler devletler hukuku, uluslararası hukuk, uluslararası ticaret hukuku ve evrensel temel hak ve hürriyetler alanında etkilerini gösterdi, salgın sonrasına yönelik olarak getirilen normalleşme tedbirlerinde de etkisini göstermeye devam ediyor.

Avrupa’da başta Almanya olmak üzere, temel hak ve özgürlükler açısından getirilen değişiklikler, yeni düzenlemeler, toplumsal yaşantıyı derinden etkileyecek düzenlemeler olarak karşımıza çıkıyor ve aynı zamanda bir hayli eleştiriliyor.Salgınla mücadele ve sonrasında hayata geçirilen kontrollü normalleşme etrafında sağlıkla ilgili konuların dışında en çok konuşulan ve siyasi liderlerce de dile getirilen husus, bundan sonra dünyada hiçbir şeyin aynı olmayacağı.

Aylarca süreceği anlaşılan ve şimdiden başta sağlık sistemleri ve ekonomi olmak üzere pek çok faaliyet ve hizmet alanını etkileyen bu salgın hastalık, başta devletlerin alışılmış hukuki düzenleri olmak üzere, Avrupa’da bireyden topluma, ekonomiden siyasete, psikolojiden sosyolojiye, inanç ve ibadet alışkanlıklarına varıncaya kadar çok geniş bir alanda daha uzun bir süre etkilerini gösterecektir.

– Yeni normal

Salgının başlamasıyla birlikte salgını hızlı şekilde önlemek için tedbirler alan ülkeler, salgının yavaşlamasıyla bir taraftan normale geçişi sağlamak, diğer taraftan ise salgını baskıda tutmak için yine ilave tedbirler alarak “yeni normal” şeklinde ifade edilen sürece girmiş bulunuyorlar. Kendilerini önce dışa kapatan ülkeler, sınırlı kontrollü olarak yeniden açmaya başladılar.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) salgınlarla mücadele kapsamında tavsiye ettiği ve dikkatle uygulanmasını önerdiği sınırların kapatılmamasına dair uyarılarını, hiçbir ülke dikkate almadı. Avrupa’da virüsün görülmeye başlamasıyla, pek çok ülke salgının yaygın olduğu bölgelerle olan sınırlarını panik halinde kapatarak, ilk olarak insan geçişlerini, sonrasında ise belirli mal geçişlerine sınırlama getirdi, akabinde ise sınırlar bütünüyle kapatıldı. Sınır kapatma konusunda bilhassa Almanya’nın sert bir uygulama içine girmesi diğer Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde büyük hayal kırıklığı doğurdu.

AB üyesi ülkelerde, dönem dönem mülteci akınıyla mücadele kapsamında münferit ülkeler tarafından askıya alınan, AB’nin temelini oluşturan serbest dolaşımı garanti altına alan Schengen Anlaşması, 16 Mart-15 Haziran tarihleri arasında tüm AB ülkelerinde askıya alındı ve uygulanmadı. Serbest sınır geçişlerinin olmadığı bir Avrupa’nın ne ifade ettiğinin, iş gücünün serbest dolaşımının ne anlama geldiğinin bu süre içinde adeta fiilen test edildiğini söylemek mümkün. AB üyesi ülkelerin her ne kadar 15 Haziran tarihinden itibaren kontrollü normalleşmeye geçilmesiyle sınırlarını açmaya başlamasına rağmen, Schengen’in öngördüğü sınırlarda serbest dolaşımın hayata geçmesi sonbaharı bulacaktır.

Bunun tabii ki tek şartı, Kovid-19 pandemisinin o döneme kadar yeniden hız kazanmamış olmasıdır.Kovid-19 salgınıyla birlikte Avrupa’da ve özellikle AB içinde en çok eleştirilen konuların başında, AB organlarının krizi yönetmedeki başarısızlığı ve ülkelerin birbirlerine yardım etmeyişi geliyor. Ancak dikkatle bakıldığında AB üyesi ülkelerde asıl kriz yönetim birimleri ve kriz yönetiminde görev alan organların, DSÖ’nün tavsiye kararları doğrultusunda, ulusal kriz merkezleri olduğunu söyleyebiliriz.

AB ise bu tür bir krizi yönetebilecek kapasiteye sahip değil. Bu kriz merkezlerinin de ulusal devletlerden bağımsız hareket edemediğini not etmeliyiz. Hatta Almanya gibi federal yapıda olan ülkelerde böylesi salgın durumlarında kriz yönetiminin eyaletlerde olması ve bu kriz merkezlerinin karar almakta zorlanması, salgının Avrupa’da hızla yayılmasının doğrudan sebeplerinden biri. Almanya’da kontrol, ancak kriz yönetiminin federal hükümet uhdesine alınmasıyla sağlanabilmiştir.Normalleşme süreciyle birlikte, başta Almanya olmak üzere, ülkeler seyahat kurallarını ve sınırların açılmasına ilişkin kuralları belirlerken bu defa ortak hareket edildi ve salgının sonradan dönemsel olarak hız kazandığı bölgeler haricinde ortak kararlar alınmaya başlandı.

Salgın Avrupa’da her ülkede aynı şiddette seyretmemekle birlikte, normalleşmeye geçişte üye ülkeler, baştaki yanlışlarından dönerek ortak kararlar almaya başlamış durumdalar.Normalleşmeyle ilgili alınan kararlarda bilhassa seyahat uyarılarıyla ilgili başta Almanya olmak üzere AB organlarının siyasi saiklerle hareket etmesi gözden kaçmıyor. Salgınla başarılı bir mücadele ortaya koyan Türkiye’ye yönelik getirilen sınırlamalar ve ağır seyahat uyarıları, Avrupa’da her kesimden tepki topladı.

Bu noktadan hareketle, yeni normalin gözden kaçmayan en önemli alanlarından birinin, AB üyesi ülkelerde turizm sektörünü ve hava yolu şirketlerini doğrudan etkileyeceği bilinmesine rağmen seyahatlerle ilgili getirilen sıkı düzenlemeler olduğunu söylemek mümkün. Nihayetinde Avrupa ülkelerinin bayrak taşıyıcı milli hava yollarının, yeni normalin ilk kurbanları olduğunu söyleyebiliriz. Bunları tur operatörleri ve seyahat acentelerinin takip etmesi kaçınılmaz.

Yeni Avrupa

Avrupa’da salgının yoğun olarak yaşandığı ülkeler İtalya, İspanya, Fransa, Belçika ve İngiltere olarak gözlemlenmiştir. Normalleşmeye yönelik ilk uygulamalara rağmen, bu ülkelerdeki durum henüz netleşmemiş durumda ve kritik eşikte duruyor. İkinci dalga endişesi, normalleşmeye yönelik uygulamalarda Avrupa genelinde her an geri adımlar atılabileceği ihtimalini canlı tutuyor.Avrupa’da salgının ilk görüldüğü andan itibaren kriz yönetiminde önemli görev üstlenen ulusal kriz merkezleri, AB içinde üye ülkelerin birbirlerinin yardımına muhtaç olduğunu anlamakla birlikte, ülkelerin bu karşılıklı muhtaciyeti aynı şekilde değerlendirmemeleri sebebiyle üye ülkelerin pek çoğu salgınla tek başına mücadele etti.

Ulusal kriz merkezleri, mevcut kriz ortamında AB’nin objektif kriz değerlendirme yöntemlerine göre değil, karar alma mekanizmasında yer alan kişilerin olayları algılamasına ve değerlendirmesine bağlı olarak kararlar alıyor. Bu sebeple ilk başlarda yardım etme konusunda görülen çekinceler, AB içindeki karar alma mekanizmasının sonucu değil, kriz yönetiminde belirleyici olan ulusal karar alma mekanizmalarının başında yer alan kişilerin tercihlerinden kaynaklanan bir durum olarak ortaya çıktı.

Kovid-19 salgını etkisini yitirdikçe Avrupa sathındaki etkisi de belirginleşiyor. Salgın öncesi dönemde belirgin bir şekilde hissedilen bir hal olarak hem Avro bölgesinde hem de AB üyesi ülkeler arasında Kuzey ve Güney arasındaki ekonomik makasın gittikçe açılması, salgın döneminde kendini iyice hissettirdi. İtalya ve İspanya’nın Kovid-19’dan bu derece etkilenmesinin temel sebebi olarak bu ekonomik durumun bu iki ülke aleyhine işlemesi olarak gösterilebilir.

Hatta Fransa’nın da uzun süredir ekonomik darboğazda olduğu, salgının bu ülkede emeklilik ve işsizlikle ilgili yeni yasal düzenlemelerin tartışıldığı bir dönemde başladığı düşünülürse, Fransa’yı da AB içindeki fakir güney ülkelerine dahil etmek gerekir.Salgının ekonomik olarak etkilediği AB’deki her ülke kendi gücü nispetinde ayakta durmaya çalışıyor.

Bununla birlikte, Avro bölgesinin İspanya, İtalya ve Fransa gibi önemli ülkelerinin salgın öncesi de ekonomik sorunlarla uğraştıkları düşünüldüğünde, salgının etkilerinden kendi başlarına kurtulmaları mümkün görünmüyor. Bu çerçevede AB içinde salgından etkilenen bölgelere ve sektörlere dağıtılmak üzere oluşturulan ve üzerinde anlaşmaya varılan 500 milyar Avroluk yardım paketi ve buna ilave olarak 250 milyar Avroluk kredi kaynağı, AB dönem başkanının değişmesini beklemektedir.

Ancak aşikâre dillendirilmese de salgın sonucu yaşanan ekonomik krizin AB’nin geleceğini belirleme açısından önemli olduğu ifade ediliyor ve oluşturulan fonların bununla kalmayacağının işaretleri ortaya konululuyor. Salgın sonucu ekonomik sorunla karşılaşan ülkeler, yardımlar için oluşturdukları kaynaklarının çoğunu borçlanma yoluyla elde ettiler. Borçlanma sebebiyle, Avro bölgesi ülkelerin borçlanma üst sınırlarında 2020 yılı için tayin edilen uygulamalara dikkat edilmeyeceği, sınırların aşılmasında hukuki mekanizmaların işletilmeyeceği ilan edildi.

Borçlanma sınırlarına daha önce çok sıkı dikkat eden Avro bölgesi ülkeleri, salgının ekonomik etkisini azaltmak maksadıyla yüzde 10-15 sınırlarını bulan bir borçlanmaya gittiler. Bu bakımdan, AB’de asıl korkulan noktanın, Avro Bölgesi ve para birimi Avro’nun geleceği olduğu ifade ediliyor. Avro bölgesinin halihazırda sorunlu ülkeleri olan İspanya ve İtalya’ya krizle birlikte artık Fransa’nın da eklendiğini söylemek yanlış olmayacaktır.Yardım paketinin ve kredi kaynaklarının nasıl dağıtılacağı konusunda AB üyesi ülkeler henüz bir anlaşmaya varamamakla birlikte, Fransa ve Almanya 29 Haziran’da Emmanuel Macron ve Angela Merkel’in katıldığı ikili zirvede yardım paketinin dağılımı konusunda anlaştıklarını açıkladılar.

Fakat Merkel’in Fransa ve Almanya arasında bu konuda anlaşma olmasının, AB üyesi ülkeler arasında da anlaşmaya varıldığı anlamına gelmeyeceğine vurgu yapması, yardım fonunun dağıtılması konusunda son sözün henüz söylenmediğini ortaya koyuyor.1 Temmuz’dan itibaren AB dönem başkanlığını devralan Almanya’nın ve Şansölye Merkel’in yerine getirmek zorunda olduğu en büyük görevlerden biri yardım fonunun adil bir şekilde dağılımı olarak gözüküyor.

Fransa ve Almanya buluşmasından önce Belçika, Hollanda, Avusturya ile Macaristan’ın başı çektiği Vişegrad ülkelerinden itiraz sesleri yükselmeye başlamıştı bile. Kovid-19 sonrası normalleşmeye başlayan AB’de Almanya’nın güdümündeki bir Fransa’nın sesinin gelecekte fazla çıkmayacağını söylemek mümkün. Ancak oluşturulan fonların dağıtımında ortak kararlar alınabilmesi için Almanya’nın tek tek üye ülkelerle görüşmeler gerçekleştirmesi ve onları ikna etmesi gerekiyor. AB üyesi Doğu Avrupa ülkeleri tarafından sevilmeyen Almanya’nın, yardım fonunun dağıtılmasında, Temmuz ayında yapılacak AB zirvesinde işinin zor olduğunu söylemek gerekir.

Kovid-19 sonrası dağıtılacak yardım fonunun çerçevesini Fransa ile birlikte hareket ederek belirleyen Almanya’nın, Fransa’yı yanına almasına rağmen, AB içindeki eski söz sahibi konumuna hâlâ sahip olup olmadığı konusunda tereddütler oluşmuş durumda.Bütün bunlardan bağımsız olarak Kovid-19 sonrası normalleşmeye çalışan AB için kendi içinde üç önemli alanda atacağı adımlar, alacağı tedbirler birliğin kaderini belirlemesi açısından önemli rol oynayacaktır.

Bunları şöyle sayabiliriz:

Schengen Anlaşmasının geleceğine yönelik olarak her ülkenin tek yanlı geçici süreli sınır kontrollerine karar vermesinin önüne geçilmesine ilişkin yeni reformlar; Avro bölgesinde, bölge ülkelerinin milli ekonomilerini ayakta tutabilmek için atacağı adımların hukuki olarak Avro bölgesince kontrolü, Avro bölgesi ile AB bölgesinin eşlenmesi, Avro bölgesinin ortak borçlanması; son olarak ise, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımının kriz dönemlerinde de gerçekleşmesi için alınacak tedbirler.

– Yeni Almanya

1 Temmuz’dan itibaren AB dönem başkanlığını Hırvatistan’dan devralan Almanya’da Kovid-19 krizinin Merkel öncülüğünde iyi yönetildiği söylense de krizin Almanya’ya ağır ekonomik ve sosyal faturaları olduğunu ifade etmek gerekir. Federal hükümet tarafından salgın müddetince hazır tutulan kaynakların yanı sıra, sadece milli hava yolu Lufthansa’yı ekonomik olarak iflasın eşiğinden çekip almak için 12 milyar Avrodan fazla devlet desteği sağlamak zorunda kalması, Almanya’nın içinde bulunduğu durumu izaha yetecektir.

Bu durum, Almanya’nın Kovid-19 krizinden ucuz kurtulduğu yönündeki iddialar bir yana, en az diğer ülkeler kadar krizin etkisine açık olduğunu ortaya koyuyor.Yeniden normale dönmeye çalışan Almanya’da henüz Kovid-19’un ekonomi üzerindeki etkileri bütünüyle hesaplanabilmiş değil. Ancak yapılan ön araştırmalar en iyimser tahminle yüzde 7-9 arası bir ekonomik daralmanın olacağının sinyallerini şimdiden veriyor.

Seyahat ve havacılık sektöründe daralmanın yüzde 80’lere ulaştığı Almanya’da ekonominin motoru sayılan otomobil endüstrisinde yüzde 40’ın üzerinde bir iktisadi daralma yaşanacağı öngörülüyor. Kovid-19 salgınının Almanya’ya ulaşmasından sonra idari olarak tedbirler alan Almanya’da federal hükümet rahat hareket edebilmek için hızlı bir şekilde yasal düzenlemelere giderek, kriz yönetiminde kontrolü merkezde, federal hükümette topladı. Salgın müddetince genel sokağa çıkma yasağı uygulanmasa da ülke içinde toplantı ve gösterilerin yasaklanması, toplu ibadetlerin geçici olarak yasaklanması, salgının yoğun olarak görüldüğü merkezlerde karantina uygulamaları, sektörel olarak alınan tedbirler, belirli sektörlere getirilen faaliyet yasakları, zaman zaman Almanya’da hayatı durma noktasına getirdi.

Normalleşmeye yönelik kontrollü adımlar atılmakla birlikte, salgının yayılma hızının zaman zaman tehlikeli boyutlarda seyretmesi, “geriye doğru bir adım atılması mümkün mü” sorusunu sürekli gündemde tutuyor.İkinci dalga korkusuyla ve ikinci dalga gelmesi halinde bunun kontrolü maksadıyla hayata geçirilen, cep telefonları için sunulan “Korona Uyarı Programı” gibi uygulamalar dikkat çekiyor. Aynı şekilde, getirilmesi düşünülen “Bağışıklık Pasaportu” gibi uygulamaların, Almanya’da federal hükümete yönelik olarak, temel hak ve özgürlüklere yönelik ağır sınırlamalar getirdiği eleştirilerine haklılık payı katmaktadır.

Siyasi açıdan şimdilik tüm tartışmalar ertelenmiş gözükse de Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) içerisindeki liderlik yarışı kapalı kapılar ardında tüm hızıyla sürmekte. 25 Nisan 2020 için planlanan parti genel kurulu ertelenmiş durumda. CDU genel başkanlığına muhtemel adaylardan Armin Laschet ve Jens Spahn Kovid-19 krizi ile uğraşırken, üçüncü aday Frederich Merz’in ise bu erteleme sebebiyle tüm programı alt üst olmuş durumda. Federal sağlık bakanı olarak krizi ustaca yönettiği söylenen Spahn’ın genel başkanlık için şansının arttığı yönünde yorumlar mevcut.

Almanya’da aşırı sağ ile ilgili tartışmalar Kovid-19 krizine rağmen devam ediyor. 20 Şubat 2020’de Hanau’da gerçekleşen aşırı sağcı saldırıdan sonra, neredeyse tüm merkez partiler ülkede bir aşırı sağ sorunu olduğunu kabul etseler de bu sorunu engellemeye yönelik siyasi irade ortaya koymaktan uzaklar. Almanya İçin Alternatif partisi (AfD) şimdilerde iç çalkantılarla uğraşmakla beraber, aşırı sağcı ve ırkçı söylemlerinden vazgeçmiş değil. Kovid-19 krizine rağmen AfD’nin en azından bazı eyalet teşkilatlarının Almanya Anayasayı Koruma Kurulu tarafından yasaklanması tartışılıyor.

Aşırı sağ sorununun Almanya’da artık kemikleşmiş bir sorun olduğunu ve kendine taban oluşturduğunu, hatta Kovid-19 krizini fırsat bilerek tabanını genişlettiğini de söylemek mümkün.AB dönem başkanlığını alan Almanya ve Şansölye Merkel’in üzerinde büyük bir baskı oluşmuş durumda. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere önümüzdeki 6 ay için tüm umutlar, tüm gözler Merkel ve Almanya’nın üzerinde olacak.

Merkel’in ısrarlı şekilde sürekli vurguladığı, hiçbir ülkenin bu boyutta bir krizi tek başına atlatamayacağı ifadesine rağmen siyasi saikle alınan kararlar uluslararası yardımlaşmanın önüne geçmekte. Ülkeler kendi menfaatlerini korumak maksadıyla hareket etmekteler. AB üyesi pek çok ülkenin endişesi Almanya’nın Fransa’yı da yanına alarak kendi menfaatlerini koruma gayreti içine girecek olmasıdır.

Merkel’in yaptığı yardımlaşma çağrısının, birlikte hareket etme çağrısının, diğer AB üyesi ülkelerde ne kadar karşılık bulduğu, AB içinde bu yardımlaşma isteğinin var olup olmadığı ise Temmuz ayı ortasında gerçekleşecek AB zirvesinde belli olacak.[Dr. Muhterem Dilbirliği Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde çalışmalarını sürdürmektedir]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Samsun'da sosyal mesafeli açık hava konseri gerçekleştirildi

Per Tem 2 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email SAMSUN (AA) – Samsun Büyükşehir Belediyesince, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tedbirleri kapsamında sosyal mesafe kurallarına uyularak, açık hava konseri düzenlendi. Büyükşehir Belediyesi Atakum Sanat Merkezi bahçesinde gerçekleştirilen "Açık Sahne" yaz etkinliği, halk dansları topluluğunun gösterisiyle başladı. Ardından şehir orkestrası eşliğinde Türk Halk Müziği ve […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

Bu gece ibadetiniz yazmak olsun

MAHMUT TOPTAŞ/ Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece, Sevgili Peygamberimizin dünyaya teşrifinin yıl dönümü. 12 Rabiu’l-Evvel 571 yılında Mekke’de doğan, Allah Resulü, güneş takvimine göre 1449, ay takvimine göre 1482 yıl önce âlemlere rahmet, Hazreti Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem Abdullah ile Amine’den dünyaya getirilmiştir. Kırk yaşında iken Rabbimiz tarafından seçilerek elçi olarak görevlendirilmiştir. İlk inen ayetler, bir toplumun ıslahının eğitimden geçeceğine işaret eden Alak süresinin ilk beş ayetleridir. Şimdi siz, bu gece yatsı namazınızı kıldıktan sonra şu sorulara kopya çekip cevaplar vererek gecenizi ihya etmeye çalışınız: 1-İlk vahiy nerede geldi. 2-İlk inen beş ayetin manalarını yazınız. 3-Peygamber Efendimiz Cebrail aleyhisselamı görüp ilk vahyi aldığında, kendinde bir ürperme meydana geldiğinde, durumu Hazreti Hatice’ye söylediğinde, Hazreti Hatice ne söylemişti? 4-İlk beş ayetten anladıklarınızı yazınız. 5-“Oku” emrinden sonra Kalem süresinde nelere dikkat etmemiz isteniyor? 6-Okumaya ve kaleme hâkim olmaya dikkatimizi çektikten sonra neden güzel ahlaka dikkat çekiyor? 7-Kalem süresinde kimlere itaat edilmeyeceğini bildiriyor, yazınız. 8-Kalem süresinde 16-33 ayetleri arasında kapitalistlerin kötü durumu nasıl açıklanıyor? 9-Dünyanın tamamına İslam’ın tebliğinde en önemli hazırlıklardan biri olan “sabır” konusunda Rabbimiz Kalem süresinin 48’inci ayetinde ne diyor? 10-Okuyan, yazan, tebliğ hizmetini dünyalık karşılığında yapmayan, ahlaklı Müslümanlardan Müddessir süresinde istenenler nelerdir. 11-Müddessir süresinin 3, 4 ve 5’inci ayetlerinde önce Allah’ın en büyük olduğunu, elbiselerin tertemiz olması gerektiğini ve her türlü kötülükten uzak kalınması emrini açıklayınız. 12-Müddessir süresinin 43, 44, 45’inci ayetlerinin anlamını yazınız. 13-Müzzemmil süresiyle birinci ayette “örtüye bürünme” içine kapanma, aktif olmayı bugün nasıl anlamamız gerekir? 14-Tecvide uygun olarak, manasını anlayarak, anladığını amele/eyleme geçirerek okumayı emreden Müzzemmil süresindeki 4 nolu “Tertil” ayetinin anlamını yazınız. 15-Gece ibadet ve gece Kur’an okumaya dikkat çeken Müzzemmil süresindeki ayetlerin anlamlarını yazınız. 16-Kelime-i tevhidin ilk defa geçtiği 9’uncu ayette dikkat çeken iki şeyin ne olduğunu yazınız. 17-İslam’ı kabulün zorlamayla olmayacağını Bakara süresinin 256’ıncı ayetinden önce Müzzemmil 19’da dileyen bu yolu seçer diyen ayetin anlamının tamamını yazınız. 18-Irkçılık taassubunu kıran, ekonomik ve askeri gücün Hak karşısında mağlup olacağını anlatan, kâfire yardım eden kâfirin de aynı cezaya çarptırılacağını söyleyen Mesed veya Tebbet diye bildiğimiz süreden anladığınızı yazınız. 19-Herkesin kendileri gibi birisini yücelttiği bir anda A’lâ süresinde Rabbin, “Yüce Rabbinin adını tespih et” emri üzerine hemen secdede üç defa söylemeye başlamasının bize ne anlattığını yazınız. 20-A’lâ süresinin 8’inci ayetinde emir ve yasakların iman edenlere kolay olacağı haberinden ne anlıyorsunuz? 21-Kâfirlere “eşkıya” diyen 11’nci ayetin anlamını ve neden dendiğini yazınız. 22-Geceyi giderip gündüzü getiren, erkeği ve dişiyi yaratan Allah, ilk dönemlerde verici olmamız gerektiğine Leyl süresinin 5’inci ayetinde dikkatimizi çektikten sonra 6’ıncı ayette, “Güzeli tasdik ederse” diyor ne alıyorsunuz? 23-Leyl süresinde cimrinin işinin zor olacağını anlatan ayetin mealini yazınız. 24-Yardım eden yalnız Allah rızası için verirse Allah’ın rızasını kazanır diye haber verilen kişinin Hazreti Ebubekir olduğu söylenir. Hazreti Ebubekir kaçıncı Müslüman’dır? 25-Leyl süresinde kâfirler için “eşkıya” diyen ayetle, Müslümanlar için “etkıya” diyen ayetleri ve eşkıya ile etkıyanın özellikleri nelerdir yazınız. Geceniz ve tüm geceleriniz hayırlı olsun, Allah’a kul, Resulüne ümmet olma şerefimizi Allah’ımız artırsın, eksiltmesin. Her gecenin sabahını yeniden uyanışımıza vesile kılsın. Âmin. Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump