GENÇLERE SESLENİYORUM-7 / HAYATA BAKIŞ!..

Dünyaya ilk defa gözlerini açan insanoğlunun; ne kadar masum, sevimli ve tertemiz olduğu bilinen bir gerçektir. Bu nezahat ve masumiyet, zamanla insanın içinde bulunduğu durumuna göre değişiveriyor…

İnsanın nezahat ve nasumiyet hâli ile birlikte zamanın akışı içinde fiziki yapısı, düşünce tarzı hayata bakış açısı da gelişiyor ve değişiyor…

Büyük bir hızla meyana gelen bu değişiklikler,; ortama, çevredeki yaşam biçimine, gelenek ve göreneklere, yetişme tarzına, aile yapısına göre insanı alıp bazen karanlık mekanlara itiyor, bazen de gün gibi aydınlık dünyalara kavuşturuyor…

Bazı insanların içine sürüklendikleri; insan ruhunu sıkan, gönlünü karartan ve hayatını felce uğratan bu karanlık ortamda; sıkıntılar, ızdıraplar, huzursuzluklar ve hafakanlar başlıyor… Karanlık dünyalarda kurtuluş arayan insanların mutlu oldukları asla mümkün değildir.

Zaman zaman içinde bulundukları sıkıcı, üzücü ve bunaltıcı durumlara dayanamadıkları için kurtuluşu yüksek bir yerden atlayıp hayatına son vermede yani intiharda bulan zavallı insanların acı sonları bunun bir örneği değil midir?…

Günümüzde hemen her kültür seviyesindeki insanın inandığı bir konu da, maddenin insan ruhunu doyuramadığı gerçeğidir.
Mutluluğu maddi değerlerde arayan insanlar, zamanla bu inancın yanlış olduğunun farkına varıyor ve ruhunu doyuracak bir arayış içine girmek zorunda kalıyor…

Sevgili gençler!

Bir kristali elinize alıp güneşe tutun. Göreceğiniz manzara, sizi hayretler içinde bırakır. Tarifi mümkün olmayan nice renklerin içinde, etrafa ışık saçan binlerce güneşler görürsünüz…Ve hangi tarafından bakarsanız bakın, sonuç aynıdır: Güneşler…güneşler….

İşte bu kristal gibi Kur’an-ı Kerim’in her âyeti ayrı ayrı ve bağımsız birer güneşe benzer. O eşsiz güneşe pervane olan insanlar, tarih boyunca zirveleşmiş ve şahikalaşmışlardır.

Kur’ana sarılan ve Kur’an’ın hakkını gözetip onu üstün tutan milletler, yükselmiş, ilerlemiş, kalkınmış ve düşman karşısında daima mansur ve muzaffer olmuşlardır..

Misafir kaldığı odada Kur’an bulunduğu için, ayaklarını uzatıp yatmayan ve saygı gösteren Osman Gazi’nin asil ve necip nesline Cenab-ı Hak, 600 sene hükümranlık ve cihan sultanlığı şerefini bahşetmiştir.

Kutsal kitabına saygı göstermeyen, ahkamıyla amel etmeyen günümüzdeki bazı müslümanların durumu ise gözler önündedir.
İnsanın; hayat suyu,kalbinin cilası, gönlünün salası, ruhunun gıdası, dertlerinin devası, manevi hastalıklarının şifası olan mukaddes bir kitabımız var.

O da; 1500 seneden beri değişmemiş ve değiştirilememiş, kıyametin kopacağı güne kadar da değiştirilemeyecek olan mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’dir.

1977 yılında müslüman olup Yusuf İslam adını alan ünlü ses sanatçısı kardeşimiz şöyle diyor:

“İslam bize doğru yolu açıkça göstermiştir. Ona sarılmaktan başka bir çare bilmiyorum. Bu, mutluluğa ve başarıya götüren tek yoldur. İlahi emirlerin doğrultusunda hareket etmekten başka her eylem, insanı uçuruma götürür. Ben her sabah ve akşam namazdan sonra muhakkak Kur’an okuyorum. Kur’an ile ilişkiyi hiç kesmemek lazım ki, iman diriliğini muhafaza edebilelim. Kur’an-ı Kerim’i ekmek gibi, su gibi günlük ihtiyaç olarak düşünmek ve görmek gerekir”

İnsanların Peygamberlere ihtiyacı olduğu gibi kutsal kitaplara da ihtiyacı vardır. İnsan, doğuştan sahip olduğu tefekkür yeteneği sayesinde, bazı gerçekleri idrak edebilir.

İnsan, kendisinin ve kainatın bir yaratıcısı olduğunu kavrayabilir. Dünyayı tanıyabilir ve bazı görevlerinin olduğunu hissedebilir.
Ancak insanın gücünü aşan konularda İlahi bir yardıma, vahye ve kutsal bir kitaba ihtiyacı olduğu açıktır.

Kullarının ihtiyacını en iyi bilen ise, onları yaratan Allah’tır.
Allah insanlara Peygamberler gibi İlahi kitaplar da göndermiştir..
İlahi kitaplar, gönderildiği ümmet için birinci derecede bilgi kaynağıdır.
Dinin inanç esasları, ibadet kuralları, ahlaki ilkeleri, İlahi emir ve yasakları hep kutsal kitaplarla belirlenir.

Yine kainatın yaratılışı, insanın başıboş yaratılmadığı, yaratılış amacı, insanın yaratılmışlar içindeki yeri, insanın Yaratan’a ve yaratılmışlara karşı görevleri, fert ve toplumun huzuru ve iki cihan saadeti için gerekli olan bütün konular ve kurallar son İlahi kitap olan Kur’an-ı Kerim’de açıklanmıştır.

Kur’an-ı Kerim, son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e Allah tarafından vahiy yoluyla bildirilen İlahi Kelam’ın adıdır.
Kur’an’a adını bizatihi Allah vermiştir.

Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz 40 yaşını doldururken bir ramazan günü (Kadir Gecesi) vahyedilmeye başlamış; ayet ayet, sure sure nazil olarak, 22 sene, 2 ay ve 22 günde tamamlanmıştır.

Cenab-ı Hak, Kur’an hakında şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan mü’minlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.” (İsra Suresi, Ayet: 9)

“Biz, Kur’an okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanların arasına gizleyici bir örtü çekeriz. Ayrıca onu anlamamaları için kalplerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur’anda Rabbinin birliğini yadettiğinde onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisin geri dönüp giderler.” (İsra Suresi, Ayet: 45-46)

“Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” (Hicr Suresi, Ayet:9)
İlk ayetler, Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuş, Peygamberimizin hicretinden sonra Medine-i Münevvere’de devam etmiştir. Bu itibarla Kur’an-ı Kerim’deki sureler, Mekki ve Medeni olmak üzere ikiye ayrılır.

Mekke’de nazil olan sureler, genellikle kısa sureler olup daha çok inanç hükümlerini ihtiva eder. Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini öğretir. Şirkin kötülüğünü, sapıklık içinde olan kavimlerin başlarına gelen felaketleri anlatır. İbret almamızı hatırlatır. Mekki surelerde hitap, daha ziyade “Ey insanlar!” diye başlar, ruhu sarar, cezb eder ve zalimleri korkutur.

Medine’de nazil olan sureler ise, daha uzundur. Bu dönemde nazil olan surelerde daha ziyade dinin “ibadet ve muamelat” kısımları öğretilmiştir. Yahudilerin, Hıristiyanların ve münafıkların tutumlarından haber verilmiştir. Bu dönemdeki surelerde hitap daha ziyade “Ey İman Edenler” diye başlar.

Günümüzde, dünyanın en çok okunan, ezberlenen ve okundukça büyük bir haz duyulan, manevi huzura erilen kitabı, Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü Kur’an, okunmak, öğrenilmek ve hükümleri uygulanmak için gönderilmiştir.

Bir Ayet-i Kerime’de Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Biz onu, Kur’an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (ayet, ayet, sure, sure) ayırdık; ve onu peyderpey indirdik.” (İsra Suresi, Ayet: 106)

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in hem harfleri, hem de lafızları Allah kelamıdır. Kur’an’ın hiçbir kelimesinde insan sözü yoktur. Peygamberimiz (s.a.v), Cenab-ı Haktan vahyi nasıl almışsa aynen tebliğ etmiştir.

Kur’an; inanarak okuyanlar için rahmet ve hidayettir. En doğru yol, Kur’an yoludur. Kur’ana uyan asla sapıtmaz. Çünkü o, Allah kelamıdır. Kur’an okuyanın kalbi nurlarla dolar. Yüzünde ilahi nur tecelli eder.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bu konuda bakınız ne buyuruyor:

“Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreten kimsedir.” (S.Buhari, R. Salihin Terc. C.2, H. No: 997)

“Kur’an okuyunuz! Zira Kur’an, okuyanlara kıyamet gününde şefaatçi olarak gelir.” (S.Müslim, R.Salihin Terc. H.No:995)

“Allah kitabından bir harf okuyana bir sevap vardır. Her bir harf, on misli ile karşılık görür. “Elif Lam Mim” bir harftir, demiyorum. Lakin “elif” bir harf, “lam” bir harf, “mim” bir harftir” (S.Tirmizi, R.Salihin Terc., C.2, H.No: 1003)

Sevgili gençler!…

Sizin şahsınızda bugün yeryüzünde yaşayan ve sayıları sekiz milyara yaklaşan insanlara sesleniyorum!

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim, çağları aşan bir kitaptır. O, kıyamet gününe kadar gelecek olan insanlara bir kurtuluş vesilesidir.
Bazı insanlar kabul etse de, etmese de Kur’an, dünya semasını cehalet karanlıklarından sıyırıp İlahi nuruyla aydınlatmaya başladığı gün, büyük bir devrim gerçekleştirmiştir.

Kur’an’ın mesajını teksif ettiği tek ilgi ve hitap merkezi insandır. Yaratılış itibariyle iyiye de kötülüğe de meyilli olan insanın ıslahı ve hidayeti Kur’an’ın en büyük hedefidir.

Kur’an, bütün muhaliflere rağmen bu hedefine ulaşmıştır. Bugün yeryüzünde sayıları 2 milyara’ a yaklaşan müslümanlar Kur’an mucizesinin en güzel ve en önemli örneğidir.

Cehalet ve isyan karanlıklarından sıyrılmak isteyenleri, ruhi bunalım içinde kıvrananları, günah bataklığından kurtulmak isteyenleri, bundan sonraki yaşamlarına yeni bir sayfa açmak istiyenleri tek kurtuluş yolu olan İslam’a davet ediyorum!…

Huzur, güven ve iki cihan saadeti ve dünya hayatında adeta Cennet hayatı yaşamak isteyenleri tek kutuluş yolu olan İslam’a ve onun kutsal kitabı olan Kur’an güneşinin aydınlığına davet ediyorum!..

 

……….

Prof. Dr. Bayram Altan‘ın Yeni Kitabı

Hayatımızı Aydınlatan ALTIN SÖZLER‘ çıktı:

İRTİBAT:

b.altanoglu@gmail.com

Prof. Dr. Bayram ALTAN

İSAK-İslam Ülkeleri Akademisyenler Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı / e-Mail: b.altanoglu@gmail.com

One thought on “GENÇLERE SESLENİYORUM-7 / HAYATA BAKIŞ!..

  1. Degerli Bayram Hocam,
    Geçlere yaptınız nasihatlardan dolayi tebrik eder ve ahkamı islamì bir nebze olsada insan hayatında olmazsa olmazi haline gelmesinde katkınızdan dolayıda kutlarım.
    Başarılarınızın devamını temenni ederim.
    Saygılar
    Metin Sanverdi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Adana'da devrilen otomobildeki baba yaralandı 7 yaşındaki oğlu yaşamını yitirdi

Per Tem 23 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email ADANA (AA) – Adana'nın Ceyhan ilçesinde devrilen otomobildeki 7 yaşındaki çocuk öldü, babası ağır yaralandı. Tunceli'de görevli uzman çavuş Yusuf Iyidoğan'ın kullandığı 35 AV 1870 plakalı otomobil, Ceyhan D-400 karayolu yeni mezarlık yakınında devrildi. Kazada, uzman çavuşun 7 yaşındaki oğlu Buğrahan olay yerinde hayatını […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump