Enerjisine kavuşan Türkiye

Karadeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervi yalnızca ekonomik boyutuyla değil, stratejik açıdan da epey önemli ve Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda uluslararası siyasette alacağı konum açısından da tarihi bir dönüm noktası olduğuna işaret ediyor.

Doç. Dr. Veysel Kurt   |24.08.2020
Enerjisine kavuşan Türkiye

İstanbul

Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerindeki rekabet kızışırken güzel haber Karadeniz’den geldi. 29 Mayıs’ta İstanbul’dan demir alan Fatih sondaj gemisinin Sakarya gaz sahasında yaptığı çalışmalarda önemli miktarda bir rezerv keşfettiğini 21 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan duyurdu. Erdoğan’ın açıklamasına göre Fatih sondaj gemisi 320 milyar metreküp doğalgaz keşfetti. Bugüne kadar Türkiye’nin keşfettiği miktar 3,3 milyar metreküptü. Küçük bir hesapla Fatih sondaj gemisinin keşfettiği rezervin bunun yüz katı olduğu ortaya çıkıyor. Bu keşfi Türkiye’nin tamamen kendi imkanlarıyla ve kendine ait deniz alanında gerçekleştirdiğini, dolayısıyla hukuki veya siyasi açıdan üzerinde herhangi bir tartışmanın söz konusu olmadığını not etmekte fayda var.

Bu keşifle Türkiye, modern sınırlarına kavuştuğu tarihten itibaren yoksun olduğu enerji kaynaklarına kavuşmuş oldu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlara bakıldığında, Türkiye’yi petrol yataklarından uzak tutacak şekilde belirlendikleri açıkça ortaya çıkıyor. Musul’un Irak sınırları içinde kalması için çok yoğun çaba sarf eden İngiltere’nin, bunun için Türkiye ile savaşı göze alması bile bu bağlamda değerlendirilebilir.

Savunma sanayi alanındaki milli kapasite artırımıyla birlikte düşünüldüğünde, enerji kaynaklarına sahip bir Türkiye’nin, Doğu Akdeniz başta olmak üzere birçok bölgede oyun kurucu bir aktöre dönüşmesi artık daha kolay olacaktır.

Ekonomik gelirden daha fazlası

Türkiye’nin enerji tablosuna bakıldığında, bu keşfin birçok açıdan önemli olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye enerji açısından dışa bağımlı bir ülke. Ortalama yüzde 70 civarında olan enerji bağımlılığında yüzde 90-95 ile en yüksek oran doğalgaza ait. Enerji fiyatlarının düşük seviyelerde seyrettiği dönemlerde bile Türkiye’nin yıllık enerji gideri ortalama 40-50 milyar doları bulabiliyor. Doğalgaz ithalatının bu maliyet tablosu içindeki yeri ise yüzde 25 civarında. Hem maliyetleri hem de söz konusu bağımlılığı azaltmak için Türkiye son yıllarda önemli adımlar attı. Kömür, hidroelektrik, petrol, yenilenebilir enerji, nükleer enerji santrallerin inşası gibi alternatifleri devreye sokarak enerji kaynaklarında çeşitliliği artırma yoluna gitti. Ayrıca en fazla ithal edilen doğalgazda ise son yıllarda Azerbaycan ve ABD’den ithalatı artırarak tedarikçi kaynağını çeşitlendirmiş oldu. Böylece hem kendi lehine bir finansal rekabet ortamı oluşturdu hem de jeopolitik mücadelede karşı karşıya olduğu Rusya, İran ve ABD’yi dengelemiş oldu. Türkiye’nin mecbur kaldığı uzun dönemli anlaşmaların yenilenme tarihinin yaklaştığı bir dönemde bu rezervin keşfedilmesi, tam da bu denge oyununda Türkiye’nin elinin daha fazla güçlenmesi anlamına geliyor.

Bu tablo, Karadeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervinin yalnızca ekonomik boyutuyla değil, stratejik açıdan da epey önemli ve dolayısıyla Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda uluslararası siyasette alacağı konum açısından da tarihi bir dönüm noktası olduğuna işaret ediyor.

Ekonomik açıdan bakıldığında, keşfedilen 320 milyar metreküp doğalgaz rezervinin değeri yaklaşık 65 milyar dolar ve son on yıllık ortalama tüketim miktarı açısından değerlendirildiğinde ise tek başına bu rezerv Türkiye’ye sekiz yıl yetecek miktarda. Bu miktar bile, 2023’te kullanıma girmesiyle birlikte, tüketicilerin ödeme miktarında yaşanacak azalmanın yanında, önümüzdeki beş yıl içinde cari açığın azalması ve ekonomik göstergelerin iyileşmesi anlamına geliyor. Ayrıca sürekli ekonomik operasyonlara maruz kalan bir ülke olan Türkiye’nin ekonomik kırılganlığını da bir ölçüde gidereceğini ifade etmek gerekiyor. Ancak hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de Enerji Bakanı Fatih Dönmez bu rezervin bir başlangıç olduğunu ve aynı bölgede yeni rezervlerin keşfedileceğini açıkladı. Bu senaryoda, Türkiye’nin enerji piyasalarında belirleyici bir aktör ve ihracatçı bir konuma gelmesi oldukça gerçekçi bir beklenti oluşturuyor.

Karadeniz’de keşfedilen rezerv, potansiyelini ve kabiliyetlerini sergileyen Türkiye’nin karşısında, Doğu Akdeniz’de varlık gösteren rakiplerine iki seçenek sunuyor: Ya Türkiye’den yana duydukları endişe üzerine kurulu gerginliği artırma yoluna gitmeleri ya da Türkiye’nin bu potansiyelinden faydalanmak üzere hakkaniyetli paylaşım üzerine kurulu işbirliğine kapı aralamaları.

Stratejik bir kaldıraç

Enerji rezervlerinin keşfedilmesi, ekonomik getirisinin yanında, aynı zamanda stratejik bir kaldıraç niteliğinde. Küresel boyutta Türkiye’nin rekabet ettiği ve sürekli dengeleme ihtiyacı duyduğu ABD ve Rusya’nın, bölgesel düzeyde rekabet ettiği İran ve Suudi Arabistan’ın, birçok bölgede Türkiye’nin karşısında düzen bozucu rol oynayan Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) önemli ölçüde enerji kaynaklarına sahip olduğunu ve bu kaynaklardan elde ettikleri gelirle agresif bir dış politika izlediklerini ifade edebiliriz. Elbette bu ülkelerin kaynaklarını aynı verimlilikte kullandığını ifade etmek ise güç.

Keşfedilen doğalgaz rezervlerinin, Türkiye’nin yönelimi açısından bakıldığında, en önemli stratejik katkısı, şüphesiz otonomi yönünde attığı adımları hızlandırması olacaktır. Dış politikada otonomi, bir ülkenin hedef belirlemesi ve bu hedeflere ulaşmak için gerekli araçlar ve siyasi iradenin diğer ülkelerden bağımsızlaşmasıdır. Ancak otonomi belirli riskleri de beraberinde getirir. Bağımlılığı azaltmak yeni gerginlik alanlarının oluşmasına zemin hazırlar. Etrafında yeni jeopolitik kırılma riskleriyle yüz yüze kalan Türkiye’nin bu riskleri bertaraf etmek için gösterdiği irade ve savunma sanayi başta olmak üzere bağımlılığını azaltması, gerek Rusya’nın gerek ise ABD’nin Türkiye’ye farklı alanlarda maliyet üretecek politikalar uygulamasına yol açtı.

Siyasi iradenin becerisi tam da otonominin oluşturduğu riskleri bertaraf etmesi gerektiği anlarda kristalleşir. Dengeleyici manevralar ve kapasite üretme, siyasi iradenin bu bağlamda en çok ihtiyaç duyacağı araçlardır. Özellikle Suriye ve Libya krizlerinde Türkiye’nin etkin dengeleyici manevra yapma kabiliyeti birçok örnekte görüldü. Keşfedilen enerji kaynaklarının kapasite artırımı konusunda oynayacağı rol bu anlamda tamamlayıcı bir etken olacaktır.

Keşfedilen doğalgaz rezervlerinin, Türkiye’nin yönelimi açısından bakıldığında, en önemli stratejik katkısı, şüphesiz otonomi yönünde attığı adımları hızlandırması olacaktır. Dış politikada otonomi, bir ülkenin hedef belirlemesi ve bu hedeflere ulaşmak için gerekli araçlar ve siyasi iradenin diğer ülkelerden bağımsızlaşmasıdır.

Doğu Akdeniz rekabetine yansımaları

Savunma sanayi alanındaki milli kapasite artırımıyla birlikte düşünüldüğünde, enerji kaynaklarına sahip bir Türkiye’nin, Doğu Akdeniz başta olmak üzere birçok bölgede oyun kurucu bir aktöre dönüşmesi artık daha kolay olacaktır. Türkiye bugüne kadar Doğu Akdeniz’de kendi aleyhine oluşan denklemler, haritalar ve ittifakları bozmak için birçok karşı hamle yaptı. Yunanistan, Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) kendi aralarında yaptığı anlaşmaları ve ilan ettikleri deniz alanlarını tanımaması, Libya ile imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Oruç Reis gemisinin Doğu Akdeniz’de donanma ile gerçekleştirdiği sondaj faaliyetleri bu anlamda açık örnekler.

Karadeniz’de keşfedilen rezerv, potansiyelini ve kabiliyetlerini sergileyen Türkiye’nin karşısında, Doğu Akdeniz’de varlık gösteren rakiplerine iki seçenek sunuyor: Birincisi, Türkiye’den yana duydukları endişe üzerine kurulu gerginliği artırma yoluna gitmeleri; ikincisi ise Türkiye’nin bu potansiyelinden faydalanmak üzere hakkaniyetli paylaşım üzerine kurulu işbirliğine kapı aralamaları. Bugüne kadar birinci yolu tercih eden rakip ülkelerin yine bu seçeneği tercih etmeleri durumunda önemli bir kazanım elde etmeleri mümkün değil. İkinci yolu tercih etmeleri durumunda ise “kazan-kazan” formülünün işlemesi mümkün olacaktır.

Yersiz korkular

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 320 milyar metreküplük keşif müjdesini verdiği andan itibaren kamuoyunda oluşan sevincin yanında çeşitli tepkiler ve korkular da dile getirildi. En belirgin korku ise petrolün Orta Doğu ülkelerinde oluşturduğu etkilere benzer sonuçların Türkiye’de ortaya çıkabileceğine yönelikti. Bu anlayışa göre “kara lanet” olarak adlandırılan petrol, Orta Doğu’da kurumsallaşmanın önüne geçmiş, otoriter rejimleri beslemiş ve rantiye devletinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yaklaşımın kısmen doğruluk payı bulunmasıyla birlikte, bu teori üzerinden Türkiye ile analoji kurulması doğru ve tutarlı bir düşünce değil. Unutmayalım ki petrol Orta Doğu’da birçok devlet kurulmadan önce keşfedildi. Dönemin küresel güçleri bölgesel dizaynı ve sınırları petrol yataklarına göre şekillendirdi. Günümüz Türkiye’si ise uluslararası siyasette otonom bir stratejiye sahip, kurumsallaşmasını güncelleyebilen, demokratik potansiyelini ortaya koymuş, endüstriyel gelişimi takip edebilen ve dinamik, genç bir nüfusa sahip bir ülkedir. Dolayısıyla doğalgaz ya da diğer enerji kaynaklarını kullanarak rantiye devlet anlayışını yerleştirme eğilimindeki her iktidar başarısızlığa mahkûm olacaktır.

[Orta Doğu’da otoriteryenizm, demokratikleşme, asker-sivil ilişkileri alanlarında çalışan İstanbul Medeniyet Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Veysel Kurt aynı zamanda SETA Stratejik Araştırmalar Direktörlüğü’nde görev yapmaktadır]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

İspanya'da monarşi krizi

Per Ağu 27 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email Son yıllarda Katalonya özerk bölgesindeki ayrılıkçı akımlar ve adımlar nedeniyle çalkantılar yaşayan, siyasi istikrarı sağlamakta zorlanan İspanya, bu kez de derin sonuçları olabilecek bir monarşi kriziyle yüz yüze. Prof. Dr. Mehmet Necati Kutlu   |25.08.2020 İstanbul 711 yılında Tarık Bin Ziyad, sonradan onun adıyla anılacak […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump