Efkan Ala: FETÖ’yü AK Parti’nin büyüttüğü iddiası tamamen gerçek dışıdır

TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu Başkanı Ala, FETÖ’yü AK Parti’nin büyüttüğü iddiasının gerçek dışı olduğunu belirterek, “FETÖ’yle mücadele eden bir partiye, böyle gerçek dışı ithamlarla asıl meseleyi örtmeye çalışıyorlar.” dedi.

Metin Mutanoğlu   |19.07.2020

Efkan Ala: FETÖ'yü AK Parti'nin büyüttüğü iddiası tamamen gerçek dışıdırFotoğraf: Mustafa Murat Kaynak/AA

TBMM

Eski İçişleri Bakanı, TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu Başkanı Efkan Ala, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) 15 Temmuz darbe girişiminin 4. yılı ve FETÖ ile mücadeleye ilişkin Anadolu Ajansının (AA) sorularını yanıtladı.

Ala, FETÖ’yü AK Parti’nin büyüttüğü iddiasının gerçek dışı olduğunu belirterek, “Tamamen FETÖ’yle mücadele eden, FETÖ’yü ortadan kaldıran, devlet içinden temizleyen bir partiye, AK Parti’ye yönelik böyle gerçek dışı ithamlarla asıl meseleyi örtmeye çalışıyorlar.” dedi.

Ala’ya göre, 2013 yılının Mayıs ayında inanılmaz bir büyüme yakalayan Türkiye’ye darbe vurmak için dış güçlerin etkisiyle önce gezi sonra 17-25 Aralık ve en son olarak da 15 Temmuz darbe girişimi gerçekleştirildi. Talimatla yapılan bu saldırıların hedefinde Türkiye’yi Suriyelileştirmek, Mısırlaştırmak ve Iraklaştırmak vardı.

TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu Başkanı Ala’ya yöneltilen sorular ve bu sorulara verdiği cevaplar şöyle:

Hem bürokrasiden geliyor olmanız; kaymakamlık, valilik tecrübeleriniz hem de 2007’den beri Sayın Cumhurbaşkanının bizatihi yanında olmanız dolayısıyla her olaya şahit oldunuz, her olayı gördünüz, vakıf oldunuz. FETÖ’yü Türkiye’de en iyi kime soralım desek herhalde size sormamız gayet uygun olur. Bu gözle baktığınızda siz FETÖ’yü nasıl bir yapı olarak tanımlarsınız? Devlet içinde nasıl bu kadar yerleştiler? Hangi enstrümanları kullandılar? Nasıl bir yapılanmayla karşı karşıyayız?

FETÖ, tamamen dışarıdan yönetilen, karar mekanizmaları, işin asıl sahibi dış ülkelerdeki istihbarat örgütleri olan, içeride bir ihanet şebekesi. Tabii içeride örgütlenmesi de 1980 öncesine dayanıyor. 1980 öncesinden itibaren hem ordunun hem emniyetin içerisinde hem de toplum içinde örgütlenmiş, gizli bir istihbarat teşkilatı gibi örgütlenmiş bir yapı. Toplumun içinde de biliyorsunuz daha sonra elde ettiği güçle onların sivil toplum alanına, ekonomilerine yardım toplama bahanesiyle, ‘himmet’ adı altında milletin gelirine, ekonomisine el koyan bir örgüt haline dönüşmüş.

Bunlar tabii sistem açığından yararlanmışlardır. Türkiye’de 1990’lı, 1980’li yıllarda bunları başka örgütler, dış örgütler, içerideki yapıdan bazıları kullanmışlardır. 1990’lı yıllarda 28 Şubat sürecini ele alalım. 28 Şubat’ta devletin okulları, imam hatipler kapatılmışken, imam hatiplilerin üniversiteye girmesi engellenmişken, bunlar el üstünde tutulmuştur. Genelkurmay Karargahı’nda kabul edilmiştir ve bu fotoğraf Türkiye’ye verilmiştir. 28 Şubat’ta, dönemin iktidarına yani rahmetli Necmettin Erbakan’ın başında bulunduğu iktidara muhtıralar veren, bildiriler yayımlayan grupların, o zaman ki Milli Güvenlik Kurulu genel sekreterleri ya da Genelkurmay’daki yetkililerin FETÖ ile bir çatışmasını görmüyoruz.

FETÖ elebaşı onları o zaman çok olumluyordu, karşılıklı iş birliği yapıyorlardı, ‘Yapamadınız çekilin.’ diye manşetler attırıyordu.
Türkiye’deki normal siyasi iradeye karşı daha çok dindar kesimden oy alan, dindar kesime hitap eden siyasi partiye, siyasi iradeye karşı bu, kullanılabilir bir örgüt olarak görüldü ve ona karşı kullanıldı. 28 Şubat ve daha öncesinde de dindar kesimin tamamen meşru olan tamamen devletin kurallarına uygun hareket eden okullarına karşı bunların okullarını kullananlar oldu devletin içinde. Bunları önemseyenler, meşrulaştırmaya çalışanlar oldu ve meşrulaştıranlar oldu.

Diğer taraftan, her şeyi kanunlara, kurallara uygun Refah Partisi’ne karşı bunun illegal, kayıt dışı, tabiri caizse çalışmaları desteklendi. Bu, milletin gözü önünde oldu. Dışarıdaki bu işi organize edenler, bunların ipini elinde tutanlar ise dışarıda. Bunları maşa olarak kullananlar dışarıda. Bu ne demek? Türkiye ne zaman gerçekten ciddi bir atılım yapma eşiğine gelse ve ciddi ekonomik, sosyal, siyasal, politik alanda, uluslararası ilişkilerde mesafe almaya başlasa bir şekilde önünü kesmeye çalışanlar, Türkiye’yi hançerlemeye çalışanlar hemen faaliyete geçiyorlar.

Nitekim bunların saldırdığı dönemlere bakın. AK Parti’nin 2002’den Türkiye’yi aldığı noktaya bakın ve Türkiye’yi o süreçte getirdiği noktaya beraber göz atalım. Türkiye inanılmaz bir büyüme, gelişme içinde. Hemen yanı başımızda Suriye, Irak, Libya, Mısır gibi Arap Baharı’yla tarumar olan bölgede parlayan bir yıldız gibi yoluna devam ederken bu ihanet şebekesinin ipini elinde tutan dışardaki güçler bunlara talimat verdiler. Bu talimatla harekete geçtiler ve Türkiye’yi hançerlemeye, içeriden çökertmeye çalıştılar. Türkiye’yi Suriyelileştirmeye, Mısırlaştırmaya, Iraklaştırmaya çalıştılar. Kullandıkları enstrüman da bu FETÖ şebekesi oldu. Ama kullananlar dışarıda çünkü zaten kendisi de dışarıda, işin elebaşı da dışarıda. O bakımdan çok ciddi bir sorunla Türkiye karşı karşıya kaldı.

Siz Erzurum’daki bir konuşmanızda “Biz, sizin ağababalarınızla da mücadele ettik.” demiştiniz. Herhalde bunu kastediyorsunuz?

Tabii. “Biz, sizi kullananlarla mücadele ediyoruz. Siz de ne oluyorsunuz?” demektir o. “Sizi kullananlar, size o talimatları verenleri biz biliyoruz ve onlarla mücadeleyi biz göze almışız.” Biz, öyle yürüyoruz yolumuza. Yani maşayı tutanı da biliyoruz. Biz onlarla da mücadele ediyoruz. Onlarla mücadeleyi başardık. Türkiye ondan önce kaç badire atlattı. İçeride bunları kullananlar bize kapatma davası açtılar, muhtıralar verdiler. Öyle değil mi? İçeride bunları kullananlar böyle yaptı. Dışarıda kullananlar, Türkiye’ye bunları da devreye sokarak büyük bir saldırı gerçekleştirdiler.

Ondan önce Gezi olaylarını, MİT Müsteşarına yönelik hadiseleri düşünün. Bunların hepsi, bunları kullananların bunlara verdiği talimatlarla yerine getirilen olaylardır.

FETÖ’nün hareketlenmesi, bir terör örgütüne dönüşmesi ne zaman başladı. Biz 17-25 Aralık günleri FETÖ’nün nasıl bir hazırlık yaptığı belki yıllara sari bir hazırlık içinde olduğunu fark ettik. Bunlar ne zaman bir terör örgütü oldular ve hükümeti devirme kararına geçtiler? Neden böyle bir süreci başlattılar?

İlk dinlemeler ve dosya oluşturmalar, hazırlık yapmalar ‘one minute’ten sonra oluyor. Milat ‘one minute’dir. Sayın Cumhurbaşkanımızın Davos’taki ‘one minute’ çıkışından sonra bunlar, Türkiye’de zaten bizimle iş birliği içerisinde değillerdi hep paralel yürümüşlerdir. Bunları destekleyenler, zaten AK Parti’ye karşı olanlar olmuştur.

Devletin içerisinde bunları, AK Parti’ye karşı kullanmak onların işine gelmiştir. Ama ‘one minute’ten sonra artık tamamen AK Parti’ye karşı ve AK Parti üzerinden de Türkiye’ye karşı Türkiye’yi çökertme hazırlıkları yapılmaya başlanmış. Bütün siyasi partiler dinlenmişti. Türkiye’nin bütün kurumları dinlenmiş. O anda müdahale edilmesi gereken suçlar biriktirilerek ve üzerine de konularak, eklemeler, çıkarmalar yapılıp ,dosyalar haline dönüştürülmüş. İnanılmaz bir kaotik durum, düzen ortaya çıkaracak bir hazırlık yapılmıştı.

Ama şunu söyleyeyim ‘one minute’ten önce de kuruluşundan itibaren 80’li 90’lı yıllarda da sonradan hep ortaya çıktı ki bunlar uyuyan hücreler, çok gizli imamları, mahrem imamları diye zaten bu tür bir girişime hazırlık yapmak için başından beri böyle örgütlenmiş. Bunu örgütlendirenler, yapılandıranlar çok profesyonel. Yani şunu kabul edelim, “Bunlar öyle basit, içeride adamlar bir araya geldi, insanlar iyi niyetle, şöyle oldu, böyle oldu.” dememek lazım. Bunların çekirdeği tamamen profesyonelce organize edilmiştir başından beri. 70’lerden beri bunlar böyle organize edilmiş, gerek duyulduğunda Türkiye’ye karşı harekete geçirilmek üzere. Ve harekete geçirildiler.

17-25 Aralık dönemine bakarsak, sizin o dönem oldukça aktif olduğunuzu görüyoruz. Bu dosyayı ilk aldığınızda ne gördünüz? Karşınızda sadece emniyette ya da yargıda birtakım adamlar mı vardı yoksa bir ahtapotun kollarını mı fark ettiniz?

Ahtapotun kollarını fark ettik tabi ama ilk önce şunu söyleyim; Bu 17-25 Aralık’ta olan hadiseler tamamen emniyetin içindeki ve yargının içindeki FETÖ’cülerin iş birliği yaparak, Türkiye’de bir darbe gerçekleştirme girişimidir. Bir darbe girişimidir. Bunun adını koyalım. 17 Aralık da tesadüfi değildir. 17 Aralık aynı zamanda Arap Baharı’nın, ülkeleri tarumar eden, Tunus’ta başlangıç tarihidir. Tunus meydanında kendisini yakan kişi 17 Aralık’ta yani 2010’da. 17 Aralık da tesadüfen seçilmemiş olabilir.

Bunu hiç gözden kaçırmayalım. Orta Doğu’da olan ülkelere yaptıklarını, Türkiye’ye yapmak istediler. Bu olup biten, bu dikkate alınmadan anlaşılamaz. Onun için Türkiye’de önlenen şey, Türkiye’nin Suriyelileşmesidir, Iraklaşmasıdır, Libyalaşmasıdır, Mısırlaşmasıdır. Bu önlendi. Bu çok dikkat edilmesi gereken bir husustur.

O gece, Emniyet Genel Müdürü beni arıyor; “Efendim, İstanbul’dan ekip gelmiş Ankara’da operasyon yapıyor.” Zaten benim o güne kadarki devlet müktesebatım ve bürokrasinin içerisinden gelmiş olmam, bu tür hadiseleri yönetmiş olmam, derhal normal bir şeyin olmadığını hemen bana söyledi; yani kendi düşüncelerim. Onu gördük hemen.

Çünkü Ankara’da devletin polisi yok mu? Eğer Ankara’da bir şey yapılacaksa, Ankara’daki polise talimat gönderilir. Ankara’daki polisler yaparlar, İstanbul’a bildirirler. İstanbul’dan özel olarak ilk zamanında Ankara’ya ekip geliyor. Belli ki devletin içerisinde bir şebeke, bir operasyon peşinde. Arkasından zaten ortaya çıktı ki Türkiye’yi çökertme planları var ve hazırlıklar yapılmış. “Dönemin Başbakanı” diye fezlekeler emniyette hazırlanmış. Sadece isimleri oralara koyacaklar. Bir kısmını koymuşlar. Ve bu operasyonun bütün ayakları tamamlanmış. Kime karşı, hükümete karşı. Seçilmiş bir hükümeti ancak Meclis görevden alır. Anayasa’da hüküm açıktır. Meclis karar alır, görevden alır. Ne işlem yapılacaksa hükümete karşı, Türkiye Büyük Millet Meclisi yapar. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevini gasbeden bir kesim varsa, devlet içerisinde bunun adı darbe girişimidir.

Bu bir yargılama değil. Hukuk, bütün o kanunlara uymaktır. Hukukçuların her söylediği, yaptıkları bu akıl seviyesinde hukuk olarak görülmüş olmalı ki tamamen hukuka aykırı, anayasaya, kanunlara aykırı bir faaliyet içerisindeler ve bunu hukukçulara yaptırıyorlar. Bunu emniyetçilere yaptırıyorlar. Zaten darbenin kendi mantığında da bir problem vardır. Eskiden de İç Hizmet Kanunu, ordu tarafından darbelere gerekçe olarak kullanılırdı. Biz, onu daha sonra kaldırdık. Hiç akıl, mantık var mı bunda? Bir Meclis kendisine karşı darbe yapılsın diye bir yasa düzenleyip, birilerine güç verir mi? Ama bu totoloji. Bu, kendi içerisinde tamamen safsata. Ama buna inanan oradaki küçük bir grup harekete geçiriyor ve bu ahtapot gibi devletin kılcal damarlarına yayılmış mekanizma harekete geçiyor ve Türkiye’yi felç etmek üzere darbe girişiminde bulunuyor. Olan biten buydu. Ondan sonra da Türkiye’nin tamamında 33 ilde, o illerin etrafındaki iller dahil olmak üzere aylarca operasyon yapmaya gayret ettiler. Hiç hukuka uygun olmayacak bir biçimde. Türkiye’nin idaresine, yönetimine vaziyet eden bizler, o zaman Başbakanımız, Hükümet hep birlikte bu Hükümet darbesinin önüne geçtik. Yani yargı ve emniyet iş birliğiyle yapılmak istenen darbenin.

2013-2014 oldukça hareketli bir dönemdi. Sizin de tam İçişleri Bakanı olduğunuz sürece denk geldi. Yargı ve emniyetteki birtakım güçleriyle darbe yapacaklardı, bu engellendi. Doğru bir hareketle engellendi. Daha sonra bunların medyadaki uzantılarına müdahale edildi. Onlar engellendi. Siz, o dönem bu yapının askeriye içerisinde de bir yapılanması olduğunu ve potansiyel bir askeri darbe olabileceğine dair bir duyum bir his içerisinde oldunuz mu?

Askeriye kendi kuralları içerisinde işliyordu. Zaman zaman hem MİT Müsteşarlığı hem İçişleri Bakanlığı’nın istihbarat birimleri oraya ilişkin de değerlendirmelerini Genelkurmay’a sunmuştur. Ama sizin görmeniz başka, onların değerlendirmeleri başka olabiliyor. Zaten bunlar da söylendi. Sürekli Türkiye’de irtica tehlikesi üzerinden sivil iradeyi ve idareyi hizaya çekmeye çalışan bu Askeri Şura’nın kendi altında neler olup bittiğini görmemesi mümkün mü? Görmüyorsa bu kadar izansızlık neyle izah edilebilir? Asıl orada sormak lazım. Orasının biliyor ve önlem alıyor olması gerekirdi. Çünkü sorumluluk, yetki her şey onlardaydı. Sivil idarenin, askeri alanda herhangi bir yetkisi, TSK’ya ilişkin bir yetkisi söz konusu değildi. Jandarma bile İçişleri Bakanlığı’na bağlı değildi.

Siz, bir darbe olacağına dair bir his içerisinde olmadınız herhalde…

17-25’ten hemen önce, 2013’ün Mayıs ayı çok ilginçti. Büyük yatırımları, Türkiye, televizyonlardan canlı yayınlarla ihale yaptı. Yap-İşlet-Devret modeliyle, üçüncü köprüden üçüncü havaalanına birçok alanda adımlar attı. Nükleer enerji santrali görüşmeleri oluyor. Terör örgütü 8 Mayıs’ta, Türkiye’deki gelişmeleri ve terörle mücadeleyi görüp Türkiye’yi terk etme konusunda açıklama yapmış ve deklare etmiş; Türkiye’yi terk edecek. Türkiye, tarihinde ilk defa IMF’ye son taksitini ödemiş. Hepsi bunların o Mayıs ayı içerisinde oldu. 100 milyar dolara yakın da ekonomik büyüklüğü olan bir faaliyet konuşuluyor, bir kısmı ihale edilmiş, bir kısmı edilecek. Müthiş bir bahar havası var. Hemen arkasından Gezi olayları ve bir anda hava değişti. Hemen sonra 17-25 Aralık darbe girişimi de olunca, Gezi olayları, darbe girişimi, ondan önceki hadiseler, çok somut kanıtlar olmasa bile Türkiye’nin başına bir bela getirmeye çalışanların dışarıda ve içeride harekete geçtiğini bize gösteriyor.

Biz ondan sonra 2014 yılında İç Güvenlik Yasası’nı Meclis’e götürdük. Neden götürdük? Artık 17-25 Aralık ile emniyet ve jandarmada birtakım örgütlenmeler, oluşumlar hem de yargıda ortaya çıkmış durumda. Emniyet ve jandarma kısmını yönetebilmek için götürdük çünkü bu burada kalmaz, bunlar daha başka şeyler sürekli yapıyorlar. Şöyle bir şey olmadı: 17-25’te bunlar bir harekete geçti, bastırıldı. Ondan sonra durmadılar, sürekli operasyon yapmak peşinde koştular. MİT tırlarını hatırlayınız. 17-25 kadar ciddi, Türkiye’ye kastedilen bir hadiseydi o. MİT tırlarının durdurulup içindeki bütün MİT’e ait gizli kalması gereken bilgilerin ifşa edilmesi. Dolasıyla biz emniyet ve jandarmadaki durumu kontrol altına almak için İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nı hazırladık, Meclise götürdük ve çıkardık.

Orada ne getiriyordu? Emniyet müdürlerinin FETÖ ile iltisaklı olanlarını emekli ettik, çoğunu emniyetten uzaklaştırdık. 35 bine yakın burayla iltisaklı emniyet mensubu… Daha süreç devam ediyor, emniyetten temizlenmeye çalışılıyor. Jandarma hiç bağlı değildi, tamamen Genelkurmay’a bağlı, İçişleri Bakanlığı’nın inisiyatifi yoktu. Jandarma kısmen bağlandı.
Bizim emniyet müdürleri seviyesinde, şube müdürleri seviyesinde o kanun dolayısıyla yaptığımız atamalar, değişiklikler, jandarma bölge ve il komutanlıklarında yaptığımız değişiklikler nedeniyledir ki 15 Temmuz’daki alçak darbe girişimine emniyet ve jandarma asla katılmamıştır. Jandarmanın bir kısmı onlarla birlikte hareket etmiş ama değiştirdiğimiz, değiştirebildiğimiz alay komutanları ona katılmamıştır, emniyet de tamamen karşısında durabilmiştir.

Biz, olan biteni, olup bitecek olanların habercisi olarak değerlendirdik. Her zaman şununla karşılaşıyoruz; sanki siyasi irade, bütün bu gördüklerini, olabilecek diye tahmin ettiklerini yönetebilecek güce sahipmiş Türkiye’de de böyle bir şey yapılmamış gibi düşünülüyor. Hayır, işte ben “Bir miktar güç alayım” diye Meclis’e yasa götürdüm. Daha öncesinde öyle bir yasa yok. Meclis’te siyasi partilerin tamamının çok büyük direnciyle karşılaştık. O bakımdan sistemin, bütün o tedbirleri alabilecek kapasitesi sınırlı. Siyaset yapanlara sınırlı bir alan vermiş durumda. O bakımdan da biz onlar olmasın diye, öyle bir şey olursa o zaman da bu tedbirler alınabilsin diye o değişiklikleri yaptık ve onun 15 Temmuz gecesinde büyük faydasını gördük.
Vatandaşımızın dışarı çıkması, Cumhurbaşkanımızın liderlik etmesi, bizlerin organizasyonu ve vaziyet etmesi, kriz merkezinden yönetmeye başlamamız ama aynı zamanda burada yaptığımız değişiklikler, hepsi bir araya gelince 15 Temmuz’a kadar bütün darbe girişimleri başarılı olmuşken, 15 Temmuz’da olamadı.

Bir televizyon programında darbe teşebbüsünün olduğu gece emniyet müdürlerinin toplandığı ve “Buna karşı direnmeyeceğiz. Türk polisi askerle çatışmaz.” Dediği iddia edildi. Siz ne diyorsunuz bu konuda?

O zamanki emniyet genel müdürümüz ve müsteşarımız bağlandı zaten, nasıl bir talimat verildiğini anlattılar. Böyle bir şey yok bir kere. Bu, FETÖ’cülerin, üç beş kişinin kendi arasındaki kendi haberleşmeleridir ByLock’tan, şuradan buradan. Bu daha sonra çıktı. Emniyet Teşkilatı’nın asla böyle bir şeyi söz konusu değil.
Erzurum’dan Türk Havayolları’nın saat 21.25 tarifeli uçağıyla havalandık. Ankara Esenboğa’ya indiğimde, uçaktayken daha, MİT Müsteşarımızın beni aramasıyla darbe teşebbüsü olduğunu anladım. Bana o zaman, saat 23.00 sularında bilgi verildi. Ben de Emniyet Genel Müdürümüzü hemen arayıp durumu, ne olup bittiğini aldım ve şu talimatları verdim: “Kesinlikle silahla karşılık verilecek. Emniyet Teşkilatı’nın tamamına mesaj çekiyorsunuz benim mesajım olarak, benim talimatımdır bu. Hiçbir şekilde devlet bu ihanet şebekesine teslim edilmeyecek. Silahla karşılık verilecek. Derhal kalkışanlar gözaltına alınacak.” Emniyet Genel Müdürümüz de “Efendim biz talimatlarınızı aldık, biz de siz havadayken bazı talimatlar verdik, üzerine bu talimatları geçiyoruz.” dedi. Emniyetin birimlerine, polislere giden talimat, tamamen karşı durulacak, silahla mücadele edilecek, bunlara devlet teslim edilmeyecek ve izinde olanlar da en yakın şubelerine hemen gidip şu anda görev alacaklar.
Güneydoğu’daki çukur hadiseleri dolayısıyla özel harekatımızın çok önemli bir kısmı oradaydı. Onları da oradan gece boyunca Ankara’ya taşıyarak, bunların işgal ettiği Genelkurmay, bazı yerleri, özel harekat ile geri aldık. Ben, Ulaştırma Bakanımızı aradım ve “Özel harekat, Güneydoğu’dan, bazı illerden buraya gelecek. Bütün havaalanlarına talimat verin, özel harekat polislerimiz gittiğinde, oradaki hangi uçak varsa alsın, getirsin.” dedim ve böyle taşıdık. Bir kısmını Ankara’ya indiremedik, Nevşehir’e indirdik. Nevşehir’den kara yolu ile buraya getirdik gece boyu. Özel harekat da buradaki duruma vaziyet etti ve böylece polisin ciddi bir biçimde müdahalesiyle o işgal ettikleri devlet kurumları bunlardan alındı. Genelkurmay’dan Mürted’e kadar, Jandarmadan başka yerlere kadar.

O akşam sizin bu talimatınıza karşı gelen herhangi bir emniyet müdürü oldu mu ya da tereddütte olanlar?

Hayır. Bir kısmını görevden aldım. O gece Sahil Güvenlik Komutanı’nı Bakan Yardımcımız aradı, ulaşamıyor. “Efendim siz arar mısınız?” dedi. “Hayır, şu anda ulaşılamayan Sahil Güvenlik Komutanı, komutan değildir.” dedim. Hemen görevden aldım ve “Hemen basına bildirin.” dedim. Görevden almalar yaptık.
O gece Bursa Valisi arayarak, Alay Komutanı’nın kendisini “Sıkı yönetim komutanı” olarak ilan ettiğini söyledi. Ben “Hemen gözaltına alıyorsunuz.” dedim, gözaltına aldılar. Valimiz geri döndü, “Bu kişinin cebinden, Türkiye’deki, diğer illerdeki kendilerine göre FETÖ’cülerin ‘sıkı yönetim komutanı’ olarak tayin ettikleri kişilerin görev yerleri ve listesi çıktı.’ dedi. Onu derhal bana elektronik ortamda gönderdi. Bütün Türkiye’ye, Emniyet’e, Bakanlığa bunların derhal gözaltına alınması talimatını verdim ve onlar gözaltına alındı.
Karargahta, İçişleri Bakanlığındaki müsteşarımız, müsteşar yardımcılarımız, herkes, belediyeler dahil, valilikler dahil arayarak, araçlarla müdahale edilmesini istediler. Biz havaalanında da kriz merkezi kurarak, oradan sabaha kadar bütün meseleyi, vaziyeti yönettik. Başbakanımızla, Cumhurbaşkanımızla diyalog içinde bu 15 Temmuz alçak darbe girişimini bastırdık.

Çok enstantaneler var içerisinde. Özel Kuvvetler Komutanı, “Genelkurmay Başkanımızın yerini tespit ettim, bana bir hükümet emri lazım gidip onu alabilmem için.” diye gece beni aradı. Korgeneral. Ben “İçişleri Bakanı olarak, şu anda Cumhurbaşkanımızın da Başbakanımızın da yetkilerinin bende mündemiç olduğunu düşünerek, madem ki sizinle ben görüşüyorum, o yetkilerin hepsini veriyorum, git ve al.” diye talimat verdim. Onlar yanlış istihbarat almışlardı, başka bir sonuç doğdu, gittiler bulamadılar. Ama sabaha kadar tamamen vaziyet edildi, yönetildi ve bu sonuç elde edildi.

O gecenin herhalde en hazin, en üzücü olaylarından biri Gölbaşı Özel Harekat Daire Başkanlığına yapılan saldırıydı. Nasıl haber aldınız?

Jandarmanın karargahını onlardan kurtaralım diye şu anda Jandarma Genel Komutanı olan Orgeneral Arif Çetin’le telefonda görüştük. Ben ona televizyona da bağlanmasını söyledim. Arif Paşa, Emniyet Genel Müdürümüzle de görüştüler ve jandarmayı geri almak için özel harekat istediler. Oradaki arkadaşlarımızı, burada olanları evlerinden çağırarak ve orada görevli olanları da katarak helikopterle ilgili yerlere dağıtmak üzere talimatlandırdık. Emniyet Genel Müdürümüz de vaziyet etti. Onlar tam helikoptere binerken ve kapının önünde toplanmış haldeyken bu alçaklar, devletin uçağını devletin özel harekat polislerine karşı bombalamak için kullandılar ve orada 49 kardeşimiz şehit oldu. Bir de oradaki caminin müezzini şehit oldu. Onlar da bu alçak güruhun işgal ettikleri yerleri, onların elinden almak için Ankara içinde operasyona gidiyorlardı.

Her FETÖ meselesi gündeme geldiğinde Türkiye’de algılar, olguların önüne geçiyor. Bunlardan biri belki ‘FETÖ’yü AK Parti’nin büyüttüğü’, ‘FETÖ’nün AK Parti döneminde büyüdüğüne’ dair iddialar. İnsanlar da bunları konuşuyorlar. Siz bu işi çok iyi biliyorsunuz yani devletin köklerinden geliyorsunuz. Bu nasıl bir yapıydı? AK Parti döneminde mi büyüdü gerçekten yoksa daha öncesi nasıldı?

Bu, tamamen gerçek dışı bir iddiadır. Bu aslında negatif bir propagandadır. Tamamen FETÖ’yle mücadele eden, FETÖ’yü ortadan kaldıran, devlet içinden temizleyen bir partiye, AK Parti’ye böyle gerçek dışı ithamlarla asıl meseleyi örtmeye çalışıyorlar. Bunun gerçekle ilgisi yoktur. Çünkü bunlar nihayetinde 15 Temmuz darbe girişimini yapanlar, hazırlayanlar, planlayanlar korgeneral seviyesine gelen generaller. Bir kişinin AK Parti döneminde Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) girip de general olması mümkün değil. En fazla yüzbaşı olabilirlerdi.

AK Parti döneminde girmiş olanlar ancak yüzbaşı olabiliyor o süre içinde 15 Temmuz’a kadar. Nasıl AK Parti büyütmüş oluyor. Bu kadar generali, albayı… Mantıken tutarsız. AK Parti bunlarla mücadele eden bir parti ama bunları büyütenler; 1990’lı, 1980’li yıllardaki hatta 1970’li yıllardan itibaren çok açık, basamak basamak ortadadır. Yani devletin bütün okullarını, imam hatiplerini kapatıp bunların okullarındaki öğrencileri Genelkurmay Karargahı’nda kabul edip topluma bu resmi sunan 28 Şubatçılardı. 28 Şubat muhtırasını kim verdiyse bunları en fazla büyütenler onlar. 28 Şubat bunların önünü açmıştır. 28 Şubat’ta legal siyasi partiyi, ‘irticacı’ diye kapatıyorsunuz. Devletin imam hatiplerini, ‘Buradan irticacı çıkıyor.’ diye kapatıyorsunuz ama bunlara hiçbir şey yapmıyorsunuz. Kim açmış oluyor bunların önünü? Kim bunları beslemiş oluyor? Bunların asıl önünü açan, bunları besleyen 28 Şubatçılardır. Ama o güne kadar da devletin içine bunları yerleştiren ve devletin içinde bunların böyle serpilmesini sağlayan dış istihbarat örgütlerinin içerideki operasyonlarıdır. Onlar, dış istihbarat örgütleri, gerektiğinde Türkiye gelişirken, kalkınırken, ülkenin önünü kesebilecekleri maşaları burada büyütüyorlar, önünü açıyorlar. Bunları yapabiliyorlar ama bunlara imkan sağlayan da maalesef bu işlerden haberdar olmayan o birimleri yönetenlerdir ve 28 Şubat’ta olan biten o kadar açık ki yani bunları himaye edenler, siyasetçiler, bunların lehine açıklamalar yapanlar… Bunlar o zamanki başbakana ‘Çekil artık yapamıyorsun?’ derken, bunların iyi insanlar olduğunu, bunların neler yaptığını olumlu anlatanlar rahmetli Ecevit’ti ve o dönemki başka siyasetçilerdi. Bu bakımdan çok hassasiyetle ele alınması gereken süreçler yaşadık.

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Trablus'taki meclise göre Mısır ordusunun ülkeye müdahaleye çağrılması 'Büyük ihanet'

Pts Tem 20 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email Trablus’taki meclis, ülkenin doğusundaki darbeci Halife Hafter yanlısı Tobruk Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih ile bazı kabile liderlerinin Mısır ordusunu Libya’ya müdahaleye çağırmasını “büyük ihanet” diye nitelendiriyor. Mustapha Dalaa,Ali Semerci   |18.07.2020 Trablus Libya’nın başkenti Trablus’taki meclis, ülkenin doğusundaki darbeci Halife Hafter yanlısı Tobruk […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump