Fransız siyaseti İslamofobiden İslam ve Müslüman karşıtlığına evriliyor

Fransa’da sürekli gündemde tutulan “radikal İslam” ya da “İslam’ın radikalleşmesi” olarak ifade edilen kavramlar birer politik manivela haline getirildi.

Dr. Yaşar Demir   |24.07.2020
Fransız siyaseti İslamofobiden İslam ve Müslüman karşıtlığına evriliyor
   

İstanbul

Fransa’da seçimlerde halkın oyunu almak için projeler sunulması, vaatlerin izah edilmesi yerine İslam’la ilgili (çoğu zaman gerçeği yansıtmayan ve entelektüel taifesinin analizleri üzerine bina edilen) fikirlerin öne çıkarılması, artık herkesçe kanıksanan bir durum haline geldi. Ağır ithamların, suçlamaların ve genellemelerin tahammül sınırlarını zorladığı bir eşiğe doğru ilerlediğimiz şu günlerde, Fransız toplumunun İslam konusunda aydınlatılması bir yana dursun, birilerinin adeta iç huzuru bozma yönünde gayret içerisinde olduğu aşikâr.

Bugün ortaya konulan İslam algısının elbette bir geçmişi var; 11 Eylül saldırılarının bir milat olarak kabul edilmesi boşuna değil. Gerçekten de bu tarihten sonra (Avrupa’da en fazla Müslümanın yaşadığı ülke olan) Fransa’nın, ABD öncülüğündeki Batı dünyasının (Afganistan ve Irak’la ilgili olanlar başta olmak üzere) ortaya koyduğu yıkıcı politikadan etkilendiğini kabul etmek gerekiyor. Böylece, Filistin meselesinde Müslümanlardan yana tavır takınan ve büyük bir teveccühe mazhar olan bir Fransa’dan, hukuki dayanağı olmadan Afganistan ve Irak işgaline destek veren bir Fransa’ya doğru ani bir yöneliş meydana geldi. Bu politika elbette iç kamuoyu nezdinde de etkisini gösterdi. Kamuoyundan destek sağlandığına inanılmış olunmalı ki 18 Mayıs 2004’de çıkarılan yasayla ilkokul, ortaokul ve liselerde öğrencilerin ve öğretmenlerin “dini sembol” taşımaları yasaklandı. Akabinde bu yasak yaygınlaştı ve başörtülü çalışanlara yönelik psikolojik baskılar arttı. Örneğin haklı işten çıkarma sebepleri arasına başörtülü olma durumu da dahil edildi. Temel hak ve hürriyetlerin alabildiğine geniş olduğu Fransa’da, bir anda Müslümanlara yönelik kısıtlamalar ve baskılar görülmeye başlandı. O zamana kadar Fransa’nın iç siyasetinde Müslümanları ciddi anlamda ilgilendiren bir gündem yoktu. Fakat bu tarihten sonra, artık Müslümanların sosyal hayatları, gelenekleri görenekleri, yedikleri içtikleri, İslami hassasiyetleri Fransa’da vazgeçilmez tartışma konuları arasına girdi.

Çok geçmeden, aşama aşama ilerletildiği anlaşılan yasaklar silsilesinin uygulamaya sokulduğunu gördük. Yine ani bir kararla, başörtülü fotoğrafın resmî belgelerde yasaklandığı ve peçe takmanın suç kabul edildiği 11 Ekim 2010 yasasıyla karşılaşıldı. Müslümanlar bu defa psikolojik olarak daha ağır bir sorunla karşı karşıya kaldılar. Zira doğrudan aile içi dengeleri sarsma potansiyeline sahip bir yasaklamaya muhatap oldular. Dikkat edilirse, bu yasakların birinci derece muhatabının hep kadınlar olduğu görülür. Onların eğitim hakları engellenmiş, çalışma şartları daraltılmış ve giyim kuşamlarına müdahale edilmiştir.

Ağır ithamların, suçlamaların ve genellemelerin tahammül sınırlarını zorladığı bir eşiğe doğru ilerlediğimiz şu günlerde, Fransız toplumunun İslam konusunda aydınlatılması bir yana dursun, birilerinin adeta iç huzuru bozma yönünde gayret içerisinde olduğu aşikâr

Buraya kadar en çok tartışılan temel konular olması hasebiyle sunduğumuz yasakların, belli bir hedefle uygulamaya konulduğunu müşahede etmek gerekir. Öncelikle sorulması gereken soru, Fransa iç siyasetinde Müslümanlara yönelik ani bir yaklaşım değişikliğine neden gidildiğidir. Zorla bir entegrasyon süreci başlatılarak netice alınacağı ve Müslümanların sindirileceği mi öngörüldü? Özellikle entelektüel camiada İslam’ı öğrenmeye yönelik ciddi bir eğilim ve iştiyak söz konusu olduğundan, milliyetçi ve dinci çevreler buna engel olmak için harekete mi geçtiler? Öyle ki Ortaçağ refleksiyle hareket etmekten çekinmeyerek, Müslümanları Fransız değerlerine uymayan zorbalar, baskıcılar ve yasakçılar olarak göstermek suretiyle bir karalama kampanyası yürütmeleri nasıl bir planın sonucuydu?

Bu sorulara Fransa’da İslam üzerine çalışan, araştırma yapan kişilerin iyi kötü verecekleri cevaplar vardır. Fakat bu cevaplar Arap Baharından sonra yaşanan süreçte daha farklı olacaktır. Zira Arap Baharında Müslüman coğrafyalarda, özellikle Suriye’de meydana gelen vahşet, Avrupa’da etkisini 11 Eylül olayından daha sert bir biçimde gösterdi. Kimilerine göre Irak ve Suriye’de yaşanan insanlık dışı olaylardan etkilenen genç kitlenin kullanılması neticesinde kurulan DEAŞ terör örgütü, başta Müslümanların kurtarıcısı olarak sunuldu. Fransa gibi bir ülkede bunların internet ortamında propaganda yapmaları ve örgütlenmeleri nedense pek engellenmedi. Neticede DEAŞ sempatizanı genç Fransız yerli Müslümanlar ve yabancı kökenli Müslümanlar akın akın Suriye ve Irak’a geçerek orada kurulduğu iddia edilen sözde halifelik idaresine bağlandılar ve Fransa’daki mevcut İslam algısının değişmesine neden oldular. Kaynaklara göre, 4 bin civarında Fransız vatandaşı Müslüman, terör örgütü DEAŞ’a katıldı.

Bir önceki kısma dönecek olursak, DEAŞ’tan önce Müslüman düşmanlığını körükleyen zümre, Müslümanların DEAŞ’a katılmasına kimin ve neden imkân sağladığını tartışmaktan ziyade, doğrudan İslam dinine yönelik hakarete varan yaklaşımlarda bulunmayı tercih ediyor. Esasen bu durum İslam’a yönelen okun nereden çıktığını işaret eder mahiyette. Anlaşıldığı kadarıyla, terör eylemi gerçekleştirmiş ve istihbarat birimleriyle de iltisaklı oldukları basına yansımış olan insanlar üzerinden fikir beyan ederek genel bir hükme varma kolaycılığı, Fransız entelijansiyasının yöntemi haline gelmiş görünüyor.

Sorulması gereken soru, Fransa iç siyasetinde Müslümanlara yönelik ani bir yaklaşım değişikliğine neden gidildiğidir. Zorla bir entegrasyon süreci başlatılarak netice alınacağı ve Müslümanların sindirileceği mi öngörüldü?

Müslümanlara yönelik baskılar artıyor

Müslümanlar ikinci dalga bir baskıyla karşı karşıya kaldılar. Çok geçmeden Suriye ve Irak’tan bir şekilde Fransa’ya dönen DEAŞ mensupları bir dizi terör eylemine karıştılar. Bataclan tiyatro baskını, Charlie Hebdo dergisi çalışanlarının katledilmesi bunların en sembolik olanları. Neticede sayıları 20’yi bulmayan terörist nedeniyle, bu olaylardan sonra, Fransa’da yaşayan yaklaşık 8 milyon Müslümanın kutsallarına hakaret etmek, onları yaftalamak geçer akçe oldu. Üstelik bunlar ifade özgürlüğü kapsamında kabul edildi. Çok az sayıda entelektüel dışında çoğu akademisyen bu hakaret furyasına katıldı.

Fakat Fransız entelijansiyasının İslam konusunda ciddi bir bilgi ve birikime sahip olmadığı, entelektüel derinlikten ve objektiflikten yoksun olduğu anlaşılmış durumda. Zira Müslümanlar eğer bir sorun olarak görülüyorsa, bu sorunun çözüm yolu konusunda ciddi öneriler getirilmedi. Bu durumda akla, “entelektüellerin amacı İslam konusunda toplumu tatmin edecek bir çalışma ortaya koymak değil midir?” sorusu geliyor. Yoksa elit kesim var olan baskıyı artırarak insanları daha da marjinal hale getirmenin ve böylece Fransa’daki Müslümanları “dönüştürme” iradesinin bir payandası haline mi gelmiştir? Bu da ayrı bir tartışma konusu olarak karşımızdadır.

Fransa’daki Müslüman varlığının devlet nezdinde nasıl algılandığı konusundaki tahliller farklılık arz etmekte. Bunlardan en çarpıcı olanı, Afrika Müslümanlarının Türkiye’ye olan ilgisinin ve gönül bağının Fransız çıkarları için tehlike oluşturduğu hususudur

Fransa’nın Müslümanlara yönelik yaklaşımını dış politikadan bağımsız düşünmek de pek akıllıca olmayacaktır. Meseleye Fransa’nın halihazırda Müslüman ülkelerle olan diyaloğunu eklediğimizde işler daha da karmaşık hale geliyor. Sömürgeci geçmişe sahip Fransa Malili, Senegalli, Fildişi Sahilli, Nijerli, Çadlı Müslümanlarla nasıl bir iletişim kurmalıdır ki içte ve dışta huzuru sağlayabilsin?

Eski paradigma efendi-köle ilişkisi üzerine kuruluydu. Efendisi “lütfundan” kölesinin dini yaşantısına karışmazdı. Fakat gelinen noktada, 2020’de mevcut sosyo-politik ortam XIX. yüzyılın ikinci yarısında yaşanandan farklıdır. Afrika Müslümanları başta olmak üzere, Fransa’nın yerli Müslümanları da dini hayatlarında özgürlük talebinde bulunuyorlar; Müslüman kimlikleriyle siyasette, ekonomide, sanatta ve sporda var olmak istiyorlar. Fakat anlaşılması güç bir biçimde milliyetçiler, solcular ve dinciler buna karşı çıkarak onların yaşam alanlarını daraltmayı tercih ediyorlar. Karma okula ve havuzlara itiraz, başörtüsüne tepki, kadınları adeta eve kapatma ve sosyal hayattan tamamen öteleme, önemli mevkilere Müslümanların gelmesini engelleme gibi bir dizi uygulamaya, neredeyse tüm siyasi fraksiyonlar, ağız birliği yapmış gibi destek oluyorlar. Buna gerekçe olarak da Fransa’nın sağladığı özgürlük ortamından “radikal” unsurların da faydalanarak kendi etki alanlarını genişlettikleri fikrini öne sürüyorlar.

Son tahlilde, yazılı ve görsel basında, internetteki forumlarda yaşanan ve “radikal İslam”, “İslam terörü” gibi ifadelerin etkin bir biçimde kullanıldığı tartışmalar, Fransız toplumunda iz bırakmış görünüyor. Öyle ki her bir terör saldırısında intikam duygusuyla camilere ve ibadethanelere saldırılar düzenleniyor ya da din adamlarına yönelik sınır dışı etme işlemleri gerçekleştiriliyor. Bu durum, henüz entelektüeller arasında “radikal” kelimesinin ne anlama geldiği konusunda dahi bir mutabakat sağlanamamışken, coşturulan yığınların eylemlerinin referans kaynağı olarak bir Ortaçağ zihniyetinin geri geldiği izlenimini doğuruyor. Buna ek olarak, devlet erkinin de ayrı bir baskı kolu oluşturması, Fransa’daki Müslümanlar için hiç de iyi sonuçlar doğurmayacaktır.

Eski paradigma efendi-köle ilişkisi üzerine kuruluydu. Efendisi “lütfundan” kölesinin dini yaşantısına karışmazdı. Ama 2020’de mevcut sosyo-politik ortam, XIX. yüzyılın ikinci yarısında yaşanandan farklıdır. Afrika Müslümanları başta olmak üzere, Fransa’nın yerli Müslümanları da dini hayatlarında özgürlük talebinde bulunuyorlar; Müslüman kimlikleriyle siyasette, ekonomide, sanatta ve sporda var olmak istiyorlar

Fransa’daki Müslüman varlığının devlet nezdinde nasıl algılandığı konusundaki tahliller farklılık arz etmektedir. Bunlardan en çarpıcı olanı, özellikle Afrika Müslümanlarının Türkiye’ye olan ilgisinin ve gönül bağının Fransız çıkarları için tehlike oluşturduğu hususudur. Hal böyleyken Fransa-İslam ilişkisi daha karmaşık bir hale gelecektir. Uzak bir ihtimal de olsa, devlet aklı Müslümanlara yönelik algısında bir paradigma değişikliğine giderek, Müslüman vatandaşlarının yabancı bir ülkeyle olan münasebetlerini engellemek için sert tedbirler alabilir. Elbette varsayımlar her zaman gerçek olmayabilir; fakat şu bir gerçektir ki adaletle hükmedilmeyen bir ortam, yerini zamanla kaosa bırakacaktır.

[Doktora derecesini 2010’da Strasbourg Üniversitesi’nde Hatay’ın Türkiye’ye katılması ve Fransa’nın Levant (Yakındoğu) politikası üzerine yaptığı çalışmayla alan Dr. Yaşar Demir “Fransa’nın Yakındoğu Politikası”, “Suriye ve Hatay” kitaplarının yazarıdır.]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Ayasofya-i Kebir Camii açılışına gelenler Fatih Sultan Mehmet Türbesi'ni ziyaret ediyor

Cum Tem 24 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email İSTANBUL (AA) – Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'nin açılışı için gelen vatandaşlar, Fatih Sultan Mehmet'in türbesinde yoğunluk oluşturuyor. Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi, bugün kılınacak cuma namazıyla 86 yıl aranın ardından yeniden ibadete açılıyor. Türkiye'nin farklı şehirlerinden ve İstanbul genelinden Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'ne cuma namazı […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump