Türkiye, Malezya ve Pakistan işbirliği: Fırsatlar ve zorluklar

Türkiye, Malezya ve Pakistan işbirliği İslam dünyasında bir model oluşturabilme kapasitesine sahip olmasının yanı sıra sürdürülebilirliği sağlamaya yönelik dinamiklere de sahip.

Mustafa Öztop   |17.07.2020
Türkiye, Malezya ve Pakistan işbirliği: Fırsatlar ve zorluklar

İstanbul

2019 yılının Mart ayında Cidde’de gerçekleştirilen Türkiye-Malezya-Pakistan Üçlü Dışişleri Bakanları toplantısında ülkeler arasındaki işbirliği sürecine ilişkin söylem düzeyinde girişimler gözlendi. Temmuz ayının sonuna doğru Türkiye ziyaretine gelen Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed’in “Üç ülke işbirliği yaparak İslam medeniyetini yeniden ayaklandırabiliriz” çağrısıyla da bu sürece ilişkin gelişmeler ivme kazandı. Söz konusu işbirliği sürecinin somut bir yansıması olarak da Malezya’da Kuala Lumpur Zirvesi düzenlendi.

Türkiye, Malezya ve Pakistan öncülüğünde İslam medeniyetini yeniden ayaklandırma söylemi üzerine şekillenen işbirliği süreci, İslam dünyasında ilgi gördü. Bu durumun İslam dünyası dışında da yansımaları olduğu söylenebilir. Amerikan ve İsrail basınında da konuya ilişkin değerlendirmeler yer aldı. The Hill isimli Amerikan gazetesinde yer alan, ABD’nin Orta Doğu’daki müttefiklerinin değişimi konusunu ele alan bir yazıda, bu üçlü işbirliğine ve bölgede güç dengesinin değiştiğine dikkat çekiliyordu. Bu değerlendirmede temel alınan Jerusalem Post gazetesindeki bir yazıda ise, Türkiye, Malezya, Pakistan ve Katar’ın yeni bir ittifak kurduğu belirtiliyordu.

Esasen Türkiye, Malezya ve Pakistan işbirliği süreci, Kuala Lumpur Zirvesi öncesinde Katar’ın başkenti Doha’da resmi olmayan ve bakanlar düzeyinde gerçekleşen toplantıya Katar, Endonezya ve İran’ın da katılmasıyla dikkatleri daha çok üzerine çekmeye başladı. Kuala Lumpur Zirvesi öncesi, zirve toplantısının düzenlenmemesi konusunda bazı ülkelerin çeşitli girişimler yaptığı görüldü.

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz, Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed’i arayarak bu zirvenin İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) çatısı altında toplanması gerektiğini belirtti. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’ın zirveye katılmaması konusunda Pakistan’la görüşmeleri basına yansıdı. Suudi Arabistan ve BAE’nin bu adımları sonucu Pakistan Başbakanı İmran Han son anda zirveye katılmama kararı aldı. Endonezya, Doha’daki resmi olmayan zirvede yer alarak, Kuala Lumpur Zirvesi’ne katılma yönünde adım atarken, son gelişmelerin Endonezya’yı da etkilediği görüldü. Zirveye devlet başkanı düzeyinde katılması beklenen Endonezya, katılımı önce devlet başkan yardımcısı düzeyine düşürürken, nihai olarak bu düzeyde katılım da gerçekleşmedi ve daha düşük bir düzeyde katılım göstermekle yetindi. Diğer taraftan zirve öncesi yaşanan sıcak gelişmeler Türkiye, Malezya, Katar ve İran’ın katılım düzeyinde herhangi bir değişikliğe veya etkiye neden olmadı.

Ancak süreç içinde karşılaşılan güçlükler, atılacak adımların oldukça hassas bir şekilde atılması ve iyi bir planlama yapılması gerektiğini gösteriyor.

İşbirliği sürecinin temelleri ve karşılaşılan güçlükler

Türkiye, Malezya ve Pakistan işbirliğinin oluşum ve gelişim sürecinde üç ülkenin bu sürecin sürdürülebilirliği bakımından bazı avantajları olduğu görüldü. Bu avantajların başında üç ülke arasında tarihten gelen ciddi sorunlarının olmaması yer alıyor. Ayrıca üç ülke de seçimle iş başına gelinen cumhuriyetçi bir anlayışla yönetiliyor. Bu cumhuriyetçi anlayış halktan gelen toplumsal desteğin yansıtılabilmesi açısından önem arz ediyor. Böylelikle üç ülkenin de İslam medeniyetinin yeniden ayaklandırılması anlamında toplumsal tabandan destek buldukları söylenebilir. Bu toplumsal destek, İslam dünyasının kanayan yaraları Filistin, Keşmir ve Arakan konularında bu üç ülkenin ortak bir politika geliştirebilmesine de zemin oluşturuyor. Ayrıca ekonomik model olarak da bu ülkelerin diğer çoğu İslam ülkelerine nispetle üretime dayalı bir ekonomiye sahip oldukları söylenebilir. Bu çerçevede Pakistan gibi bir ülkenin zirveye katılım sorunuyla karşılaşmasını özellikle ele almak gerekiyor.

Öncelikle üçlü işbirliği süreci Doha’daki toplantıda hızlı bir genişleme görüntüsü vererek tepkileri üzerine çekti. Ayrıca Suudi Arabistan ve BAE’nin Orta Doğu’da ciddi bir rekabet içinde olduğu ve gerilimler yaşadığı Katar ve İran’ın fotoğraf karesine girmesi bu süreçte karşılaşılan en büyük güçlüğü ortaya çıkardı. Bu sorunun ortaya çıkması öngörülebilirdi. Bu işbirliği girişiminden rahatsız olan çevrelerin, işbirliği yapan ülkelerin iç ve dış dinamiklerinde etkili olmaya çalışabileceği, işbirliğinin sonuçsuz kalacağına ilişkin caydırıcı eleştirilerin gelebileceği, sürece katılarak işbirliğini akamete uğratmak isteyenlerin olabileceği öngörülmüştü. Somutlaştırmak gerekirse; İran’ın sürece dahil olmak istemesi İran’ın son dönemde karşılaştığı siyasi güçlüklere karşı bir arayış niteliğinde görülebilir. Diğer üç ülke arasında pek çok noktada gözlemlenen ortak anlayış ve uyum İran için mevcut değildi. Çünkü İran’ın, İslam dünyasının yaşadığı sorunların çözümüne destek olmak bir yana sorunları derinleştiren bir aktör olarak yer aldığı pek çok sorun bulunmaktaydı. Ayrıca işbirliği yapan ülkeler arasında sorun alanları oluşturmaya veya sorun olabilecek konuları gündeme getirmeye yönelik girişimlerin olabileceği de ortadaydı. Pakistan’ın ekonomik bakımdan Körfez ülkeleriyle yoğun ilişkileri de işbirliği sürecine ilişkin Pakistan’ın karşılaştığı bir güçlük olarak değerlendirilebilir.

Gelinen noktada Türkiye, Malezya ve Pakistan arasında gelişen işbirliği bazı güçlüklerle karşılaşmış olsa da bu güçlüklere rağmen bu işbirliği sürecinin sürdürülmek istendiği söylenebilir. Zaten tüm engellemelere rağmen gerçekleştirilen Kuala Lumpur Zirvesi, zirvede yer alan ülkeler tarafından İslam dünyasında çözüm odaklı bir başlangıç zirvesi olarak değerlendirildi. Hatta Kuala Lumpur Zirvesi’nde karşı karşıya gelinen sorunlar iyi analiz edilirse, bu işbirliği sürecinin güçlenerek devam etmesi mümkün olabilir. Elbette ki Pakistan’ın zirveye katılmama yönünde son anda aldığı karar, işbirliği sürecinin zorluğunu göstermiştir. Fakat bu ülkelerin bu sürecin hiçbir sorunla karşılaşmadan kolaylıkla devam edeceğini umdukları da söylenemez. Bu nedenlerle Türkiye ve Malezya’nın, Pakistan’ın zirveye katılımını engelleyen konularda Pakistan’a destek vererek Pakistan’ın bu engelini ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yapması önemli görünüyor.

Bu açıdan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Pakistan ziyaretinde iki ülke arasındaki ilişkilerin derinleşerek gelişmesi yönünde adımlar atıldığı görüldü. Ayrıca bu işbirliği sürecinde gündeme gelen Diriliş Ertuğrul dizisinin Pakistan’da Urduca yayın yapmaya başlaması da zirve konusunun iki ülke arasındaki ilişkilere olumsuz bir yansıması olmadığının göstergeleri arasında sıralanabilir. Benzer şekilde Malezya ile Pakistan arasında otomobil üretimi üzerinden ortak anlaşmaların yapılması işbirliğinin sürdürülmek istendiğine ilişkin gelişmeler olarak gösterilebilir. Bu gelişmeler Türkiye, Malezya ve Pakistan arasındaki işbirliğinin geliştirilmesine yönelik ekonomik kalkınma, kültürel ve tarihsel ortaklık bağlamında çabaların devam ettiği şeklinde değerlendirilebilir.

İşbirliği süreci model oluşturabilir mi?

Türkiye, Malezya ve Pakistan öncülüğünde başlayan ve Kuala Lumpur Zirvesi öncesinde genişleme eğilimi gösteren ancak zirve toplantısında katılım krizi yaşayan işbirliği iki eksene ayrılabilir. Bunlardan biri Türkiye, Malezya ve Pakistan’ın oluşturduğu ana eksen. Diğeri ise, bu ana eksen ile ortak hedefler ve çözüm arayışları konusunda uyum sağlamaya eğilimli çevre eksendir. Şu ana kadar yaşanan gelişmeler ve üç ülkenin ortak paydada buluştuğu konular bu işbirliğinin sürdürülebilirliğinin ana eksenin birliğine ve bütünlüğüne bağlı olduğuna işaret ediyor. Ana eksenin birbiriyle benzer özellikleri oldukça fazla olduğu için ve aralarında hayati sorunlar bulunmadığı için uyum içinde hareket etmesi, çözüm üretmesi ve geleceğe dönük olması daha muhtemel. Ancak bu ana eksen sağlam bir zemine oturtulmadan çevre eksenden katılımların olması bu işbirliği sürecinin karşılaştığı zorlukları artıracaktır. Çünkü ana eksende olan ülkeler cumhuriyetçi bir anlayışa sahip, İslam dünyasının geneline hitap edebilecek bir hüviyette, İslam dünyasının sorunlarının çözümünde benzer bakış açıları olan, kapasiteleri ve gelişmişlikleri bakımından birbirlerinin eksiklerini tamamlamaya açık bir yapıda ülkeler olarak öne çıkıyorlar. Yani Türkiye, Malezya ve Pakistan, çeşitli zorluklarla karşılaşılacak olsa da ortak özellikleri, bakış açıları ve uyumları bakımından İslam dünyasında model bir işbirliği geliştirebilirler.

Çevre eksen ülkelere ayrı ayrı bakmak gerekirse mevcut şartlarda bu modele en çok uyum sağlama eğilimi gösteren ülke Katar olarak öne çıkıyor. Çünkü Katar tüm bu ülkelerle uyumlu politikalar sergileyebilme kapasitesine sahip ve bu ülkelerden herhangi biriyle ciddi bir siyasi anlaşmazlık yaşamış değil. Ayrıca Katar’ın bu işbirliğine sermaye ve yatırımlar açısından ciddi katkı verme potansiyeli bulunuyor. Diğer taraftan Katar’ın ana eksendeki ülkelerden temel olarak iki farkı var. Biri nüfus bakımından diğerlerine göre epey küçük kalması, diğeri de yönetim biçimi olarak farklılaşması. Ancak bu farklılıklar şimdiye kadar aşılması zor sorunların ortaya çıkabileceğine ilişkin bir izlenim vermemiştir.

Endonezya’nın olası bir siyasi bloklaşma tehlikesine karşı tarafsızlık ilkesine yaslandığı ve bu anlamda bir tarafta konumlanmak istemediği düşünülebilir. Ayrıca Endonezya Devlet Başkan Yardımcısı Ma’ruf Amin’in konuyla ilgili herhangi bir gündem olmamasına rağmen halifelik sistemine ilişkin söylemlerinden hareketle Endonezya’nın bu işbirliği sürecine İslam dünyası odaklı olmaktan ziyade stratejik baktığı değerlendirilebilir. Yani Endonezya, devlet yönetimi olarak şu aşamada üç ülkenin gösterdiği uyumu göstermekte zorlanıyor denilebilir. Bu çerçevede Endonezya’nın yönetim kadrosu olarak henüz ana eksendeki ülkeler gibi bütünlük içinde bir bakışa sahip olmadığı, ana eksendeki ülkelerin ortak hedefleri konusunda kendi cephesinde oluşan belirsizlikleri henüz gideremediği söylenebilir.

İran ise bu işbirliği sürecine en son eklemlenmesi gereken ülke olarak görünmekte. Çünkü ana eksendeki ülkelerin İslam dünyasının karşılaştığı sorunlara karşı gösterdiği hassasiyeti İran’ın gösteremediği görülüyor. Ayrıca bazı önemli konularda ve siyasal olarak ana eksendeki ülkelerle rekabet içine girmesi muhtemel alanlar bulunuyor. Daha da önemlisi Suudi Arabistan’la gergin ilişkileri bakımından ana eksen ülkelerin bütünlüğüyle uyum sağlamakta güçlük çekiyor. Geliştirilmek istenen işbirliğini siyasi bir zemine çekerek istenmedik tartışmaların yaşanmasında öne çıkan bir ülke olarak beliriyor. İran’ın hem çeşitli görüş farklılıkları hem de siyasal bloklaşma eleştirileri nedeniyle kısa vadede işbirliğinde öne çıkması, işbirliğinin sürdürülebilirliği açısından ciddi tehditlerle karşılaşılmasına neden oluyor. Bu durum, “İran bu süreçten dışlanıyor” şeklinde değil, İran’ın bu sürece doğru zaman ve zeminde katılım göstermesi gerektiği şeklinde düşünülmeli.

Netice itibarıyla Türkiye, Malezya ve Pakistan işbirliği İslam dünyasında bir model oluşturabilme kapasitesine sahip olmasının yanı sıra sürdürülebilirliği sağlamaya yönelik dinamiklere de sahip. Ancak süreç içinde karşılaşılan güçlükler, atılacak adımların oldukça hassas bir şekilde atılması ve iyi bir planlama yapılması gerektiğini gösteriyor. Ana eksen olarak belirtilen ülkelerin bu işbirliği sürecini geleceğe taşıma imkanları olduğu gibi ciddi güçlüklerle karşılaştığı ve karşılaşacağı açık. İşbirliğinin genişleme odaklı olması konuyu siyasal bir zemine çekmek isteyenlere fırsatlar sunuyor ve işbirliği sürecini zorlaştırıyor. İşbirliği süreci öncelikle ana eksenin ortaya koyduğu çözüm odaklı bakış, karşılıklı işbirliği ile kalkınma ve ortak hareket etme eğilimiyle sürdürülmeli, zaman içinde ana eksen ile uyum sağlayabilme kapasitesine göre çevre eksenden ülkeler ana eksene eklemlenmeli. Bu anlamda şu ana kadar bu işbirliği sürecinde henüz adı anılmamış ülkelerin de çevre eksen ülkelere dahil olabileceği unutulmamalı. Türkiye, Malezya ve Pakistan işbirliğinin gelişime açık olduğu kadar sorunlarla da karşılaşmasının muhtemel olduğu söylenebilir. Bu nedenle üç ülkenin muhtemel sorunları çözmekte kararlılık göstermesi, işbirliğinin geleceğinin belirleyicisi olacaktır.

[Mustafa Öztop Marmara Üniversitesi Ortadoğu Siyasi Tarihi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda doktora öğrencisidir]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Efkan Ala: FETÖ'yü AK Parti'nin büyüttüğü iddiası tamamen gerçek dışıdır

Pts Tem 20 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu Başkanı Ala, FETÖ’yü AK Parti’nin büyüttüğü iddiasının gerçek dışı olduğunu belirterek, “FETÖ’yle mücadele eden bir partiye, böyle gerçek dışı ithamlarla asıl meseleyi örtmeye çalışıyorlar.” dedi. Metin Mutanoğlu   |19.07.2020 Fotoğraf: Mustafa Murat Kaynak/AA      TBMM Eski İçişleri Bakanı, TBMM […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump