İspanya’da monarşi krizi

Son yıllarda Katalonya özerk bölgesindeki ayrılıkçı akımlar ve adımlar nedeniyle çalkantılar yaşayan, siyasi istikrarı sağlamakta zorlanan İspanya, bu kez de derin sonuçları olabilecek bir monarşi kriziyle yüz yüze.

Prof. Dr. Mehmet Necati Kutlu   |25.08.2020
İspanya'da monarşi krizi

İstanbul

711 yılında Tarık Bin Ziyad, sonradan onun adıyla anılacak boğazı aşıp gemileri yaktığında, İber yarımadasının talihi de tarihi de geri dönülmez bir şekilde değişti. Bugün İspanya olarak tanıdığımız ülke, bu tarihten itibaren yaklaşık sekiz asır boyunca Müslümanlar tarafından idare edildi. Yarımadadaki Hıristiyan direnişine ve yeniden ele geçirme çabalarına ise Reconquista (yeniden fetih) adı verildi. 15. yüzyıla gelindiğinde dört krallık bölgesel başarılar kaydederek Müslüman hakimiyetinden kurtuldu. Bunlar Kastilya, Aragon, Navarra ve Portekiz krallıklarıydı. 1469 yılında yapılan bir evlilik akdi bu krallıklardan ikisini birleştirdi: Kastilya Kraliçesi İsabel ile Aragon Kralı Fernando evlendiler ve böylece İspanya Krallığı’nın temelleri atıldı. İspanya’nın birliğini sağlayan bu iki hükümdar “Katolik Krallar” olarak anıldılar. Bu iki güçlü krallığın birleşmesi ise son Müslüman Emirliği olan Granada’nın 1492’de ele geçirilmesini mümkün kıldı. Böylece bir yandan yarımadadaki Müslüman varlığı son bulurken diğer yandan 1512’de Navarra’nın da ele geçirilmesiyle İspanya’nın birliği tesis edilmiş oldu.

550 yıldır Katolik inancının sancaktarlığını üstlenen birkaç ülkeden biri olan, Amerika’nın keşfi sonrasında hakimiyetini dört kıtaya yayan ve bir zamanlar “üzerinde güneş batmayan” bir imparatorluğa dönüşen İspanya, bugün itibarıyla büyük bir krizle karşı karşıya. Tahttan oğlu lehine feragat eden sabık Kral I. Juan Carlos son yıllarda art arda gelen ve adının karıştığı skandallar nedeniyle ülkesini terk etti. Son yıllarda Katalonya özerk bölgesindeki ayrılıkçı akımlar ve adımlar nedeniyle çalkantılar yaşayan, siyasi istikrarı sağlamakta zorlanan ülke, bu kez de derin sonuçları olabilecek bir monarşi kriziyle yüz yüze. Bununla birlikte, Avrupa Birliği (AB) üyesi olan, NATO ittifakında yer alan ve gayrisafi milli hasıla açısından dünyanın 13. ülkesi konumundaki İspanya’nın bu krizi de atlatması beklenmelidir.

İspanya’daki durumu, özellikle de yürürlükteki monarşi krizini bir nebze anlayabilmek için, sabık Kral I. Juan Carlos’un yaşamına bakmak yerinde olacaktır: Juan Carlos de Borbon 1938 yılında Roma’da doğdu. Kraliyet ailesi 1931 yılında İspanya’da cumhuriyet yönetiminin tesis edilmesi sonrasında sürgüne gitmek zorunda kalmış ve İtalya’ya yerleşmişti. Sürgünde dünyaya gelen prensin yaşam boyu yakasını bırakmayacak olan olumsuzlukların ilki onu henüz 18 yaşında olduğu günlerde buldu. Takvimler 1956 yılını gösterdiğinde İspanya tahtının sürgündeki hanedanı Portekiz’de Estoril’de ikamet etmekteydi. Ailenin yaşadığı Villa Giralda malikânesinde patlayan bir silah Borbonların yaşamını temelden sarstı. Prens Juan Carlos ve kendinden üç yaş küçük kardeşi Alfonso evdeki bir tabancayı kurcaladıkları sırada ateş alan silah Prens Alfonso’nun yaşamına son verdi. Silah sesi üzerine üst kata çıkan aile üyeleri Prens Alfonso’yu yerde cansız, ağabeyi Juan Carlos’u ise elinde silahla buldular. Resmî açıklama müteveffa prensin temizlediği esnada ateş alan silahla kendini vurduğu yönünde olduysa da, Juan Carlos’un kardeşini yanlışlıkla vurduğuna dair iddialar da sürekli olarak dillendirildi. Sonuç olarak, kraliyet ailesi tabancanın Prens Juan Carlos’un elinde bulunduğu sırada yanlışlıkla ateş aldığını açıkladı; Juan Carlos ise bu konuyu hemen hiç dile getirmedi.

Eğitimini İspanya’da Diktatör Francisco Franco’nun desteğiyle tamamlayan Prens Juan Carlos’un İspanya’nın geleceğinde belirleyici bir rol oynayacağının kesinleştiği yıl ise 1969 oldu. Diktatör Franco, 1947 yılında çıkarılan bir yasa uyarınca, kendi ölümünden sonra İspanya’da Krallık müessesesinin yeniden tesisini ve tahta geçecek hanedan üyesinin de bizzat Franco tarafından belirlenmesini teminat altına almıştı. Prens Juan Carlos da bu kapsamda, 1969 yılında İspanya’nın kadim yasalarına ve Franco’nun temel ilkesi niteliğindeki Milli Hareket’e sadakat yemini etti. Bu arada Yunan Prensesi Sofia ile evlenmiş ve kızları Elena, Cristina ve oğulları Felipe dünyaya gelmişti. Franco’nun 1975 yılındaki ölümü sonrasında Juan Carlos, müteveffa diktatörün öngördüğü üzere I. Juan Carlos unvanıyla tahta çıktı. Ancak Franco’nun beklentisinin tersine, yeni kral mevcut rejimi muhafaza etmek yerine, demokrasiye geçiş yanlısı bir tavır ortaya koydu. 1978 yılında düzenlenen referandumla yürürlüğe giren anayasa ile İspanya’da meşrutî krallık rejimi kuruldu. Kral Juan Carlos bu tavrıyla bir yandan monarşi kurumunu sağlamlaştırırken diğer yandan “demokrat kral” olarak anılarak prestijini artırdı. Ancak Juan Carlos’a devlet adamı olarak uluslararası ününü getiren olay 23 Şubat 1981 tarihinde meydana geldi. Diktatör Franco’nun ölümünün üzerinden henüz 6 yıl geçmiş ve İspanya demokrasisi henüz emekleme dönemindeyken bir grup asker darbe girişiminde bulundu. Başlarında Antonio Tejero adlı bir Jandarma yarbayı bulunan darbeciler parlamento binasını ele geçidi. Silahlı kuvvetlerden ve toplumdan destek göremeyen darbecilere nihai darbeyi vuran kişi ise Kral Juan Carlos oldu. Askeri üniforma içinde televizyona çıkan Kral “Kraliyet, demokratik süreci kesintiye uğratmayı hedefleyen hiçbir teşebbüse müsamaha göstermeyecektir” açıklamasıyla darbecilerin önünü kesti ve sadece İspanya nezdinde değil tüm dünyada “demokrat kral” imgesini güçlendirdi.

Seksenli yıllar sonrasında, İspanya’da demokrasinin güçlenmesi, ülkenin iktisadi alandaki gelişimi ve Avrupa ile entegrasyonu ülke ve vatandaşları için son derece olumlu bir sürece dönüşürken Kral Juan Carlos’un ve hanedanın saygınlığı ise dönem dönem örselendi. Ülkenin demokratikleşme sürecinde kazandığı prestij, 2000’li yıllara gelindiğinde bizzat kralın ve hanedanın davranışlarıyla gölgelenmeye başladı. Kraliyet ailesini temelden sarsan ilk önemli skandal, kralın küçük kızı Prenses Cristina ile eşi, eski profesyonel sporcu Inaki Urdangarin ekseninde 2011 yılında yaşandı. Prensesle eşinin bazı gelirleri araştırılmaya başlandı ve gerek gelirlerin kaynakları açısından gerekse vergi beyanı ve ödemeleri açısından usulsüzlükler tespit edildi. Prenses ve eşi derhal kraliyet protokolünden çıkarıldılar. Uzun süren ifade verme ve soruşturma süreçleri boyunca damat Urdangarin suçlamaları ortağına yönlendirmeye ve özellikle de eşinden uzak tutmaya çalıştı. Yargılama sonucunda prenses suçsuz bulunduysa da, eşi Urdangarin altı yıl üç ay hapse mahkûm edildi. Prenses bu sıkıntılı süreci 100 bin avro tutarında para cezasıyla atlattı. Temyiz başvurusu sonrasında damadın cezası beş yıl on aya inmesine karşın, hanedanın saygınlığı büyük bir sarsıntı geçirdi.

Bu skandalla neredeyse eş zamanlı olarak ortaya çıkan bir diğer hadise, sarayın zaten örselenmiş olan imajını bir kez daha sarstı. 2012 yılında İspanya derin bir ekonomik krizin pençesindeyken Kral Juan Carlos’un Botswana’da avlanırken kalçasını kırması, hükümdarın halkçı yönünün sorgulanmasına neden oldu. Bahse konu avın, birçok ülkede yasaklanmış olan fil avı olması ise çevrecilerden büyük eleştiri aldı. Ekonomik kriz ortamında yapılan büyük harcamalar ve fil öldürmenin gölgesinde kalan bir unsursa krala eşlik edenlerin arasında Corinna Larsen adlı bir kadının bulunmasıydı. Basın skandalın farklı yönlerini araştırıp ortaya koydukça, olay Juan Carlos açısından bir kırığın çok ötesine geçti. Kriz ortamındaki büyük harcamalarla bir av partisini ve olası bir aşk ilişkisini birleştirmiş olabileceğine dair izlenim ve ihtimaller, kralın İspanya kamuoyu nezdindeki saygınlığını zedeledi. I. Juan Carlos, daha hastaneden çıkmadan “Çok üzgünüm; yanlış yaptım; bir daha olmayacak” yönünde bir açıklama yaptıysa da, halk nezdinde de basın nezdinde de olayın kapanması mümkün olmadı. Sonraki dönemde Alman asıllı Larsen’in İspanya kraliyet sarayı yakınlarında zaman zaman kaldığı bir ikametgahının olduğunun ortaya çıkması da skandala tuz biber ekti.

Kısaca aktarılan bu iki önemli skandal, monarşi karşıtı grupların baskıları ve kralın bozulan sağlığı, İspanya’nın “demokrat kralı” olarak tanınan I. Juan Carlos’un 38 yılı aşan hanedan dönemini gönüllü olarak sonlandırmasına neden oldu. Kral 19 Haziran 2014 tarihinde, oğlu Felipe lehine tahttan feragat etti. İlgili feragat kararnamesi, sabık kralın yaşamı boyunca kral unvanını ve tüm ayrıcalıklarını kullanabileceğini öngörüyordu.

İspanya’da kraliyet kurumunun buhranı ne yazık ki oğul Kral VI. Felipe döneminde de son bulmadı. Böylesi zor ve bunaltıcı dönemler sonrasında tahta geçen yeni kral, ciddi duruşu ve düzenli aile yaşamıyla dikkat çekti; ama sorunlar bir şekilde hanedanın peşini bırakmadı. Yeni kral, babası olan sabık kralla ve ablasıyla arasına mesafe koymasına ve bu durum gözle görülür bir hâl almasına karşın, İspanya hanedanın üzerindeki kara bulutlar dağılmadı.

2018 yılında sabık kralla yakınlığı bulunduğu iddia edilen Corinna Larsen ile bir eski polis amiri arasında gerçekleştiği iddia edilen bazı konuşma kayıtları basına sızdı. İddialara göre 2015 yılında gerçekleşen konuşmalarda, sabık kralın bazı menkul ve gayrimenkul hareketlerini bazı tanıdıkları ve akrabaları aracılığıyla yaptığından bahsediliyordu. Konuşmalarda bayan Larsen bazı gayrimenkullerin ve bazı menkul değerlerin kendi üzerinde de bulunduğunu ifade ediyor, hatta bu tür işlemlerin kendisini de tehlikeye atacağından yakınıyordu. 2018 yılı, ilgili savcılığın bahse konu kayıtların gerçekliğinin araştırılmakta olduğuna dair açıklamalarıyla son buldu. 2019 yılı ortalarında sabık kral anayasal vazifelerinden ve toplum önünde gerçekleşecek faaliyetlerden çekildiğini açıkladı. Aynı yıl sonunda bu kez şaibeli hesapların bulunduğu iddia edilen İsviçre adli makamları, sabık kralla ilintili Lucum adlı vakfın hesaplarını ve işlemlerini mercek altına aldıklarını açıkladılar.

Yıl sonunda aralarında bayan Larsen’in de bulunduğu kişiler İsviçre adli makamlarına ifade vermek zorunda kaldılar ve araştırılan hesaplarda kaynağı soruşturulan tutarın yüz milyon avroyu bulabileceği iddia edildi. 2020 yılının bahar aylarında ise olaylar gerçek bir depreme dönüştü. İspanya ve İsviçre makamlarının kovuşturma içeriklerini paylaşma girişimleri kamuoyuna yansıdı. Kralın arkadaşı bayan Larsen’in İsviçre adli makamlarına verdiği ifadeler olduğu iddiasıyla bazı söylentiler de basına yansıdı. İspanya’nın saygın basın kuruluşlarından El Pais gazetesi, bayan Larsen’in 19 Aralık 2018 tarihinde Cenevre savcılığına verdiği ifadelere dayandırdığını belirttiği haberinde, ilgilinin hesabına kral tarafından 65 milyon avro aktarılmış olabileceğini sayfalarına yansıttı. Gazete, bayan Larsen’in, bahse konu tutarın sabık kralın “sevgisinin ve güveninin dışavurumu” olduğunu söylediğini kamuoyuna açıkladı. Ana lehtarı sabık kral olan tartışmalı vakıf Lucum’un ikincil lehtarının oğul Kral VI. Felipe olduğu iddialarının basın organlarında yer almaya başlamasıyla durum daha da farklı bir hal aldı ve Kral Felipe babası sabık Kral Juan Carlos’un mirasını reddettiğini açıkladı. Bunun da ötesinde Kral Juan Carlos’a İspanya devleti tarafından verilmekte olan ödeneğin de kaldırıldığı açıklandı. Şaşırtıcı gelişmelerin ve komisyon iddialarının havalarda uçuştuğu yaz aylarında ise dünya kamuoyu sabık kralın İspanya’yı terk ettiğinin açıklanmasıyla sarsıldı. 3 Ağustos günü kral seyahate çıkmıştı ve ülkeyi terk ettiği açıklandıktan sonra, iki hafta boyunca nereye gittiği tam ve net olarak bilinemedi. Çeşitli ihtimaller dile getirildiği esnada ve basında çıkan fotoğraflar sonrasında, Abu Dabi’de olabileceği iddiaları yoğunluk kazandı ve sonuçta 17 Ağustos 2020 tarihinde saray çevreleri sabık kralın Birleşik Arap Emirlikleri’nde bulunduğunu doğruladı.

Bu seyahatin, daha önce örneklerini gördüğümüz, hatta komşumuz olan ülkelerde dahi yaşanan hükümran sürgünlerinden temel farkı, bu ayrılışın sabık kralın iradesi ve seçimiyle gerçekleşmiş olması. Diğer bir deyişle bu gidiş, bir ayaklanma ya da devrim sonrasında hükümdarın canını ya da güvenliğini teminat altına almak için başvurduğu çaresiz bir ayrılış değil. Tam tersine, sabık kral ülkeden ayrılışının sebeplerini oğlu Kral VI. Felipe’ye bir mektupla bildirdikten sonra İspanya’dan ayrıldı. Daha da ötesi, sabık kralın her zaman İspanyol adaletiyle işbirliği yapacağına dair bir Saray açıklaması da yapıldı. Bu aşamada, henüz sabık kral aleyhine açılmış bir dava ya da bir soruşturma olmadığının da altı çizilmeli. O halde ne oldu da 82 yaşında, sağlığı epey bozuk olan sabık Kral I. Juan Carlos ülkesinden ayrılma kararı aldı? Kralı 60 yıldır yaşadığı Zarzuela Sarayı’ndan taşınmaya iten neden ya da nedenler nelerdi? Bu gelişmeler üzerine, halihazırda tahtta bulunan oğul VI. Felipe’nin bir yandan babasının olası şahsi mirasını reddettiğini açıklayarak, diğer yandan da İspanya devletinin sabık krala tahsis ettiği ödenekleri kestirerek iddiaları şahsından ve monarşiden uzaklaştırmaya çalıştığının altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Dolayısıyla şu anda yaşananların doğrudan ya da dolaylı olarak halihazırdaki kralla ya da kraliyet kurumuyla özdeşleştirilmesi pek mümkün görünmüyor. Buna karşın İspanya devleti, idari yapısı ya da kraliyet kurumuyla anlaşmazlık içinde bulunan çevrelerin, içinden çıkılması zor bu durumu fırsat bilerek, anılan kurumları, yapıları ve kişileri yıpratmak için ellerinden geleni artlarına koymayacakları da aşikâr.

Akla gelen bir diğer soru da bağımsızlık söylemleriyle uzun bir süredir gerek İspanya’nın gerek dünyanın dikkatini üzerinde toplayan özerk bölgelerin bu krizde nasıl bir tavır alacakları. Katalonya parlamentosunda 7 Ağustos günü ayrılık yanlısı çoğunluk, Katalonya parlamentosunun herhangi bir kralı tanımadığını ve cumhuriyet yanlısı olduğunu ortaya koyan bir karar tasarısını onayladı. Buna karşın, ilgili parlamentonun hukuk işleri birimi, alınan kararın anayasaya aykırı olduğunu öne sürerek bahse konu kararı yayımlamayı reddetti.

Sonuç olarak, 551 yıl önce, orta çağ koşullarında “asil” addedilen bir adamla bir kadının evlilikleriyle tohumları atılan İspanya’nın birliği ve dirliğinin, kraliyet makamının ve onu temsil eden hanedanın, bazı mensuplarının bazı davranışları nedeniyle zor günler geçirdiğini söylemek mümkün. İspanya monarşisi ekseninde yaşanan krizin üç muhtemel sonucu var.

Muhtemel sonuçlardan ilki kişisel: Sabık kralın çalkantılı özel hayatı ve sonuçlarının Kraliçe Sofia nezdindeki yansımalarını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Kraliyet ailesi bu günlerde yazlık saraylarında, Mallorca adasındaki Marivent Sarayı’nda bulunuyor. Yazlık saraydaki faaliyetler çerçevesinde basının karşısına çıktığında, Kraliçe Sofia’nın sol elindeki alyans basının ve kamuoyunun dikkatini çekti. Bu çerçevede, “kırılan kolun bu kez de yen içinde kalacağını” düşünmek olası. Yüzüğünü muhafaza etmesine karşın, sarayın duvarlarını, hanedanı ve hatta İspanya’yı bile aşıp uluslararası bir skandala dönüşen bu son olaylar sonrasında, Kraliçe’nin eşi sabık kralı bir daha aile resmine alması kolay görünmüyor. Dolayısıyla resmî bir ayrılık söz konusu olmasa da, Juan Carlos’un bir daha eski günlerde olduğu üzere Marivent protokolüne girememesi kuvvetle muhtemel.

İkinci muhtemel sonuç doğrudan doğruya İspanya’nın birliğiyle ilgili: Kralın davranışları ve davranışlarından kaynaklanan prestij kaybı şahsının ötesine geçmiş durumda ve ayrılık yanlısı çevreler tarafından kullanılıyor. Özellikle Katalonya perspektifinden bakıldığında, bu son skandalın ayrılık yanlısı çevrelerin sesinin daha gür çıkmasına neden olacağı görülüyor. Bölgedeki huzursuzluğun artarak devam edeceğini öngörmek zor değil.

Üçüncü olası sonuç ise adlî nitelikli: Kralın tahttan feragat ettiği 2014 yılına kadarki davranış ve işlemleri açısından dokunulmazlığı bulunuyor. Ancak 2014 yılı sonrasında dokunulmazlığı yok; dolayısıyla soruşturmaların devamının, adalet önüne çıkmasının, ifade vermesinin önünde bugün itibarıyla bir engel bulunmuyor. İspanya anayasasına göre sahip olduğu dokunulmazlığın İsviçre adaletini bağlamayacağı da cabası. Dolayısıyla soruşturmaların devam edeceği ve gerçekler ortaya çıktıkça Juan Carlos’un da, halihazırdaki kralın da büyük rahatsızlık yaşayacakları aşikâr. Rahatsızlığın boyutlarının nerelere varacağını bugünden kestirmek kolay değil; ama İspanya kraliyet kurumunun sarsıntılı günlere gebe olduğunu söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

İspanya açısından bakıldığında ise önümüzdeki dönemin ayrılıkçı akım ve atılımlarla monarşi karşıtı söylem ve eylemler arasındaki dalgalanmalarla geçmesi beklenebilir. İktidardaki sol koalisyonun büyük açmazı ise anayasal yükümlülükleri ile seçmen desteği arasındaki dengeyi tutturmak olacak.

[Prof. Dr. Mehmet Necati Kutlu Ankara Üniversitesi, Latin Amerika Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdürüdür]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

TBMM Başkanı Şentop: Libya'da uluslararası hukuka aykırı olarak bulunan devletler, meşru hükümete saygı göstermeli

Per Ağu 27 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email   TBMM Başkanı Şentop: Libya’da uluslararası hukuka aykırı olarak bulunan devletler, meşru hükümete saygı göstermeli

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump