RÖPORTAJ – Sinema sanatçısı Cevdet Arıkan: “Yeşilçam'da oyunculuğu sanat için yaptım. Paraya tamah etmedim”

MERSİN (AA) – SALİM TAŞ – Kemal Sunal'ın "Tosun Paşa" ve "Kibar Feyzo", Cüneyt Arkın'ın "Gırgır Ali" ve "İstasyon", Ferdi Tayfur'un "Çeşme" ve "Ben de özledim"in de aralarında bulunduğu yaklaşık 120 filmde rol alan Yeşilçam'ın önemli karakter oyuncularından 73 yaşındaki Cevdet Arıkan, "Yeşilçam'da oyunculuğu sanat için yaptım. Hiçbir zaman paraya tamah etmedim." dedi.

Mersin'in Tarsus ilçesinde yaşayan Arıkan, AA muhabirine, hayatını, Yeşilçam serüvenini ve o günlere özlemini anlattı.

SORU: "Yeşilçam'a girmeden önce sporcu geçmişiniz var. Bize bunu anlatır mısınız?"

Cevdet Arıkan: "7 yaşında ellerimin üzerine yürümeye başladım. Sonra salto perende atmayı öğrendim. Futbol oynadım, güreş yaptım, askerde de güreşçiydim. Atletizimle uğraştım. Aletli ve aletsiz jimnastik yaptım. Sonra hiçbiri beni tatmin etti. Nasıl oldu bilmiyorum vücut geliştirmeye merak saldım. Vücudumu geliştirmeye başladım. Askerde de spora devam ettim. Paraşütçü komandoydum. Askerde Bora Uçar adında bir arkadaşım vardı. O da vücut çalışıyor, teşvik etti. 'Senin vücudun müsait, boyun, posun, fiziğin de iyi.' dedi vücutçu oldum. Sonra bayağı vücudumu geliştirdim. Adana Vücut Şampiyonası'nda birinci oldum. Yıllar sonra mahallenin genç kadınları, ablalarımız, ağabeylerimiz 'Yakışıklı adamsın bak boyun, posun, vücudun ne güzel, üçgen vücutlusun, pazuların var. Sen niye artist olmuyorsun?' diyordu. Ben sporu artist olmak için değil spor için yapıyorum. Bakıyorsun bende bir şey var o teşvikle sinemaya da merak sardım."

SORU: "Yeşilçam serüveniniz nasıl başladı? Filmlerde hemen rol aldınız mı?"

Cevdet Arıkan: "Yeşilçam serüvenim ilk fotoroman oyunculuğuyla başladı. 22 yaşındayken vücut şampiyonu oldum. Sonra işte o çağlarda fotoroman oyunculuğuna merak sardım. Hürriyet'in ilavesi Kelebek'te fotoroman oynadım. Saklambaç'ta, sonra Havadis'in bir eki vardı onda, Tercüman'ın İnci'si vardı onda yani bütün eklerde fotoroman oyunculuğuna başladım. Yine o dönem reklam fotomodelliği de yapıyorum. İstanbul'da 22 reklamda oynadım. Reklam hem basında hem sinemalarda hem de TRT'de televizyonda gösteriliyor. Reklam, fotoroman, fizik, merak hepsi bir araya geldi, Yeşilçam kapısı açıldı. Yeşilçam'a küçük rollerle başladım. Benim gibi o dönem sinemayı bilmeyen, içine girmeyen, sinemaya adım atarım Cüneyt Arkın, Tarık Akan ya da Kadir İnanır oldum zannediyor. Öyle değilmiş. Sinemada küçük küçük roller aldım. Elimden kimse tutmadı. Mücadele ettim. Yönetmenler, yapımcılar, dostlar, arkadaşlar, oyuncu ağabeylerimiz sevdi, bağrına bastı. Ayhan Işık, Cüneyt Arkın olsun öğrettiler, destek oldular. Bilmediğimizi öğrettiler, ışıktan nasıl faydalanacağımı, kameraya nasıl poz verirsin, neresinde durursan ne yaparsın bunu öğrettiler. Sonra biz de öğrendik. Başarabildiğimizi yaptık. Öyle devam ettik. Sonunda bir Seferoğullarının Suphi'si diye bir adam olduk kaldı."

SORU: "Yeşilçam'da oynadığınızda sizin için özel ve unutulmaz olan filminiz var mıydı?"

Cevdet Arıkan: "Onu her sanatçıya soruyorlar. Her sanatçı da yarım saat düşünüyor. 'Hangi filmi söylesem?' diye çünkü hiçbirisini söyleyemez. Benim için hepsi özel. O günkü ortam ne ise o güne özeldi. Tosun Paşa bambaşka bir alemdi. Kadro olarak kalabalıktı. Şener, Kemal, Adile abla, Ayşen Gruda, var var, yok yok yani. Güzel maceralı, kahkahalı bir filmdi. Allah rahmet eylesin çoğu aramızdan ayrıldı. Bir çölde çekiyorsun, Çatalca'nın ilerisinde Karadeniz sahiline yakın bir yerde. Geliyorsun Yeniköy'de Sait Halim Paşa Yalısı'nda çekiyorsun. Bir bakıyorsun başka yerdesin, hem geziyorsun hem oynuyorsun hem ortam değişiyor hem filmin havası da değişiyor. Film bittikten sonra daha başka oluyor. Onun anısı başka. Meraklı Köfteci daha başka, 'Çeşme' filmi Antalya'da, İstanbul'da, Adana'da sağda solda çekildi. O ayrı bir film. Yani hangisi desen benim için hepsi özel."

– "Seferoğullarının Suphi'si' olarak tanınmak hoşuma gidiyor"

SORU: "Seyirciler isminizi daha çok oynadığınız Tosun Paşa filminden 'Seferoğullarının Suphi'si olarak biliyor. Bu sizi rahatsız ediyor mu?"

Cevdet Arıkan: "Özel televizyonlar çıktığında, Star'dı galiba en çok o gösterirdi. Her hafta Star'da Tosun Paşa oynar. Akşam sabah Tosun Paşa… Acaba film mi bulamıyorlar bunu koyuyorlardı? O değil, seyirciyi çektiği için o film oynatılıyordu. Yıllar geçti aradan neredeyse 40 sene geçti halen oynuyor, halen müşterisi var. Seyirciyi çekiyor. İşte o filmin televizyonda fazla oynaması benim Cevdet Arıkan'lığımı unutturdu halkın gözünde, bir tek isim kaldı 'Seferoğullarının Suphi'si', Kemal'in Şaban olduğu gibi ben de Suphi oldum kaldım. Bazen sesleniyorlar 'İşte Suphi dayı'. Ben de diyorum acaba arkada tanıdığı biri mi var? Kendim olmadığım için üstüme almıyorum, sonra tamam 'Suphi dayı benim.' diyorum. Öyle tanınmak insanın biraz da hoşuna gidiyor."

SORU: "Yeşilçam'da örnek aldığınız kimse var mıydı?"

Cevdet Arıkan: "Bütün ağabeylerimi örnek aldım. Cüneyt Arkın ağabeyimi, rahmetli Yılmaz Güney'i, Fikret Hakan ağabeyimi örnek aldım. Diyeceksin ki Şener Şen? Ben Şener Şen'i örnek almam çünkü onun gibi yapamam, yapmaya kalksam beceremem. Şener, apayrı bir oyuncu, onu bir yere koy. Fikret (Hakan) ağabey gibi oynayabilirim, Yılmaz Güney gibi sert bakabilirim, Cüneyt ağabey gibi olabilirim ama bir Şener Şen olamam. Niye? Mimiğiyle diyaloglarıyla başka bir oyuncu. Allah var şimdi Şener bambaşkadır sinemada. Zaten Kemal'in (Sunal) filmlerine dikkat edin çoğunda Şener varsa o film güzel. Şener'in olmadığı bir film de Kemal tek başına bir şey olmuyor. İkisi birbirini tamamlıyor. Kemal'in yarım bıraktığı yerde Şener var. Oynadığı ağa filmlere baksana, gerçek ağa kıskanır onu. Bambaşka bir oyuncu, saygı duyuyorum Şener abiye."

– "Yeşilçam'ı bir aile gibi düşünün"

SORU: "Sizce Yeşilçam'ın en iyi kadın ve erkek oyuncusu kimdir?"

Cevdet Arıkan: "Diğerleri belki kızar ama en iyi 2 kadın oyuncuyu bilirim. Türkan Şoray ile Fatma Girik gerçek oyuncular. Diğerleri gerçek değil mi, tabii ki onlar da oyuncu, saygı duyuyorum. Bunlar ayrı bir yetenekli. Her kılığa girerler. Erkek oyunculardan da Kadir İnanır star oyuncu. Cüneyt ağabey kendi dalında bambaşka, rahmetli Fikret Hakan, Erol Taş mesela bambaşka bir oyuncuydu, baba adam, kişilik olarak çok iyiydi. Allah yattığı yeri nur etsin o bambaşkaydı. Erol ağabey çok saygı duyulacak kişiydi. Bilal İnce, Yıldırım Gencer, Hikmet Taşdemir hepsinin yerleri ayrı ama saygı duyulacak, önünde eğilecek sanatçı ağabeylerimiz ablalarımız bunlardı. Yeşilçam'ı bir aile gibi düşünün. Anne, baba, amca, dayı, teyze, nine, dede kimse işte kalabalık bir aileyi düşünün. Herkes birbirine saygılı. Yeşilçam bir aileydi. Kimse kimseye yan gözle bakmaz, art düşünce olmaz, kimse benden iyi diye düşünmez. Yok böyle bir şey. Ailende neysen o. Belki ailede iki kardeş arasında kıskançlık olabilir, amca, dayı çocuğu birbirine karşı biraz husumet besleyebilir bunlar olabilir. Olmaz diye bir şey yok. Gerçek hayatta da var. Sinemada da bunlar var ama geçicidir. Kalıcı olan dostluktu."

SORU: "Yeşilçam'ı özlüyor musunuz?"

Cevdet Arıkan: "Özlemez miyim? Yani sinemada şunu özlüyor insan, o ortam diyoruz ya, o dostluk, samimiyet, kardeşlik, ağabeylik, ablalık, o bağı özlüyorsun. 'Sahne tozunu almak.' derler bizde, Yeşilçam'ın o kokusunu özlüyorum. Şimdikini değil. Şimdi Yeşilçam diye bir şey yok zaten, adı da yok, kendi de yok. Sinema yok. O ortamı özlüyorum. O günkü sanatçıları da özlüyorum. O günün seyircisini özlüyorum. O günün seyircisi çok bilinçliydi. Şimdikilere hakaret değil bu. Onlar bambaşkaydı. Sinemayı seyrettiğinde kendini görüyordu o filmde. Bu benim işte ya, benim yaşantım bu. 'Hulisi baba' benim dedemin aynısı, öbürü Tarık Akan, 'Benim yaşantım.' diyordu. Ya da genç kızlardan herhangi biri Gülşen Bubikoğlu, Müjde Ar, Necla Nazır, 'Benim karakterimle aynı.' diyordu. Suratını asıyor, tam benlik buluyordu seyirci. Şimdi o yok. Yeşilçam'da oyunculuğu sanat için yaptım. Hiçbir zaman paraya tamah etmedim. 'Paramız olsun, aman altımızda şu araba olsun'. Yok olmasın yürürüm, dolmuşla giderim ne olur? Şanımdan, şerefimden mi eksilirim? Altımda dörtçeker olsa adım başka, yürürsem başka mı oluyor? Benim altımda dörtçeker olsa, tripleks evim olsa Cevdet Arıkan'ım, ayağımda ayakkabıyla yürüsem de Cevdet Arıkan'ım. Beni değiştiriyor mu, yok. Kimsen osun."

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Afyonkarahisar'da "Emre Gölü Çevre ve Frig Medeniyet Bahçesi" projesi tanıtıldı

Paz Ağu 2 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email AFYONKARAHİSAR (AA) – Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca Afyonkarahisar'ın İhsaniye ilçesindeki tarihi Frig Vadisi'nde, 35 bin metrekare alanda yapılacak "Emre Gölü Çevre ve Frig Medeniyet Bahçesi" projesi tanıtıldı. Afyonkarahisar Valisi Gökmen Çiçek, ilçeye bağlı Döğer beldesinde Emre Gölü kıyısında düzenlenen proje tanıtım programında, ağustos ayında […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump