GENÇLERE SESLENİYORUM-5 / DUA

İnsanoğlunun en büyük teselli ve ümit kaynağı şüphesiz duadır.

Dua, insanı sıkıntılardan, manevi buhranlardan, ruhi bunalımlardan kurtaran bir sığınaktır.

Dua, insanı Allah’a yaklaştıran bir vasıtadır.

Dua, Allah’ın yüceliği karşısında kulun acziyetini itiraf etmesinin, sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardımını dilemesinin ifadesidir.

Dua, yalnız yaratan ve yaşatan, öldüren ve dirilten, esirgeyen ve bağışlayan, eşi ve benzeri olmayan Allah’a yapılır. O’nun dışında hiç kimseye ve hiçbir şeye asla yalvarılmaz.

Dua, manevi bir güçtür.

O güce sahip olabilmek için önce kalbimizi,ruhumuzu manevi kirlerden, günahlardan temizleyecek, bedenimizi de necasetten temizleyeceğiz. Kalbimizden yükselen dua, samimi ve içten olmalıdır. İçerisine riya, gösteriş, gurur, kibir, hile, iki yüzlülük karışmamalıdır. Tertemiz beden ve tertemiz manevi duygularla dua edilmelidir. Bu şartlarda yapılan dualar, kabule şayandır.
Dua insanı; sıkıntılardan, stresten ve ruhi bunalımlardan kurtaran manevi bir sığınaktır.

Dua, İlahi kapıyı çalmaktır.

Sonrasına yani Allah tarafından kabul edilip edilmemesine karışılmaz. Çünkü sonrasına veya nedenine, niçinine karışmak, haddi aşmak olur. Kul olarak bizim görevimiz, dua etmektir. Allah dilerse kabul eder, karşılığını hemen yaratır. Dilerse yine kabul eder ama ödülünü Cennete bırakır. Takdir sadece Allah’ındır.

Dua; her türlü şirkten uzak, temiz ve sağlam bir inanç olan tevhid inancıyla, samimiyet ve ihlasla Allah’a açılan ellerin boş çevrilmeyeceğine, mahzun kalplerin sevindirileceğine inanarak yapılmalıdır. Bu inanç ve şartlarda yapılan dualar makbuldür.
Bu konuda dikkat etmemiz gereken en önemli şart, şüphesiz “tövbe” dir.

Bütün içtenliğimizle tövbe edip günahlardan, kusurlardan ve suçlardan temizlenmiş ve uzaklaşmış olarak dua etmeliyiz.
Samimiyetle tövbe edip Allah’ın rahmet ve mağfiret deryasından nasip almaya çalışmalıyız.

Duadan sonra, aceleyle değil de sabırla neticeyi beklemeliyiz. Duam kabul olmadı, diye ümitsizliğe kapılmamalıyız.
Duanın temeli; kulun hâlini Allah’a arz etmesi olduğu için Allah ile kul arasında bir rabıtadır.

Gözyaşları içinde yapılan dualar müstecap olur. İnsanın gönlünü mesrur eder ve ruhuna zindelik kazandırır.
Dua ederken gözlerinizden dökülen yaşlar, pişmanlık belirtisidir. Onun için yürek yanmayınca gözler yaşarmaz!…

Dua, hem ibadet, hem de zikirdir. Duada iki unsur hep yanyana bulunur. Birincisi Allah’ı zikir ve Allah’a saygı, diğeri de dilektir. İşte bu nedenle Alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz Hazret- i Muhammed(s.a.v) dua hakkında şöyle buyurmuştur:
Dua ibadetin özüdür”.(Sünen-i Tirmizi, Deavat,1)

İşte bu nedenle İslamiyette büyük önem verilen ve dinin direği olarak nitelendirilen namaz gibi dua da, “salat” kelimesiyle ifade edilmiştir. (En’am Suresi, Âyet: 52 ve Kehf Suresi, Âyet: 28)

Dua, kulun derecesinin mihenk taşıdır. Çünkü bir Âyet-i Kerime’de Cenab-ı Hak:
(Habibim) De ki; duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin? “(Furkan Suresi, Âyet, 77) buyurmak suretiyle insanın ancak Allah’a olan bu yönelişiyle değer kazanabileceğini belirtmiştir.

Abdest veya gusul ile temizlendikten sonra Kıble’ye yönelerek dua etmek; duada, anne-babamızı ve bütün mü’minleri anmak, duanın sonunda da “ amin” diyerek ellerimizle yüzümüzü mesh etmek, duamızın kabulüne vesiledir.

Hemen şunu belirtelim ki; anne ve babanın, hastanın, yolcunun, misafirin, mazlumun, yetimin duaları birer ganimettir.
Ayrıca, kalbinize hüzün çöktüğü zaman bedenizi su, ruhunuzu da samimi tövbe ile temizleyerek mahzun bir kalp ve gözyaşları içinde Allah’a dua ediniz.

Sevgili gençler,

Ümitsizlik diyarına giderseniz ümitsiz; karanlığa dalarsanız güneşsiz kalırsınız.
Duaların müstecap olması için seher vakti; İlahi rahmetin dünya semasına sağnak sağnak boşaldığı eşsiz bir zaman dilimidir. Ama insanların çoğu bu zaman dilimi nimetinin kıymetini bilmiyor. O saatlerde dua ve niyazda olması gerekirken maalesef horul horul uyuyor…

Sevgili gençler,

Zorluğunuzun kolaylığa, darlığınızın genişliğe, karanlığınızın aydınlığa, hastalığınızın şifaya, günahınızın affa, duanızın kabule dönüşmesini istiyorsanız; kalan ömrünüzü Allah’ın razı olacağı işlerde tüketin. Allah’a dua edin ve yalnız O’ndan isteyin.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
“(Habibim) Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (Bakara Suresi, Ayet:186)

Duanın en makbul ve efdal olanı; riyadan, gösterişten, yalandan uzak, icabet saatine yakın olanı ve gizlice yapılanıdır. Bilhassa seherlerde, rızık kapılarının açıldığı bir zamanda, tenhalarda gözyaşları içinde inanarak yapılanıdır.

Ayrıca cuma gecesi, bayram geceleri, kandil geceleri ile Cuma günü bilhassa “eşref saati” adı verilen duaların makbul olduğu bir saatte dua etmek…Yine Ka’be’de, Ravza-i Mutahhara’da, Arafatta, Müzdelifede, Hacerü’l-Esved’de, Altın Oluk’ta, Zemzem Kuyusu başında, ezan okunduktan sonra, kaamet ile farz zamaz arasında, Hatip minberde hutbe okurken iki hutbe arasında oturduğu zaman yapılan dualar da kabul-e şayandır.

Ellerimizi açıp boynumuzu bükerek Rabbimize yalvarmamız, gözyaşları içinde ihlas ve samimiyetle niyazda bulunmamız, bunların bir sonucu olarak da dileklerimizin yerine gelmesi bizim için en büyük saadet ve mutluluktur.
Unutmayalım ki; dua bizden, kabul ise Alemlerin Rabbi olan Allah’tandır.

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Biliniz ki O, haddi aşanları sevmez.” (A’raf Suresi, Ayet:55)

Sevgili gençler,

Dua ve niyazda bulunamadığınızda, ibadet edemediğinizde, kulluk görevinizi yerine getiremediğinizde üzüntü duymuyorsanız; suç ve günah işlediğinizde nedamet ve pişmanlık duymuyorsanız kalbiniz ölmüş demektir. Bu halinizle toplumda “yaşayan ölü” gibi olduğunuzu unutmayın!…

Dua, hemen her zaman yapılır. Ancak, temiz olmak, abdestli bulunmak, temiz bir yerde, mübarek bir gün ve gecede, kutsal bir mekânda yapmak, duanın kabulüne vesiledir.

“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min Suresi, Ayet:60)

Seherlerde yaptığımız dualar, bize aczimizi idrak ettirir. İbadetin manevi zevkini tattırır. Allah’a kul olmanın sevincini yaşatır. Özellikle seher vakti, ruh sadeliği ve gönül hoşnutluğu içinde Rabbimize daha çok ibadet eder, daha çok dua ve niyazda bulunuruz.

Her konuda olduğu gibi Allah’a dua ve niyazda bulunma konusunda da bizim en güzel ve eşsiz örneğimiz, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizdir.

O eşsiz insan, İslam’ın icaplarını nasıl yerine getirmiş, nasıl ibadet etmiş, nasıl dua ve niyazda bulunmuşsa bizim de aynı şekilde ibadet ve dua etmeliyiz. Zira, O’na ümmet olma şerefine erdiğimiz için bu, bizim en birinci şiarımız, görevimiz ve onur kaynağımız olmalıdır.

Allah’a kul, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)e layık bir ümmet olabilmemiz için O’nun gittiği yoldan gitmemiz ve O’nun sünnetine sımsıkı sarılmamız gerekir.

Bu Allah ve Resulü’nün rızasını kazanabilmenin bir gereğidir.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyuruyor:
“Rabbim hayâ ve kerem sahibidir. Bir kul, ellerini O’na doğru açık kaldırdığında; O, elleri boş çevirmekten hayâ eder.” (S. Ebu Davud, S.Tirmizi, Tac Terc., C.5, S.111)

Genç Kardeşim;

En acıyan derdin, en hüzünlü anın, en mutlu günün için dua et!…

Bir saat içinde 3.600 defa aldığın ve 3.600 defa verdiğin nefes için, gören gözlerin, tutan ellerin, yürüyen ayakların, dönen dilin için sana bu nimetleri veren Allah’a dua et!…

Gariplere, yolda kalmışlara, kimsesizlere, yetimlere, öksüzlere, ihtiyaç sahiplerine derman oldun diye dua et!…
Bir parça ekmeye muhtaç olanlar için, hastaların şifası, dertlilerin devası, borçluların edası için dua et!…
Mazlumların göz yaşlarının dinmesi için, zalimlerin ıslahı için, kanayan yaralar ve ağlayan yürekler için dua et!…

Riyasız, gösterişten uzak, samimi ve içten öyle bir dua et ki; yaptığın duaların kabul, amellerin makbul, günahların mağfur olsun!

……….

Prof. Dr. Bayram Altan‘ın Yeni Kitabı

Hayatımızı Aydınlatan ALTIN SÖZLER‘ çıktı:

İRTİBAT:

b.altanoglu@gmail.com

Prof. Dr. Bayram ALTAN

İSAK-İslam Ülkeleri Akademisyenler Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı / e-Mail: b.altanoglu@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

DİŞ FIRÇALAMANIN EN İYİ YOLU NEDİR?

Per Tem 9 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email Beş arkadaşınıza ‘’Dişlerinizi fırçalamanın en iyi yolu nedir?’’ diye sorduğunuzda, muhtemelen beş ayrı cevap alırsınız. Hastalarımızın çoğu da bizlere aynı soruyu soruyor. Diş Hekimi Pertev Kökdemir bu konudaki en doğru cevabı şöyle verdi: Günde iki kez ve minimum iki dakika dişlerinizi iyi fırçalar ve […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump